Kalkınmacı Devlet Modeli - Devletin Rolü

Yazan  25 Nisan 2023

Yeni doğan bir bebek hayatını tek başına idame ettirebilmek için gereken becerilerin büyük çoğunluğuna sahip değildir.

Hatta konuşma, yeme-içme, yürüme gibi yetileri edinen bir çocuk da tek başına hayatta kalamaz. Bu nedenle bebekler ve çocuklar uzun bir süre boyunca ailelerine bağımlı yaşarlar. Günümüzde bu himaye süreci daha da uzamıştır. Ne zaman ki çocuklar eğitimlerini tamamlar ve ekonomik özgürlüklerine kavuşurlarsa ancak o zaman yuvadan ayrılırlar. ABD Hazine Sekreteri Alexander Hamilton (1755-1804), ekonomideki belli başlı sektörleri korunmaya muhtaç bir bebeğe benzeterek Bebek Sanayi Tezini ortaya attı. Modern Almanya tarihinin en önemli simalarından ekonomi profesörü Friedrich List (1789-1846) de bu fikri geliştirdi. Bazı sektörler gelecek vaat ediyor ve yüksek kâr getirisi sağlıyordu. Fakat daha erken bir tarihte sanayileşen İngiltere, büyük ölçekli işletmelerin maliyet avantajlarından faydalanarak dünya piyasasını ucuz ve kaliteli İngiliz mallarıyla baskı altına alıyordu. Bu şartlar altında İngiliz mallarıyla rekabet etmenin bir olanağı yoktu. Fakat İngilizler gibi sanayi malları üretmeden iktisaden kalkınmak ve uluslararası ticaretten pay kapmak da olanaksızdı. Dolayısıyla yüksek katma değer beklentisi olan bazı sanayi sektörleri ithal mallara karşı korunmalı, yerli üretim dış ticarette rekabet edebilecek duruma gelene kadar desteklenmeliydi. İşte; sözde, devletin ekonomiye müdahale etmediği liberal ekonomi politikalarıyla kalkınan ABD ve Almanya'nın iktisadi serüvenleri bu şekilde başladı. Yeterince üstünlük elde ettikleri zaman da korumacı politikaları terk edip liberal iktisadi politikalara sarıldılar. Yine de, bugün dahi gelişmiş ülkelerde Adam Smith'in görünmez eli değil, devletin görünür eli piyasalara müdahale etmeye devam ediyor. ABD ve Almanya, korumacı politikalarla ekonomisini güçlendiren ne ilk ülkelerdi ne de son oldular. Yakın tarihlere baktığımızda ise kalkınmacı devlet modelini benimseyen Asya ülkelerini görmekteyiz. II. Dünya Savaşı sonrası Japonya, Soğuk Savaş dönemi Güney Kore; daha sonra Singapur, Tayvan ve Çin bunların en bariz örneklerini oluşturuyor.

Kısaca bahsettiğimiz üzere Kalkınmacı Devlet Modeli, gelişmekte olan ülkelerde piyasa şartlarında kendiliğinden gelişmeyen, fakat kâr marjı ve ihracat getirisi yüksek olan yüksek teknolojili sınai ürünleri üretmek üzerine oturmaktadır. Peki neden gelişmekte olan bir ülkede kendiliğinden yüksek katma değerli üretim gerçekleşmez? Türkiye'de bir Türk yatırımcı olduğunuzu düşünün. İlk etapta size en çok kârı getirecek olan sektörleri araştırır, daha sonra bunlar arasından hangilerinin sizin için yapılabilir olduğuna karar verirsiniz. Elbette teoride siz de yeni bir uçak firması, araba veya cep telefonu markası kurmak isteyebilirsiniz. Fakat pratikte bu mümkün değildir. Çünkü ya bu yüksek teknoloji ürünlerini üretmek için fahiş patent bedelleri ödeyerek teknoloji transferi yapacaksınız, ya da araştırma geliştirme faaliyetlerine yatırım yaparak bu teknolojiyi kendiniz üretmeye çabalayacaksınız. İlk seçenek çok pahalı, ikincisi ise hem pahalı hem de risklidir. Risklidir, çünkü yıllarca araştırma geliştirmeye kaynak ayırıp karşılığında istediğiniz verimlilikte teknoloji elde edemeyebilirsiniz. Bir diğer sorun ölçek ekonomisidir. Bu ürünleri eser sayıda üretmek, sizin bundan kâr edebileceğiniz anlamına gelmez. Çünkü rakipleriniz bu ürünlerden yüz binlerce, belki de milyonlarca ürettiği için daha düşük maliyete mâl etmektedir. Siz ise ilk bin adet ürünü üretebilmek için sürekli cebinizden harcayacak, dolayısıyla zarar durumundan kâr durumuna geçemeyeceksiniz. Üzerine bir de, girmek istediğiniz piyasa muhtemel bir oligopol piyasası olacaktır. Yani bu ürünü verimli bir şekilde ve düşük maliyetle üreterek tüm dünyaya pazarlayan yalnızca birkaç firma vardır ve bu firmalar kendi müşteri kitlelerini yaratmıştır. Sıfırdan bu piyasaya girmeye kalktığınızda çok ciddi reklam ve markalaşma giderleriniz olacaktır. Dolayısıyla siz tüm bunları göz önüne aldığınızda daha düşük teknoloji ve yatırım gerektiren, pazara daha hızlı entegre olabileceğiniz bir sektöre yöneleceksiniz. Mesela mobilya sektörü, paketli gıda sektörü, inşaat sektörü ve turizm sektörü gibi. Neticede yukarıda özetlediğimiz bu durum, bizimki gibi gelişmekte olan ülkelerin kısır bir döngüde yer almasına ve de gelişmiş ülkeler kategorisine sıçramasına engel olmaktadır.

