PKK Terör Örgütüyle Mücadelenin Mitleri

Yazan  04 Ağustos 2013

Mit'in sözlüksel anlamı din ile ya da kahramanlıklarla ilgili olan, toplumun gelenek ve göreneklerine göre ağızdan ağıza ulaştırılan ve zaman içinde değişiklik gösteren söylenceler anlamındadır. Mit kelimesi Yunanca "mythos" kelimesinden gelmektedir. Mitler genel olarak çok tanrılı dönemleri, olağan üstü kahramanlıkları ve olayları konu alır.[i]

Günlük hayatımızda ise mit kavramı "yanlış, doğru olmayan hikâye yada metafor anlamında" da kullanılmaktadır. Ve bu kullanımda anlatıcının asıl vurgulamak istediği nokta doğru olmayan bir olgunun ya da kısmın hikaye içerisinde barındığıdır. 

İşte bu yazı mitin günlük hayattaki anlamı esas alarak hazırlanmıştır. Bütün Türkiye'nin yaklaşık 30 yıldır maruz kaldığı terör saldırıları herkesin gözü önünde, açık açık gerçekleşirken maalesef PKK terör örgütüyle mücadele ise bir o kadar dar kapsamlı katılımlarla alınan kararlarla ve nedense hep bir gizlilik içinde yürütüldü ve yürütülüyor. 2009'da başlayan Kürt açılımı ve 2013 yılı başında kamuoyuna yansıyan hükümetin PKK terör örgütüyle müzakereleri de sanki kamuoyuyla paylaşılıyormuş gibi yapılmasına rağmen aynı gizlilik içinde yürütülüyor. Fakat bu sefer daha vahim olanı, PKK terör örgütü ve yandaşları hükümetin ne yapacağı, hükümetle ne anlaştıkları konusunda her şeyi biliyorken TBMM ve Türk milleti süreç hakkında halen hiçbir şey bilmemektedir. İşte terörle mücadelede yeterli şeffaflığın olmaması, mit kavramının günümüzdeki anlamıyla uygun olarak, PKK terörüyle mücadelenin mitler üzerinden yapılmasına yol açtı. Böyle olunca da herkes farklı bir düzlemde konuştu, birbiriyle anlaşamadı, sonuçta da bir türlü sorunu çözemedik. Ancak burada dikkat çekici olan bu mitlerin çoğunluğunun 2003'den sonra oluşmuş yada söylemlerin mite dönüşmüş olması, açılım ve müzakere süreçleriyle birlikte ise bunların daha da artmış olmasıdır.

İşte Türkiye'yi terörle mücadeleden müzakereye ve PKK terör örgütüyle pazarlık konumuna  getiren ve hükümetlerin bir yönetim mekanizması haline getirip kullandıkları, kamuoyunu yönlendiren mitler:

 

Mit 1.       Adına ister Kürt sorunu, ister Güney Doğu, ister terör sorunu, ister bağımsızlık/özerklik sorunu deyin yapılacaklar aynı.

Yanlış. Türkiye yaşadığı bu sorunun adında mutabık kalıp sorunu tam olarak tanımlayamadığı için çözüm üretememektedir. Aslında bugün yaşanan kargaşa ve bölünmenin altında da sorunun farklı tanımlanması ve algılanması yatmaktadır.[ii]

Soruna ad koyabilmek demek sorunu tanımlamak demektir. Sorunu tanımladığınızda ise ortaya çıkan eksiklikler ve yanlışlıklar için çözüm önerilerini, hareket tarzlarınızı belirlersiniz, ona göre stratejinizi hazırlar ve uygularsınız. Yani başka ad vermek başka bir sorun veya yanlış bir sorun tanımlamak demektir. Birbirine yakın ilişkili sorunlarda, ayrı adlandırma ve tanımlamalarda tabii ki birbiriyle örtüşen eksiklikler, yanlışlıklar, çözüm önerileri olacaktır ama bu "soruna ne ad koyarsanız koyun yapılacaklar aynıdır" savını doğru yapmaz. Çünkü sorunun adını tam koyamaz ve örneğin Kürt sorunu diyerek yola çıkarsanız uygulayacağınız reçete gerçek sorunu çözmeyeceği gibi yeni sorunlar (Türk sorunu gibi) da yaratacaktır. Türkiye'yi yönetenler 1999 öncesinde sorunu çok büyük bir oranda terör sorunu olarak algılamış, halk da bu şekilde görmüş, bu tespite göre yöntemler uygulanmış, 15 sene gibi uzun bir zaman geçse de 1999 yılında terörü sıfır noktasına getirebilmiştir. Ancak sonrasında terör örgütünün istismar ettiği konulara ilişkin gerekli siyasi, ekonomik, sosyal tedbirler hayata geçirilmediği için silahlı olarak Irak'ın kuzeyinde bekleyen PKK terör örgütü 2003 sonrasında oluşan yurtiçi ve bölgesel konjonktürden de istifadeyle yeniden terör saldırılarını artırmıştır. Ancak PKK terör örgütü bu kez terör saldırılarıyla birlikte sorunun başka türlü algılanmasını sağlayacak etkenleri de kullanmış, bugünkü avantajlı pozisyona gelmeyi başarmış ve sorunun terör sorunu değil de başka sorunlar olarak algılanmasında hedeflediği  noktaya ulaşmıştır.

