6 Şubat Depreminin Yıldönümünde: Unutulanlar, Unutulamayanlar ve Asla Unutulmayacaklar

Yazan  06 Şubat 2024

Duhan Alptürk İNCE

Bundan tam bir sene önce 6 Şubat 2023 tarihinde milletimiz çok büyük bir acı yaşadı. Kahramanmaraş merkezli 7.7 ve 7.6 şiddetli iki deprem tam 11 ilimizi yıktı. Binlerce yıllık tarihinde büyük acılar yaşayan kadim milletimiz gene büyük bir acıyla baş etmek zorunda kaldı. Yüzyılın felaketi olarak adlandırılan bu afet sonucunda resmi rakamlarla 50.783 vatandaşımız hayatını kaybetti; 107.204 vatandaşımız ise yaralandı. Ama hiç kuşku yok ki bu felaket arkasında onlarca milyonluk bir acı bıra önceki yazımaktı. Yaşanan felaket ardında büyük bir yıkım, molozlar altında kalan şehirler ve kaybolan umutlar bıraktı. Açıklanan resmi rakamların dışında yapılan farklı çalışmalar afet bölgesinde 300 binden fazla telefondan depremden beri hiç sinyal alınamadığını ve 185 binden fazla kredi kartının bir daha kullanılmadığını gösterdi. Bunun yanından binlerce kişi depremden bu yana haber alamadığı yakınlarını halen aramaya devam ediyor. Tüm bunların ışığında var olan tek gerçek; mensubu olmaktan her zaman gurur duyduğum, övündüğüm büyük Türk Milleti 6 Şubat 2023 günü son yüzyılın en büyük felaketini yaşadı.

Peki geçen bir seneden yaralar ne kadar sarılabildi?

Maalesef deprem çok geniş bir alanı etkiledi. 11 il, yaklaşık 100 ilçe ve binlerce köyden oluşan çok fazla yerleşim yeri depremden etkilendi. Yıkılan on binlerce bina ve etkilenen binlerce yerleşim yeri depreme maruz kalan milyonlarca insanımız bu felaketin büyüklüğünü ve acımasızlığını net şekilde gösteriyordu. Ülkemizi derinden sarsan bu felakette 850 binden fazla konut ve işyeri yıkılı ya da ağır hasar alarak kullanılamaz hale geldi. Ne yazık ki sormamız gereken ilk soruyu depremden sonra 22 Şubat 2023 tarihinde yayınlanan “Yanı başımızdaki Düşman Depremle Nasıl Mücadele Edeceğiz?” isimli yazımda sormuştum; “Büyük Türk Milleti büyüklüğünü, her zamanki gibi dayanışmasını gösteriyor. Bu millet her türlü fedakarlığı yaparken, bu felaketleri böyle ağır bir şekilde yaşamayı, bu kadar evladını kaybetmeyi hak ediyor mu? Deprem kuşağında olan bir bölgede yaşadığını bile bile, ülkemizin birinci derece deprem kuşağında olduğunu bile bile bu acıları yaşamayı hak ediyor mu?”

İşte en başta yöneticilerimizin kendisine ve halkımızın hem kendisine hem yönetenlere sorması gereken soru buydu. Türkiye bir deprem ülkesi lafını sadece ilkokul kitaplarında okutarak mı depremle mücadele ediyoruz. Ülkemizden üç büyük onlarca orta ve küçük fay hattının bulunduğu ülkemizde, 50’den fazla şehri deprem tehlikesi altında olan ülkemizde depreme neden hazırlıksızız. Dünyanın en şiddetli depremlerinin yaşandığı Japonya’da neden yıkım bu kadar olmuyor. Bizim insanımız mı Japonlardan daha değersiz yoksa para hırsımız bütün vicdani duygularımızın mı önüne geçiyor. İşte bunlar ne yazık ki on binlerce cana mal olan sorular ve halen cevabı verilemeyen sorular.

Hepimizin kendisine sorması gereken bir soru; bu geçen bir yılda oradaki vatandaşlarımızın neler yaşadığını, ne acılar çektiğini, hangi zorluklarla mücadele ettiğini acaba ne kadar anlayabildik?

Bir yılda neler yapıldı?

Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı verilerine göre deprem sonucunda 650 bin konut, 200 bin ticari işyeri, ahır ve depo yıkıldı veya ağır hasar aldı. Deprem neticesinde yıkılan 650 bin konutun yeniden inşası aşamasında, Şubat ayında teslim edilecek olan konut sayısı 46 bin oldu. Bu sayı Nisan sonuna kadar 75 bini bulacak ve yıl sonunda 200 bin konut vatandaşlarımıza teslim edilecek.