Bu kısır döngüden sıyrılmanın bir yolu yok mudur? İşte, Kalkınmacı Devlet Modeli (KDM) burada devreye girmektedir. KDM, tarihsel sürecinden yukarıda bahsettiğimiz Bebek Sanayi Tezinin geliştirilmesiyle oluşmuştur. Kısacası Devletin, yüksek katma değer üretmeye aday yerli firmaların "piyasa fiyatlarını yanlış algılayarak" ilgili sektöre yatırım yapmasını sağlar. Diyelim ki yalnızca Y isimli yabancı bir markanın tüm dünyaya pazarladığı imtiyazlı bir ürün olduğunu düşünelim. T isimli millî bir markanın aynı ürünü üretmek istediğini varsayalım. Y markası bu ürünü 3 birime mâl edip, 5 birime satsın. Normal şartlarda T firması bunu 10 birime mâl etsin. Dolayısıyla tüm piyasada yalnızca Y malı satılacak ve T markası iflas edecektir. Fakat Kalkınmacı Devlet Modeli'nin benimsendiği bir Türkiye hâyâl edelim. Bu durumda Devlet, T markasına sübvansiyon ve vergi muafiyetleri sunarak 10 birime ürettiği malın 7 birime mâl olmasına katkıda bulunur. Diğer taraftan da Y malının ithalatına vergi ve kota koyarak bu malın Türkiye'deki satış fiyatını 10 birime yükseltmiş olsun. Dolayısıyla T firması, devletin müdahale etmesi sonucunda piyasadaki fiyatları yanlış algılar. Satış fiyatını 7 birim ila 10 birim arasında bir yerde tuttuğu sürece Türkiye'nin iç piyasasında Y markasının mallarına karşı rekabet edebilir. T markası birkaç yıl boyunca bu şekilde bir sermaye birikimi sağlar; yatırımlarına devam ederek ürününü iyileştirir, geliştirir ve üretim maliyetlerini düşürür. Dış piyasada Y malıyla rekabet edebilir duruma geldiğinde, yani yukarıdaki örneğe göre T markası ürününü 5 birim veya daha düşük bir fiyata mâl etmeyi başardığında serbest dış ticarete açılır. Oluşturduğumuz varsayımsal evrende artık bu imtiyazlı ürünü tüm dünyada iki ayrı marka üretebiliyor, üstelik bunlardan birisi Türk firması.

Neticede T firması özel bir kuruluş. Hem devletin hem de milletin desteğini alan bu T firmasının Türk Milletine ne katkısı olacak diye sorabilirsiniz. Öncelikle istihdam sağlayacak. Hammadde ve ara mamul harcamalarını yurtiçinden yaparak yeni iş alanları açıp, ithalatı azaltıcı etki sağlayabilir. Yaptığı yatırım ve harcamalar Türk ekonomisine pozitif etki sağlayacaktır. Ayrıca Y malına muadil bir yerli ürün üretildiği için ithalatımız azalacak ve döviz kaybı yaşamamış olacağız. Bu da dövizin TL karşısında değer kazanmayacağı anlamına gelmektedir. Bunun dışında yüksek katma değerli olduğu için yüksek kâr marjıyla satılan T malı yurtdışına ihraç edilecek ve ülkeye döviz girişi sağlanacaktır. Bu da cari açığın azalacağı anlamına gelmektedir. Dolayısıyla T firmasının bu ürünü üretmesi doğrudan veya dolaylı bir şekilde Türk ekonomisini pozitif etkiler. Bunun sadece bir firma ve bir sektörle sınırlı kalmadığını düşünürsek refah seviyesi yüksek bir gelişmiş ülkeye dönüştüğümüzü düşünebiliriz.

