KIZIL PRENSİN ZOR SINAVI: YENİ ÇİN


KIZIL PRENSİN ZOR SINAVI: YENİ ÇİN

Yazan  04 Ocak 2013
21. Yüzyıl Dergisi'nin 2013 Ocak Sayısı Makaleler

21. YÜZYIL DERGİSİ

Sayı: 49

KIZIL PRENSİN ZOR SINAVI:

YENİ ÇİN

Çin: Yeni Küresel Güç

Ersin Dedekoca[1]

Çin, Soğuk Savaşın ardından ABD ve Avrupa'nın yanında "dünya düzenini şekillendiren" güç olarak yerini daha da güçlendirmiştir. Çin'in 2017 yılına kadar dünyanın en büyük ekonomisi olacağı düşünülmektedir. Çin 1.344 milyon nüfusu ile dünyanın en büyük ve potansiyel tüketici gücünü barındırmakta, uluslararası ekonomik, enerji ve askeri konularda hayata geçirdiği derinleşme ile ön plana çıkmaktadır. Dünyanın ikinci büyük ekonomisine sahip olan Çin aynı zamanda ABD borçlanmasının yüzde 23,4'ünü de sağlamaktadır. Çin'in gelecekteki ekonomik canlılığının ve politik huzurunun dış dünya ile kurduğu pozitif ilişkilerini sürdürebilmesine bağlıdır. Bu çalışmada Çin'in ekonomik durumu ve potansiyeli yakından incelenmekte, global ekonomi içindeki yeri ve önemi irdelenmekte ve sürdürülebilirlik niteliği değerlendirilmektir.

Makalenin tamamı 21. Yüzyıl Dergisi'nin 2013 Ocak Sayısında

2012 Türkiye'sinde Çin'in Kültür Devrimini Hatırlamak

Doç. Dr. Konuralp Ercilasun[2]

Mao'nun önderliğinde Çin'de yaşanan Kültürel Devrim ile Türkiye'de yaşanan son dönem olayların kıyaslanarak bir durum analizi şeklinde ortaya konulduğu bu çalışma, Çin'in yaklaşık yarım asır önce yaşadığı sürecin, Türkiye'de son yıllarda yaşanması Çin'deki Kültürel Devrim ve sonuçların anlaşılmasını önemli hale getirmiştir. Mao'nun Kültürel devrimiyle Çin'de eğitimli olmanın hedef olmakla birebir örtüştüğü bir dönem yaşanmıştır. Okumuş kitle olarak nitelendirilen öğretmenler, doktorlar, bürokratlar, hakimler ve benzerleri gözü dönmüş kitlenin başlıca hedefi haline gelmiştir. Türkiye'de ise durum amaç yönünden birebir örtüşürken, izlenen yol farklılık göstermektedir. Türkiye'de "seçilmişlerin her şeye hakim olması" olarak algılanan demokrasi, atanmışların seçilmişlere üstünlüğü olamaz gibi yanlış bir düşünceyle toplumsal hafızaya kazınmıştır. Neticede devlet-hükümet ayrımı olmamalı fikri, devletin görevlilerinin partinin görevlileri haline dönüşmesine zemin hazırlamıştır. Bu aşamada "kuvvetler ayrılığı" tartışmalarının yaşandığı bir süreçten geçerken, Çin'deki "eski-yeni ayrımı" ve yaşanan süreç günümüz Türkiye'sini anlamaya yardımcı olacaktır.

Makalenin tamamı 21. Yüzyıl Dergisi'nin 2013 Ocak Sayısında

Çin Yüzyılını Anlamak

Dr. Kerem Gökten

Çin'in ilgi çekici yükselişi, kapitalizmin içinden geçtiği yeniden yapılanma sürecinin en önemli gelişmelerinden biridir. Çin'in küresel ekonominin üretim merkezi haline gelmesi ona karşı büyük ilgi uyandırmakta, küresel kapitalizmin geleceğine yönelik de bazı soruları akla getirmektedir. Yakın geçmişe kadar kapalı bir ekonomik yapıya sahip olan Çin, uygulamaya koyduğu ekonomik reformlarla dışa açılma politikalarının meyvelerini kısa sürede toplamaktadır.

