< < NATO-Türkiye İlişkileri ve Yaşanan Krizler


NATO-Türkiye İlişkileri ve Yaşanan Krizler

Yazan  14 Mayıs 2021

ÖZET

Soğuk Savaşın başlamasıyla birlikte dünya iki kutuplu bir sistem halini almıştır. Sovyet yayılmacılığından endişe eden ve bu durumu milli güvenlikleri açısından tehlike olarak tanımlayan ABD ve Batı Avrupa ülkeleri 1949 yılında NATO’yu kurmuştur. Zaman içerisinde çeşitli şekillerde genişleme, dönüşüm ve tehdit algısında değişikliğe giden NATO günümüze kadar varlığını devam ettirmiş güçlü bir ittifak ve örgütlenmedir. Türkiye 1952 yılında üyesi olduğu NATO’nun güçlü bir müttefiki olmuştur. Türkiye, NATO’ya dahil olduğu 1952 yılından itibaren çeşitli şekillerde ve tarihlerde krizler yaşamıştır, yaşanılan krizler tarafların ilişkilerini sorgulamalarına ve karşılıklı güven probleminin aşılamamasına neden olmuştur. Bu çalışmada Türkiye, NATO ve ABD’nin yaşadığı krizler tarihsel süreç içerisinde ele alınmış ve NATO-Türkiye ilişkilerinin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunulmuştur.

NATO’NUN KURULUŞU VE TÜRKİYE’NİN NATO ÜYELİĞİ

2. Dünya Savaşının sona ermesinin ardından İngiltere ve Fransa kendi güvenliklerini tesis edebilmek amacıyla 4 Mart 1947 de Dunkirk Anlaşmasını imzalamıştır. Dunkirk anlaşması esas itibariyle Alman tehdidine karşı yapılmış gibi görünse de, 17 Mart 1948 yılında Belçika, Fransa, Lüksemburg ve Hollanda arasında imzalanan Brüksel anlaşmasıyla Sovyet yayılmacılığından endişe duyan Avrupalı devletlerin dahil olduğu bir ittifak haline dönüşmeye başlamıştır. Brüksel ve Dunkirk anlaşmaları ile Avrupalı devletler Sovyet tehdidine karşı ekonomik, siyasal, kültürel, sosyal ve askeri alanda işbirliğine gitme kararı almışlardır. ABD, 2. Dünya Savaşının sona erişini takiben Sovyet tehdidini kendisi için öncelikli milli güvenlik riski olarak değerlendirmiştir. Sovyet yayılmacılığını önlemek amacıyla Marshall ve Truman yardımlarını devreye sokarak Avrupalı devletleri askeri ve ekonomik anlamda desteklemiştir.  Brüksel anlaşmasına imza atan devletler Sovyet tehdidine karşı içerisinde ABD’nin de yer alacağı bir ittifak arayışına girmiştir. Brüksel Anlaşmasına imza atan devletler, 15 Mart 1949’da NATO oluşumuna da hız kazandıracak olan ve içerisinde ABD, Kanada, Danimarka, İzlanda, Norveç, Portekiz ve İtalya’yı Brüksel Anlaşmasını imzalamaya davet etmiştir. (Özalp,2018)

Savaşın sona ermesinin ardından Avrupalı Devletlerin kalkınmasına ve savunmasına yönelik birçok mali yardımda bulunan ABD, Rusya’ya karşı üstünlük elde etmek istemiş ve kurulacak ittifakın Rusya’yı baskı altına alacağını düşünmüştür. Bu doğrultuda Brüksel Anlaşmasının kapsamı genişletilerek 4 Nisan 1949 tarihinde ABD ve Kanada’nın da dahil olduğu 10 Avrupa ülkesiyle Kuzey Atlantik Anlaşması (The Nort Atlantic Treaty Organization-NATO) imzalanmıştır. (Özalp,2018)

