Ortadoğu’nun Ateşi Yakıldı, Peki Şimdi?

Yazan  27 Kasım 2023

Yazan:  Duhan Alptürk İNCE

Dünya gündeminin 45 gündür yakından takip ettiği; izleyenlerinin bir kısmının insanlık dramı gördüğü diğer kısmının ise yeni güç dengeleri ve çıkar noktaları gördüğü Filistin-İsrail Savaş’ında ateşkes imzalandı. Hamas’ın 7 Ekim 2023 sabahı İsrail’de yaşayan sivilleri hedef alan “Aksa Tufanı Operasyonu” adlı saldırısı sonrası İsrail “Demir Kılıçlar” adlı bir askerî harekât başlatarak bu saldırıya karşılık verdi. Ancak İsrail’in başta Gazze şehri olmak üzere birçok farklı şehirde yaptığı saldırılar sonucunda çoğu kadın ve çocuk olmak üzere binlerce sivil Filistinli hayatını kaybetti. Hatta bu saldırılarda her on dakikada bir çocuğun öldürüldüğü gibi korkunç bir istatistik hesaplandı. Hiçbir şeyden haberi olmayan masum çocukların ölmesi ve sağ kalanların yıllarca kurtulamayacağı psikolojik travmalar başlı başına bir çalışma konusu olacaktır. Bu saldırılar sonucunda hem ciddi bir insanlık sorunu ortaya çıkmış hem de önemli bir kitlesel göç tehdidi başlamıştır.

Bölgeden gelen haberlere bakıldığında Gazze Şeridi’nde asker sivil ayrımı yapılmadan kadın, çocuk ve yaşlıların öldürüldüğü anlaşılmaktadır. Haberler neticesinde öncelikli sorumluluğu küresel barışı ve güvenliği sağlamak olan Birleşmiş Milletler (BM) ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), bölgeye karşı herhangi bir müdahale ya da ateşkes baskısı oluşturamamıştır. Daha önce ne yazık ki birçok farklı bölgede Türklere karşı yapılan katliamlarda gördüğümüz üzere uluslararası organizasyonlar yetkinliklerini kaybetmiş bulunmaktadır. Daha önce Ahıska Türklerine, Gagavuz Türklerine, Kerkük Türklerine, Kıbrıs Türklerine, Bulgaristan Türklerine, Azerbaycan Türklerine ve Doğu Türkistan Türklerine karşı yapılan katliamlar ve etnik temizlik çabaları halen yüreğimizdeki acısını korumaktadır. Türklere karşı yapılan zulümler halen çoğu bölgede devam etmekte ve sadece mensup oldukları ırklarından dolayı milyonlarca insanımız eziyet içinde yaşamaktadır. Bunların yanında yakın zamanda gördüğümüz gibi Ukrayna’da ve Filistin’de de yaşanan insanlık suçlarına uluslararası organizasyonlar sessiz ya da etkisiz kalmaktadır. Bu kuruluşların hükmü ne yazık ki sadece güçsüz devletlere ya da uluslararası hukuka saygılı devletlere karşı işlemektedir. Bu konudan daha önceki Ukrayna-Rusya Savaşı ile ilgili yazılarımda da sıkça bahsettim.

Ayrıca devamlı barış kelimesini bir adalet baltası gibi tepemizde sallayan Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Almanya, Birleşik Krallık, Fransa ve İtalya; bu savaş karşısında ortak bir açıklama yaparak “İsrail Devleti’ne kararlı ve birleşik desteğimizi açıklıyor ve Hamas’ı ve onun dehşet verici terör eylemlerini açık bir şekilde kınadığımızı beyan ediyoruz” demişlerdir. Açıklamada ayrıca “Hamas’ın terörist eylemlerinin hiçbir gerekçesi olamaz, ayrıca bu eylemlerin hiçbir meşruiyeti olmadığını ve evrensel olarak kınanması gerektiğini açıkça belirtiyoruz. Terörün asla haklı bir gerekçesi olamaz, olmamalı” ifadelerine de yer verilmiştir. Bu açıklamalar bize açıkça İsrail’in bu cesareti nereden aldığını göstermektedir.