Bölgede şimdiye kadar 73 bin binanın enkazı kaldırılabildi. Kullanılamaz hale gelen konut sayısı 254 bin ile en çok Hatay ilinde oldu. 112 bin konut Kahramanmaraş, 103 bin konut Malatya, 64 bin konut Adıyaman, 41 bin konut Gaziantep, 21 bin konut Diyarbakır, 21 bin konut Adana, 20 bin konut Osmaniye, 20 bin konut Elâzığ, 16 bin konut Şanlıurfa, 3 bin konut ise Kilis’te kullanılamaz hale geldi. Yaşanan depremde en çok hasarı büyük önderimizin şahsi meselem dediği Hatay ilimiz aldı.

Yaşanan felaketin insani boyutunun yanında bir de ülkemiz için önemlim bir konu olan ekonomik boyutu oldu. Zaten darboğazdan geçen ekonomimiz için yaşanan bu felaket hem büyük bir iş ve üretim kaybına hem de önemli bir ekonomik gidere sebep oldu.

Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı verilerine göre yaşanan bu büyük felaketin ülke ekonomimize maliyeti 110 milyar dolar seviyesinde oldu. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in açıklamasına göre ise bugüne kadar devlet bütçesinden yapılan yardımların miktarı 950 milyar lirayı buldu. Bu da tahminlenen hasarın sadece 30 milyar dolarlık kısmının karşılanabildiğini gösterdi. 2024 yılı için yapılan bütçe planına göre ise bölge için 1 trilyon 28 milyar liralık bir harcama öngörüsü yapıldı.

Bütçenin yanında depremin ilk gününden itibaren büyük milletimiz vatanseverliğini, vicdanını ve insani duygularını tüm dünyaya örnek olacak şekilde gösterdi. Ülkenin dört bir yanında deprem bölgesi için yardımlar toplandı, insanımız evindeki eşyasını cebindeki parasını düşünmeden gönderdi. Tabi bu yardımların yapılma, ulaştırılma şekillerinde de birçok sorun yaşandı ve devletimiz yardım faaliyetlerinin yönetiminin ve dağıtımının organize edilmesinde sınıfta kaldı. Bazı bölgelerde görmekten utanç duyduğumuz yağma veya yardımları art niyetli şekilde stoklama görüntüleri gördük. Umarız bu görüntüler bazı makamlara ders olur ve bununla ilgili bir hareket gerçekleşir.

Yapılan bağış çağrı ve kampanyaları sonucunda ülke genelinde T.C. İçişleri Bakanlığı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) bünyesinde toplanan yardım miktarı 1 Şubat 2024 itibari ile 128 milyar 827 milyon Türk Lirası (TL) oldu. Şimdiye kadar toplanan bağışların yaklaşık 80 milyar TL’si harcandı. Yapılan harcamaların en büyük kalemi depremden etkilenen vatandaşlarımızın geçici barınma ihtiyacı oldu. Bu ihtiyaçlar için; çadır, konteyner ve altyapı için 30 milyar TL, gıda ve hijyen ihtiyaçları için 1 milyar TL, halkımızın üç öğün yemeğe ve genel gıda ihtiyacına ulaşması için dağıtılan Kızılay destek kartı Esenkart ödemeleri için 1 milyar TL harcandı. Bunların yanında paranın geri kalanı doğrudan yardımlar, taşınma yardımları ve kira yardımları olarak dağıtıldı.   

Diğer taraftan depremden zarar gören şehirlerimiz ülke tarımımız için önemli üretim merkezlerinden oluşmaktaydı. Bu sebeple tarımın canlandırılabilmesi için bölgeye 14 milyar 150 milyon liralık tarımsal destek ödemeleri yapıldı. Bu sayede bölgenin geçim kaynağı olan ve ekonomimiz için önemli bir gelir olan tarımın yeniden canlandırılması amaçlandı. Ancak bir taraftan bu yapılırken bir taraftan da ne yazık ki tarım arazilerine dikilen bina haberlerini görmek kamuoyunu fazlasıyla üzdü.

Deprem bölgesi için yapılan diğer önemli düzenlemeler ise yaşanan büyük felaketin ardından bölgede etkilenen vatandaşlarımızın yaşam kalitesini ve uğradıkları ekonomik kaybın giderilmesi için gerekli olan mali düzenlemeler oldu. Bölge için bütçeden ayrılan 1 trilyon 28 milyar TL ödenek ile yapılacak desteklerin yanında toplam 54 erteleme ve destek önlemi hayata geçirildi. Depremin etkilediği 11 ilimiz Olağanüstü Hal ve Genel Hayata Etkili Afet Bölgesi ilan edildiği için, bu bölgede yaşayan vatandaşlarımız vergi ve diğer kamu yükümlülüklerinden muaf tutuldu. Mevcut yükümlülükler ise ertelendi. Ayrıca bölgede KDV iadeleri gerçekleştirildi ve kamu hacizleri tamamen kaldırıldı. Devlet ve bankalardan bölgeye düşük faizli ya da faizsiz krediler sağlanarak, halkın acil nakit ihtiyacı karşılanmaya çalışıldı. Bölgede üretime devam edebilen çiftçi ve hayvancılara; mazot, gübre ve yem desteği sağlandı.