Türkiye’nin NATO’ ya üye olmasının altında iki önemli sebep yatmaktadır. Bu iki sebepten en önemlisi Osmanlı Devletinden günümüze kadar süre gelen Batılılaşma hareketinin devam ettirilmesi ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin batılı imajının sağlanmasıdır. İkinci neden ise Sovyet tehdidinin kendisini hissettirmeye başlamasına paralel olarak Rusya’nın Kuzey Doğu illerimizden toprak talep edip, Boğazların statüsünün yeniden değerlendirilmesini istemesi olmuştur. Türkiye bu nedenlerden dolayı NATO şemsiyesi altına girerek Sovyet tehdidinden korunmak ve toprak bütünlüğünün devamlılığını sağlamak istemiştir.(Topkaya,2021)

Türkiye’de ise 1950 yılında iktidar değişmiş ve Demokrat Parti tek başına iktidar olmuştur. Demokrat Partinin lideri Adnan Menderes öncelikli dış politik hedefin NATO üyeliği olduğunu açıklamış ve aynı yıl içerisinde çıkan Kore Savaşına 5000 kişilik bir tugay yollamıştır. Türkiye bu gelişme üzerine 1950 yılında ikinci kez NATO üyeliği için başvurmuş ve başvurusu reddedilmiştir. Aynı yıllarda Yunanistan’da NATO üyeliği için başvurmuş fakat Yunanistan’ın talebi de reddedilmiştir. Türkiye ile Yunanistan’ın taleplerinin reddedilmesinin başlıca nedeni o yıllarda İngiltere tarafından planlanan ve Türkiye ile Yunanistan’ı içine alan Doğu Paktı oluşturulmasının istenmesidir. İngiltere bu pakt ile Türkiye ve Yunanistan’ı kendi kontrolüne almak istemiş fakat bu plan Türkiye tarafından reddedilmiştir. Bu nedenden dolayı İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’nin NATO üyeliğine şiddetli bir şekilde muhalefet etmiştir (Özalp,2018).            

Türkiye’nin NATO’ya üye olması başta İngiltere ve Fransa tarafından çok eleştirilmiş ve bir takım engellemelerle karşılaşmıştır. Bu devletler Türkiye’nin NATO üyesi olmasıyla birlikte Ortadoğu’daki siyasi ve askeri sorunların NATO gündemine taşınacağını ve Sovyetlerin iyi ilişkiler geliştirdiği Ortadoğu Devletleriyle Türkiye’nin karşı karşıya gelmesini güvenlik riski olarak değerlendirmiştir.(Kibaroğlu,2017)

ABD, Türkiye’nin NATO üyeliğini şartlı olarak desteklemiştir. Bu şart ise; ‘’Türkiye’ye Ortadoğu’dan herhangi bir tehdit gelmesi durumunda Türkiye’nin NATO şemsiyesi ve koruması altında bulunmaması’’ durumudur. Bu şartlı evet NATO’nun kuruluş felsefesine ve NATO’nun 5. ila 6.maddesine tamamen aykırılık teşkil etmektedir. Türkiye NATO’nun ilk genişleme planı çerçevesinde Yunanistan ile birlikte 18 Şubat 1952 tarihinde NATO üyesi olmuştur.(Özalp,2018)

NATO İLE TÜRKİYE’NİN KARŞILAŞTIĞI KRİZLER

Dünya, soğuk savaşın başlamasının ardından iki kutuplu dünyada yaşanan rekabete tanıklık etmiştir. Bu rekabetin kendisi gösterdiği en önemli sahnelerden ikisi savunma sanayisi ve uzay bilimlerindeki rekabet oluşturmuştur. Rusya’nın sputnik füzelerini uzaya fırlatması ABD ve NATO tarafından endişeyle karşılanmış ve karşı önlem alma durumu hasıl olmuştur. NATO bu kapsamda SSCB’yi hedef alabilecek orta menzilli füzeleri İngiltere, İtalya ve Türkiye’ye yerleştirmeyi teklif etmiştir. 28 Ekim 1959 tarihinde Türkiye ve ABD arasında yapılan anlaşma ile Jüpiter füzelerinin Türkiye’ye yerleştirilmesi hususunda anlaşma sağlanmıştır. (Sever,1997)