 

Mit 2.       Terörle bir yere varılamaz.

Yanlış. Çünkü terörle bir yere varıldığının hem de terör örgütünün tam da istediği noktaya gelindiğinin en büyük ispatı bugün PKK terör örgütüyle yapılan müzakere/pazarlıklar ve bunun yarattığı ortamdır.

PKK'nın 1984'deki ilk saldırısından pazarlıkların başladığının aleni olduğu 2012 yılı sonuna kadar her terör saldırısından sonra on binlerce kez duyduğumuz "terörle bir yere varılmaz" söylemi aslında devletimizle terör örgütü arasındaki bir psikolojik savaş alanıydı. Ancak maalesef bu mücadelede kazanan taraf terör örgütü olmuştur.  Türkiye'de gelinmiş olan noktaya rağmen halen terörle bir yere varılamayacağını savunanlar ya PKK terör örgütünün safında olanlardır ya kavramsal kargaşa yaşayanlardır  ya da strateji, ulusal güvenlik gibi kavramları bilmeyenlerdir.  Konuyu basitçe şöyle açıklayabiliriz. Örneğin bir ülke bir askeri harekat yapıyorsa (örneğin Kıbrıs Barış Harekatında safha safha yeşil hatta kadar olan bölgenin ele geçirilmesi) bunu bir politikasını gerçekleştirmek için yapıyordur yani devletin bir politikasına hizmet ediyordur. Askeri harekatla ele geçirilecek askeri hedef o ülkenin siyasi hedefinin gerçekleştirilmesi için gerekli olan bir unsurdur. İşte aynı şekilde terör örgütünün de terör eylemleri yaparak karşısındaki devleti isteklerini yerine getirmeye veya kabul etmeye zorlayacak bir pozisyon kazanmaya yönelik siyasi bir hedefi vardır. Terör saldırıları terör örgütünün bu siyasi hedefine ulaşması için yapılmaktadır. Çünkü o istekleri hayata geçirilebilecek güç o coğrafyadaki yani ülkenin siyasi sınırları içindeki hakim unsur olan "devlet"tir ve terör örgütü ona karşı mücadele etmektedir.  Bugün Türkiye'de olan da budur. Hükümet hangi gerekçeyle hareket etmiş olursa olsun terör örgütü açısından somut sonuç terörle istediği noktaya (hükümetle müzakere/pazarlık edebilme) gelmiş olduğu gerçeğidir. Bugün müzakere/pazarlık masasında terör örgütünün eli halen çok güçlüdür, çünkü hem masadadır hem de halen elinde silah vardır ve şantaj/tehdit yaparak devleti bir şeyler yapmaya zorlamaktadır. Çünkü bilmektedir ki ulaşılmış bu seviyeden daha alt bir seviyeye dönmesi mümkün değildir, bundan sonra süreç işlese de işlemese de terör örgütü tek kazanandır.

 

Mit 3.  PKK terör örgütüdür ve Kürtlerin temsilcisi değildir.

Doğruydu ama açılım politikalarıyla birlikte önce mitleştirildiğini, son dönemde ise toplum mühendisliği uygulamalarıyla tersinin (PKK terör örgütü değildir ve Kürtlerin temsilcisidir) kabul ettirildiğini görmekteyiz.

