Derinleşen Ekonomik Krizde Nedenler ve Sorumlu

Yazan  23 Haziran 2022

Türkiye derinleşen, derinleştikçe köklenen bir ekonomik krizin tam ortasında. Ekonomik kriz, toplumsal dengeleri bozuyor ve barışı tehdit ediyor. Ya siyasi sonuçları?

Sertleşme, zıtlaşma, ayrıştırma, toplumu daha da bölüp birbirine düşman ederek yönetmeye devam etme. Bu arada içeride tanınan ayrıcalıkların, dışarıda verilen tavizlerin ve en önemlisi ülkenin itibarının uğradığı aşınmanın haddi hesabı yok. Kurumlara, kamu kurumlarından yapılan açıklamalara, atılan adımların, alınan kararların, kısacası yürütülen politikaların kesinliğine güven yok. Ama emin olmadığımız göstergelere göre yıllık nominal enflasyon yüzde 73.5. 2022 yılsonu enflasyon tahmini iyimser bir yaklaşımla yüzde 66.2. İşsizlik yüzde 10.6. Cari açık ve bütçe açığının GSYİH içindeki payı sırasıyla – yüzde 4.2 ve  – yüzde 3.6. O zaman ulusal para neden bu kadar hızla değer kaybediyor? Bu kadar israfa, sınır ötesi harekâta kamu bütçesi nasıl dayanıyor? Dış borçlar 442 milyar Dolar. Borç yiğidin kamçısı mı ki, ülkenin kredi temerrüt yayılması(Credit Default Spread) bu ay itibarı ile 818.49 gibi yüksek bir rakam? Hala Türkiye’nin yüzde 14 ihtimalle iflas edebileceği, yüzde 40 ihtimalle ise toparlanabileceği hesapları yapılıyor.Ya aradaki yüzde 46 lık oran? O da atılması gereken adımların atılıp, atılmayacağına göre her iki yöne de savrulabileceğimizin ihtimali.  Rezervleri eriyen Merkez Bankası güçlü elini kullanmakta aciz kalırken, devlet dün en ağır eleştiri oklarını attığı hedeflerden aman diliyor. Kurucu üyesi olduğumuz IMF ye karşı inada devam. Ama işlevsiz AMF(Arab Monetary Fund)’ın kurucusu Suudi Arabistan’a yakarma tam.

“Yeni Türkiye Ekonomik Modeli” inde Suudi İzi

Bugün Ankara dün “en büyük katil” ilan ettiği Suudi Arabistan veliaht prensi Muhammed bin Selman(MbS)ı, kırmız halıda karşılandı. MbS bakalım çantasında ne getirdi? Dünyada yüzde 8 oranına enflasyon diyen ülkeler 50-75 baz puan faiz artışına giderken, Prensin çantasında getirdiği, TCMB nin faizleri yine yüzeyde yüzde 14 oranında tutmasına mazeret olacak mı?  Yoksa Yeni Türkiye Modeli denilen bir Körfez Modeli denemesi mi? IMF nin en son Mart 2022 de Arjantin’e 33 milyar SDR(Özel Çekiş Hakkı) veya 44 milyar Dolar değerinde bir destek verdiği düşünülecek olursa, bir zamanlar paha biçilmezdi ya! Türkiye’nin sattığı itibarın karşılığı en az bu kadar olmalı diye düşünürüm. Böyle bir paranın Türkiye’ye Körfez’den veya sadece MbS dan gelmesi bir yana, ne karşılığı geleceği hepimiz için önemli. “Düşmanca satın alma (hostile takeover)” hiçbir koşulda kabul edilemeyecek bir şey olur. Böyle olursa madalyona diğer yönden bakıp bunu“düşmanca satma” olarak kabul edeceğim. Çünkü burası bize koca imparatorluktan kalan son vatan parçası. Atalarımız bunun için savaştı. Şimdi aldığı kararların sonuçları itibarı ile hiçbir yasal sorumluluğu olmayan bir tek adam yönetiminin, benim, bizim ve kendini bu vatanın has sahibi kabul eden, bu vatandan başka vatan bilmeyen insanlar adına Suudi Arabistan’a toprak, tarihi ve arkeolojik eser, ulusal işletme verilmesi, kefaletle devredilmesi söz konusu olmamalı.    

Bir Başka “Gıda Koridoru” mu?

 Türkiye’de artık iyice kök salan ekonomik krizi, “zaten kriz her yerde var” demekle hoş gösteremezler. Evet, başka ülkelerde de ekonomik zorluklar, salgınla, arz zinciri bozulmasıyla, Çin’deki ekonomik duraksama ve nihayet Rusya- Ukrayna savaşının yarattığı küresel güvenlik belirsizliği ile krize doğru yalpalıyor. Ama oralarda dimdik ayakta duran, yıpratılmayan kurumlar ve liyakatleri sadakate kurban edilmeyen yetkililer var. Üzerlerine düşen görevleri yerine getiriyor, gerekli parasal, mali, dış ticaret ve destek önlemlerini zamanında ve gereken ölçülerde alıyorlar. Türkiye’de ise kurumlar yok. Tek şahıs ve onun arkasındaki 3-5 kişi aklına eseni yaparken başta tarımsal üretim daralması olmak üzere, tüm sektörlerde görülen yavaşlama kendini enflasyonist fiyat artışları ile belli ediyor. Salgın, uzun süren kış, durdurulamayan seller, söndürülemeyen yangınlar ve hortumlanan Merkez Bankası rezervleri ile bütçe, ulusal servet kaybına yol açıyor. Bu arada çifte çifte teşviklerden istifade ederek yabancı ülkelerde tarım yatırımları yapan, Türkiye’yi 80-90 milyon nüfusu ile çantada keklik pazar gibi gören açıkgözler var. Bunlar, Afganlı çobanı yerli çobana tercih edenlerin icadı ve kayırmasında. “Türkiye’de üretme. Dışarıya git” ekonomik krize çözüm mü? Elbette hayır. Bu yöntem bence ulusal fabrikaları bir bir kapatan, vatan topraklarını hektar hektar yabancıya satmaktan hicap duymayan, sözde  “ yerli ve milli” zihniyetin bulduğu kaçacak delik. Bir başka “gıda koridoru tasarımı” değil.  