1957 tarihinden itibaren kademeli olarak füzelerin Türk topraklarında konuşlandırılması ve yerleştirilmesi işlemi yapılmaya başlandı. Türk bürokrasi ve askeri kanadı füzelerin Sovyet tehdidine karşılık Türkiye’ye tam koruma sağladığını düşünüyordu. 1962 yılında Jüpiter füzelerinin konuşlandırma işlemleri tamamlanmış ancak, savaş başlıklarının ve füzelerin kullanımı Türkiye ve Amerika’nın ortak iznine tabi tutulmuştur. (İzmir,2017)

Jüpiter füzelerinin Türkiye’ye yerleşmesinin ardından SSCB yönetimi füzelerin kendileri için güvenlik riski oluşturduğunu ve ABD’nin füzeleri kaldırmaması halinde bu duruma karşılık vereceklerini açıklamıştır. Bu açıklamayı takiben ABD casus uçakları Küba açıklarında Sovyet gemilerini tespit etmiş ve Küba’da nükleer güce sahip Sovyet uzun menzilli füzelerinin yerleştirildiğini raporlamıştır. Bu sefer durum tam tersi istikamette seyretmiş ve Küba’ya yerleştirilen Sovyet füzeleri ABD için milli güvenlik tehlikesi oluşturmuştur. Gizli yürütülen müzakerelerde ABD Başkanı John Kennedy ve Rus lider Kruşçev arasında mektuplaşmalar gerçekleşmiş ve iki lider karşılıklı olarak füzelerin kaldırılmasında anlaşma sağlamıştır. (Bozkurt,2017)

Dönemsel şartlar ve soğuk savaş döneminin psikolojik etkisi bir arada düşünüldüğünde, Türk hükümetinin Jüpiter füzelerinin kaldırılması noktasında ABD’nin yanında yer aldığını söylemek mümkündür. Türkiye, soğuk savaşın en hararetli geçtiği dönemde dünya barışını etkileyecek ve dünyayı yeni bir savaşın eşiğine getirecek krizin tarafı olmak istememektedir. Jüpiter füze krizinin etkisi ilerleyen yıllarda kendisini hissettirecektir, Jüpiter füze krizinden sonra sadık müttefik olarak görülen Türkiye’nin ABD ve NATO için çıkarları doğrultusunda feda edilebileceği gerçeği Türk milletinin daima aklında yer alacaktır (İzmir,2017).

Türkiye ile ABD dolayısıyla NATO arasında yaşanan bir diğer önemli kriz Johnson Mektubu hadisesidir. Zürih anlaşmasına göre Kıbrıs’ta İngiltere, Türkiye ve Yunanistan garantör devlet statüsünde bulunmaktaydı. 1960‘lı yıllar içerisinde Kıbrıs’ta yaşayan Rumlar Türk köylerini basarak katliamlara ve işkencelere başvurmuştur. Bu hadiselerin yaşanması üzerine 1963 yılında Türk jetleri Kıbrıs’a gönderilmiştir (Feridunoğlu,2017). Türk savaş uçaklarının Kıbrıs’a gönderilmesini takiben ABD Başkanı Lyndon B. Johnson, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı İsmet İnönü’ye hitaben müttefiklik ilişkilere ve diplomatik teamüllere tamamen aykırı bir mektup kaleme almıştır. Mektup’ta, Amerika’nın Türkiye’ye verdiği silahların NATO kapsamı dışında kullanılamayacağı ve Sovyetlerden gelecek olası bir tehdide karşı ABD ve NATO’nun Türkiye’yi korumayacağı ifade ediliyordu. NATO’nun 5. Maddesine ve müttefiklik ruhuna tamamen aykırılık teşkil eden bu durum, Türk kamuoyunda büyük bir infial yaratmış ve NATO’nun Türkiye açısından güvenirliğinin sorgulanmasına neden olmuştur (Kibaroğlu,2017).