Tüm bu destekler sağlanırken halka; 1999 depreminde ihtiyaçların giderilmesi için uygulamaya konulan “net aktif “vergisi” gibi ek vergiler yüklenmedi. Sadece Motorlu Taşıtlar Vergisinde ilave ödeme eklendi. Depremden sonra bir süre konuşulan servet ya da varlık vergisi gibi sosyal devlet anlayışından uzak uygulamalar kabul görmedi. Tabi bu güzel gelişmeler karşısında 1999 depreminin ardından konulan ve 30 sene boyunca her birimizin ödediği deprem vergisi ya da özel iletişim vergisi nerelere harcandı, ülkemiz neden depreme hazırlanmadı bu soruları da sormadan duramıyoruz.

Bölgenin ihtiyaçları ne durumda?

Depremden etkilenen illerimizin yaralarını daha saramadığı açıkça ortada. Bir yıl geçmesine rağmen halen çözülemeyen temel sorunların olması ne yazık ki devletimizin bir koordinasyon sorunu yaşadığını açıkça gösteriyor. Gene 22 Şubat 2023 tarihinde yayınlanan “Yanı başımızdaki Düşman Depremle Nasıl Mücadele Edeceğiz?” isimli yazımda bu konunun ne kadar hayati olduğuna değinmiştim; “Alınması gereken tedbirler alınmayınca deprem kuşağında olmamıza rağmen buna uygun şehirleşmeyince, binaları depreme uygun ve dayanıklı yapmayınca şimdi yaşadığımız felaketi her zaman yaşarız. Tarihimiz maalesef ders almadığımız ve çabuk unuttuğumuz felaketlerde dolu. İnsan hayatı bu kadar ucuz olmamalı. Devletin asli görevi insanını, insan gibi yaşatarak; onun can ve mal güvenliğini sağlamaktır. Bunun için devletin ilgili kurumları bu felaketleri yaşamamak için gerekli tedbirleri almalı ve denetim görevini liyakatle yapmalıdır. Deprem sonrasında veya yaşanacak diğer doğal afetler sonrasında ve bu çaplı büyük felaketler sonrasında gösterilecek refleks için tüm kurumlar hazırlıklı olmalıdır. Arama ve kurtarma, iaşe ve barınma için gerekli hazırlıklar yapılarak; sorumlular, toplanma bölgeleri, barınma bölgeleri, arama ve kurtarma ekipleri belirlenmeli ve koordinenin nasıl sağlanacağı önceden planlanmalıdır. Hızlı, zamanında ve yetkin insanların yapacağı müdahale ile can kaybı en aza indirilebilir. Deprem sonrası yapılan her türlü müdahalede ve yardımda da mutlaka olmazsa olmaz olan en önemli konu koordinasyondur. Böylesine büyük bir felakette koordinasyonu başaramazsanız, alanda başarılı olmanız da mümkün değildir. Arama, kurtarma, barınma, iaşe, sağlık, sosyal ve psikolojik destek vb. bütün bu faaliyetlerin tamamı bir koordinasyon içinde yapılmalıdır.”

Ne yazık ki yaşanan bu felakette en açık şekilde görülen şey devlet kurumlarının koordinasyon yeteneğini kaybettiği ve tepki süresinin uzadığıdır. Kurumların yaşadığı bu temel sorun ülkemiz için çok ağır sonuçlar doğurmuştur. Devlet kurumları yaşanan felakete karşı tepki vermede gecikmiş ve alanda yaşanan tedirginliği gidermede zayıf kalmıştır. Gene önceki yazımda belirttiğim gibi; “Yaşanan felaketler sonrasında devlet ilk andan itibaren alanda olmalı ve felakete uğrayan vatandaşının yanında olmalıdır. Peki, alanda devlet kimdir? Validir, kaymakamdır, Jandarmadır, polistir, askerdir, belediye başkanıdır, devletin her çalışanıdır. Vatandaş bu görevlileri gördüğünde “Devletim gelmiş” der ve kendini güvende hisseder. O yüzden devletin kurumları hızlı organize olup, koordinasyon içerisinde süratle alana çıkmalıdır.”

