Türkiye-Suriye İlişkileri ve Suriye İç Savaşı


Türkiye-Suriye İlişkileri ve Suriye İç Savaşı

Yazan  13 Ağustos 2021

Yazan: Semih Kalyenci

Suriye, Türkiye’nin en uzun sınıra (911 km) sahip olduğu güney komşusu bir devlettir. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Türkiye bağımsız bir cumhuriyet haline gelirken, Suriye Fransız mandası kontrolüne geçmiştir. Geçmişten bugüne inişli çıkışlı seyreden ilişkilerin nedenleri tarihsel boyutta incelendiğinde üç olay göze çarpmıştır: Hatay meselesi, sınır aşan sular meselesi, terör sorunu. Türkiye’nin Misakı Milli sınırlarında yer alan ancak dönemin zor şartları gereği Suriye’ye bırakılmış; 1939 yılında Fransa ve Türkiye’nin yaptığı anlaşmalar ışığında Hatay, referandum aracılığıyla Türkiye sınırlarına dahil edilmiştir. Hatay’ın statüsü, Suriye tarafından kabullenilmemiş ve illegal bir antlaşma olarak nitelendirilerek haritalarında kendi sınırları dahilinde göstermeye devam etmiştir. Türkiye’den doğup Suriye topraklarına doğru akan Fırat Nehri'nin havzasının yanı sıra, Dicle Nehri havzasını da kapsayan Güneydoğu Anadolu Projesi'ne 1980’de başlanması, yeni bir gerginlik kaynağı oldu. Türkiye, bu projenin su kaynaklarının daha verimli kullanılmasının bir aracı olarak görürken ve Fırat Nehri'nin sınır aşan sular hukuku kapsamında değerlendirilmesini isterken, Suriye, Fırat’ın uluslararası sular kapsamında değerlendirilmesini talep etti. Sular konusunda iki ülke de kendinden taviz vermek istemeyince Suriye terör kartını oyuna dahil etmiştir. PKK terör örgütüne üs oluşturan ve çete başı Abdullah Öcalan’a ev sahipliği yapan Suriye’nin “Büyük Suriye” istemi bağlamında rakip olarak gördüğü ülkeleri güçsüzleştirme politikası olarak kullandığı terörizm, Türkiye’nin uzun yıllar iç ve dış politikasında bunalıma neden olmuştur.

1980 ve 1990’lı yıllarda Türkiye’nin diplomatik uyarıları ve karşılıklı güvenlik protokolleri imzalanmasına rağmen Suriye’nin PKK terör örgütüne verdiği desteği devam ettirmesi, iki ülkeyi 1998 ekim ayında savaşın eşiğine getirmiştir. Arabulucu devletlerin iknaları sayesinde Suriye’nin Abdullah Öcalan’ı sınır dışı etmesini müteakiben, PKK terör örgütüne karşı mücadelede iş birliğini öngören 1998 Adana Mutabakatının imzalanması, Türkiye-Suriye ilişkilerinde dönüm noktasını teşkil etmiştir. 2000’li yıllarda Beşar Esad’ın Suriye’de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Türkiye’de iktidara gelişiyle, yeni dış politika revizyonları gözlemlenmiş ve ilişkiler stratejik ortaklık seviyesine evirilmiştir. Türkiye’nin “komşularla sıfır sorun” politikasının test niteliği taşıyan ilişkiler, 2011 yılına kadar pürüzsüz bir şekilde devam etmiştir. Türkiye’nin model ülke olarak Suriye’ye reform yapma ve demokratikleşme çağrıları iyi ilişkiler süresince devam etmiş ancak Esad söylenenleri kulak ardı etmiştir. Nitekim Arap Baharı’nın Ortadoğu’da otokratik rejimlerin düşmesini sağlayan yıkıcı etkisi Suriye’de de kendini göstermiş, hak taleplerinden sivil direnişe dönüşen ayaklanmalar kısa bir süre içinde iç savaşa dönüşmüş, Türkiye’nin çabalarına rağmen reform yapmayı kabullenmeyen Esad hükümetiyle ilişkiler tamamen kopmuştur.

Suriye’nin Siyasal ve Toplumsal Yapısı

Suriye’nin siyasal ve toplumsal yapısı genel olarak Ortadoğu toplumlarından farklı değildir. İlk olarak Ortadoğu devletlerindeki siyasal rejimler dini ya da etnik ayrılığa veya tek bir aileye dayalıdır. Suriye’deki Sünni çoğunluk Alevi azınlık tarafından yönetilmektedir. İkinci olarak Ortadoğu devletlerinin çoğunun yönetiminde demokratik olmayan uygulamalar benimsenmiş, despot ve totaliter liderler bulunmuştur. Suriye’deki yönetim de otoriter ve totaliter bir yapıdadır. Üçüncü olarak iç veya dış politika tercihleri uluslararası demokrasilerde kabul görmüş kuralların dışında farklı yollarla belirlenmektedir. Son olarak demokrasilerde önem taşıyan siyasal katılım Ortadoğu toplumlarında sınırlı ve çok azdır. Örgütlü sivil toplumu görmek de son derece zordur.

1946 yılında bağımsızlığını kazanmasıyla beraber istikrarsızlığın hâkim olduğu, askeri darbelerin birbirini izlediği Suriye’de “Arap Sosyalist Baas Partisi” 1963 tarihinde askeri darbe sonucu yönetimi ele geçirmiş olup, halen iktidardadır. 1970 yılında Hafız Esad’ın yönetimi ele geçirmesinden sonra, 1972 yılında Baas Partisi ile birlikte hukuken faaliyet göstermesine izin verilen Arap milliyetçisi ve sosyalist çizgideki toplam 10 parti “Ulusal İlerici Cephe” çatısı altıda birleştirilmişlerdir. Bununla birlikte, 1973 tarihli Suriye Anayasasının 8. maddesine göre, Baas Partisi “toplumun, devletin ve Ulusal İlerici Cephe’nin lideri” konumundadır.

1963 yılından beri iktidarda bulunan Baas Partisi, iktidarını kısmen Ulusal İlerici Cephe içindeki diğer partilerle paylaşmakta olup, bu çerçevede Halk Meclisi ve Hükümette Baas Partisinin yanı sıra söz konusu partiler de temsil edilmektedir. Bununla birlikte, muhalif partiler rejime bağımlı ve alternatif olamayan partilerdir. Gerçek muhalefet ya bastırılmış ya da sürülmüştür. Suriye’de asıl iktidar Cumhurbaşkanının elinde bulunmaktadır. Cumhurbaşkanı, aynı zamanda Baas Partisi Genel Sekreteri (Genel Başkanı), Ulusal İlerici Cephe Başkanı ve Silahlı Kuvvetler Başkomutanıdır. Cumhurbaşkanı 7 yılda bir halkoyu ile seçilmektedir ve seçilme sınırı yoktur. Suriye toplumunun etnik açıdan görece homojen ancak dinsel ve mezhepsel açıdan heterojen bir yapıya sahip olduğunu söylemek mümkündür. Etnik açıdan bakıldığında nüfusun %85’ine yakınını Suriyeli Araplar oluşturmaktadır. Etnik azınlıklar olarak %8-10 arası Kürtler, %4 civarında Türkmenler ve %3’lük Ermeni nüfus bulunmaktadır. Dinsel ve mezhepsel açıdan bakıldığında ise farklı bir tablo ile karşılaşılmaktadır.6 Ülkenin %70’ine yakını Sünni Müslümandır. Etnik azınlık Kürt ve Türkmenler çoğunluk, Sünni Müslüman gruba dâhildir. Diğer Müslüman mezhepsel azınlıklar; Arap Aleviler (Nusayriler), Dürziler ve İsmaililer’dir. Bunun yanı sıra önemli oranda Hıristiyan topluluklar yer almaktadır.