İsrail ile Filistin arasında yapılan ateşkesin haftalar önce BMGK tarafından sağlanması ve rehine takası, sivillere karşı zulmün durdurulması gibi konularda uygun zeminin hazırlanması gerekmekteydi. Ancak ne yazık ki beklenen olmadı ve uluslararası örgütler her zaman olduğu gibi gerçek zulme sessiz kalarak masumları gene yalnız bıraktı.

Bunun yanında kendilerini her defasında halifeliğin yeni temsilcisi olarak yansıtmaya çalışan birçok Müslüman ülke ve İslam Birliği Teşkilatı da sadece basit kınama yapmakla yetinmişlerdir. Bütün Müslümanların lideriymiş gibi davranan ve sözde halife gibi İslam Dünyası’nın başı olduğunu sanan Suudi Arabistan ise bu savaş sırasında ülkesinde 4 aylık bir festival başlatmaktan geri durmamıştır. Gerçi onları Suriye Savaşı’ndaki tutumlarından daha doğrusu görmezden gelmelerinden iyi derecede tanımaktayız.

Bizim ülkemizde kendi öz benliğini, Türklüğünü inkâr ederek çeşitli gruplar adı altında hareket edenler umarım bu görüntüleri görürler ve anlarlar. İslam Dünyası’nın ve Müslüman Halkların yüzyıllardır tek koruyucusu ve savunucusu sadece Türkler olmuştur. İslamiyet’i en güzel yaşayan, yücelten ve kendi çıkarları uğruna farklı yapılar elinde kullanmayan asil milletimiz dünya var oldukça da İslam’ın tek savunucusu olmaya devam edecektir. Bu sebeple kendilerince her fırsatta dini kalkan yapan gruplar, iş ciddiye bindiğinde sadece sözle yetinmektedir. Çatışmaların ilk gününden itibaren her fırsatta savaş çığırtkanlığı yaparak Mehmetçik Gazze’ye diyecek kadar akıl ve fikirden yoksun bu güruh ülkemizin gireceği bir savaşın doğuracağı sonuçları hesaba katamamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti gibi bölgesel bir gücün bu savaşa girmesinin küresel çapta nasıl sonuçlar doğuracağını iyi değerlendirmek gerekmektedir. Gerçi bu tarz gruplar için bu bölgede yaşanan zulüm her zaman bir reklam konusu olmuştur. Ne yazık ki aynı grupları ve aynı kamuoyu tepkisini zulme uğrayanlar Türk evladı olduğunda sahada görememekte, en ufak bir tepki ya da görüş alamamaktayız. On yıllardır yakın tarihte yaşanan; Kerkük Türklerine, Kıbrıs Türklerine, Bulgaristan Türklerine, Azerbaycan Türklerine ve Doğu Türkistan Türklerine karşı gerçekleşen büyük katliamlar bu gruplar nezdinde karşılık bulamamış ve oluşan tepki cılız bir çığlık olarak kalmıştır.

Irkdaşlarımız tarih boyu kendi kanlarını kendi gözyaşları ile silmiş ve her zaman yanlarında olan Türkiye Cumhuriyeti ve kahraman ordumuzun imdatlarına yetişmesi ile kurtarılmışlardır. Ancak unutulmamalıdır ki ülkemiz her zaman son çare olarak askeri gücünü kullanmış ve her zaman uluslararası hukuka saygılı olmuştur.Ayrıca bir komedi filmi izler gibi sözde boykot adı altında kitlelerin ya parasını çoktan ödenmiş ya ad İsrail ile ilişkisi olmayan markalara karşı yaptıkları eylemler bizi sadece uluslararası kamuoyunda gülünç konuma düşürmekten öteye gidememektedir. Bunun en net örneği ise; küresel bir kahve markasına karşı yapılan eylemlerdir. Çünkü bu markanın merkezi Amerika Birleşik Devletleri’nde; Türkiye'yi de kapsayan Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesinde mağazalarının açma ve işletme yetkisinin ise bir İslam ülkesindeki bir gruba ait olduğu bilinmektedir. Bunu bilmeyen ve bilerek başka planların peşinde olan gruplar ise bu tarz markalara giderek saçma eylemlere girişmektedir. Bu mağazalarda bulunan insanları taciz etmekte ve psikolojik baskı altına almaktadırlar. En son yaşanan olayda bu eyleme tepki veren gençlerle eylemciler arasında fiziksel şiddete varan tartışmalar yaşanarak korkulan senaryo gerçekleşti. Bu tarz toplumsal olayların önlenmesi için gerekli önlemlerin alınması gerekir.