Depremin ilk gününden beri kamuoyunda sıkça duyduğumuz bölge halkının yalnız kaldığı, kimsesiz kaldığı eleştirileri ancak devlet organları sahaya hızlı şekilde çıktığı takdirde engellenebilir. Tabi ki sadece hızlı çıkmak değil görünür olmakta aynı şekilde önemlidir. Bildiğimiz üzere Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) her felakette olduğu gibi halkının yanında olmak adına bölgeye hemen sevkiyatlarına başlamıştı. Bunun yanında bölgede bulunan Jandarma, polis, asker, itfaiye ve sağlık personelleri de ivedilikle bölgede bulunmuştur. Ancak yaşanan koordinasyon hataları bu birimlerin etkili ve görünür olmasını engellemiştir.

Daha önceki yazımda ayrıntılı anlattığım gibi, ülkemiz acilen güçlü bir afet planı hazırlamalıdır. Afet öncesi, afet sırası ve afet sonrası için yaşayan bir planı olmalıdır. Yani hazırlanan afet planı; güncel olmalı, dinamik olmalı, devamlı kendini günün şartlarına göre yenilemeli ve yapılan tatbikatlarla personel tarafından tamamen benimsenmelidir. Yani personel refleksi oluşturulmalıdır. Afet öncesinde; potansiyel afet bölgeleri hakkında planlama yapılmalı ve olabilecek afetler planlanmalıdır. Yapılan planlar afet uzmanları ile koordine şekilde yapılmalı ve uzman görüşleri doğrultusunda şehir planları hazırlanmalıdır. Şehirler afeti önlemeye uygun hale getirilmelidir. Afet sırasında kullanılacak sığınma, tahliye ve afet sonrası barınma planları hazırlanmalıdır. Özellikle deprem, yangın, sel gibi afetlerde hayati öneme sahip olan yapı denetim konusu çok sıkı denetlemelere tabi tutulmalı ve ağır hukuki sorumluluklar yüklenmelidir. Bu hukuki sorumlulukların da ihmali sonucunda ağır hukuki sonuçları olmalıdır.

Afet sırasında bölgede görev alacak birimlerin koordinasyonu ve mağdurların güvenliğe alınması konusunda gerekli planlamalar yapılmalıdır. Bu alanda çalışacak personel bu konuda düzenli eğitimler ve tatbikatlara tabi tutularak sürekli hazır şekilde olması sağlanmalıdır. Ayrıca bu personelin psikolojik olarak da bu süreçlere hazırlanması sağlanmalıdır. Unutmamak gerekir ki böyle durumlarda görev alacak personelin reflekslerinin geliştirilmesi hayati öneme sahiptir.

Afet sonrasında ise bölgeye yapılacak olan düzenlemelerin ve yardımların çok önceden temel şartları ile planlanmalıdır. Daha önceki yazımda aktardığım gerekli düzenlemeleri aynen aktarıyorum; “Arama ve kurtarma faaliyetlerinin daha etkili ve daha profesyonel şekilde yapılabilmesi için profesyonel arama ve kurtarma ekip sayısının arttırılması gerekmektedir. Her zaman içinden çıktığı milletinin emrinde olan, her türlü fedakarlığı yapan, koordinasyon ve organizasyon yeteneği tartışılmayan, imkân ve kabiliyetleri üst seviyede olan TSK mutlaka afet planlarında olmalı ve kullanılmalıdır. Özellikle bu konuda çok gelişmiş olan; teşkilat yapısı, araç- gereç, personel, donanım ve eğitim olarak bu işi en iyi yapacak kurum olan Jandarma teşkilatında arama kurtarma birliklerinin sayısı ve bu birliklerin imkân kabiliyetleri hızlıca süratle arttırılmalıdır. Ayrıca, AFAD (T.C. İçişleri Bakanlığı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı), Polis Teşkilatı, Belediyeler vb. kurumlarda da profesyonel arama kurtarma ekip sayılarını artırıcı tedbirler alınmalıdır. Bunun yanında tüm illerde yerel olarak gönüllülük esasına dayalı ama devletin koordinesinde arama kurtarma ekipleri oluşturulmalı, belirli zamanlarda eğitime tabi tutulmalı, kıyafet ve teçhizat olarak donatılmalı ihtiyaç halinde ihtiyaç duyulan bölgede kullanılmalıdır. Her ilde bunu yapacak genç insan gücümüz var. Ayrıca arama kurtarma konusunda kurulan STK’lar her alanda desteklenmeli, bu ekiplerin imkân ve kabiliyetleri arttırılmalıdır. Ayrıca yaşadığımız bu son felakette kurtardıkları canlarla yaptıkları müdahalelerle gönüllerde taht kuran, arama kurtarma konusunda yetenekli ve eğitimli, fedakâr madencilerimiz unutulmamalıdır. İyi organizasyon ve planlama ile elimizde, afetlerde, arama ve kurtarma faaliyetlerinde kullanabileceğimiz binlerce madencimiz olduğu unutulmamalıdır.”