Suriye’deki muhalefetin arasında daha eski ve daha derin bölünme, Araplar ile nüfusun yaklaşık % 10’nu oluşturan Kürtler arasındadır. Arapça konuşan çoğunluğun siyasal ve kültürel üstünlüğüne dayalı Baas rejimi, yaklaşık 300 bin civarındaki Kürt nüfusuna vatandaşlık hakkı tanımamaktadır. Kürtlerden şüphe duyan Baas rejimi, aynı zamanda Araplaştırma politikası uygulamıştır. Ancak 2011 yılındaki gösteriler nedeniyle Beşar yönetimi Haseke’de yaşayan Kürtlere kimlik çıkarılarak, vatandaşlığa kabul edileceklerini açıklamıştır. Bir diğer ayrılma noktası da Şiilerle Şii olmayanlar arasındaki mezhepsel bölünmedir. Suriye nüfusunun yaklaşık %12 sini oluşturan Şiiler ülkenin kuzeybatısındadırlar. Baas rejiminde özellikle güvenlik ve istihbarat alanlarında üst düzeyde görevlere getirilmişlerdir. Ülkedeki bürokratik eliti bu grup kontrol etmektedir. Suriye’de rejimin kapalı yapısının doğurduğu bir sonuç; Soğuk Savaş’tan çıkmamış bürokratik yapısı, tahakküm altındaki medyası, farklı istihbarat ve polis örgütleri ile örülmüş güvenlik ağı, her dönem Suriye hakkında bilgi edinmeyi zora sokarken, ülke içinde yaşayanların mahkûm olduğu bu “bilgisizlik” Suriye’deki dengelerin sağlıklı olarak okunmasını ve değerlendirilmesini engellemektedir. Suriye’yi farklı kılan en önemli faktör güvenlik birimlerinin yapısıdır. Suriye’de güvenlik birimleri, bir açıdan rejimin kendisi demektir. Sivil ve askeri güvenlik birimlerinin kilit noktalarında Arap Şiiler bulunduğundan, güvenlik birimleri rejime yönelik başkaldırıyı kendi varlıklarına tehdit olarak algılamakta ve tamamen Esad yönetiminin yanında yer almaktadır. Cumhurbaşkanı Hafız Esad’ın 10 Haziran 2000 tarihinde vefat etmesi üzerine, o sırada 34 yaşında olan oğlu Beşar Esad’ın Cumhurbaşkanı olabilmesi için, Anayasada değişiklik yapılarak Cumhurbaşkanlığı yaş sınırı 40’tan 34’e indirilmiş ve Beşar Esad 10 Temmuz 2000 tarihinde düzenlenen referandumda % 97.29 oranında oy alarak Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Beşar Esad, 27 Mayıs 2007 tarihinde düzenlenen referandumda da oyların % 97.62’sini alarak ikinci kez Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Ancak, bu seçimler gerçek anlamda özgür seçim özelliği taşımamaktadır. Hafız Esad dönemi Suriye dış politikasının ideolojik temeli laik Arap milliyetçiliğine dayayan Baas ideolojisi olmuştur. Bu politikanın nihai hedefini ise “Büyük Suriye” ideali oluşturmuştur. Ancak bu ideal, şartların değişmesiyle revizyonist niteliğini zamanla kaybetmiştir. Özellikle Beşar Esad’ın görevi devralmasıyla birlikte bu ideal Suriye’nin bölgedeki prestijini sağlamaya doğru yön değiştirmiştir. Ayrıca Avrupa Birliği ve komşu ülkelerle iyi ilişkiler kurmak ve terörist devletler listesinden çıkmak, Beşar Esad’ın hedefleri arasında yer almıştır.

Sınırı Aşan Sular Sorunu

Yirminci yüzyıla gelindiğinde artan nüfusa bağlı olarak su kaynaklarına olan ihtiyacın artması ve su kıtlığı riski, devletlerin tedbir almasına neden olmuştur. Alınan tedbirler özellikle Ortadoğu ülkeleri arasında sorunlara sebebiyet vermiştir. Özellikle Türkiye, Suriye ve Irak tarafından paylaşılan Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun dağlık bölgesinden kaynaklanan ve Mezopotamya Ovasını sulayan Fırat ve Dicle nehirleri, suların kullanımı konusunda üç devletinde projelere girişmeyi planlamasıyla sorunlar silsilesini oluşturmuştur. 1946 yılında Türkiye ve Irak arasında “Dostluk ve İyi Komşuluk Antlaşması” çerçevesinde yapılan görüşmeler Suriye’yle de sürdürülmesine rağmen ilerleme kaydedilememiştir. Temelde Suriye ve Irak arasında yaşanan su kaynaklarını kullanımına dair sorunlar, memba ülkesi olan Türkiye’nin uygulamaya koyduğu projelerle bu iki devletin Türkiye’ye karşı hareket etmeleriyle sonuçlanmıştır. Su kaynaklarının verimli kullanabilmesi için Türkiye, 1960’larda Fırat Nehri üzerinden Keban barajını inşa etmiş, 1980’li yıllarda da Fırat ve Dicle Nehri üzerinde baraj yaparak bölgenin ekonomik ve sosyal yapısında iyileştirme planladığı ve bölge yatırımını artıracak olan Güneydoğu Anadolu Projesi’ni (GAP) gündeme getirmiştir. Türkiye’nin GAP kapsamında çalışmalara başlaması Suriye ve Irak’ın tepkisini çekmiştir; çünkü Türkiye’den doğup Irak ve Suriye’den geçen ve Basra Körfezine dökülen Fırat ve Dicle nehirleri Ortadoğu açısından büyük önem arz etmektedir. İrili ufaklı 21 baraj ve çok sayıda sulama sistemi inşasını öngören GAP ’in bütünüyle devreye girmesi sonucunda Suriye’nin Fırat nehrinden aldığı payın yüzde 40, Irak’ın aldığı payında yüzde 80 oranında düşürebileceği tehlikesi Irak ve Suriye’nin huzursuzlanmasına neden olmuştur. Özellikle 1990 yılında projenin en büyük barajı olan Atatürk Barajı inşası sırasında su tutulmaya başlaması, Suriye ve Irak’ın endişelerini uluslararası arenaya taşıma fırsatı vermiş, Arap Birliği Türkiye’ye karşı kışkırtılmaya çalışılmıştır. Uluslararası hukukta sınır aşan suların kullanımı hakkında kesin bir hüküm olmamasından dolayı ülkelerin su kullanımı konusundaki uyuşmazlıkları siyasi pazarlıklar, mutlak egemenlik, doğal durumun bütünlüğü, hakça ve makul kullanım gibi doktrinler vasıtasıyla çözüme ulaştırılmaya çalışılmaktadır. Irak, Suriye ve Türkiye arasındaki su sorununun temel nedeni Türkiye’nin Fırat ve Dicle nehirlerini sınır aşan sular kapsamında, Irak ve Suriye’nin de uluslararası sular kapsamında değerlendirmesinden gelmektedir. Türkiye’nin bu doğrultuda kendi ülkesinde bulunan su kaynaklarını istediği gibi kullanmak için politikasını mutlak egemenlik doktrinine göre şekillendirirken, Suriye ve Irak müktesep hak iddiası içinde bölünmez bütünlük tezinden yana olmuşlardır. Ayrıca 1997 yılında da Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda onaylanan, 1966 Uluslararası Hukuk Derneğinin Helsinki kurallarıyla sınır aşan suların hakça kullanımı “başkalarına önemli zarar vermeme” önermesiyle esaslandırılmıştır. Suriye sınır aşan sular kapsamında talep ettiği suyu elde etmek adına terör kartını devreye sokmuş, PKK terör örgütünün Suriye’de üs edinme faaliyetlerine göz yummuş ve sonuç olarak da 1980’lerde Türkiye’de terör olayları büyük ölçüde artmıştır. Kimi akademisyenlerce “suya karşı terör” olarak nitelendirilen bu durum, Turgut Özal’ın 1987 yılında Şam’a yaptığı ziyaret sırasında imzalanan güvenlik ve ekonomik iş birliği kapsamlı 1987 Protokolüyle çözüme ulaştırılmaya çalışılmıştır. GAP ile ilgili çalışmalar devam ettiği sırada imzalanan iki protokolden güvenlikle bağlantılı olanı “taraflar kendi toprakları içerisinde karşı tarafa yönelik terör faaliyetlerine izin vermeyeceklerini ve terörle bağlantılı kişilerin iade edileceğini” taahhüt etmekte, ekonomik iş birliğiyle bağlantılı olanı “Suriye’ye saniyede 500 metreküp su verileceğini” taahhüt etmekteydi Ancak Suriye ile güvenliğe ilişkin protokol istenilen faydayı sağlamamış, Suriye yönetimi Türkiye’de eylem yapan PKK’lıların Suriye’ye geçişine göz yummaya devam etmiştir. 1990 yılına gelindiğinde Suriye, Türkiye’nin su tuttuğunu ve suyu komşularına baskı aracı olarak kullandığını uluslararası platformlarda dile getirmeye devam etmiştir. Nitekim su tutulma olayının arkasında yatan gerçeklik, Türkiye’nin önlem alarak mansap ülkeleri zor duruma düşürmemek adına sınırdan geçen suyun yıllık 500 metreküp ortalamanın altına düşürmediğini açıklamasıdır. Türkiye’nin memba ülke olarak su tutmasının mansap ülkelere herhangi bir tehlike arz etmediğine ifade etmesine rağmen Suriye ve Irak tehdit algısını sürdürmüş, konuyu uluslararası platformlara taşıyarak karalama kampanyaları yürütmüştür. Fırat Nehri’ne Türkiye’nin katkısı %89, Suriye’nin katkısı ise %11’dir; ancak Suriye %32’sini talep etmektedir. Egemenlik haklarından taviz vermek istemeyen Türkiye, su sorununa barışçıl yollarla yaklaşarak “Barış Suyu Projesi”ni de ortaya atmıştır. Ancak Arap dünyası tarafından beklenilenin aksine soğuk karşılanan bu projenin ardından Türkiye 1991 yılında Ortadoğu Su Konferansı’na öncülük etmiştir. Nitekim Körfez savaşının yeni dengeler yarattığı ortamda olan bu girişim karşısında, Türkiye’nin öncülük ettiği konferansa Suriye ve Mısırın başını çektiği Arap muhalefeti kendinden taviz vermek istemeyince sorun kilit bir hal almış, zirve toplanamadan sona ermiştir. Üç ülke arasında devam eden sınır aşan suların kullanımı konusundaki belirsizlik ve fikir uyuşmazlığı hala çözüme ulaştırılmamış bir şekilde beklemektedir.