Peki ya Kalkınmacı Devletin bu süreçteki rolü nedir? Bu modele göre devlet doğrudan piyasaya girip katma değerli ürünleri kendisi mi üretmelidir? Hayır, devlet kendisi bir üretici olmak zorunda değil. Hatta okurlarımız eski devlet tekellerini hatırlayacaktır. Bu tekellerin büyük kısmı tütün mamülleri, çay gibi birincil ürünler üretmekte ve bu ürünleri kamu yararına olması için bazen zararına satmaktaydı. Üstelik devlet kurumu olmanın verdiği hantallık bu kurumların bilinen dezavantajlarını oluşturmaktaydı. Dolayısıyla bu şekilde üretilen bir ürünün dış ticarette rekabet edebilmesi pek mümkün değildir. Yine de  devletin bu sektörlere doğrudan el atması tartışılabilir. KDM, her ülkenin kendine has şartlarına bağlı olarak politika bakımından çeşitlilik göstermekle beraber bu modelde devletin üç ana görevi bulunmaktadır. Bunlardan ilki yönlendirme, ikincisi gözetleme, sonuncusu ise işbirliğini sağlamadır.

Öncelikle devlet, güçlü bir bürokratik kurum inşa etmeli ve içerisinde mühendisler ile beraber ekonomistler istihdam etmelidir. Burada istihdam edilenler liyakatli kimseler arasından seçilmeli; bu kişilere dolgun ücretler ve güçlü sosyal haklar verilmeli, bir yandan da sürecin şeffaflığını sağlamak adına düzenli olarak denetlenmelidir. Bu kurum gelecek vaat eden stratejik sektörler ve yatırımları tespit etmelidir. Kalkınmanın sadece Marmara bölgesini değil, adil bir şekilde tüm Türkiye'yi kapsaması için yatırım alanları bölgelerin kendi niteliklerine uygun olarak dağıtılmalıdır. Devlet, bu bölgelerin yatırımını cazip hâle getirmek için gereken bilişim, ulaşım ve iletişim altyapısını kurmalıdır. Firmaların gereken teknolojik araştırma ve geliştirme faaliyetlerini ve de ölçek ekonomisinin avantajlarını elde edebilmeleri için üniversiteler, STK'lar ve diğer firmalar ile alt-üreticiler arasında işbirliğini sağlayacak iletişim kanalları kurmalıdır. Seçili alana yatırım yapmak amacıyla başvuran şirketlerin projeleri yapılabilirlik açısından Planlama Teşkilatının mühendis ve ekonomistleri tarafından değerlendirilmelidir. Uygun bulunan şirket veya şirketlerin öz-sermayeleri yetersiz olduğu durumda şirket evlenmelerine önayak olunmalıdır. Projesi kabul edilenleri iç rekabetten korumak amacıyla yatırım yapılan alana giriş kısıtlamaları getirilmelidir. Yine ilgili firmaları iç ve  dış rekabetten korumak amacıyla vergi indirimleri, vergi muafiyetleri, ithalat kota ve kısıtlamaları, yüksek ithalat vergileri, sübvansiyon kredileri gibi imkanlar sağlanmalıdır. Fakat firmaların yeterli başarıyı elde edememesi durumunda kendilerine sunulan imkanları suistimal etmelerinin önüne geçmek için planlama teşkilatı bunları düzenli olarak denetlemelidir. İlgili firmalara ihracat hedefleri, bölgesel ekonomik hedefler (istihdam ve çevre düzenlemelerine uyum gibi), özkaynak-borçlanma denge kriterleri, millî sermaye oranı, yatırımlarda belirli bir zaman çizelgesine uyum, ürün kalite kontrolü gibi esaslar üzerinden denetlemeler getirilmelidir. Bahsi geçen kriterleri layıkıyla sağlamayan firmalar derhal cezalandırılmalı, verilen destek ve imtiyazlar geri alınmalıdır.

Özetleyecek olursak devlet, hedeflenen yatırımları çeşitli imtiyazlar ve destekler aracılığıyla cazip hâle getirerek, hangi yatırımın ne şartlar altında nereye yapılacağını tayin ederek özel sektörü yönlendirmelidir. Maliyetlerin düşürülmesi ve arzu edilen teknolojinin elde edilmesi için piyasadaki ekonomik aktörler ve ekonomi dışı aktörler arasında bir işbirliği sağlamalıdır. Son olarak da muhafaza altındaki firmaları düzenli olarak gözetleyerek başarısız olanları cezalandırmalı, muvaffak olanların ise başarılarının sürdürülebilir olmasını sağlamalıdır.

Ali Can KAZAK

Ali Can Kazak

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Bilimsel Danışmanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Ergun Mengi   - 07-04-2024

Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı Başlangıcında, Osmanlı İmparatorluğunun Siyasi ve Askeri Anatomisi

2. Mahmut, Balkan isyanları, Rus baskısı ve Kavalalı Mehmet Ali Paşa’yla uğraşırken yeniçeriler, her fırsatta ayaklanmaktaydı. 15-18 Kasım 1808’de Babıali’yi basan yeniçerilerle mücadele eden Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa mahzendeki barutları ateşleyerek içeri giren 600 yeniçeriyle beraber kendini h...