PKK terör örgütü özellikle ilk saldırılarını ve sonrasındaki saldırılarının önemli bir bölümünü Kürt asıllı vatandaşlarımıza yönelik gerçekleştirmiş ve zorla da olsa onların desteğini (daha doğrusu yardım ve yataklık yapmalarını) alarak Türk kamuoyuna ve uluslar arası ortama arkasında halk desteği olduğunu göstermeye çalışmış ancak vatandaşlarımıza yönelik vahşi terör saldırılarına rağmen bunu başaramamıştı. 90'lı yıllarla birlikte PKK güdümünde kurulan ve TBMM'ye de giren siyasi partiler olmasına rağmen bu partiler en azından alenen (bugün devamı olan partilerin ve temsilcilerinin yaptıklarıyla mukayese edersek) terör örgütünü ve terörü destekleyen, hoş gören, haklı gösteren söylemlerde ve eylemlerde bulunamamıştır. Bu durum 1999 yılına kadar böyle devam etmiş ve terörün siyasallaşması engellenmiştir. Ancak Türkiye'nin terörle mücadelesinin ikinci safhasında (2003 sonrası)[iii] özellikle 2005'den sonraki dönem içerisinde başlayan açılım politikaları terör örgütünü öven ve destekleyen söylem ve eylemler demokratik  toplumların vazgeçilmez unsurları olan ifade ve düşünce özgürlüğünün kötüye kullanımıyla topluma kanıksatılır hale getirilmiştir. 2009'daki ilk açılım sürecinde artış gösteren bu durum Habur faciasıyla bir duraksama yaşamış ancak bu alanda terör örgütü açısından altın vuruş ise 2012 yılı sonlarında aslında terör örgütünün operasyonel anlamda çok zor durumda olduğu, darbeler aldığı bir dönemdeki açlık grevlerinin bitirilmesi sürecinde teröristbaşının tek yetkili ve terör örgütüne söz geçirebilecek yegane şahıs olarak hükümetin tek muhatabı olarak ortaya çıkarıldığı bir psikolojik operasyonla hükümetin teröristbaşıyla müzakere ve pazarlık masasına oturması olmuştur. Bu süreçte PKK'nın TBMM'deki uzantısı olan partinin teröristbaşıyla aracı rolüyle PKK'nın bir parçası olduğu topluma gösterilmiş ve anılan partiye oy vermiş seçmenler PKK'nın hayal bile edemeyeceği bir şekilde otomatikman PKK'nın arkasına koyulmuş, teröristbaşı sanki bütün Kürtleri temsil ediyormuş algısı oluşturulmuş, PKK'ya yönelik halk desteği neredeyse devletin göz yummasıyla hem remileştirilmiş hem de gerçekte yansıtıldığı gibi büyük olmayan bir desteğin olduğu algısı kuvvetlendirilmiştir. Aynı dönemde Paris'te öldürülen üç PKK'lı kadın teröristin Türkiye'deki cenaze töreninde meydanlardan yansıyan görüntüler bu resmileşmeyi daha da kemikleştirmiş, PKK, uzantısı parti ve destekçilerine inanılmaz bir psikolojik üstünlük kazandırmıştır.

Geçen otuz sene boyunca teröristle halkın/vatandaşın ayrılması ve ona göre muamele ve mücadele edilmesi devletimizin en çok çaba sarf ettiği konu olmuş ve 2012 yılı sonlarına kadar da bu ayrımın korunmasında önemli ölçüde de başarılı olunmuştu. Ancak terör örgütüyle yaratılan pazarlık/müzakere ortamı teröristle Kürt asıllı Türk vatandaşlarımız arasındaki ayrımı PKK lehinde olacak şekilde ve maalesef devletin kendi elleriyle ortadan kaldırmış, artık teröristle normal vatandaş ayırımı yapılamaz duruma, TBMM'deki bir partiye oy veren seçmenler PKK terör örgütünün seçmenleri/destekleyenleri haline getirilmiştir. Bu nedenledir ki PKK'nın uzantısı olan partinin temsilcileri devletin teröristbaşıyla aynı masaya oturduğunu, normalde teröristle aynı masaya oturulamayacağına göre PKK'lılara terörist denilmemesi gerektiğini, çünkü onların terörist olmadığını, haklı bir özgürlük mücadelesi yaptıklarını, PKK'nın terör örgütü listesinden çıkarılması gerektiğini de söyler, talep eder konuma gelmişlerdir.  

 

Mit 4.Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti, Türk bayrağıyla sorunu yok, ayrı bir devlet istemiyoruz.

Bu mit PKK terör örgütü ve yandaşlarınca Türkiye'ye pazarlanmaya çalışılan en büyük yalanlardan biridir.

PKK terör örgütünün kuruluş amacı bağımsız bir Kürt devletine ulaşmaktır. Her ne kadar teröristbaşının bundan vazgeçtiği iddia edilse de kullanılan ifadeler (demokratik cumhuriyet, federalizm, bölge yönetimi vs) pratikteki eylem ve söylemlerle mukayese edildiğinde bu amacın gizlenmeye çalışıldığını göstermektedir.

Açılım politikalarıyla başlayan süreçte ve son olarak yapılan müzakere/pazarlıklarda teröristbaşının devletten bu konuda hiçbir talepte bulunmadığı ifade edilse de gerek sızan görüşme zabıtlarından gerekse teröristbaşıyla görüşenlerin ve mektupla haberleşenlerin açıklamaları (ki bunların teröristbaşına rağmen yapılmış olması mümkün değil) bağımsızlıktan, özerklikten, özel statüden, dört ayrı bölgedeki Kürtlerin birleşmesinden, Kürtlerin kendini yönetmesinden, kendi polis ve savunma gücünün bulunmasından vs. bahseden taleplerle doludur. Diğer taraftan teröristbaşının isteğiyle yapılan konferanslar ve bu yıl sonlarına doğru yapılması planlanan Ulusal Kürt Kongresinin hedefi Kürtlerin birlikte hareket etmesi yani birleşmesidir. Kürtlerin birleşmesi demek Türkiye, Suriye, Irak ve İran'dan toprak parçalarının koparılması demektir. Bu girişim bile başlı başına yukarıdaki söylemi bir mit hatta tamamen yalan haline getirmektedir.  Barzani'nin Kürt ulusal kongresi toplanmasına yönelik girişimleri 2008 yılında başlamıştır ancak o zamanlar Türkiye'nin karşı çıkmasıyla bunu gerçekleştirememiştir. Fakat 2009'da başlayan açılım politikaları ve son müzakere/pazarlık süreci Barzani'nin önündeki bütün engelleri ortadan kaldırmıştır. Barzani'nin kontrolünde yapılacak bu kongre Barzani'nin tüm Kürtlerin lideri olma (Büyük Kürdistan) arzusunun gerçekleşmesinde önemli bir kilometre taşı olacaktır. Böyle bir kongrede alınacak kararlar (hemen bir birleşme ya da bağımsızlık olmasa da) Türkiye'nin içişleriyle ilgili olacaktır ki bunu normal şartlarda kabullenmek de mümkün değildir. Dolayısıyla Türkiye bu kongrenin yapılmaması için her türlü girişimde bulunmalı ve elindeki yaptırım imkanlarını özellikle Barzani'ye karşı kullanmalıdır. Aksi durumda Türkiye'nin bütünlüğü ve güvenliği açısından ortaya çıkabilecek emrivaki gelişmelerden mevcut hükümet sorumlu olacaktır.  