İki Ülke Arasındaki Terör Sorunu

Kuruluşundan itibaren örgüt militanlarına verdiği her türlü destek ile PKK terör örgütünün gelişmesinde Suriye’nin büyük katkıları olmuştur. Bölgenin hassas dengeleri içerisinde kendisine etkili koz olarak terörü seçen Suriye yönetimi, bu silahı kendi tarihsel amaçları uğrunda hiç çekinmeden kullanmıştır. Başta Hatay ve yöresi üzerindeki hak iddiaları ile 1960’lardan itibaren önem kazanan ve 1980’lerde sorun haline gelen su konusuna karşı, Türkiye’deki ayrılıkçı hareketler üzerinden Türkiye’yi sistematik bir biçimde güçsüzleştirme politikalarını uygulamıştır. Suriye, terör örgütüne desteğini sistemli bir şekilde 1990’larda da sürdürmüş, ancak 1998 yılında gelinen noktada Türkiye’nin, Suriye’nin terör politikasına tahammül edemeyecek konuma gelmesiyle, ilişkiler bir dönüm noktasına ulaşmıştır. Türkiye, 1990’ların başında artan PKK terörüne karşı gerekli önlemleri almaya çalışırken örgüte destek verdiği düşünülen gruplar ve ülkelerle görüşmüştür. Bu görüşmelerde amaç, terör örgütüne verilen desteğin kesilmesini sağlamak ve Türkiye’nin enerjisini yıllardır tüketen terör sorununa çare bulmaktır. Bu minvalde Türkiye-Suriye ilişkilerinde de hareketlilik olmuştur. Türkiye’nin baskısı sonucunda 1992 senesinde iki ülke arasında yapılan görüşmeler sonunda bir güvenlik protokolü imzalanmış, 1993 yılında Suriye, PKK’yı terörist örgüt olarak kabul etmiş ve ikili görüşmeler ve Türk tarafının ısrarlı tutumu sonucunda Bekaa’daki PKK kampının kapatılması kararını almıştır.27 23 Ocak 1996’da verdiği notada Türkiye, Suriye’yi: Su sorununa ilişkin kendi lehine bir çözümü Türkiye’ye dayatmak için ayrılıkçı PKK hareketini kullandığı ve Türkiye’nin uğradığı kayıpların baş sorumlusu olduğu, PKK’yı ve liderini topraklarında barındırdığı için, Birleşmiş Milletler Antlaşması’na göre bunu bir saldırı kabul ettiğini bildirerek uyarmıştır. Suriye’den PKK’nın tüm faaliyetlerini derhal durdurmasını, suçluları yargılamasını ve yardımcılarıyla birlikte Abdullah Öcalan’ı Türkiye’ye teslim etmesini istemiştir. Türkiye, PKK’nın faaliyetleri nedeniyle uğradığı zararlar dolayısıyla Suriye’den tazminat isteme hakkını saklı tuttuğunu belirterek; PKK ve Öcalan’ı barındırdığı sürece, Suriye’ye karşı her türlü önleme başvurma hakkına sahip olduğunu ve bu hakkını uygun gördüğü zamanda kullanacağını bildirmiştir.

1987 ve 1992 yıllarında imzalanan antlaşmalara uymayan Suriye hükümetine yönelik Kara Kuvvetleri Komutanı General Atilla Ateş, Hatay’ın Reyhanlı ilçesine yaptığı ziyarette “Eğer beklentilerimiz karşılanmazsa, Türkiye’ye önlem alma hakkı doğacaktır. Sabrımız tükendi” diyerek Suriye’yi uyarmıştır. Bunun üzerine Türkiye, Suriye sınırına askeri yığınak yapmaya başlamış, Türkiye ve Suriye ilişkileri iyice gergin bir hal almıştır. Arap devletleri, özellikle Mısır ve İran arabuluculuk rolü üstlenmiş ve “Ekim Krizi” olarak adlandırılan bu sürece diplomatik çözüm yolları aramaya başlamışlardır. Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek ve İran Dışişleri Bakanı krizin sona ermesi için Kemal Kharazi Ankara ve Şam’a ziyaretler düzenlemiştir. Davasında kararlı olan Türk hükümeti karşısında Suriye geri adım atmış ve yıllardır süregelen terör örgütlerini kullanarak diğer devletleri güçsüzleştirme politikasından vazgeçmek zorunda kalmıştır. Suriye’nin Türkiye ile aralarındaki asimetrik güç farkını ve alacağı olası yenilginin Türkiye’nin müttefiki ve kendi baş düşmanı olan İsrail’in işine yarayacağı düşüncesi Mısır ve İran’ın arabuluculuğunun da etkisiyle geri adım atmasına sebep olmuştur.

Mısır ve İran’ın mekik diplomasisi sayesinde 9 Ekim 1998 tarihinde Abdullah Öcalan’ı sınır dışı ederek Atina’ya gönderen Suriye yetkilileri, PKK faaliyetleri konusunda Türkiye’nin taleplerini karşılayacağını ifade etmiştir. 19-20 Ekim 1998 tarihlerinde diplomatik kanallar aracılığıyla Suriye ve Türkiye yetkilileri Adana’da bir araya gelmiş ve Adana Mutabakatı olarak isimlenen görüşmeler sonucunda “Öcalan’ın artık Suriye sınırlarında olmadığı ve tekrar girişinin önleneceği” Suriye hükümeti tarafından beyan edilmiştir. Aynı zamanda PKK yerleşkelerinin tamamının kapatılacağı ve PKK’nın yeniden Suriye’de kamp kurmasının engelleneceği duyurulmuştur

. Suriye’nin PKK’yı terörist bir örgüt olarak kabul etmesinin ardından, Adana Mutabakatındaki uzlaşıların etkili bir şekilde uygulanabilmesi için bazı mekanizmalar oluşturulmasına karar verilmiştir:

“-İki ülkenin üst düzey güvenlik yetkilileri arasında doğrudan bir telefon hattı oluşturulacak, -Taraflar birbirlerinin diplomatik temsilciliklerine ikişer özel görevli atayacaklardır,

 -Türk tarafının terörle mücadele konusunda alınacak tedbirlerin etkinliğini denetlemek üzere bir sistem kurulması önerisini Suriye heyeti kendi makamlarının onayına sunacaktır,

 -Taraflar Lübnan’ın da onayının alınması kaydıyla PKK ile mücadele konusunda üç ülkenin birlikte hareket etmesini kararlaştırmıştır,

 -Suriye heyeti, tutanakta sözü geçen hususların uygulanması ve somut sonuçların sağlanması noktasında Türkiye ile iş birliği yapılacağını ve gerekli tedbirlerin alınacaktır.”

Adana Mutabakatı, 1920’li yıllardan 2000’li yıllara değin Türkiye-Suriye ilişkilerinde dönüm noktasını teşkil etmektedir. Adana Mutabakatıyla beraber iki ülke arasındaki sorunlar dışsallaşmaya başlamış ve politikalar yumuşamıştır. İki ülke arasındaki krizin çözümü, savaşa dönüşmeden, yeni dönemin kapılarını aralamıştır. PKK etmeninin ikili ilişkilerde varlığının sona ermesiyle özellikle 1980’li yıllardan bu yana en üst seviyede yaşanan gerginlik yerini iş birliği ve uzlaşıya bırakmıştır.