NATO ile Türkiye arasında yaşanan diğer krizin konusu yine Kıbrıs’tır. 1974 yılında Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını amaçlayan darbe girişimine tepki olarak garantör devlet sıfatını kullanan Türkiye adaya askeri müdahalede bulunmuştur. Askeri müdahalenin sonucunda Türkiye 1975-1978 yıllarında ABD’nin silah ambargosuna maruz kalmıştır. Bu ambargo Türkiye ile NATO ve ABD arasında yine bir güven problemi ve güvenlik endişesi riski yaratmıştır (Kibaroğlu,2017). ABD’nin o dönemde Türkiye’ye ambargo uygulamasının en önemli nedeni Yunanistan ve Türkiye’nin askeri kapasitesinin Türkiye lehine olmasıdır. Yunanistan ve Türkiye arasında askeri anlamda denge kurmak isteyen ABD, Türkiye’ye ambargo uygulayarak dengeyi sağladığını düşünmüş ve 1978 yılında silah ambargosunu kaldırmıştır (Sander,1979). Türkiye’nin ABD ambargosuna cevabı, Türkiye’deki ABD ve NATO üs ve askeri faaliyetlerini yasaklamak olmuştur. Bu durum sonucunda ABD bölgedeki istihbarat ve bilgi paylaşımından mahrum kalmış ve Türkiye’ye uyguladığı silah ambargosu kararını gözden geçirmek zorunda kalmıştır. Türkiye, ABD tarafından uygulanan silah ambargosunun savunma sanayisine olan etkisini görmüş ve bu etkiyi minimize etmek amacıyla ASELSAN gibi kuruluşların kurulmasını sağlamıştır. Buradan çıkacak en önemli sonuç; Türkiye’nin NATO’ya ihtiyacının olduğu kadar, NATO’nun da Türkiye’ye olan ihtiyacıdır. Zira Türkiye NATO’nun güney-doğu kanadının savunmasını üstlenmekte ve ittifakın önemli bir yükünü çekmektedir (Özalp,2018).

1990 yılında Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi Türkiye ile NATO arasında yeni bir krizin yaşanmasına neden olmuştur. Türkiye güneyinde meydana gelen savaşın kendisi için güvenlik tehdidi olduğunu ileri sürmüş ve NATO’nun 5.maddesinin devreye alınarak NATO’dan müttefiklik ruhuna uygun olarak ortak savunma talep etmiştir. NATO, Türkiye’nin bu taleplerine olumsuz cevap vermiş ve Ortadoğu’nun NATO’nun operasyon sahasının dışında kaldığını gerekçe göstermiştir. Türkiye’nin ısrarları ve istekleri doğrultusunda NATO 1991 yılında iki adet Patriot hava savunma sistemini ve 42 adet savaş uçağından oluşan filoyu Malatya Erhaç’taki hava üssünde konuşlandırmıştır (Molla,2009).

Türkiye benzer şekilde 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgal etmesiyle gelişen süreçte, Irak’ın elinde bulunan kitle imha silahlarının varlığından endişe etmiş ve NATO’nun 4.maddesinin kullanılması amacıyla NATO’yu toplantıya davet etmiştir. NATO üyesi devletler bu çağrıya olumsuz cevap vermiş ve Türkiye’yi sınırlarındaki savaşta yalnız bırakmıştır (Topkaya,2021).