Yukarıdaki söylemle ilgili diğer bir husus da Türk bayrağıdır. Yaptıkları toplantılarda, mitinglerde Türk bayrağını kullanmayan, Türk bayrağı asılmasını ve gösterilmesini bir tahrik unsuru gören zihniyetteki insanların kullandığı bu söylemin gerçek olmadığı aşikardır. Türk kelimesini kullanım dışı bırakmayı hedefleyen söylem ve eylemler göstermektedir ki Türk bayrağının adı Türkiye bayrağı olarak değiştirilse de kabul görmesi mümkün değildir, çünkü bu sefer de "Türklerin yaşadığı yer" anlamındaki Türkiye adı karşılarına çıkacaktır ve bunu benimsemeye de yakın gözükmemektedirler.          

Mit 5.       Askeri tedbirlerle, şiddetle bu sorun çözülmez. Yıllardır süren askeri operasyonların sorunu çözemediği ortadadır.

Yanlış. Çünkü 1999 yılına gelindiğinde askerin icra ettiği operasyonlar neticesinde defalarca terör örgütünü dağılma  noktasına getirildiğini, ancak siyasi, ekonomik, sosyal alanlarda teröre bahane olarak kullanılan noktaların çözümüne yönelik olarak adım atılmaması nedeniyle askeri tedbirlerle sağlanan uygun ortamların sürekliliğinin sağlanmadığını ve tekrar tekrar istismar edildiğini görmekteyiz.

Bu söylemi kullananlar teröristin elindeki silahı, terör örgütünün vahşetini, katliamını görmezden gelmekteler ve elinde silah olanlara karşı askeri tedbirler alınmadan yapılan dünyanın herhangi bir bölgesinden tek bir mücadelenin bile örneğini verememektedirler. Bu söylemin 2005 ve ağırlıkla 2009 sonrası dönemde hem PKK hem de Irak'ın kuzeyindeki yerel yönetim, Avrupa ülkeleri ve ABD tarafından sıklıkla kullanıldığını görmekteyiz. Buradaki doğru söylem "terörle mücadelede sadece askeri tedbirle sonuca ulaşılamaz" şeklinde olmalıdır ki zaten bizzat Türkiye 1999 öncesinde alınan dersler kapsamında bu sonuca ulaşmış, birçok askeri yetkili bile askeri alan dışındaki tedbirlerin de hayata geçirilmesi gerektiğini söylemiştir.

Burada dikkat çekilmesi gereken önemli konu "eğer askeri tedbirler alınmasa ve operasyonlar yapılmasaydı ne olurdu" sorusudur. Onun cevabını da 2012 yılı sonundan itibaren terör örgütünün sözde eylemsizlik uygulamasına cevaben devletin tüm güvenlik güçlerinin de hareketsiz konuma getirilmesinin (asker ve polisin kışla ve karargahların dışına çıkarılmaması) yarattığı ve bölgede yaşanan bugünkü durumdur.