Yaklaşık 70 yıldır yaşanan ve on binlerce Filistinlinin ölümüne sebep olan bu vahşetin dünyaca sadece izlenmesi akla mantığa sığacak bir eylem değildir. Bir şehir insanın bir devletin isteğine göre elektriksiz, susuz, ilaçsız ve gıdasız bırakılması bütün temel insan haklarına aykırıdır. Bölgeye dışarıdan giren çıkan herkes İsrail istihbaratı tarafından izlenmekte ve incelenmektedir. Aynı Çin’in Doğu Türkistan bölgesinde yaşayan Türk halkına yaptığı gibi

Filistin halkı da bilinçli olarak etnik temizliğe maruz bırakılmakta, göç etmeye, ulusal ve dini kimliklerini terk etmeye zorlanmaktadır. Bu bölgelerde yaşananlara özellikle dünya kamuoyu ve uluslararası örgütler gözlerini kapamaktadır. Bu bölgelerden Türkiye’ye okumaya gelen gençler fişlenmekte ve ülkelerine dönememektedir. Bölgede yaşayan Türk soydaşlarımız haksız şekilde toplama kamplarında tecrit edilmekte, öldürülmekte ve baskıya maruz kalmaktadır. Hele Doğu Türkistan halkı planlı bir etnik temizliğe tabi tutulmaktadır. Batı dünyası bu etnik temizliğe ve bölge planlarına sessiz kalmakta ve bu pis planın sessiz ortağı olmaktadırlar.

Hem Siyonizm için vadedilmiş toprakların hazırlanması, büyük İsrail’in kurulması ve enerji hatlarının kontrolü için Gazze’nin boşaltılması birinci önceliktedir. Bu sebeple dünya olarak o bölgeden yapılacak her türlü tahliye ve göç planına karşı koymalı ve o bölgenin yerinde müdahaleler ile kurtarılmasını sağlamalıyız.

Gazze’nin boşaltılması aslında büyük perdede içinde Türkiye’nin de bulunduğu Ortadoğu’nun şekillendirilmesi ve sınırların yeniden çizilmesi planının bir parçasıdır. Bunun adımları arasında bulunan ve özellikle Kuzey Suriye ve Kuzey Irak’ta kurulan uydu devlet niteliğindeki sözde Kürdistan adı altında oluşturulan silahlı güçler bu plana hizmet etmek için hazır beklemektedir. Dünya tarafından eğitilen ve son teknoloji ekipmanlarla donatılan YPG/PYD/PKK terör örgütleri bölgenin şekillenmesindeki silahlı güç olarak tüm dünya tarafından Türkiye’nin bütün itirazlarına karşı hazırlanmıştır.

Kısaca bölgeden diğer çevre ülkelere ya da Türkiye’ye acil sağlık müdahalesi ihtiyacı gerekmedikçe getirilen her Filistinli aslında İsrail’in planına destek olmaktır. Bizim birinci önceliğimiz bölgede yaşayan Filistin halkının bölgede kalmasının sağlanması, sivillere karşı saldırıların durdurulması ve bölgeye gıda, su, sağlık gibi hizmetlerin ulaştırılmasıdır. Yani Filistin halkına kendi topraklarında yardım etmemiz gerekmektedir. Oluşacak bir göç dalgası ile boşalan topraklar hem İsrail’in işine gelecek hem de bölge için geri dönülmez hasarlara sebep olacaktır. Ülkemizdeki göç sorunu ve mülteci krizi de çözüm ararken unutulmamalıdır. Bu konuya ve oluşturacağı risklere de göçler ile ilgili yazımda ayrıntılı şekilde değindim.