Bunların yanında bu çapta oluşabilecek büyük afetlerde, halkımız üzerinde kötü bir kamuoyu etkisi yaratabilecek bilgi kirliliğini de önlemek gerekmektedir. Özellikle günümüzde herkesin tek tuşla milyonlarca insana ulaşabildiği sosyal medya platformlarında yayılabilecek kirli bilginin önüne geçilmelidir. Bu tarz kriz dönemlerinde kaybedilecek bir dakika bile bir insanın hayatı için çok büyük bir kayıp olmaktadır.

Yaşanan afet için önemli bir sorunda ne yazık ki 2024 yılında bile internet altyapımızın yeterli güçte ve hızda olamamasıdır. Yaşanan felakette ne yazık ki çekmeyen telefonlar, kullanılamayan internetler yüzünden binlerce insanımıza enkaz altında ulaşılamadı. Bir dönem afetlerde drone teknolojisi ile baz istasyonu taşıma reklamları yapan ya da her fırsatta teknolojisi övmekten geri kalmayan operatör şirketlerinin halka vaat ettiklerini nasıl yerine getiremediğini, yaşadığımız her afette tekrar tekrar görmekteyiz. Bu konuda mobil baz istasyonu altyapımızın güçlendirilmesi ve mevcut altyapımızın geliştirilmesi gerekmektedir.

Tabi bir de bu dönemde sözde kirli bilgiyi önlemek adına teknik bilgiden ve afet yönetiminden uzak bir akılın eseri olduğu bariz şekilde belli olan internetin kesilmesi ya da yavaşlatılması gibi bir uygulama yaşadık. Dönemin Ulaştırma Bakanı’nın “gerekli bir durum vardı ki, yapıldı” açıklaması bile afet yönetimi, kriz yönetimi veya stratejik karar verme konusunda ne kadar eksik kaldığımızı göstermektedir.

Yaşanan afetle ilgili bir diğer önemli sorun ise ağır hasarlı binaların yıkımı ve moloz kaldırma faaliyetleridir. İlk sorun kontrolsüz şekilde eğitim, beceri veya tecrübesine bakılmaksızın insanların yıkım şirketleri kurması ve kontrolsüz yıkımlar gerçekleştirmeleridir. Ne yazık ki kamuoyuna yansıyan görüntülerde, kontrolsüz yıkılan binaların yarattığı tehlikeler görülmektedir. Bu konuda sıkı bir denetleme yapılmalı ve kriz döneminde oluşan bu cahil fırsat piyasası önlenmelidir. Diğer konu ise var olan molozların kaldırılmasıdır. Felaketin çok büyük bir alanda gerçekleşmesi ve çok şiddetli yıkıma sebep olması, illerimizde önemli ölçüde moloz artığı bıraktı. Özellikle molozlardan yayılan asbest ve diğer kanserojen maddeler bölge halkı için büyük tehlike barındırmaktadır. Deprem bölgesinde kişi başına ortalama 12 ton enkaz düşmektedir. Bu oran bir insanın sağlığını önemli ölçüde etkileyebilecek düzeydedir. Bu enkaz sadece inşaat artığı değil; elektronik, tıbbi ve evsel atıklardır. Ayrıca ne yazık ki bölgede yıkımın ardından oluşan enkaz artığı hem bölge toprağını hem de bölge suyunu kirletmiştir. Bu konuda uzman ekiplerle gerekli çalışmalar yapılmalı ve önlemler alınmalıdır.

Yaraların sarılması için bütçeye alternatif finansal kaynaklar sağlanmalı…

Deprem bölgesine yapılan destekler ağırlıklı olarak hazineden ve yapılan yardımlardan sağlanmaktadır. Son yıllarda ülkemizde yaşanan ekonomik bunalım sebebiyle yaşanan bu felaket yarattığı büyük yıkım ile ciddi bir ekonomik yük oluşturmuştur. Bu sebeple yeşil finansman, yabancı yatırımlar, kamu sübvansiyonları, borç bazlı finansman, mikro ve makro krediler, İslami finans araçları, öz sermeye tabanlı ve öz sermaye dışı kitle fonlama faaliyetleri, blok zincir tabanlı finansman modelleri bu doğrultuda önemli alternatifler oluşturmaktadır.

Bilinen bir gerçek var o da iç finansman kaynakları ve bütçemiz, içinde bulunduğumuz kriz döneminde büyük çaplı yatırımları engellemektedir. Bölgenin hızlıca toparlanması için gerekli olan yüksek likidite ihtiyacı uluslararası destek ve mali yardım sağlayan dış kaynaklarla sağlanabilecektir. Dünya çapında afet yönetimi konusunda uzmanlığı olan Dünya Bankası bu süreçte ülkemize 1,78 milyar dolarlık bir yardım sağlamıştır. Dünya Bankası, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD), İslam Kalkınma Bankası (IDB) ve Asya Kalkınma Bankası (ADB) gibi küresel kurumlardan alınacak uzun vadeli uluslararası finansal destekler bu süreçte bizim için toparlayıcı olacaktır.