Bugünkü durumu şöyle özetleyebiliriz. Askerin polisin dışarıda devriye dolaşması, varlık göstermesi devletin buraya ben egemenim algısını yaratmak içindir. Bu yapılmazsa, ki bölgeden gelen haberler bu yöndedir, boşluk PKK'lı teröristlerce doldurulmuştur. Terörstbaşının sızan görüşme zabıtlarında çekilecek teröristlerin yerini başka güçlerin (koruyucular, Hizbullah vs) doldurmasının önlenmesini istediği bilinmektedir. Şimdi ortaya çıkan durum ise PKK'nın çekilmediği aksine kışla ve karargahtan çıkması engellenen asker ve polisin yerlerini teröristler doldurduğudur. Hatta bu işi o kadar ileri götürmüşlerdir ki TSK'nın her yıl kış başında boşalttığı bahar-yaz aylarında tekrar kullandığı geçici üslere bile PKK'lı teröristlerin yerleştiği haberleri basına yansımıştır. Bugünkü ortamda PKK'nın adeta paralel bir devlet yapılanmasını hayata geçirdiği, teröristlerin hiç bir kaygı duymadan özellikle doğu ve güneydoğu bölgelerinde rahatça gece ve gündüz hareket edebildiği, taciz ateşi/adam kaçırma/iş makinelerini yakma/asayiş güçleri oluşturma ve egemen güç olduğunu gösteren yasadışı faaliyetleri gibi terör eylemleri yapmasına rağmen hiçbir karşı operasyona maruz kalmadığı gibi gelişmeler ortaya çıkmış, PKK buralarda devlet benim algısını yaratmış ve bunu beyinlere kazımıştır. Askere ve polis silah kullanmasın, askeri tedbirler uygulanmasın, operasyon yapılmasın denilerek yukarıda belirtilen terör örgütü lehindeki ortamın yaratılmış olmasına rağmen, PKK silah bırakmayı en son yapılacak faaliyet olarak görmekte (gerçekte ise silah bırakmadan silahlı unsurlarını asayiş yada özsavunma gücüne dönüştürmeyi hedeflemektedir) ve elinde tuttuğu silahla devlete şantaj yaparak demokratik bir anayasaya ve yönetim kurulacağını iddia etmekte ve bu iddiası taraftar bulabildiği gibi bunu makul karşılayarak aynı masaya oturan muhatap da bulabilmektedir.

Gelişmeler PKK'nın kendinde bu kadar güç ve hareket serbestisi bulabilmesinin ana sebebinin ise kendisine karşı askeri tedbirlerin alınmayacağı, herhangi bir askeri operasyonun yapılmayacağı güvencesini almış olmasından kaynaklandığını göstermektedir. Basına yansıyan haberler göstermektedir ki askerin operasyon istekleri bu dönemde operasyon olmaz sürece zarar verir denilerek Valiler tarafından geri çevrilmektedir. Bunun son örneği Lice'de PKK'nın anıtmezar girişimlerinin önlenmesi talebidir ki TSK'nın bu talebine Diyarbakır Valiliğinin izin vermediği ortaya çıkmıştır.[iv] Böylece asker operasyon yapmadığı için herhangi zayiat yaşamamakta, hükümet bu durumu şehit haberleri gelmiyor diyerek gerçek, süreklilik kazanmış olumlu bir gelişmeymiş gibi topluma sunmakta, PKK da askerle karşılaşmayacağı güvencesiyle hükümeti adım atmaya zorlayacak terör eylemlerini ve baskılarını rahatça ve açıkça sürdürebilmektedir.      

 

Mit 6.       Terörle Mücadelede "yeni konsept, yeni doktrin, yeni strateji hayata" geçirildi.

Yanlış. Çünkü olmayan bir şeyin yenisinin üretilmesi mümkün değildir.  Böyle bir söylemi kullananların uzun süreli araştırma, inceleme, değerlendirmeler gerektiren konsept, doktrin veya stratejinin anlamını, kapsamını bu kavramlar arasındaki farkı ve ilişkiyi, nasıl hazırlanacağını bilmediklerinden olacaktır ki gerçek olması mümkün olamayacak şekilde Türkiye'nin terörle mücadelesinde anlık konsept ve strateji değiştirdiği söylemlerini kamuoyuna sunmaktadırlar.

2005 ve özellikle 2009'da başlayan açılım politikaları paralelinde basına yansıyan ve manşet olan münferit bir faaliyetin olumlu tepki alması üzerine hükümete yakın kaynaklar ve yorumcular hemen terörle mücadelede yeni konsept, doktrin veya stratejinin uygulamaya geçirildiğinden bahseder oldu. Fakat bu durum o kadar sık tekrar edilir oldu ki, söz konusu kavramların felsefesine ve içeriğine ters biçimde, Türkiye'de neredeyse akşamdan sabaha konseptler, stratejiler değiştiği söylemleri sıklıkla kullanıldı.

Aslında böyle değişikliklerin olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü hiçbir zaman  değişen konsept veya stratejiye ilişkin somut bir doküman veya belge hükümet tarafından kamuoyuna gösterilip açıklanmamıştır.[v] Bu tür söylemler hükümete yakın gazetecilerin de aralarında olduğu üçüncü şahıslarca kamuoyunda işlenmiştir. Ayrıca zaman zaman meydana gelen olaylara yönelik devletin değişik makamlarından gelen farklı tepkiler de ortada bir konsept ve strateji dokümanın olmadığını desteklemektedir. Fakat bahsedilen şekilde bir doküman ya da belge olmamasına rağmen konsept veya strateji kavramlarıyla yakından uzaktan ilgisi olmayan içi doldurulmamış, altı boş açılım söylemi, birlik beraberlik projeleri ve sloganlar (öldürerek değil yaşatarak mücadele edeceğiz, siyasetle müzakere terörle mücadele gibi) ise yeni konsept ve stratejilermiş gibi kamuoyuna yansıtıldı. Ancak söz konusu "mış gibi" yaklaşımlardan sonuç alınamamış olması da bunların konsept veya strateji değil birer popüler ve konjonktürel  söylemler/sloganlar olduğunu göstermektedir.