Çin'e yönelik değerlendirmelere göz atıldığında dünya pazarını işgal eden, istediği ölçüde liberalleşen ve bütün bunları gerçekleştirirken sosyalist rejimin varlığını devam ettirdiği bir ülke görünümü vermektedir. Rejime yönelik tabandan tehditlerin henüz güçlü olmadığı Çin'de parti-devletin kapitalizm karşısında verdiği sınav gerçekten kusursuz mudur? Çin'in hegemonik güç olması durumunda biçimlendireceği dünya sistemi nasıl bir yapı ve işleyişe sahip olacaktır? Bu ve benzeri soruları çoğaltmak mümkündür. Geleceğe yönelik bu zihin egzersizi ancak ülkenin kapitalist dünya ekonomisiyle olan ortak tarihinin bilinmesi halinde bir anlam kazanacaktır.

Makalenin tamamı 21. Yüzyıl Dergisi'nin 2013 Ocak Sayısında

Çin'in Türkistan Siyaseti

Turgay Düğen[3]

Türkistan Bölgesi Çin tarihi açısından hem bir ticaret ortağı hem de bir tehdit kaynağıdır. Çin, yüzyıllar boyunca doğu'daki şehirlerini korumak adına batı sınırlarındaki güvenlik önlemlerini artırmış ve bu güvenlik önlemlerini artırırken de Çin Seddi gibi bir dünya harikasını ortaya çıkarmıştır. Bununla birlikte Çin'in batısındaki tehdit aynı zamanda Çin'in dış dünyaya açılan kapısı olmuştur. Çin'den başlayan, Türkistan'ın içinden geçen ve Avrupa'ya kadar uzanan yollar da dünya tarihinin en önemli ticaret yolu olan İpekyolu'nu oluşturmuştur. Qing Hanedanı (1644-1911) dönemine kadar Çin Seddi ve civarındaki karakolları batı sınırı olarak kabul eden Çin, Qing Hanedanı döneminde Doğu Türkistan'ı Çin topraklarının bir parçası olarak görmeye başlamıştır. I. Dünya Savaşı sonrasında Batı Türkistan'ın Sovyetler Birliği hâkimiyetine girmesi, Doğu Türkistan'ın ise Çin hâkimiyetine girmesiyle birlikte Türkistan Sovyetler Birliği-Çin ilişkilerine sahne olmuştur.

Soğuk Savaş'ın sona ermesi Çin'de de büyük değişiklikleri beraberinde getirmiştir. Çinli siyasetçiler Soğuk Savaş sonrası daha temkinli politikalar izlemeye başlamışlar çünkü komünist devletlerin bir gecede nasıl çözüldüklerine şahit olmuşlardır. Doğu Türkistan ise tarihsel ve kültürel bağlarıyla potansiyel 6. Türkistan ülkesi olarak konumdadır. Çin yöneticileri devletin yapısını korumak adına yeni sisteme uyum sağlanması gerektiğini fark etmişlerdir. Yeni dönemdeki politikalarını şekillendirirken de, küreselleşmenin "kazanabilecekleri bir oyun olduğunu" kabul etmişlerdir. Bu oyunda yeni bağımsızlıklarını kazanan Türkistan ülkeleri büyük öneme sahiptir. Bu bağlamda Çin'in Türkistan algısının ve politikalarının üç boyutu vardır. Bunların birincisi ekonomik ve demografik yayılmadır. İkincisi enerji kaynaklarının güvenliği ve taşınması meselesidir. Üçüncüsü ise güvenlik boyutudur.

Makalenin tamamı 21. Yüzyıl Dergisi'nin 2013 Ocak Sayısında

Katalonya, Bask, İskoçya, Korsika, Bavyera…Birlikte Nereye Kadar?