Ülkemizin bu süreçte seçeceği finansman kaynağı, maliyet, likidite ve bürokrasi zorluğuna göre önceliklendirilmelidir. Bu süreçte doğrudan finansman kaynakları önemli olacaktır. Uluslararası kuruluşların sahip olduğu acil durum fonları kısa vadeli, tahvil ve kredi gibi ürünler ise uzun vadeli olarak değerlendirilebilir.

Ancak bu finansman seçenekleri değerlendirilirken dikkat edilmesi gereken nokta, rezerv fonlar olarak finansman sağlayan araçların diğer uluslararası desteklere, ek vergilendirmelere ve borç finansmanına göre daha yüksek fırsat maliyetine sahip olmasıdır.

Bir diğer örnek ise özellikle belirli şartlara bağlanmış şartlı kredilerdir. Küresel kuruluşlar tarafından belirli şartlar altında, örneğin; savaş, afet ya da salgın gibi, oluşan durumlardan etkilenen ülkelere düşük maliyetli acil durum kredileri de ülkemiz için bir seçenektir. Ayrıca gene bu küresel kurumlar tarafından sağlanan borca dayalı bir fonlama yöntemi olan özel deprem tahvilleri de değerlendirilebilecek seçeneklerdendir.

Bir diğer seçenek ise vergi arttırma fonu olan (TIF) finansman seçeneğidir. TIF ile ülkede yeniden geliştirme, altyapı ve diğer toplumsal ihtiyaçlar için oluşturulan iyileştirme projelerine sübvansiyon olarak kamu finansman modeli kurulabilir. TIF uygulamasının asıl amacı, ekonomik kalkınmaya ihtiyaç duyulan harap bir bölgeye özel yatırımı teşvik etmektir. Bir nevi değer yakalama stratejisidir. TIF aracı ile yerel yönetimler, gelecekte elde edecekleri vergi artışlarını belirli bir bölgeden, toplumdaki genel veya özel bir kalkınma projesine veya iyileştirme projesine yönlendirmektedir. 

Özellikle İslami Kalkınma Bankası (IDB), tarafından sağlanan İslami finans fonu veya sukuk türü tahvil araçları da bu yeniden oluşum sürecinde tercih edilebilir finansman kaynaklarındandır.

Bölgeye yapılacak olan geniş ölçekli altyapı yatırımları, büyük inşaat projeleri, enerji ve tarım sübvansiyonları, bölgeye yerli ve yabancı sermaye girişini sağlayabilecektir. Devletimizin uzun yıllardır kullandığı yap-işlet-devret modeli ile bölgeye kısa ve orta vadede finansman girişi sağlayabilir ve devletin mali yükünü azaltabilecektir. Bunun yanında ülkemizde zorunlu deprem sigortası olan DASK, 120 milyar TL’lik bir ödeme gücüne ulaşarak bu alanda geniş bir ödeme gücü sağlamış bulunuyor. Ayrıca özel sigorta şirketleri ve bir sigorta şirketinin risklerini paylaşmak veya dağıtmak amacıyla başka bir sigorta şirketi veya şirketleriyle anlaşma yapma işlemi olan reasürans işlemleri sonucunda da önemli bir fon elde edilmiş durumdadır. Bu fonlar bölgede etkin şekilde imar için kullanılmalıdır.

Tüm bu belirsizlik ve kriz ortamında dünyanın son yıllarda gelişen teknolojisi olan blok zincir teknolojisi de ülkemiz için yatırım yapılması gereken bir alandır. Kripto ödemeler, fonlar ve bağış kampanyaları ile dünyanın her tarafından rahat fon akışı sağlanabilmektedir. Ayrıca blok zincir araçları ile finansal piyasa işlemlerinin durduğu anlarda bile hızlı ve güvenli bir para transferi sağlanabilecektir.

Bu finansal araçlara alternatif olarak yeni bir finansal model olan yeşil finansman da önemlidir. Yeşil finansman, çevresel sürdürülebilirliği destekleyen projeleri finanse etmek amacıyla kullanılan bir finansman türüdür. Bu projeler genellikle çevre dostu, enerji verimli, yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı veya iklim değişikliği ile mücadele eden inovatif çözümleri içermektedir. Yeşil finansman, finans sektörünün çevresel sorunlara çözüm bulmak ve sürdürülebilirliği teşvik etmek amacıyla kaynakları yönlendirmesini sağlamaktadır. Yeşil finansmanın temel amacı, çevresel etkileri azaltan ve sürdürülebilir kalkınmayı teşvik eden projeleri desteklemektir. Bu tür finansman, genellikle yeşil tahviller, yeşil krediler, çevresel risk değerlendirmeleri ve sürdürülebilirlik kriterlerine dayalı finansal ürünleri içermektedir. Bu şekilde, finansal sektör, çevre dostu uygulamalara ve projelere sermaye sağlamak suretiyle sosyal ve çevresel sorumluluğunu yerine getirmeye çalışmaktadır.