1998 Adana Protokolü Sonrası İlişkiler

Türkiye, 2000’li yılların başında izlemeye başladığı komşularla sıfır sorun politikası çerçevesinde, köklü toplumsal, tarihi ve kültürel bağlara sahip olduğu Suriye’yle ilişkilerini, her bakımdan geliştirmeye son on yılda büyük önem atfetmiştir. Bölgenin barış, güvenlik ve istikrarı ile sürdürülebilir ekonomik kalkınma sürecine katkıda bulunmak amacıyla kurulan Türkiye-Suriye Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi ve vizelerin karşılıklı olarak kaldırılması, bu yönde atılmış somut adımlardır. Bunlar yapılırken temel hedef iki ülke halkları arasında karşılıklı güven ve iş birliği tesisidir. 2000 yılında Hafız Esad’ın ölmesi ve oğlu Beşar Esad’ın iktidarı devralmasıyla Türkiye-Suriye ilişkileri ivme kazanmıştır. Özellikle dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in ilk resmi ziyaretini Suriye’ye Hafız Esad’ın cenaze töreni için yapmasının, Suriye’de olumlu yansımaları olmuş ve Türkiye’yle ilişkilerde yeni bir dönemin başlangıcı kabul edilmiştir. İlişkilerin gelişmesinde gerek ülkemizin gerekse 2000 yılında Suriye Cumhurbaşkanı olan Beşar Esad’ın, ikili ilişkilerin tüm alanlarda geliştirilmesine önem atfetmesi ve bu yönde her iki tarafça da gayret gösterilmesi etkili olmuştur. Bu çerçevede, iki ülke arasında cumhurbaşkanı, başbakan, bakan ve diğer düzeylerde karşılıklı ziyaret ve temaslar da artmıştır. 2000 yılının Temmuz ayında iktidara gelen Beşar Esad, ilk yıllarında içinde Batılıların “Şam Baharı” olarak adlandırdıkları siyasi, ekonomik ve toplumsal bir liberal açılım programı başlatmıştı. Beşar Esad’ın başa gelmesiyle Türkiye-Suriye ilişkileri daha olumlu bir çizgi izlemeye başlamış; taraflar, çatışmaya yol açacak sorunları vurgulamak yerine iş birliğini geliştirmenin yollarını aramışlardır. Türkiye ve Suriye’nin yakın ilişkileri ülke ve bölge güvenliği açısından da son derece önemlidir. Beşar Esad, 2001 Eylül’ünde ABD’de meydana gelen terörist saldırılar sonrası, Batı Dünyası ile oluşan uçurumu kapatma ihtiyacını şiddetle hissettiği için, Batı ile ilişkilerde daha pragmatik bir çizgi izlemiştir. Türkiye ve Suriye’nin, Irak’ın geleceğine yönelik meşru kaygıları vardır ve ayrıca, bölgenin barış ve istikrarına olumlu katkıda bulunabilmek için olası iş birliğini artırmaları gerekmektedir. Bu çerçevede ilk olarak Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdülhalim Haddam, Türkiye ile ilişkilerin yeniden canlandırılması için Ankara’ya gelmiştir. Haddam, iki günlük ziyareti sırasında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e Esad’ın iyi niyet mesajını iletirken, ilişkilerin siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel alanlarda arttırılması konusunda kararlı olduklarını bildirmişti. Siyasal ziyaretlerle yumuşatılan zemin, ilerleyen dönemlerde askeri alanlara da yayıldı. 2001’de iki kez Türkiye’ye resmi ziyaret düzenleyen Suriye askeri delegasyonu, bölgede stratejik bir değişimin ilk adımını atmıştı. Türkiye ise daha önceki dönemde İsrail ağırlıklı bölgesel politikaları biraz olsun dengeye sokmaya başladığı izlenimi vermek ve iki taraf arasındaki güven inşasında etkisi olacağını dikkate alarak, ileriki yıllarda ortak askeri tatbikatların da gündeme gelebileceğini açıkladı. Böylece Öcalan’ın Suriye’den kovulmasının ardından geçen süre içinde Suriye-Türkiye ilişkileri hemen her alanda normale dönmeye başlamıştı. 2001 yılında George W. Bush’un ABD Başkanı seçilmesi ve ardından gerçekleşen 11 Eylül saldırıları, Suriye’nin uluslararası sistemden tecrit edilmesi sürecinin başlangıcı olarak alınabilir. ABD’nin Irak işgali ve Ortadoğu’ya yönelik tek yanlı güvenlikçi politikaları, Suriye’yi birçok iç ve dış tehditle ve artan güvenlik kaygıları ile yüzleşmek zorunda bırakmıştır. Suriye petrol rezervleri bakımından sınırlı kaynağı olan bölgedeki nadir Arap devletlerinden biridir. Bu nedenle ABD’nin Suriye politikası, petrole yönelik değil, İsrail’in güvenliğine yöneliktir. İsrail’in güvenliği, Filistin ve Lübnan sorunlarının çözümüne bağlıdır. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, bu dönemde bir taraftan tehditler ve fırsatlar arasında denge kurmaya, diğer yandan da iktidarı elinde tutmaya gayret gösterdi. Türkiye, Irak’ın işgali sonrasında ABD ve İsrail’in Suriye’ye yönelik olası bir saldırıyı gündeme getirmelerine tepki göstererek Suriye’ye destek vermiştir. ABD’nin Irak’ın kuzeyinde kurmak istediği Kürt Devletine yönelik endişeler, Türkiye-Suriye ve İran arasında iş birliğinin artmasına yol açmıştır. Suriye’nin, olası ABD müdahalesine karşı, komşularıyla iyi ilişkiler kurmak için ilk Türkiye ziyaretini Ocak 2004’te yapan Beşar Esad’ın bu girişimi, tüm bölgede olumlu karşılanmıştır. Beşar Esad’ın bu ziyareti 1946 yılından beri Suriye’den devlet başkanı düzeyinde yapılan ilk ziyaret olması nedeniyle de tarihsel bir anlam taşımış ve iki ülke ilişkilerini şekillendiren önemli bir hamle olmuştur. Aralık 2004’te Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suriye’ye gerçekleştirdiği iki günlük ziyaret, Türkiye-Suriye arasındaki yakınlaşmayı sağlamlaştırmıştır. Yine aynı yıl gerçekleşen ziyaretler sonucu; iki ülke arasında ticaret hacminin arttırılmasından vize işlemlerinin kolaylaştırılmasına, sınırdaki mayınlı bölgelerin temizlenmesinden iki ülke arasında serbest ticaret antlaşmasının kararlaştırılmasına kadar bir dizi gelişme yaşanmıştır. 2005 yılındaki Hariri suikastından sonra Suriye’ye yönelik uluslararası baskıların arttığı dönemde bile Türkiye, ilişkilerini geliştirmekten yana tereddüt etmemiş, 2008’deki Suriye-İsrail barış görüşmelerinde arabuluculuk rolü üstlenerek ev sahipliği yapmıştır. Türkiye ile Suriye arasında giderek gelişen ilişkiler, iki ülke arasında ticaret, yatırım ve turizm alanlarındaki ilişkilerin gelişmesine de katkıda bulunmuştur. Bu çerçevede, 1 Ocak 2007 tarihinde Serbest Ticaret Anlaşması’nın yürürlüğe girmesiyle ikili ticaret hacminde kayda değer artış yaşanmış ve ticaret hacmi 2006 yılındaki 796 milyon dolardan 2010 yılında 2,5 milyar dolara yükselmiştir (Türkiye’nin ihracatı 1,85 milyar ve ithalatı 663 milyon). Aynı şekilde, Türk firmalarının Suriye’deki yatırımlarında da önemli ölçüde artış yaşanmıştır. Diğer yandan, 2009 yılında imzalanan Vize Muafiyeti Anlaşması sonucu, Türkiye ile Suriye arasındaki turistik ziyaretlerin sayısı iki kattan fazla artmıştır (2010 yılında Suriye’yi ziyaret eden Türk vatandaşlarının sayısı 1,6 milyon ve Türkiye’yi ziyaret eden Suriye vatandaşlarının sayısı yaklaşık 900 bin). Cumhurbaşkanı Esad’ın 2009 Eylül ayında ülkemizi ziyareti sırasında, iki ülke arasında Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi (YDSK) kurulmasına ilişkin olarak imzalanan ortak siyasi bildirge, iki ülke ilişkilerinde yeni bir dönüm noktasını teşkil etmiştir. Başbakanlar başkanlığında kurulan ve her iki ülkeden 10’dan fazla bakanın üye bulunduğu YDSK’nın Bakanlar düzeyindeki ilk toplantısı 13 Ekim 2009 tarihinde Halep ve Gaziantep’te, Başbakanlar düzeyindeki ilk toplantısı ise 23 Aralık 2009 tarihinde Şam’da gerçekleştirilmiştir. Halep-Gaziantep toplantısı sırasında iki ülke sınırında Vize Muafiyeti Anlaşması, Şam’daki toplantı sırasında ise iki ülke arasında siyasi, güvenlik, sağlık, tarım, ticaret, enerji, ulaştırma, su, eğitim, bilim, kültür, çevre ve diğer bazı alanlarda toplam 50 anlaşma imzalanmıştır. 2009 yılı ekim ayında taraflar karşılıklı olarak vize uygulamalarını kaldırmışlar ve insani hareketlilik ile ticari ilişkilerin hızlanmasının önündeki engelleri kaldırmışlardır. YDSK’nın 2010 yılında yapılan Bakanlar (2-3 Ekim, Lazkiye) ve Başbakanlar (20-21 Aralık, Ankara) düzeyindeki toplantılarında ise toplam 13 belge daha imzalanmıştır. 10 Haziran 2010 tarihinde İstanbul’da Dışişleri Bakanları düzeyinde gerçekleştirilen bir toplantıda Türkiye, Suriye, Ürdün ve Lübnan arasında Yüksek Düzeyli Dörtlü İşbirliği Konseyi kurulmuştur. Bu mekanizma ile dört ülke arasında insanların ve malların serbest dolaşımının sağlanması ve siyasi, ekonomik, kültürel ve diğer alanlarda daha fazla iş birliği yapılması amaçlanmaktadır. Yakın ilişkiler içinde olan Türkiye ve Suriye uzun yıllar boyunca yapamadıkları sınır aşan suların kullanımına ilişkin iş birliğini, değişen bölge dengeleri, iki ülkenin iyi ilişkileri ve ortak çıkar algıları ile gerçekleştirme sürecine girmiştir. Bu çerçevede Asi Dostluk Barajı’nın 6 Şubat 2011 tarihinde temelinin atılması ilişkilerin geldiği noktayı göstermesi bakımından en iyi örnektir.