Peki yakın zamanda yaşanan bu katliamlar ne zaman yankı bulacaktır, Ortadoğu konusunda var olan planların uygulanması birçok devletin ve birçok milletin kaderini etkileyecek ve büyük sorunlara gebe bir projedir. Dünya kamuoyunun ve uluslararası örgütlerin olaylar karşısında sessizliği ve sinir uçlarının yok edilmesi birçok farklı planla test edilmiştir. Bir avuç azınlığın sokak protestolarından başka bir reaksiyon ne yazık ki gösterilemez olmuştur. Bunu Doğu Türkistan’ın bir açık hava hapishanesine dönüştürülmesinde, on binlerce insanın planlı işkenceye, tecavüze uğraması, milyonlarca insanın toplama kamplarında tutulması, bölgede etnik ve dini kimlik soykırımına uğramasına karşı dünyanın sessizliğinden anlamaktayız. Şimdi de bunu Filistin üzerinde görmekteyiz. Bir başka örnek; doksanlı yılların başında Ermenistan’ın Azerbaycan’ın beşte birini işgal edip büyük ve vahşi katliamlar yapmasıdır. Hocalı katliamı halen içimizi acıtmaya devam etmekte, anne karnındaki bebeklerin bile katledilmesi hala hafızamızdaki tazeliğini korumaktadır. Bir başka örnek ise; Myanmar’daki bir milyonluk Arakan Müslümanının zorla tecrit edilmesi ve tecrit sırasında Budist polisler tarafından yüz binlercesinin katledilmesidir. Tüm bu yaşananlara hem dünya kamuoyu hem uluslararası örgütler hem de İslam Dünyası sessiz kalmıştır. Hatta Azerbaycan işgalinde bazı İslam Devletleri Ermenistan’ı bile destekleme küstahlığını göstermişlerdir. Bu katliama BM Güvenlik Konseyi bile herhangi bir yaptırım uygulamamıştır. Oysa Ermenistan BM’nin insanlık adına aldığı bütün kararlarını yok saymış ve bütün insanlık suçlarını işlemiştir. Ne yazık ki ne zaman zulme uğrayan Türk veya Müslüman olsa dünya sessizliği seçmiştir. Her zaman Türkler hem ırkdaşlarının hem dindaşlarının yanında olmuştur.

Peki şimdi ne yapmak gerekmektedir?

Ülkemizin savaşa karşı diplomatik tutumu başından beri doğrudur. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta bu desteği sürdürürken dünya kamuoyunu yaralayacak ve konuyu başka yerlere götürerek bir milleti zan altında bırakacak ithamlardan uzak durmaktır. Ülkemizin Suriye ile olan diplomatik ilişkilerini kesmesi ve bölgeye geç müdahale etmesi en başından beri bölgenin kaderini etkileyen yanlış bir karardır. Daha sonra bölge için yapılan hamleler geç olmakla beraber tam yeterlilik gösterememiştir. Ülkemiz bu savaşı daha doğrusu İsrail’in Suriye’ye olan tehditkâr duruşunu iyi kullanmalı ve bölge üzerindeki diplomatik gücünü arttırmalıdır. Çünkü unutmamak gerekir ki Suriye ve Irak’ta bulunan terör yapıları ve ABD varlığı ülkemiz için hep bir tehdit unsuru olacaktır.

Unutmamak gerekir ki İsrail’in yaptığı hamleler ve bölgede başlatmak istediği savaşın altında yatan asıl hesap her zaman güneyimizde uzun yıllardır planlı şekilde kurulmak istenen sözde Kürdistan ile birleşmektir. Bu sayede hem Büyük İsrail hayali gerçek olacak hem de Türkiye, İran, Irak ve Suriye’den toprak alarak kurulmak istenen dört parçalı sözde Kürdistan hayali gerçekleştirilmek istendiği hiçbir zaman unutulmamalıdır. Bu sebeple bölge adına atılacak bütün adımlar bu konuyu düşünerek atılmalı ve bölgede hâkim güç olmak için yapılacak müdahalelerde geç kalınmamalıdır. Türkiye’nin bölgesinde her zaman karar verici ve hâkim bir güç olduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır.