İklim değişikliğine dayanıklı bina stratejileri, yeşil kalkınma ve çevre dostu konut projeleri için diğer fonların çekilmesine de yardımcı olabilir. Depreme dayanıklı evlerin inşa edilmesi ve iklim değişikliğine karşı dirençli yeşil binaların geliştirilmesi, yeşil dönüşüm politikalarının hayata geçirilmesi ve teknolojinin etkin bir şekilde kullanılması, kademeli olarak daha fazla finansal yatırım çekme potansiyeline sahiptir.

Bu stratejiler, çevresel sürdürülebilirlik ve iklim değişikliği ile mücadele konularında toplumsal bilincin ve talebin arttığı bir dönemde, finansal destek sağlamak isteyen yatırımcıların ilgisini çekebilir. İklim değişikliğine dayanıklı bina projeleri, çevre üzerinde olumlu bir etki yaratma ve gelecek nesillere sürdürülebilir bir yaşam alanı sağlama hedefine katkıda bulunma potansiyeline sahiptir.

Bu tür projeler aynı zamanda şehir planlaması ve altyapı geliştirmeye yönelik yeniden yapılanma çabalarını destekleyerek, kentsel alanlarda daha dayanıklı ve sürdürülebilir bir çevre oluşturmayı hedefler. Bu nedenle, iklim değişikliğine dayanıklı bina stratejilerinin benimsenmesi, yeşil kalkınma ve çevre dostu konut projelerinin finansmanını artırabilir ve bu alanda yapılan yatırımları teşvik edebilir.

Tüm bunların yanında ülkemizin yaşayacağı felaketlere karşı kırılganlığının azalması temelinde ülke ekonomimizin gücüne bağlıdır. Ülke ekonomisinin gücü, çeşitli faktörlerin karmaşık bir etkileşimi sonucunda belirlenir. Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) ekonominin genel büyüklüğünü yansıtarak önemli bir gösterge olarak öne çıkar. İstihdam durumu da ekonominin sağlığını yansılar; düşük işsizlik oranları genellikle güçlü bir ekonomiyi gösterir. Ayrıca, dış ticaret dengesi, bir ülkenin ihracat ve ithalat arasındaki dengeyi ifade ederek ekonomik gücünü etkiler. Bunun yanı sıra, eğitim düzeyi, altyapı, teknoloji, sosyal ve politik istikrar gibi faktörler de ekonomik gücü şekillendiren unsurlar arasında yer alır. Bu faktörlerin birbirleriyle etkileşimi, bir ülkenin ekonomik performansını ve gücünü belirlemede önemli bir rol oynar. Bunun yanında enflasyon ve döviz kurları da ekonomik kırılganlığın önemli göstergelerindendir. Bu sebeple ülke ekonomimiz güçlü ve istikrarlı olmalıdır. Bu bizim dışa bağımlılığımızın azalması için önemlidir.

Olası İstanbul depremi gerçeği ile yüzleşmek zorundayız…

Üzülerek belirtmeliyim ki, yaşanan bu süreç, uzun süredir bilim adamlarının uyardığı ancak pek dikkate alınmayan İstanbul depremi, yani Marmara depremi endişesini akıllara getiriyor. Marmara bölgesinde beklenen bir depremin kaçınılmaz olduğu artık kesin gözüyle bakılıyor. Uzmanlar her geçen gün deprem riskinin arttığını belirtiyor. Marmara depreminin gerçekleşmesi durumunda, özellikle İstanbul başta olmak üzere Bursa, Kocaeli, Balıkesir, Tekirdağ, Çanakkale, Sakarya, Kırklareli ve Yalova'nın etkileneceği öngörülüyor. Bu şehirlerde yaşayan yaklaşık 8 milyon hane ve 30 milyon insanın, depremden kısmen ya da tamamen etkileneceği tahmin ediliyor. İstanbul'da mevcut yapıların yaklaşık yüzde 57'sinin zarar göreceği ve bu zararın ardından geriye 25 milyon tonluk bir enkazın kalacağı öngörülüyor.