Arap Baharı ve Sonrası İlişkiler

2010 yılının sonlarına doğru Tunus’ta başlayan halk ayaklanmaları kademeli olarak Ortadoğu ülkelerine sıçramıştır. Nitekim, Arap Baharı olarak isimlenen ve bölgedeki otokratik rejimlerin düşmesini sağlayan protestolar, 2011 yılının mart ayında Suriye’de de kendini göstermiştir. Halkın reform talepleriyle başlayan ayaklanmalar, hükümetin sert kullanarak bastırma yöntemini tercih etmesinden dolayı sivil direnişe doğru evirilmiştir.

Demokratikleşme ve modernleşmenin Türk modeli olarak, bölge ülkelerde yayılacağına ve Ortadoğu ülkelerini daha istikrarlı ve güvenli yapacağına inanan ve Ortadoğu barış sürecinin lideri olacağını düşünen Türkiye için Arap Baharı dış politikasında kırılma noktası olmuştur.

Suriye’de iç savaş başladıktan sonra Ahmet Davutoğlu, Ortadoğu yeni bir dönemin başladığını ve bu dönemin barışçıl yöntemlerle yönetilmesi gerektiğini söylemiş, Esad’a reform yapması yönünde çağrıda bulunmuş, ancak bir netice alamamıştır. Aynı şekilde Recep Tayyip Erdoğan’da ekonomik, sosyal ve siyasal reform yapılması yönünde telkinde bulunurken, bu değişiklikler için yardıma açık olduğunu söylemiştir. Mayıs 2011 sonları itibarıyla Suriye konusunda son derece ihtiyatlı davranmakta itinalı olan Türk hükümeti, Esad’ın sert tavrına yönelik uluslararası kamuoyunun taşıdığı endişeleri paylaşarak reform çağrılarını yinelemeye devam etmiştir. Siyasi telkinlere kulak asmayan Suriye hükümetiyle olan gerilimin iyice tetiklenmesi, Suriye’deki çatışmadan kaçan 264 kişilik grubun Hatay il sınırlarından Türkiye’ye sığınmasıyla gerçekleşmiştir. Günde en az 500 kişinin sığınmacı olarak Türkiye kapısına gelmesi, Türkiye için ekonomik külfet ve iç istikrarının olumsuz etkilenmesi anlamına gelmekteydi. Türkiye’nin Suriye’deki olumsuzluklardan payına düşeni almaya başlamasıyla Suriye yönetimine karşı sesi giderek yükselmeye başlamıştır. Türkiye’nin model ülke olarak, genelde Ortadoğu özel de ise Suriye’deki demokratikleşme hareketlerini yönlendireceği düşüncesi, Esad’ın Suriye’deki reform taleplerine şiddet yoluyla karşılık vermesiyle çökmüştür. Türkiye ve Suriye arasındaki dost müttefik veya stratejik ortaklık ilişkisi bu tarihten itibaren yerini düşmanlığa bırakmıştır.

1 Aralık 2011 tarihinde Esad rejiminin Arap Birliği’nin taleplerini yerine getirmesi için başlattığı yaptırımlara katılan Türkiye, yaptırımlarını:

- “Suriye’de halkıyla barışık bir meşru yönetim iş başına gelene kadar Yüksek Düzeyli İş Birliği Konseyi Mekanizması askıya alınacak,

 - Suriye’de temel liderlik kadrosu üyesi kişilere Türkiye’ye seyahat yasağı ve Türkiye’deki mal varlıklarının dondurulması,

- Suriye ordusuna her türlü silah ve askeri malzemenin satışının durdurulması,

 - Türkiye kara, hava ve karasularının üçüncü ülkelerden Suriye’ye askeri yardım transferi yapılmasının uluslararası hukuk prensiplerine bağlı kalarak engellenmesi,

- Suriye Merkez Bankasıyla ilişkilerin kesilmesi,

- Mevcut işlemler dışında Suriye Ticaret Bankasıyla işlemlerin durdurulması,

 - Suriye’deki alt yapı projelerinin finansmanı için imzalanan kredi anlaşmasının askıya alınması” şeklinde sıralamıştır.

Yaptırım paketinin ardından Suriye’de Türkiye ile imzaladığı Serbest Ticaret Anlaşmasını askıya almıştır. 2012 yılının haziran ayında Suriye, “hava sahasını ihlal ettiği” gerekçesiyle TSK’ya ait F4 savaş uçağını düşürmesi üzerine Türkiye, angajman kurallarını değiştirerek, TBMM tarafından TSK’ya “tekrar uçak düşürme gibi ihlal olması durumunda ordu birliklerinin Suriye-Türkiye sınırını aşarak Suriye’ye bir askeri müdahalede bulunma yetkisi” vermiştir.

Türkiye, Suriye’deki ılımlı muhalif kanadı desteklemeye başlamakla Esad rejiminin iktidardan düşmesi hedeflemiş, Suriye’de yaşanan iç savaşa batılı devletlerden daha sert tepkiler vermiştir. Batı eşgüdümünde politikalar izleyen Türkiye, Birleşmiş Milletler nezdinde gündeme gelen askeri müdahale fikrine dahi sıcak bakmıştır. Nitekim Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde Rusya ve Çin’in vetosuyla engellenen bu durum, batıyı Türkiye odaklı Esad’ı devirme fikrine itmiştir.

ABD’nin eğit-donat-savaştır stratejisiyle başlangıçta muhalif kanat Özgür Suriye Ordusunu (ÖSO) desteklemesinin ardından, 2014 yılında DAİŞ terör örgütünün Suriye sahnesine çıkmasıyla politika doğrultusunu “terörle mücadele” ye çevirmesi sonucunda ÖSO’dan ilgisini çekerek, Ankara Hükümeti’nin terör örgütü olarak tanımladığı PKK’ya destek vermesi, Türkiye’yi Suriye politikasında yalnız bırakmıştır. Suriye’deki otorite boşluğundan faydalanarak ortaya çıkan terör örgütleri Türkiye için ulusal güvenlik sorunu oluşturmuştur. Bu süreçten itibaren tekrar çok ciddi güvenlik problemleri yaşayan Türkiye, sınırında terör devleti oluşmasından tedirgin olmuş ve güvenlik bağlamında politikalar üretmiştir. Yaşanan olumsuz gelişmeler, Türkiye’nin güvenlik problemlerinde ve Suriye ile ilişkilerinde 1998 öncesi döneme geri dönmesine neden olmuştur.