Sezgin Mercan[4]

2008'den bu yana çeşitli şekillerde ve farklı yoğunluklarda ekonomik kriz etkilerine maruz kalan AB, bundan kurtulmak için yoğun çabalar sarfetmektedir. Doğal olarak da bu çabalar gerek ulusal düzeyde üye ülkeler gerekse de ulusüstü düzeyde AB politikaları üzerinde siyasi ve ekonomik yansımalara yol açmaktadır. Ulusal düzeydeki yansımalar üye ülkeleri Birliğe yaklaştırma potansiyeline sahip olduğu kadar uzaklaştırma potansiyeline de sahiptir. AB politikaları açısından da aynı durum geçerlidir. Kriz anlarında, hayata geçirilen olağanüstü önlemlerin ve kuralların üye ülkeleri, her ne kadar uyma zorunluluğunda olsalar da, Birlik politikalarından uzaklaştırdığı görülebilmektedir. Peki İspanya, İtalya, Birleşik Krallık, Belçika, Fransa ve hatta Almanya'da yaşanan ayrılıkçı hareketler nasıl değerlendirilmelidir? Avrupa bütünleşmesi ayrılıkçılık hareketleri azaltmakta mıdır; artırmakta mıdır? Bütünleşme, farklılıklar içinde birliği sağlayabilmekte midir, sağlayamamakta mıdır? Bu gibi soruların cevaplarının ne olabileceğini düşünme zamanı gelmiş görünmektedir.

Makalenin tamamı 21. Yüzyıl Dergisi'nin 2013 Ocak Sayısında

Avrupa Birliği'nin Politik Sorunları

Prof. Dr. Haydar Çakmak[5]

Arş. Gör. Özge Özdemir[6]

Avrupa'nın ekonomik alanda kaydettiği gelişmeleri ilerletme isteği, artan üye sayısı ile birlikte yeniden yapılanma ihtiyacının duyulması ve Soğuk Savaş'ın sona ermesini takiben yaşanan sorunlarda Avrupa Topluluğu (AT)'nun net politikalar üretme hususunda yetersiz kalması Avrupalı devletleri durum değerlendirmesi yapmaya itmiştir. Bunun neticesinde de, içerisinde Ortak Dış ve Güvenlik Politikası (ODGP)'nın da yer aldığı üç sütunlu Maastricht Antlaşması hayata geçirilmiştir. AT Maastricht Antlaşması ile sadece Avrupa Birliği (AB) adını almamış, aynı zamanda yeni bir yapılanmanın kapılarını da aralamıştır. ODGP ile Avrupa'nın yekpare bir dış politika izlemesini sağlamak adına atılan adımlar fikir ayrılıkları ve teorinin pratiğe yansıması sorunu ile karşılaşmıştır. Bu doğrultuda, yazıda birliğin politik sorunları üye devletler arasındaki uyumsuzluklara atıfla ODGP ve Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) temelli ele alınmaya çalışılacaktır. Bu bağlamda uygulamada yaşanan aksaklıkları ortaya koyabilmek için son dönemde sıkça tartışılan Libya Krizi esnasında AB'nin tutumuna ayrı bir başlık altında değinilecektir.

Makalenin tamamı 21. Yüzyıl Dergisi'nin 2013 Ocak Sayısında

Yunanistan Krizinde Coğrafya

Yrd. Doç. Dr. Alper Arısoy[7]