Bunun yanında Müslüman Devletlerin gerçek anlamda adımlar atmaktan uzak olduğu ve bu tarz iş birliklerinin gerçek anlamda etkili olmadığı anlaşılmalıdır. Bu devletler sadece kınama ile yetinmiş ve daha önceki savaşlarda yapılan örneğin, 1973 petrol ambargosu gibi cesur adımlar akıllarına bile gelmemiştir. Bu durum, bu tarz devlet ve teşkilatların batılı güçlere hizmet ettiğinin açık bir göstergesidir. Bu sebeple artık daha gerçekçi olmalı ve Türk Teşkilatı gibi yapılara ve diğer küresel iş birliklerine önem vermeliyiz. Unutulmamalı ki güçlü bir Türk varlığı ancak Türkleri ve Müslümanları koruyacak ve kurtaracaktır.

Ayrıca son olarak değinilmesi gereken önemli bir konu kamuoyunun devletten beklediği hayalperest müdahalelerdir. Kamuoyu haklı olarak yaşanan olaylara insanı vicdan çerçevesinde yaklaşmakta ve bu zulmün durdurulmasını devletimizden beklemektedir. Bu beklentiler içinde büyük ambargolar ve hatta askeri müdahaleler bile çok basit şekilde dillendirilmektedir. Öncelikle unutulmamalı ki ülkemizin diğer birçok devletle olduğu gibi İsrail ile de birçok uluslararası anlaşması ve iş birliği bulunmaktadır. Bunlar arasında limanlarımızdan İsrail’e deniz yoluyla mal taşınması ve oradan başka ülkelere sevkiyatı, Kerkük petrollerinin Ceyhan üzerinden İsrail’e sevki, Azerbaycan doğalgazının ve petrolünün gene Ceyhan üzerinden İsrail’e sevki ve birçok özel şirketin karşılıklı iş anlaşmaları bulunmaktadır. Kerkük petrolünün İsrail’in Hayfa limanı üzerinden dünyaya yayılması ise aslında 1934 yılında çizilen petrol hattını hayata geçirmek için yapılan bir ABD, İsrail planıdır. Bütün bu anlaşmaların bize faydası olduğu gibi yerine getirilmediği ya da iptal edildiği takdirde uluslararası mecrada uygulanacak yaptırımları bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir ve uluslararası hukuka saygılıdır. Bu sebeple bu tarz istekler temelsiz kalmaktadır. Ayrıca ülkemiz gibi bir gücün askeri olarak olaya müdahale etmesi sanılanın aksine savaşı bitirten değil küresel arenaya sıçratan bir hamle olacaktır. Çünkü bölge üzerinde önemli güç dengeleri bulunmaktadır.

Bu savaş ancak küresel yaptırımlar, ambargolar ve askeri müdahale konusunda yetkili bulunan uluslararası örgütlerin müdahalesi ile sonlanacaktır. Bu zaten onların işidir. Çünkü küresel devletlerin imzaladığı önemli bir sözleşme bulunmaktadır, bu sözleşme Soykırımı Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesidir. Bu sebeple bu alanda küresel örgütlerin acilen müdahale etmesi ve hem bölgedeki gerginliği hem de Doğu Türkistan gibi diğer bölgelerdeki insanlık suçlarını acilen sonlandırması gerekmektedir. Dünyanın ve ülkemizin şu an yapılan bu ateşkesin daimî hale gelmesini sağlaması ve bölgedeki sivillerin korunmasını sağlaması gerekmektedir.

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu   - 12-02-2024

Kahire Ziyareti Sisi’nin Ocağına Düşmek mi?

Türkiye 2022 yılından beri Mısır ile bozulan ilişkilerini düzeltme çabası içinde. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Mısır gezisinin hala bu kapsamda düşünülmesi ve bugüne kadar gibi sonuçlar alındığının değerlendirilmesi gerekir.