Suriye İç Savaşının Dönüm Noktaları

1- 30 Temmuz 2011- Muhalifler Özgür Suriye Ordusu'nu kurdu, ayaklanma iç savaşa dönüştü

Protestolara güvenlik güçlerinin müdahalesinde onlarca insan ölmüş, protestolar şiddetlenmişti.

Ordudan ayrılan subaylar yanlarına bazı askerleri de alarak silahlanmaya başlayan muhaliflere katıldığını duyurdu. 30 Temmuz'da, çoğu ordudan ayrılan subaylardan oluşan Özgür Suriye Ordusu'nun (ÖSO) kurulduğu duyuruldu.

Bu tarihten sonra Suriye'deki olaylar için "iç savaş" ifadesi kullanılmaya başlandı.

Türkiye, Katar ve diğer Körfez ülkeleri başta olmak üzere muhaliflere dış yardım da geliyordu.

9 Ağustos 2011'de dönemin Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, ayaklanmalar başlayana kadar Ankara ile çok yakın ilişkiler içinde olan Esad yönetimiyle iletişime geçmek için Şam'a gitti.

Sekiz saat süren görüşme, Ankara-Şam arasında yapılan son üst düzey görüşme oldu.

Bu sırada Türkiye, Suriye'den kaçan Esad muhaliflerine ve sivillere açık kapı politikası uyguluyordu.

18 Ağustos'ta bu kez dönemin ABD başkanı Barack Obama, Esad'ı istifa etmeye çağırdı. Birçok Batılı ülke de, Esad yönetimine ambargo uygulamaya başladı.

Eylül ayında bir başka ayaklanmanın yaşandığı ve yönetimin devrildiği Mısır'a giden ve o dönem başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan, Şam yönetimini "halkına kurşun sıkan, tanklarla toplarla şehirlere baskınlar düzenleyen" diye tasvir etti:

"Suriye halkı şu anda Esad'a inanmıyor; biz de inanmıyoruz."

Muhaliflerin siyasi kanadı da Türkiye ve Katar'da toplanıyordu.

Esad, daha ayaklanmaların en başında, muhaliflere verilen desteğin kesilmesi için Batı'nın korkulu rüyası olan radikal İslamcıları cezaevlerinden salıverdi. Irak'tan gelen cihatçılarla birlikte bu savaşçılar, dağınık haldeki muhaliflerin safında yer aldı.

Esad'ın ordusu, Suriye'nin kuzeyinde çoğunlukla Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerden çatışmasız çekildi. Yıllardır bir kısmına nüfus kağıdı bile verilmeyen, PKK ile bağlantıları olan PYD'nin silahlı üyeleri, Temmuz 2012'de Halk Savunma Birlikleri'ni (YPG) oluşturdu.

Esad'ın Türkiye'ye karşı yaptığı bu hamle sonrası YPG, Afrin, Kobani ve Kamışlı'dahakim güç olmuş, Türkiye sınırında YPG bayrakları asılmıştı.

2- 14 Şubat 2013- İran'ın Suriye'deki varlığı resmen duyuruldu, savaşın seyri Esad lehine değişti

Bölgedeki en önemli müttefiklerinden biri olan Esad'ı kaybetmek istemeyen İran yönetimi, Şam ordusuna silah, milis ve Kudüs Gücü üzerinden eğitim/komuta desteği veriyordu.

Kudüs Gücü'nün lideri Kasım Süleymani'nin Suriye'de cephede görüldüğüne dair bilgiler geliyordu.

14 Şubat 2013'te İran Devrim Muhafızları, bir komutanının Suriye'de muhalifler tarafından öldürüldüğünü duyurdu.

Bu sırada muhalifler birçok yerleşim yerini ele geçirmişti.

İran'ın savaşa müdahil olduğunu kabul etmesinden birkaç ay sonra, 5 Haziran 2013'te, Lübnan sınırındaki Kuseyr, Şam ordusunun kontrolüne geçti.

Kasım Süleymani önderliğinde Hizbullah ve İran'a bağlı milislerin desteğiyle Esad'ın elde ettiği bu zafer, muhaliflerin iki yılda kazanımlar elde ettiği iç savaşın seyrini Esad lehine değiştiren dönüm noktası oldu.

3- 21 Ağustos 2013- Şam kırsalında sarin gazı kullanıldı

Şam yönetiminin kimyasal gaz kullandığına yönelik iddiaların14 Haziran 2013'te ABD tarafından 'teyit edildi.' 21 Ağustos'ta da Guta'da sarin gazı saldırısı düzenlendi. Siviller de dahil yüzlerce kişi hayatını kaybetti.

Bu saldırılar, Obama'nın 2012'deki açıklamasını hatırlattı:

"Kimyasal ya da biyolojik silah kullanımı kırmızı çizgimizdir."

Ancak savaşın dönüm noktası sayılabilecek olay, sarin gazı kullanımı sonrasında Washington-Moskova hattında yaşananlar ve nihayetinde ABD'nin Suriye iç savaşındaki tutumunu değiştirmesiydi.

"Kırmızı çizgi aşılmıştır" dediği için Suriye'ye müdahale etmesi beklenen Obama, "Kongre'ye askeri yetki talebinde bulundu" ve topu Kongre'ye attı.

Hemen ardından da Esad yönetiminin destekçisi Rusya'yla, Suriye'deki kimyasal silahların ülke dışına çıkarılması konusunda anlaşma yaptı.

Ankara tepkiliydi. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, "Bunu mutlak bir çözüm olarak görmek, Suriye rejimine kimyasal silah dışında hangi aracı kullanırsanız kullanın, ne kadar insan öldürürseniz öldürün gibi bir mesaj iletmekse bu barışı getirmez" açıklaması yaptı.

Obama yönetimi, o tarihten sonra muhaliflere kısıtlı bir destek verdi; Esad'a karşı açık müdahalede bulunmadı.

Bu durum, o dönem İran'la nükleer anlaşmaya yakın olan Obama yönetiminin Tahran'la gerilimi artırmamak için Suriye'de çekimser davrandığı yorumlarına yol açtı.

Bu esnada muhalifler içinde Müslüman Kardeşler'in güçlenmesi, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinde tedirginlik yarattı. Riyad, artık Türkiye değil Ürdün üzerinden güneydeki muhaliflere destek veriyordu. Nihayetinde ülkenin farklı bölgelerindeki muhalif gruplar bölündü.

4- Ocak 2014- IŞİD Rakka'yı ele geçirdi

2013'te Irak'tan gelen Irak İslam Devleti lideri Ebubekir el Bağdadi ve örgüt üyeleri, Rakka'daki muhalif gruplara yönelik saldırı başlattı. Ocak 2014'te şehirden bu grupları çıkararak "halifeliğin başkentinin Rakka olduğunu" duyurdu.

Rakka'dan çıkarılan Ahrar-ı Şam, El Nusra gibi örgütler de çoğunlukla İdlib'e yöneldi. Böylece Türkiye sınırında radikal grupların sayısı arttı.

IŞİD gittikçe güçlenerek savaşçı sayısını, Suriye İnsan Hakları İzleme Örgütü'ne göre, 30 bine çıkardı. 2015'te IŞİD, bazı Arap ülkelerinde, Türkiye ve Avrupa'da onlarca kişinin hayatını kaybettiği büyük saldırılar düzenleyecek kapasiteye ulaşmıştı.

5- Eylül 2014- Kobani kuşatması ve ABD'nin IŞİD'e yönelik Suriye'deki ilk hava operasyonu

2014'ün Haziran ayında Irak'ın en büyük şehirlerinden Musul'u ele geçiren IŞİD, Türkiye sınırındaki PYD bölgelerinin bir kısmını kuşatmıştı.

Ağustos'ta Irak'ın Sincar bölgesindeki hava bombardımanıyla ilk kez IŞİD'i hedef alan ABD, 23 Eylül'de de Suriye'de örgüte karşı ilk hava bombardımanını gerçekleştirdi.

27 Eylül'de ise, PYD bölgelerine ilerleyişini engellemek için Kobani'deIŞİD'i bir kez daha vurdu.

Erdoğan Ekim ayı başında, Türkiye destekli muhalifleri kast ederek "Kara harekatında bu görevi ifa edenlerle iş birliği kurulmadıkça hava harekatıyla bu iş bitmez. Şu anda Kobani de düştü, düşüyor" derken ABD'nin başka planları vardı.