ABD, Kuzey Kore ve İran’ın balistik füze tehdidine karşı önlem almak istemiş ve Füze Kalkanı projesini devreye almıştır. Proje 2009 yılında NATO projesine dönüştürülmüş ve içerisinde Türkiye’nin de bulunduğu iki Avrupa ülkesine füze rampaları ve radar sistemlerinin kurulması kararlaştırılmıştır. Türkiye 2010 yılında Lizbon’da yapılan NATO zirvende Füze Kalkanı projesine şartlı olarak olur vermiştir. Türkiye’nin şartları şu şekildedir; Füze tehdidine karşı herhangi bir ülke ismi verilmeyecektir (burada İran ve Rusya gibi ülkelerin Türkiye için risk oluşturulması engellenmek istenmiştir), Füze Kalkanı projesinin bir NATO projesi olduğu ifade edilmelidir ve füze savunma sisteminin NATO komuta ve kontrolünde olması istenmiştir. Türkiye soğuk savaş döneminde Jüpiter füzelerinde yaşadığı acı deneyimi burada yaşamak istememektedir. Türkiye’nin taleplerini yerine getiren NATO, Füze Kalkanı projesinin radarlarını Kürecik’te konuşlandırmıştır (Çalışkan,2021).

NATO ile Türkiye arasındaki ilişkileri olumlu yönde etkileyen bir gelişme 2012 yılında yaşanmıştır. Arap Baharı sürecinin başlamasıyla 2011 yılından itibaren Suriye’de etkisini gösteren iç savaş ortamı Türkiye için öncelikli güvenlik riski oluşturmaktaydı. 2012 yılında Türk keşif uçağının uluslararası hava sahasında Suriye tarafından vurulması bölgedeki tansiyonu arttırmıştır. Türkiye, NATO’dan müttefiklik ruhuna uygun olarak davranmasını istedi ve aynı yıl içerisinde Türkiye’ye Patriot hava savunma sistemleri yerleştirilmiştir (Kibaroğlu,2017).

Son dönemlerde Türkiye ve NATO ittifakının sürekli olarak karşı karşıya geldiği en önemli husus Suriye’nin Kuzeyinde bulunan terörist grupların taraflarca farklı tanımlanmasıdır. NATO, Suriye’nin kuzeyinde faaliyet gösteren terörist unsur DAEŞ ile mücadelede terörist kürt grupları (YPG/PYD) silahlandırmakta ve sözde DAEŞ ile mücadelede kullanmaktadır. Türkiye ise ABD’nin silahlandırdığı YPG/PYD/PKK unsurlarını öncelikli milli güvenlik tehlikesi olarak algılamakta ve Suriye’nin kuzeyinde oluşturulması planlanan sözde kürdistan devleti için silahlandırıldığını ifade etmektedir. Türkiye ve NATO arasındaki dost-müttefik algısının bu denli keskin farklılıklar barındırması şüphesiz ilişkilerin seyrini olumsuz manada etkilemiştir ve etkilemeye de devam edecektir (Askeroğlu,2018).

Türkiye’nin, ABD dolayısıyla da NATO ile yaşadığı bir diğer sorun S-400 hava savunma sistemlerinin Rusya’dan alınmasıdır. Bilindiği üzere Türkiye 2012 yılında güney sınırındaki balistik füze ve iç savaş tehdidine paralel olarak NATO’dan Patriot hava savunma sistemi istemiş ve sistem 2012 yılında kurulmuştu, fakat hava savunma sistemlerinin kullanım süresinin 2015 yılında dolmasıyla sistemler Türkiye’den sökülerek taşınmıştır (Hürriyet,2015). Bu gelişmenin ardından Türkiye hava savunma sistemi ihtiyacının giderilmesine için ABD’den Patriot hava savunma sistemlerini (HSS) satın almak istemiştir. Türk tarafı ABD’den HSS alırken teknoloji transferi konusunda ısrarcı olunca ABD Patriot satmaktan vazgeçmiştir. Bu gelişmenin adından Türkiye HSS almak için ihaleye gitmiş ve ihaleyi Çinli bir firma kazanmıştır. ABD’nin Kuzey Kore ve İran’a uyguladığı yaptırımları delmekle suçlanan Çinli firmanın ABD tarafından yaptırım listesine eklenmiş olması neticesinde ihale iptal edilmiştir. Türkiye’nin istediği teknoloji transferinin ABD tarafından kabul edilmemesi ve Türkiye’nin ciddi manada HSS’ye ihtiyaç duyması Türk tarafını farklı alternatiflere yönelmeye mecbur kılmıştır. Türkiye bu sebepten dolayı 2017 yılında Rusya’dan S-400 HSS almıştır (Diken,2019).