İktidarı Krizle Beslemek

Kriz sözcüğünü ben de temkinle kullanmaya gayret ederim. Her şey, her olay kriz değildir. Ama kriz demenin bile yasaklandığı bir ülke haline gelmek, gerçeklerle yüzleşmenin zorluğundan mı kaynaklanıyordu? Yoksa hataların utancından mı?  Belki de  “krizi bile ancak ben yaratırım. Kriz benim işim. Benim olmazsa krize kriz demem” mantık çarpıklığına uğradığımızdan. En yüksek makamın her şeyi yapması, söylemesi mubah. Ama hiç yasal sorumluluğu yok. Böyle bir şey olabilir mi? Ama oldu işte. Bu yolun sonunda “krizi ben çıkarttım ya!Şimdi kim çözerse çözsün. Ben olmazsam batsın bu ülke” dendiğini de duyabiliriz.

Tabii ekonomik kriz ile şahsileşen siyasi iktidarı tahkim etmek de bir amaç. İçerde yeni ekonomik kriz zenginleri yaratarak onların desteğini arkasına alırken yoksul kesimlere, çuvalla un, patates vererek oy satın almak kulağa aşina gelen iki yöntem. Ama sığınmacılardan alternatif vatandaş ve oy deposu oluşturmaya dâhice değil, haince bir buluş demekten başka ne söylenir?Yanlış duymadınız. Eğer önümüzdeki seçimde vatandaşlık hakkı elde eden sığınmacılar oy verecekse, onların da oyunu, tanınan ayrıcalıklarla satın alınan oy sayabilirsiniz. Yönü ve rengi belli oylar alternatif vatandaşlardan. O sığınmacılar ve onlardan yaratılan alternatif vatandaşlar,siyasi iktidarın Suriye macerasının sırtımıza yüklediği külfet. Kabul edelim bugün Türkiye’deki sığınmacı sorunu ekonomik krizin en önemli nedenlerinden, bileşenlerinden ve sonuçlarından.

Alternatif Vatandaşlığı Sorgulamak İnsan Ayırmak Değil

Bana bu ülkenin her zaman başka diyarlardan gelen insanların ülkesi olduğunu söyleyebilirsiniz. Elbette her kökenden insan var bu zengin mozaik içinde. Bu nedenle düzensiz göçmen ve sığınmacılar konusunda yazarken hiçbir etnik köken tasavvurum yok. Kaldı ki geçen hafta Ankara’da dükkân levhası nedeni ile sözel saldırıya uğrayan Somalili kadın için çok ama çok üzüldüm. Onun kusuru rengi mi? Yoksa tesettürlü olmamasında mı diye düşünmekten kendimi alamadım. Afrika’da Türkçe öğreterek bu ülkede umut olduğunu hissettirdiğimiz bir genç kadının uğradığı muamele yüreğimi sızlattı. Çünkü bizim bir sorunumuz da insan yetiştirememek. Dışardan geleni hiç yetiştirememek.Oysa bu kadın yetişmiş ve hayatını kazanma çabasında.

Hafızamızı yoklayalım özellikle 100 yıl önce imparatorluğun Avrupa topraklarından, Rusya’dan, Kuzey Afrika ve Arap yarımadasından çok sayıda insan geldi. Ama o zaman bunları“ne mutlu Türküm diyene” zihniyeti ile Türk kimliği şemsiyesi altına alma gayreti vardı. Şimdi var mı böyle güçlü bir tasarım? Sadece “vatandaşlık” verilerek vatan sevgisi, ulusal bağlılık veya bilinç sağlanabilir mi? İktidarın sandığı gibi ümmet bağı bile yaratılamaz. O da bir başka ham hayal zaten. Daha da önemlisi, cumhuriyetin temel taşları yerleştirilirken, son vatan parçasına dönenlerle beraber, insan kalitesinin yükseltilmesi, eğitimle beşeri sermayenin güçlendirilmesi hedeflenmişti. Oysa şimdi sınırlardan içeriye akan sığınmacıların ne bilgi, beceri açısından kalitesi yüksek, ne de o kaliteyi yükseltecek niyet var. İşte size bir kez daha ucuz, alternatif vatandaş yaratma gayreti içinde çıtayı aşağıya çekme planı. Onun için iktidara Afgan çoban, Suriyeli işçi makbul.İyi yetişeni zaten pek gelmiyor.

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Misafir Yazar

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu   - 15-08-2022

“Eset” den Esat’a Savrulmanın Siyasi ve İktisadi Karşılığı

1998 yılında imzalanan Adana Mutabakatı veya daha iyi bilinen adıyla Seyhan Karakol Anlaşmasına kadar Türkiye ve Suriye arasındaki ilişkiler başlıca üç nedenle sürekli olarak yüksek gerilim hatları üzerindeydi.