Mit 7.        Bölgeye artık terörle mücadelede tecrübeli komutanlar, özel eğitimli birlikler gönderiliyor. Sonuçlarını yakında alacağız.

Özellikle 2011 seçimleri sonrasında yeniden tırmanan terör saldırıları karşısında  Ağustos 2011 Yüksek Askeri Şüra kararları sonrasında TSK komuta kademesinde meydana gelen değişiklikler ve general/subay atamaları "terörle mücadelede yeni bir dönem, artık bölgeye tecrübeli, bölgeyi tanıyan komutanlar atandı, özel eğitimli birlikler bölgede görevlendirildi, sonuçlarını yakında alacağız" şeklinde kamuoyuna sunuldu.

En başta şunu söylemek gerekir ki böyle bir söylem hem önceki TSK komuta kademeleri hem de aslında bizzat hükümeti suçlamaktır. Çünkü madem elinizde terörle mücadele daha iyi komutanlar/subaylar/özel eğitimli birlikler vardı daha önceleri bu kararları niye vermediniz sorularının cevaplanması gerekecektir. Bu söylemin hedefinin özellikle eski komuta kademelerini kötüleyerek yeni oluşan komuta kademesine bir destek oluşturmayı hedeflediğini söylemek yanlış olmayacaktır. İşte bu tür haberlerin yapıldığı, söylemlerin kullanıldığı ortamda TSK'dan bu yaklaşımın doğru en azından şık olmadığını açığa kavuşturması beklenirdi. Çünkü gerçek şudur ki TSK'nın bir kariyer planlaması, rotasyon, atama prensipleri vardır ve personel bu çerçevede görevlendirilir, nitekim Ağustos 2011 sonrası atamalar/görevlendirmeler de bu çerçevede yapılmıştır. Özel eğitimli birlikler de benzer şekilde bölgede görevlendirilmektedir. Dolayısıyla tecrübeli komutanlar ve özel eğitimli birlikler varmış da kasten bölgeye gönderilmemişler, ama yeni komuta kademesi bunu düzeltti gibi bir algı oluşturulması, sorumlu makamdaki askerlerin de buna sessiz kalması en azından daha önce bölgede görev yapmış olanların hizmetleri adına doğru ve şık olmamıştır.  

 

Mit 8.       Terör örgütüyle müzakere / pazarlık yapılmaz.

Yanlış. Bugün aleni olarak gerçekleşen faaliyetler bu söylemin artık mitlikten de çıktığını göstermektedir. Yapılan pazarlık/müzakere o kadar aleni olmasına rağmen bu söylem bir mit olarak kullanılmakta, gerçekmiş gibi sunulmaya devam edilmekte (çünkü doğru olan teröristle pazarlık/müzakere yapmamaktadır, hükümet bunu yapmadığını söyleyerek oy almıştır, yandaşlarından destek bulabilmiştir) ve bütün açığa çıkanlara rağmen halen pazarlık/müzakere yapılmadığı söylenmektedir.

Bunun bir müzakere ya da pazarlık olmadığını söyleyenler  teröristbaşı yakalanmadan önce de, sonra da dönemin hükümetlerinin teröristbaşıyla görüştüğünü belirtmektedir. Açığa çıkan bazı belge ve yayınlanan anılar o dönemlerde teröristbaşıyla irtibat kurulduğu veya cezaevinde teröristbaşından bilgi alınmaya çalışıldığı veya terör örgütüne  mesajlar vermeye zorlandığı, ancak bu süreçlerde inisiyatifin devlette olduğu anlaşılmaktadır. Fakat mevcut T.C. hükümetinin artık kamuoyuna da yansıdığı şekilde 2006'dan buyana başlattığı gizili görüşmeler 2013 yılı başı itibariyle müzakere / pazarlık şekline dönüşmüş ve inisiyatif (hem de 2012 sonunda terör örgütünün en zor anlarını yaşadığı bir ortamda ) teröristbaşına  geçmiştir. Ayrıca nasıl olduğu belli olmayan şekilde sızan gizli/özel görüşme zabıtlarıyla hem terör örgütü ve yandaşlarına hem de görüşmelerde doğrudan devlete söylemediği konularda devlete mesaj vermektedir. Çünkü devam eden süreçte zamanlamayı, yapılacakları, aşamaları belirleyen terör örgütüdür ve teröristbaşı açıklamaları, mektupları, aracıları vasıtasıyla verdiği mesajlar ile süreci tek adam olarak yönetmektedir.

Bu söylemi bir mit olmaktan kurtarmaya çalışanlar terör örgütüyle devletin istihbarat kurumunun en doğal görevi olarak yaptığı söylemini pazarlamaya çalışmaktadır ki bu da  başka bir mit olarak aşağıda ele alınacaktır.

 

Mit 9.Siyasetle müzakere, terörle mücadele ederiz.