İstanbul depreminin yaratacağı trajik can kaybının yanı sıra, ülkemiz için büyük bir ekonomik kayıp oluşması beklenmektedir. Çünkü depremden etkilenecek dokuz il, ülkenin gayrisafi yurtiçi hasılasının yaklaşık yüzde 50'sini oluşturmaktadır. Ayrıca, 2021 yılında Türkiye ekonomisinde yaşanan yüzde 11,4'lük büyümenin yaklaşık yüzde 4'lük kısmı sadece İstanbul'dan kaynaklanmaktadır. Ülke ihracatının üçte ikisi bu bölgeden gerçekleşmektedir. İstanbul, bankacılık sektörü içinde merkezi bir konumda bulunmaktadır. Türkiye'de faaliyet gösteren 32 mevduat bankasından Ziraat Bankası dışındaki 31'inin, 17 kalkınma ve yatırım bankasından İller Bankası hariç 16'sının ve 6 katılım bankasının tamamının merkezi İstanbul'da yer almaktadır. Bu nedenle beklenen büyük deprem sonrasında, Türkiye'nin genelinde ve uluslararası alanda gerçekleşecek fon transferlerinin zarar görmesi ve diğer tüm bankacılık işlemlerinin sekteye uğraması depremin önemli risklerinden biridir. Bankacılık sektörünün yanı sıra ülkemizin tek menkul kıymetler borsası olan Borsa İstanbul da depremden dolayı önemli bir risk taşımaktadır.

Bu risklerin yanı sıra devletin topladığı vergilerin yaklaşık yüzde 46'sının sadece İstanbul'dan gelmesi, etkilenecek dokuz ilin toplam vergi geliri içindeki payının yüzde 64 olması da dikkat çeken bir durumdur. Bu nedenle, ülkemiz ne yazık ki depremle yaşamayı öğrenmek zorundadır. Çeşitli şehirlerimiz fay hatları üzerinde yükselmiş durumda ve ülkemizin büyük bir kısmı deprem riskli bölge olarak kabul edilmektedir. Bu sebeple deprem, kaçınılmaz bir doğal felaket olmakla birlikte, alınacak önlemlerle etkileri en aza indirilebilir.

Bir yıldır hala konteynırda kalan vatandaşlarımızın acilen evlerine kavuşmasını sağlamalıyız. Bölgenin sert doğa koşullarıyla mücadele etmek zorunda kalan halkımızın bir an önce daha iyi koşullara kavuşması sağlanmalıdır. Depremzede vatandaşlarımız için yeni kurulacak şehirlerin artık dikey mimariden uzaklaşarak yatay mimariyi merkezine alan, bölgenin deprem gerçeğine uygun, sağlam, az kat sayılı ve deprem dirençli şehirler olarak kurulması sağlanmadır. Daha önceki yazımda söylediğim gibi şimdiye kadar zaten bu şartları sağlayan geçici barınma merkezleri kurulmalıydı; “Ülkemizdeki büyükşehir belediyeleri, diğer güçlü belediyeler, güçlü sivil toplum kuruluşları (STK), ekonomik sivil toplum örgütleri ve güçlü holdingler koordine şekilde harekete geçirilmeli ve çok kısa sürede tek katlı çelik ya da demir konstrüksiyonlu geçici barınma merkezleri kurulmalıdır.”

Bölgede yaşanan işsizlik sorunu unutulmamalı ve deprem sonrası yaşanan göçün geri dönüşü sağlanmalıdır. Etkilenen şehirlerimizin jeopolitik konumları ve göçmen yapısı dikkate alınmalıdır. Hem bu şehirlere dönüş sağlayarak, nüfus değişiminin önüne geçilmeli hem de bu bölgelerden diğer bölgelere yaşanan göçmen taşınması geri döndürülmelidir.

Bu çerçevede, yöneticilerin acil olarak depreme uygun şehir planlarını ve bina stoğunu revize etmeleri, arama kurtarma ekiplerinin kalitesini ve sayısını artırmaları, özellikle büyük şehirlerde deprem sonrası eylem planları hazırlayarak sürekli güncel tutmaları önemlidir. Ülkemiz, bu doğal felaketle bir daha karşılaşmamak için bilimsel temelli hazırlıklara başlamalı ve milletimizin güvenliğinİ en üst düzeyde korumalıdır.

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Ergun Mengi   - 07-04-2024

Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı Başlangıcında, Osmanlı İmparatorluğunun Siyasi ve Askeri Anatomisi

2. Mahmut, Balkan isyanları, Rus baskısı ve Kavalalı Mehmet Ali Paşa’yla uğraşırken yeniçeriler, her fırsatta ayaklanmaktaydı. 15-18 Kasım 1808’de Babıali’yi basan yeniçerilerle mücadele eden Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa mahzendeki barutları ateşleyerek içeri giren 600 yeniçeriyle beraber kendini h...

Error: No articles to display