Yunanistan ekonomisinin tam üyeliği takip eden yıllar boyunca AB kaynaklarından ne ölçüde faydalandığı tartışma götürmeyecek derecede açık olmakla birlikte, ülkenin ekonomik ve bilhassa da jeoekonomik yapısına daha yakından bakıldığında Yunanistan'la ilgili olumsuz algının pek de yerinde olmadığı görülecektir. Bu algılar "Ehli keyif insanlar, kriz umurlarında olur mu? Nasılsa Avrupa'nın zenginliği buralara akıyor" gibi düşüncelerden kaynaklanmaktadır. Ülkede yaşanan kriz temelde kamu maliyesinin krizi olup, sebepleri bakımından yönetim sorunlarıyla yakından ilişkilidir. Fakat kriz yapısal koşullarla, bilhassa da ülkenin girişimcilik ve çalışma kültürüyle ilişkilendirilmiş, olumsuz algı/önyargı ülkenin coğrafi konumunun ve bu konumdan kaynaklanan tarihsel ve kültürel şartların deterministik bir sonucu gibi kabul görmüştür. Makalede söz konusu algı/önyargı ve 'krizin nerede olduğu' sorusu sıklıkla dile getirilen yapısal/coğrafi koşullar bağlamında tartışılmaktadır.

Makalenin tamamı 21. Yüzyıl Dergisi'nin 2013 Ocak Sayısında

Yeni Nesil Savaş: Psikotronik Silahlar

Dr. Bahar Aşcı[8]

Kendisini Amerikan ordusunun üst düzey profesyonel dergisi olarak tanımlayan US Army War College Dergisi son yıllarda çokça duyulmayan bir konu üzerinde durmaya başlamıştır. Aslında 60 sene önce başlayan fakat açığa çıkmamış bu çalışmalar tekrar gündeme gelmiştir. Savaşların değişen doğası ve gelişen silah teknolojilerine ek olarak birçok alt başlığı psikotronik silahlar ana başlığı altında toplayarak dikkatleri değişik bir konunun üzerine çekmiştir. Askeri çalışmalar alanında en az bilinen ve en az anlaşılabilmiş olan bu konuya Yeni Nesil Savaş: Psikotronik Silahlar adlı makalede yer verilmiştir. Psiktronik silah kavramını açıklamaya çalıştığımız ilk bölümü bu alanda en fazla dikkat çeken bir proje izlemiştir. MK-Ultra Projesi olarak Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilatı'nın arşivlerinde yer bulan bu proje beyin yıkama operasyonlarına yönelik ilk çalışmaların gün ışığına çıkması ile gündeme gelmiştir. Uzaktan zihin kontrolü ve beyin yıkama teknikleriyle ilgili aydınlatıcı bilgilere yer verilen bu makalede konu mümkün olduğunca özetlenmiştir.

Makalenin tamamı 21. Yüzyıl Dergisi'nin 2013 Ocak Sayısında

Soğuk Savaş Dönemi Alarmı: Rusya-ABD İstihbarat Savaşında

Merve Suna ÖZEL[9]

İstihbarat faaliyetleri 1917 İhtilali sonrasında SSCB ve ABD arasındaki ilişkileri tanımlayan bir kavram olmuştur. Rusya'nın üzerinden SSCB'nin çöküşünün tozları ve Boris Yeltsin döneminin felçli Rusya imajı Vladimir Putin ile birlikte yok edilmeye çalışılmaktadır. Rusya'nın toparlanmaya başlamasının yanı sıra artan enerji fiyatlarının getirdiği ekonomik rahatlama ile imajı ve itibarı da artmaya başlamıştır. Rusya'nın gelişmesine güven arttıkça Putin, Avrupa'yı ve ABD'yi belli aralıklarla rahatsız etmeye başlamıştır. Örneğin Putin ABD'nin Irak işgalini eşletirmiş ve ABD'nin hegemonyasında tek kutuplu küresel sisteme açıkça karşı çıkmıştır. Putin ile yeni bir döneme başlayan Rusya Federasyonu küresel aktör olarak yerini sağlamlaştırmak istemekle birlikte ABD hegemonyası altında bir sisteme de karşı çıkmaktadır.