Eylül 2011'de Başbakan tarafından ifade edilen "terörle mücadele ederiz, siyasetle müzakere"[vi] cümlesi o dönemde hemen yeni strateji (bakınız 6 nolu mit) olarak yorumlandı. Tek cümleydi, doğru bir cümleydi ama bir strateji değildi altı ve içi boştu, neyi, kiminle, ne zaman, nasıl yapacağını açıklayan bir belge veya doküman haline gelmemişti.

Aslında siyasetle müzakere kapsamında yapılması gereken TBMM'deki bütün partilerin bu işe dahil edilmesiydi. Ancak bu cümlenin otoriteler(!) tarafından yorumlanmasında "siyasetle müzakere ederiz"den kasıtın PKK'nın Meclis'teki uzantısı olan parti olduğu vurgulandı ama o partinin böyle bir iradesi, yeteneği ve gücü yoktu, çünkü teröristbaşına bağlı olduklarını, onun emrinde olduklarını söyleyerek esas olanın onun söyledikleri olur diyerek bu durumu tescil ediyorlardı. Malum "kucaklaşmalar" bütün bu yorumlar ve beklentileri boşa çıkardı.  2012'nin sonunda İmralı'da teröristbaşıyla  MİT'in başlattığı müzakereler ortaya çıkınca siyasetle müzakerenin PKK'nın uzantısı olan parti üzerinden siyasetle müzakere ediliyormuş gibi yapılarak teröristbaşıyla görüşülmesi bu söylemin bir mit, gerçeğin ise "teröristle müzakere" olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Bu mitle ilgili diğer tehlikeli durumda siyasetle müzakere ederiz ifadesinde muhatabın kim olduğunun tartışılmasıdır ki müzakere edilecek ister PKK'nın uzantısı parti olsun ister teröristbaşı olsun müzakere edilen terör değil, Kürt sorunu değil teröristbaşının hapisten çıkmasını sağlayacak PKK'nın talepleri oldu. Bu gelişmeyle birlikte Türkiye iki taraf olarak resmen ayrılmış oldu, birlik ve kardeşlik yaratalım derken toplum taraflara bölündü, devletin müzakere ettiği parti veya kişi de otomatikman tüm Kürtleri temsil eden taraf oldu, TBMM'deki diğer partilere oy veren Kürt kökenli vatandaşlarımızı düşündüğümüzde toplumun gerçekte böyle bir bölünme yaşamadığını ama sorunun kendisi gibi bölünmenin de yapay olduğunu ve gerçekleri yansıtmadığını göstermektedir.

 

Mit 10.  Bütün dünyada olduğu gibi bizim gizli servisin (MİT) de terör örgütüyle görüşmesi/müzakeresi doğrudur. Bu gizli servislerin görevidir.

Yanlış. İstihbarat teşkilatının tek ve ana görevi devletin kurumlarının ihtiyacı olan istihbarat isteklerini karşılamaktır. MİT kanunu olarak da bilinen Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu'nda bunun haricinde MİT'e verilmiş bir görev yoktur.  Çünkü söz konusu kanun  "bu teşkilat Devletin güvenliği ile ilgili istihbarat hizmetlerinden başka hizmet istikametlerine yöneltilemez" hükmünü içermektedir.

Bu mit oluşturulurken kullanılan destekleyici argüman ise terör örgütleriyle mücadele eden diğer ülkelerin gizli servislerinin de görüşme/müzakere yaptıkları yönündeki hiçbir gerçek belge ve bilgiye dayanmayan ifadelerdir ki kamuoyumuzda en çok bilinen ETA ve İRA örneklerinde bunu gösteren bilgi ve belgeler mevcut olmadığı gibi tersine esas olarak terör örgütlerinin yapacağı faaliyetleri / saldırıları önceden haber almaya (ki gizli servisin esas görev de budur, istihbarat toplamak) yönelik  olarak gizli servisin polis ve askeri istihbaratın önüne geçmesi söz konusudur. Bugün yine ABD terörle mücadelede tek gerçek terör tehdidi gördüğü El Kaide örgütüyle bir görüşme ve pazarlık içinde olduğunu gösteren hiçbir bilgi belge, haber yoktur. Aksine terörle mücadele stratejilerinde bunu kesinlikle ret etmektedir. Nitekim El Kaide lideri Ladin'in sağ olarak yakalanma fırsatı varken öldürülmesi ve halen El Kaide'nin lider kadrosuna yönelik özellikle insansız uçaklarla yaptığı operasyonlar ABD'nin bu terör örgütüyle  müzakereyi aklından bile geçirmediğini ve keskin hiyerarşik yapıda olan terör örgütlerinin lider kadrosunun imha edilmesi o terör örgütünün dağılmasını sağlayacak en önemli etken olarak gördüğünü göstermektedir.