Türkiye’nin S-400 HSS’lerini Rusya’dan satın alması ABD ve NATO’yu ciddi manada rahatsız etmiştir. S-400’lerin NATO sistemlerine entege olmaması, NATO faaliyet ve teknolojik kabiliyetlerinin Rusya tarafından casusluk yolu ile elde edileceği endişesi ABD ve NATO tarafından sürekli olarak dile getirilmiştir. ABD bu gelişmeler üzerine Türkiye’yi F-35 savaş uçağı programından çıkarmakla ve CAATSA yaptırımlarını uygulamakla tehdit etmiştir (DW,2019). Nitekim Türkiye üretici ortağı olduğu F-35 savaş uçağı programından çıkarılmış ve CAATSA yaptırımlarına maruz kalmıştır. CAATSA yaptırımları kapsamında Savunma Sanayi Müsteşarımız İsmail Demir ve beraberindeki üç kişinin ABD’deki mal varlıkları dondurulmuş ve vize kısıtlaması getirilmiştir. Bu kapsamda Savunma Sanayi Müsteşarlığının ABD bağlantılı finansal kuruluşlardan kredi ve ihracat lisansı alınmasına ilişkin kısıtlamalar getirilmiştir (BBC,2021).

SONUÇ

Türkiye 1952 yılında NATO’ya üye olarak sınırlarındaki Sovyet tehdidinden korunmak ve Batı sistemine entegre olmak istemiştir. Bu doğrultuda NATO ittifakının sadık ve güçlü bir ortağı olmak için çaba göstermiştir. Türkiye NATO üyesi olması sebebiyle ittifakın güney ve doğu kanadının savunmasını üstlenmiş, böylece 2. Dünya Savaşından yenik ayrılan batılı devletlerin kalkınma reformlarına daha fazla bütçe ayırmasını sağlamıştır.

NATO ve Türkiye ilk kez Jüpiter füze krizinin yaşanması sürecinde karşı karşıya gelmiş ve Küba’daki Sovyet füzelerinin kaldırılması karşılığında Türkiye’deki Jüpiter füzeleri kaldırılmıştır. Bu süreçte ABD kendi çıkar ve milli güvenliği için NATO üyesi olan Türkiye’nin milli güvenliğini tehlikeye atmış ikili ilişkileri ciddi anlamda yaralamıştır. Yaşanılan ikinci ve üçüncü krizin nedeni Kıbrıs meselesi olmuştur. 1963 yılında ABD Başkanı Johnson, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Başbakanı İnönü’ye diplomatik dilden son derece uzak tehdit dolu bir mektup yollamıştır. Bu kapsamda Johnson, Sovyetlerden gelecek olası bir tehdide karşı Türkiye’nin NATO tarafından korunmayacağını ifade etmiştir. Türkiye, 1974 yılında ise Kıbrıs Barış Harekatının gerçekleştirmiş ve buna mukabil ABD’nin silah ambargosuna maruz kalmıştır. ABD’nin NATO üyesi olan bir ülkeye silah ambargosu uygulaması, Türkiye açısından ittifakın sorgulanmasına neden olmuştur. Benzer süreçlerin Irak’ın Kuveyt’i işgali ve ABD’nin Irak işgalinde de yaşanması ittifak ile Türkiye arasındaki güven ilişkisini zedelemiştir.