Dünya gündemi Suriye krizine kilitlenmişken, ABD ve Rusya arasında Soğuk Savaş döneminden kalma bir istihbarat savaşı yaşanmaktadır. Rusya ve ABD'nin Suriye politikaları farklı olmakla birlikte iki ülke arasında ikili ilişkilerde de pek çok sorun da yaşanmaktadır. Bu çalışmada ilk olarak Soğuk Savaş döneminde iki kutuplu sistemin liderleri arasında yaşanan istihbarat savaşına değinilecek olup ardından Suriye krizi sürecinde dikkat çeken ayrıntılar incelenecektir.

Makalenin tamamı 21. Yüzyıl Dergisi'nin 2013 Ocak Sayısında

Merkezî Irak Hükûmeti ile Kuzey Irak Yönetimi Arasında Gerilen İlişkiler

Doç. Dr. Emruhan Yalçın[10]

ABD'nin Irak'taki askerlerini 2011 yılı sonu itibarıyla çekmesi ve üslerini boşaltması, Irak için yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Bir taraftan "Arap Baharı"nın etkileri sürerken zaten hassas dengeler üzerinde ayakta kalmaya çalışan Irak'ın yeni dönemde istikrarı sağlaması sorunlu olmaktadır. Gerek bölge dengeleri, gerek Irak'ın toprak bütünlüğü açısından Kuzey Irak'ın statüsü, ABD sonrası dönemde öne çıkan problemler olmuştur. Irak'ta son dönemde artan şiddet olaylarının etkisiyle hükûmetin yetersizliği, Kuzey Irak ve Merkezî Hükûmet arasındaki çekişme, etnik, dini ve mezhebi çatışmalar gibi konuların yeniden Irak'ta gündemin başlıca konusu haline gelmeye başladığı görülmektedir. Aslında Irak'ı boşaltan ABD'nin de korkusu, bölgedeki İran ve Türkiye gibi devletlerin Irak üzerinde çeşitli güç oyunlarına girişmesinin yanında, bir iç savaş riski idi. Çünkü ABD Irak'ta Kürt, Sünni ve Şii bölgeleri oluşturarak, derin etnik gerilimin ve yerel çatışmaların bir iç savaşa dönüşmesine zemin hazırlamıştır.

Kuzey Irak, petrol, doğal gaz, uranyum, krom, bakır ve demir kaynakları bakımından zengin bir bölgedir. Bu kaynakların paylaşımı bölgede her zaman bir çatışma riskini göz önünde bulundurulması gerektiğinin işareti olmuştur.

Irak Merkezî Hükûmeti ile Kuzey Irak Yönetimi arasında gerilen siyasi durum ve kısa çatışma ortamı bugün için daha da fazla tırmanmadan sakinleşti. Ancak bölgenin demografik yapısı, mezhepsel ve etnik çatışmalar, mevcut yeraltı kaynakları, Kuzey Irak'ın şimdiye kadar elde ettiği mevziler bu olayın burada bitmediğinin göstergesidir. ABD'nin duruma müdahil olarak, iki tarafa sakin olmalarını telkin ederken özellikle, Kuzey Irak Yönetimine elde ettiği hakların korunması açısından destek verdiği anlaşılmaktadır.

Bölgede suların ısınması, Türkiye açısından büyük önem arz etmektedir. Kuzey Irak'taki Türk askerî birliklerinin durumu, Kerkük'ün geleceği, Türkmenlerin durumu, terörizm, petrol boru hatları gibi Türkiye'yi direkt ilgilendirecek pek çok konu vardır. Irak'taki iki güç arasında ortaya çıkan bir çatışma, Kuzey Irak'ın bağımsızlığını ilan etmesine sebep olabilir. Kerkük toprakları da bu savaşın ortasında kalacak, bunun da Türkiye'ye olumsuz yansımaları olacaktır. Her şeyden evvel, Türkiye'ye yönelik terör şiddetlenecek ve PKK Güneydoğu Anadolu Bölgesini Kuzey Irak Kürt bölgesine katmak hevesine kapılarak daha da hırçınlaşacaktır. Bu ise, devlet güçlerinin de sertleşmesine sebep olacaktır ki, işte PKK/KCK'nın beklediği ve "Kürt Baharı"nı çağrıştıran isyanların tetiklenmesi hiç de küçümsenecek ve ciddiye alınmayacak bir komplo teorisi değildir.