2012 yılı sonlarında ABD Büyükelçisinin kendilerinin El Kaide lider kadrosuna yönelik kullandıkları teknik, taktik ve prosedürleri Türk hükümetiyle paylaşabileceklerini açıklamış ancak Türk yetkililer konuyu bile incelemeden Kandil'in özel şartları olduğu gerekçesiyle lider kadroya yönelik bir stratejilerinin olmadığını ortaya koymuşlardır. Tabii bunun arkasında o dönemlerde MİT müsteşarıyla teröristbaşı arasında başlamış olan müzakerelerin de rolü olmuş olabilir.  Bununla birlikte 30 yıldır terör yaparak yaşayan, demagoji ve pazarlık/müzakere konusunda çok tecrübe kazanmış teröristbaşının karşısına müzakere eğitimi / tecrübesi olmayan kişiler oturtulmuş ve yapılan müzakerelerden doğal olarak teröristbaşı galip çıkmış, müzakere edilerek bir sonuca ulaşılmasından ziyade teröristbaşının kuralları, zamanlamayı, uygulamanın nasıl olacağını dikte ettiği bir sürece dönüşmüştür.

Bu bağlamda şunu söylemek mümkündür. Türkiye'nin PKK terör örgütüyle mücadelesi özellikle 2005'den sonra mitlerle yürütülmüştür ve terör örgütüyle yapılan müzakere/pazarlıklar ise bu konudaki son mitin bizim MİT olduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak;Terörle mücadele mitlerle idare edilemeyecek kadar ciddi bir konudur, çünkü Türkiye'de 40.000 insanın hayatına mal olmuştur. Terör yaparak sorun yaratanlar ellerinde silahla tehdit ve şantajla sorunu çözeceklerini, kendilerine güvenilmesini, onlar ne isterse yerine getirilmesini istiyorlar. Mazisi yalan, vahşet, tehdit, şantajlarla dolu teröristlerin beyanlarına dayanarak sorunun çözümü mümkün olmadığı gibi akla, mantığa, vicdana da uygun değildir ama şu anda Türkiye'de yapılmak istenen budur. Bu aşamada yapılması gereken sorunun doğru tanımlanması, sorunun her veçhesine çözüm getiren ayağı yere basan gerçekçi politika ve stratejilerin belirlenmesi ve bunların toplumu taraflara ayırmadan toplumsal mutabakatla hayata geçirilmesidir.

 


[i]Mitoloji, Vikipedi, http://tr.wikipedia.org/wiki/Mitoloji, Erişim tarihi 28 Nisan 2013.

[ii]Yazarın notu: Konuyu güncel bir gündem maddesiyle de şöyle açıklayabiliriz: TBMM'de bir anayasa değişikliği çalışması var, önemli başlıklardan birisi de yönetim şekli yani mevcut parlamenter yapı ve değişik şekillerdeki başkanlık sistemleri tartışılıyor. Bu tartışmaya nasıl gelindi? En başta nasıl bir detaylı çalışma yapıldı da mevcut sistemin Türkiye'yi taşımadığına karar verildi? Mevcut sistemin tıkandığı noktalar neler, bu tıkanıklık nereden kaynaklanıyor? Çözüm seçenekleri nelerdir? Bu ve benzeri sorulara objektif cevapları ortaya koyamadan şimdi burada adı ne olursa olsun ama biz şunu istiyoruz yani adına siz kuvvetler ayrılığına dayalı parlamenter sistem deyin ama biz başkanlık sistemine benzer kanunların, yetkilerin uygulanmasını istiyoruz diyebilir misiniz? Derseniz bu sorunu çözer mi? Tabii ki hayır, çünkü daha üzerinde mutabık kalınacak şekilde sorun tanımlanamamıştır.

[iii]"Çapulcudan Özgürlük Savaşçısına, Terörden Direnişe, Direnişten Bağımsızlığa: PKK Terör Örgütünün Dönüştürülmesi", http://www.21yyte.org/arastirma/terorizm-ve-terorizmle-mucadele/2013/05/27/7012/ capulcudan-ozgurluk-savascisina-terorden-direnise-direnisten-bagimsizliga-pkk-teror-orgutunun-donusturulmesi, 27 Mayıs 2013.

[iv]  "TSK'nın Mezarlık Taleplerine Ret", Milliyet, 23 Temmuz 2013.

[v]Bu konuda örnek olarak ABD'ye bakarsak bu tür önemli strateji dokümanları bizzat ABD Başkanı ve ilgili bakanların konuşmalarıyla kamuoyuyla paylaşılmakta, içeriği açıklanmaktadır. Türkiye'de bunun örneğini görmek mümkün değildir.

[vi]"Terörle mücadele ederiz siyasetle müzakere", http://www.haberturk.com/gundem/haber/672922-terorle-mucadele-ederiz-siyasetle-muzakere, Erişim Tarihi 19 Temmuz 2013.

 

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu   - 20-10-2020

Abraham Anlaşmalarının Orta Doğu’ya Vaadi

Abraham Anlaşmaları (Abraham Accords) başlangıçta İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri(BAE) tarafından yapılan bir açıklama olarak Ağustos ayında dünya gündemine düştüğünde çok taraflı bir anlaşmanın müjdecisi olmasına pek ihtimal vermek mümkün değildi.