Barack Obama, 19 Ekim'de Erdoğan'ı arayarak YPG'ye doğrudan silah yardımı yapacağını söyledi ve yardımlar başladı.

Bu kez savaşın seyri YPG için değişti. Önce Kobani'yi kuşatan IŞİD'i geri püskürten YPG, ardından Türkiye sınır hattı boyunca hızla ilerledi. Ardından güneye dönerek Rakka'yı ele geçirdi.

YPG'nin Suriye'de 'kanton' adı altında özerklik ilan edecek kadar güçlenmesi ve ABD öncülüğündeki IŞİD'e karşı uluslararası koalisyonun desteğini kazanması, Türkiye'de kırılgan şekilde yürüyen çözüm sürecinin önüne son taşı koydu.

Kobani olayları zamanı büyük sarsıntı geçiren süreç, Türkiye'nin 24 Temmuz'da önce Suriye'de IŞİD'i, ardından Kuzey Irak'taki PKK hedeflerini vurmasıyla son buldu.

Aynı günlerde, ABD'nin IŞİD'e karşı operasyonlarda kullanmak istediği ancak Türkiye'nin "sadece güvenli bölge oluşturulması karşılığında onay vereceği" İncirlik Üssü’de, bu şartlar oluşmadan açıldı.

BBC Türkçe'ye konuşan üst düzey bir Türk yetkili; PKK hedef alınmadan önce İncirlik Üssü'nün açılmasının ve IŞİD'in vurulmasının sebebini şu sözlerle açıkladı:

"Eğer sadece PKK'yı vursaydık, ne kadar meşru olursa olsun, IŞİD'le mücadeleye zarar veriyormuş gibi bir algı yaratılabilirdi. Zaten Türkiye'nin IŞİD'e destek verdiğine yönelik iddialarla mücadele ediyorduk. Bu algının önüne geçmek için İncirlik Üssü'nü açtık, ilk operasyonu IŞİD'e yaptık. Ardından PKK hedeflerini vurduk."

Türkiye iki YPG bölgesi arasında köprü kurulmasını engellemek ve sınırındaki IŞİD tehdidine son vermek için 24 Ağustos 2016'da Fırat Kalkanı Operasyonu'nu başlattı. 2018'de Afrin'e 'Zeytin Dalı Operasyonu' düzenledi.

Türkiye için artık Suriye'de en önemli öncelik YPG olmuştu.

6- 30 Eylül 2015- Rusya savaşa doğrudan müdahil oldu

ABD, Türkiye ve İran'ın artık müdahil olduğu savaşın dördüncü yılında Rusya da Şam'a verdiği desteğin şeklini değiştirdi ve hava bombardımanıyla savaşa müdahil oldu.

Rus hava kuvvetlerinin devreye girmesiyle savaşın Esad lehine ilerlemesi hız kazandı.

Putin, "Ülkedeki cihatçıların Rusya için tehdit olduğunu, savaşa bu grupları engellemek için girdiğini" 12 Ekim'de BBC'ye verdiği röportajda anlattı:

"Bizim yabancı topraklara ihtiyacımız yok. Sovyetler Birliği'ni yeniden inşa etmek gibi bir niyetimiz de yok. Ama bağımsızlığımızı ve egemenliğimizi savunmalıyız."

Rusya'nın müdahalesinin ardından 21 Ekim'de Esad da ilk kez Suriye dışında; Moskova'da görüldü.

Bundan bir ay sonra, 24 Kasım'da Türk hava sahasını ihlal ettiği belirtilen bir Rus savaş uçağı, Türk jetleri tarafından düşürüldü.

Moskova-Ankara arasındaki yüksek gerilimli birkaç ayın ardından Erdoğan, Rus mevkidaşı Vladimir Putin'e bir özür mektubu gönderdi. 9 Ağustos'ta Petersburg'da bir araya gelen iki liderin arasındaki gerilim, yerini yakın bir iş birliğine bıraktı. Türkiye'nin bu sırada ABD ile arası, YPG'ye verilen destek sebebiyle gittikçe açılıyordu.

Üzerinden bir ay geçmeden Türkiye'nin Fırat Kalkanı Operasyonu başladı.

Aynı yılın sonunda da, Halep'te ateşkes ilan edildi; muhalifler İdlib'e çekildi. Esad yıllar sonra bir Rus gazeteciye verdiği röportajda, savaşın dönüm noktası sorulduğunda "Halep'in geri alınması" diyecekti.

Bu sırada Türkiye'de büyük etki yaratan iki olay meydana geldi. 19 Aralık'ta, Rusya'nın Ankara Büyükelçisi AndreyKarlov, Ankara'da uğradığı bir suikast sonucu hayatını kaybetti.

22 Aralık'ta ise iki Türk askerinin IŞİD tarafından yakılarak öldürüldüğüne dair görüntüler internette paylaşıldı. Görüntülere erişim engeli getirilirken askerlerden birinin ailesi, aylar sonra Türk basınına "Oğlumuza şehitlik verildiği bize söylendi" dedi.

Rusya, ABD ile karşı karşıya gelmemek için müdahalesinde büyük oranda YPG bölgelerine yanaşmadı. ABD de üç yıl boyunca sadece IŞİD bölgelerini hedef aldı.

Ancak Donald Trump başkan olduktan sonra, Nisan 2017'de ilk kez bir Suriye ordu üssüne füze attı. Nisan 2018'de Trump, Esad'a ait üsleri bir kez daha vurdu.

7- Göçmen krizi

Çatışmalardan kaçan küçük bir grubun ilk kez Nisan 2011'de Türkiye sınırına gelmesinden sadece birkaç yıl sonra, Suriyeli sığınmacıların sayısı milyonları bulmuştu.

İlk aşamada Lübnan, Ürdün, Türkiye ve Irak gibi komşu ülkelere sığınan ve buralardaki çadır kentlere geçici olarak yerleştirilen Suriyeliler, savaşın yakın zamanda bitmeyeceğini gördü.

Çünkü artık iç savaş; Türkiye, Körfez ülkeleri, İran, Rusya ve ABD'nin girdiği bir vekalet savaşına dönmüştü. İsrail de, Suriye'de sınırına yakın bölgelerde İran'ın desteklediği Hizbullah ve diğer milisleri hedef alan füze saldırılarına başlamıştı.

Artık evlerini temelli terk eden Suriyeliler, Avrupa'dan sığınma talep etti. Ege Denizi üzerinden Yunanistan'a göçmen akını başladı.

2015'te bu geçişler ve insan kaçakçılığı öyle bir noktaya ulaşmıştı ki; Suriyelilerin açtığı kapıdan yararlanmak isteyen çok sayıda Iraklı, Afgan ve diğer Asya ülkelerinden gelen sığınmacılar, binlerce kilometrelik rotalar oluşturmuştu.

2015'te Uluslararası Göç Örgütü'nün verilerine göre Türkiye üzerinden 821 binden fazla kişi Yunanistan'a kaçak geçiş yaptı; Ege Denizi'nde 706 kişi hayatını kaybetti.

Aralarında, cansız bedeni Bodrum kıyılarına vuran üç yaşındaki Aylan Kurdi de vardı.

Avrupa, sınırlarında on binlerce göçmeni görünce Türkiye ile Mart 2016'da geri kabul anlaşmasını yürürlüğe soktu. Anlaşmayla Türkiye sınırlarda sert önlemler aldı, kaçak geçişler büyük oranda azaldı.

Ancak Şubat 2020'de, Türkiye ile Avrupa Birliği arasında gerilimin yaşandığı bir dönemde Erdoğan, kapıları göçmenlere açtığını duyurdu:

"Ne dedik aylar önce? 'Böyle giderse kapıları açmak zorunda kalacağız.' İnanmadılar. Biz dün ne yaptık? Kapıları açtık. Bu kapıları bundan sonraki süreçte de kapatmayacağız ve bu devam edecek"

Sınırı geçmek üzere Edirne'ye giden çok sayıda göçmen, Yunan polisi tarafından sert müdahalelere maruz kalarak geri gönderildi.

8- 4 Mayıs 2017- Çatışmasızlık bölgeleri ilan edildi ve muhalifler İdlib'e çekildi

2017'de Türkiye destekli olan muhalifler büyük oranda İdlib ve Cerablus-Mare hattında kalmıştı.

4 Mayıs'ta Rusya, İran ve Türkiye, Kazakistan'ın başkenti Astana'daki toplantıda muhaliflerin bulunduğu alanlarda "Dört çatışmasızlık bölgesi oluşturma" kararı aldı.