Bu nedenle Türkiye'nin olayları çok iyi takip ederek, önünü görebilecek, doğru karar verebilecek donelere erkenden ulaşması gerekmektedir.

Makalenin tamamı 21. Yüzyıl Dergisi'nin 2013 Ocak Sayısında

Ege ve Akdeniz'de İşgal Edilen Türk Adaları

Ümit Yalım[11]

Ege Denizi ve Akdeniz'de bulunan adalar uzun bir süredir donanmaların konuşlandığı üsler olarak kullanılmıştır. Bu özelliklerinden dolayı stratejik önemi haiz olan Ege adaları, Yunanistan'ın 1829'da egemenliğini kazanmasıyla birlikte Türkiye ve Yunanistan arasından bir sorun alanı haline gelmiştir. Deniz hukuku kavramlarının genişleyerek evrensel bir nitelik kazanmasından dolayı sahip olunan adaların aynı zamanda ülkelerin denizlerdeki yetki alanlarını da genişletmesi anlamı taşımaktadır. Böylece Ege Denizi'nde bulunan adalar Türkiye ve Yunanistan arasında stratejik bir sorun olmanın haricinde hukuki bir sorun olarak da ortaya çıkmıştır.

Türkiye'nin Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman döneminde egemenliği altına aldığı adalar 1829'dan başlayarak kaybedilmiş ve egemenlik alanının korunması açısından bir soruna dönüşmüştür. Yakın tarihte Kardak Kayalıkları ile bir kez daha yaşanan egemenlik tartışması Türk ve Yunan silahlı kuvvetlerine bağlı unsurların bölgeye intikali ile tırmanmıştır. Kriz Amerika Birleşik Devletlerinin iki tarafı uzlaştırma girişimiyle sona ermiş, taraflar bu girişimle "status qua ante" (savaş/kriz öncesi durum)'ye dönülmesi ile ilgili sözlü mutabakatla normale dönülmüştür. Benzer bir kriz Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı döneminde Eşek ve Bulamaç Adaları dolayısıyla gerçekleşmiş ancak Dışişleri Bakanlığından "Ege'deki tüm sorunların barışçı yöntemlerle çözülmesi gerektiği" şeklindeki açıklamayla geçiştirilmiştir.

Makalenin tamamı 21. Yüzyıl Dergisi'nin 2013 Ocak Sayısında

Dergimizin Türkiye'deki Satış Noktaları: http://www.21yuzyildergisi.com/satisnoktalari.html

Dergimize Abonelik : http://www.21yuzyildergisi.com/abonelik.html

Bilgi: Hülya Kocaoğlu

Tel: 0312 489 18 01

Faks: 0312 489 18 01

E-Posta: This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.



[1] 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, Bilimsel Danışman.

[2] Gazi Üniversitesi, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi.

[3] 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Orta Asya Araştırmaları Merkezi, Araştırmacı.

[4] 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, Avrupa Birliği Araştırmaları Merkezi, Araştırmacı.

[5] Gazi Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü.

[6] Gazi Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü.

[7] Dokuz Eylül Üniversitesi, İşletme Fakültesi.

[8] 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, Başkan Yardımcısı.

[9] 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Rusya-Slav Araştırmaları Merkezi, Araştırmacı.

[10] 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, Bilimsel Danışman.

[11] E. Kurmay Albay.

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu   - 15-08-2022

“Eset” den Esat’a Savrulmanın Siyasi ve İktisadi Karşılığı

1998 yılında imzalanan Adana Mutabakatı veya daha iyi bilinen adıyla Seyhan Karakol Anlaşmasına kadar Türkiye ve Suriye arasındaki ilişkiler başlıca üç nedenle sürekli olarak yüksek gerilim hatları üzerindeydi.