Son yıllarda NATO ile Türkiye arasındaki sorunların temelini Suriye’nin kuzeyindeki terörist grupların tanımlanmasında yaşanılan farklılıklar ve S-400 krizi oluşturmaktadır. Türkiye Suriye’nin kuzeyindeki terörist yapılanmaya (YPG/PYD/PKK) olan ABD desteğinin kesilmesini talep etmektedir. ABD ise DAEŞ ile yaptığı mücadele de Türkiye’nin terörist olarak tanımladığı gruplarla ortak hareket ettiğini ifade etmiştir. Bu durum neticesinde NATO’nun iki güçlü ortağının Suriye’de karşı karşıya gelmektedir. Türkiye NATO’lu müttefiklerin engellemelerine rağmen Rusya ve İran ile masaya oturarak Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatlarını icra etmiştir.

Türkiye’nin NATO’ya ihtiyacının olduğu kadar NATO’nun da Türkiye’ye ihtiyacı olduğu artık bilinen bir gerçektir. Türkiye güçlü ordusu ile NATO’nun en sadık üyelerinden birisi olmuş ve NATO operasyonlarının neredeyse tamamına katılmıştır. Türkiye milli güvenliğini ilgilendiren konularda NATO ile çelişse de, NATO şemsiyesi altında olması batılı devlet kimliğinin ve caydırıcı devlet ilkesinin devamlılığı için son derece zaruridir.

 

Kaynakça 

Askeroğlu, S. (2019, 12 11). NATO’nun Rusya ve Suriye Yaklaşımı. İran Araştırmaları Merkezi .

BBC. (2021). Erişim Adresi https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-56644932

Bozkurt, İ. (2017). Soğuk Savaş Döneminde Amerika Birleşik Devletleri Türkiye İlişkilerinde Bir Kırılma Noktası:Küba Bunalımı. Akademik ve Sosyal Araştırmalar Dergisi .

Çalışkan, B. (2021). NATO'NUN BALİSTİK FÜZE SAVUNMA SİSTEMİ VE TÜRKİYE'NİN ROLÜ. İNSAMER .

Deutsche Welle Türkçe. (2019). Erişim Adresi https://www.dw.com/tr/alt%C4%B1-soruda-s-400-krizi/a-49574146

Diken. (2019). Erişim Adresi https://www.diken.com.tr/turkiye-obama-doneminde-patrioti-neden-alamadi-ve-s-400e-yoneldi/

Feridunoğlu, İ. C. (2017). Hürriyet Gazetesi’nce 1964 Johnson Mektubu Süreci’nde Kullanılan Dilin Milliyetçi Söylem Bağlamında Söylem Analizi Yöntemiyle İncelenmesi. Karadeniz Sosyal Bilimler Dergisi .

Hürriyet Gazetesi. (2015). Erişim Adresi https://www.hurriyet.com.tr/dunya/nyt-patriotlarin-cekilecegi-soylendiginde-turk-yetkililer-mosmor-oldu-29837490

İzmir, B. (2017). İKİ MÜTTEFİK BİR KRİZ TÜRK AMERİKAN İLİŞKİLERİNDE JUPİTER FÜZE KRİZİ. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMLER DERGİSİ .

Kibaroğlu, M. (2017). Türkiye-NATO İlişkileri. SETA-Siyaset Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı.

Molla, A. (2009). SOĞUK SAVAŞ SONRASI KÖRFEZ KRİZLERİ VE TÜRKİYE-ABD-NATO İLİŞKİLERİ. Yönetim ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi .

Özalp, M. (2018). Fayda ve Zararlar:Çıkmakla Kalmak Arasında Türkiye-NATO İlişkileri. Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi .

Sander, O. (1979). Türkiye'nin Batı Bağlantısı I A.B.D. ve Türkiye. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi .

Sever, A. (1997). YENİ BULGULAR IŞIĞINDA 1962 KÜBA KRİZİ VE TÜRKİYE. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi .

Topkaya, S. (2021). Türkiye'nin NATO Üyeliğinin Artıları ve Eksileri . BAUDEGS Stratejikl Araştırmalar Merkezi .

 

 

Barış Yüksel

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Uzman