Birincisi geniş İdlib bölgesi; ikincisi 150 binden fazla sivilin yaşadığı Rastan ve Telbise; üçüncüsü 700 bin nüfuslu, radikal grupların da olduğu Doğu Guta ve sonuncusu da Dera ve Kuneytra'ydı.

Bu bölgeler için Mısır, Ürdün ve ABD'nin de devreye girmesiyle ayrı anlaşmalar imzalandı ve Temmuz 2018'e kadar Doğu Guta, Rastan-Telbise ve Kuneytra-Dera bölgelerinden binlerce savaşçı aileleriyle birlikte otobüslere bindirilip İdlib'e gönderildi.

Böylece 2011'de Esad'a karşı savaşmaya başlayan muhalifler ülkenin kuzeybatısına çekilmiş oldu.

İdlib'in nüfusu üç milyonun üzerine çıktı. Suriye ordusu ve Rusya, bu kez yönünü son "çatışmasızlık bölgesi" olan İdlib'e çevirdi.

Suriye ve Rus ordularının operasyonları, aralıklı olarak bugüne kadar sürdü. Eylül 2018'de Rusya, Türkiye ve İran bir mutabakat imzalayarak İdlib'de muhalifler ve Suriye ordusu arasında tampon bölge oluşturacak şekilde gözlem noktaları oluşturdu.

Mutabakatın 'geçici' olduğunu belirten Beşar Esad ise "Hükümetimizin asıl amacı Suriye'nin her bölgesinde kontrolü sağlamaktır." diyerek İdlib'den vazgeçmediğini duyurdu.

Son olarak 5 Mart 2020'de Rusya ile Türkiye'nin yeni bir mutabakata vardığı bölgede Esad'ın ordusu ilerlemiş, muhalifler daha dar bir alana sıkışmıştı. Saldırılarda onlarca askerini kaybeden Türkiye, Şam ordusunun kontrolünde kalan bölgeden bazı gözlem noktalarını taşımak durumunda kaldı.

İdlib'in büyük bir kısmı bugün HTŞ'nin kontrolünde.

9- Aralık 2018- ABD, IŞİD'in elinde toprak kalmadığını duyurdu

Dönemin ABD Başkanı Trump, Aralık 2018'de IŞİD'in kontrolünde toprak kalmadığını ve Suriye'den çekileceğini duyurdu. Ancak tepkiler sonucunda, sadece 1.000 askerini çekti.

Fırat'ın diğer yakasında ise Rusya'nın paralı askerleri ve İran'a bağlı milislerle birlikte Suriye ordusu IŞİD'le savaşmaya devam ediyordu.

Trump, Obama'nın YPG'ye yardıma başlamasından beş yıl sonra, Ekim 2019'da Erdoğan'la yaptığı telefon konuşması sonrası bir kez daha Suriye'den çekileceğini açıkladı.

Bu açıklama, uzun süredir Fırat'ın doğusunda YPG'ye yönelik askeri harekat düzenleme planları yapan Ankara için yeşil ışık niteliğindeydi. Erdoğan'ın "Kararı verilen ve süreci başlamış olan barış pınarlarının önünü açma vakti belki bugün, belki yarın denebilecek kadar yakındır" sözlerinin ardından Türkiye, 9 Ekim'de YPG'ye yönelik 'Barış Pınarı Harekatı'nı başlattı.

Harekat iki hafta içinde önce ABD, ardından Rusya'yla varılan anlaşmalarla sona erdi. YPG'nin sınırdan 30 kilometre derinliğe çekilmesi ve bu bölgede Rus ve Suriye ordularının bulunması kararlaştırıldı.

YPG bugüne kadar tam anlamıyla geri çekilmedi. Bölgede birbirine yakın konumlarda varlık sürdüren SDG ile Şam yönetimi arasında da, Rusya'nın aracılığında iş birliği görüşmeleri sürüyor.

10- Baas yönetimini tanımayan ülkeler Esad'a yeşil ışık yakmaya başladı

Savaşın büyük bir kısmını domine eden IŞİD sorunu büyük oranda ortadan kalktığında, önce Arap ülkelerinin ardından da Avrupa ülkelerinin Esad'a ve Baas Partisi'ne yaklaşımında değişim sinyalleri gelmeye başladı.

Ankara ile Şam arasında da "terör örgütlerine karşı" iki ülkenin iş birliği yapabileceği, "Suriyeliler demokratik seçimlerde kendisini tercih ederse" Esad'la çalışılabileceği mesajları geldi. Öyle ki; iki ülkenin istihbarat başkanları, Hakan Fidan ve Ali Memlük, Ocak 2020'de Moskova'da görüştü.

Bu sırada İran''ın etki alanını kısıtlamak isteyen ve muhalifleri desteklemekten çoktan vazgeçmiş olan Umman, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn gibi Arap ülkeleri de Şam'da diplomatik temsilciliklerini yeniden açtı, bazıları büyükelçi gönderdi.

Son olarak Beyaz Saray'da yeniden Demokrat Partili bir Başkan, Joe Biden göreve geldi. Biden, ilk kez Şubat 2021'de Suriye'de Esad'a destek veren İran'a bağlı milis güçleri vurdu.

"Ordumuzun geliştirmeye iki yıl önce karar verdik. Elbette ki bunu Rusya Savunma Bakanlığı'yla birlikte yapacağız."

Savaşın 10. yılına yaklaşırken bu açıklamayı yapan Esad, artık Rusya ve İran'a bağımlı olsa da yönetimde kaldı.

Fiilen üç parçaya bölünmüş olan Suriye ise 10 yılın sonunda uydu savaşın sahnesi olmaya devam ediyor.

Türkiye-Suriye İlişkilerinin Geleceği

Bugün Türkiye Suriye’nin kuzeyinde bir PKK devletinin kurulma tehlikesiyle karşı karşıya. Bununla birlikte Türkiye Cumhuriyeti milyonlarca Suriyeli sığınmacıya ev sahipliği yapıyor. Bu durum Türkiye için hem ekonomik, hem demografik hem de iç güvenlik açısından büyük bir problem haline gelmeye başladı. Bu iki problemi Türkiye’nin, Suriye’nin resmi rejimi, yani Esad’la görüşmeden çözmesi imkansız gibi gözüküyor. Çünkü bugün Esad muhaliflere karşı oldukça üstün durumdadır ve savaşı kazanmak üzeredir. Bu problemi çözmek için Türkiye’nin Şam yönetimini resmi hükümet olarak tanıyıp ilişkileri normalleştirmesi önemli bir kriter. Esad’ı bu konuda ikna etmenin önemli bir şartı da muhalif gruplara lojistik desteği kesip toprak bütünlüğünü Esad lehine tanıdığını belirtmektir. Ve ayrıca bu toprak bütünlüğünü sağlamak için YPG/PKK’nın olduğu bölgelerde Esad rejiminin hakimiyetini sağlamak için ortak askeri iş birliği teklifinin yapılması ilişkileri daha da kuvvetlendirecektir. Suriyeli sığınmacılar meselesinin de Esad rejimiyle normal ilişkiler kurulmadan çözülebilmesi mümkün değildir. Esad zaten sığınmacılara geri dönmeleri için çağrıda bulundu. Artık Türkiye’nin de bu iki önemli meselenin çözümü için rasyonel hareket edip Şam yönetimiyle ilişkileri normalleştirmekten başka çaresi kalmamıştır. Ki iş belli bir süre sonra o yöne doğru gidecektir. Tabi ki de bu iki ülke arasında yaşanan bunca gerilimden sonra kısa ölçekte her şeyin eskisi gibi olmasını bekleyemeyiz. Fakat iki ülkenin de ulusal çıkarları zamanla birbirlerine iktisadi ve siyasi manada birbirlerine daha çok yakınlaşmalarını sağlayacaktır.

Kaynak:

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-56377932

http://www.aljazeera.com.tr/dosya/turkiye-suriye-iliskileri-inisler-ve-cikislar

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/suriyedeki-ic-savas-10uncu-yilini-geride-birakti/2175301

https://ormer.sakarya.edu.tr/uploads/files/oy2012_501_518.pdf

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/820140

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/464780

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1018523

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Bekir Kavruk   - 20-10-2021

21.Yüzyıl Teknolojileri ve Ülkelerin Geleceği

1960'lı yıllarda başlayıp, 2000’li yıllarda hız kazanan ve 4. boyutu ifade eden dijital teknolojiler özellikle iletişim alanında tüm dünyada mesafe ve zaman sorununu yok ederek 21. yüzyılın şekillenmesinde inanılmaz roller oynamaktadır.