Türkiye ve Kredi Derecelendirme Kuruluşları

Yazan  22 Eylül 2020

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody's“Türkiye'nin kredi notunu” B1'den B2'ye indirdi ve “görünüm değerlendirmesini” de, mali ölçümlerin beklenenden daha hızlı kötüleşebileceğini kaydederek "negatif"te bıraktı[1]

Bunun bir anlamı da, bundan sonraki değerlendirmede notu tekrar indirebileceğidir. Bu seviye, iktidar partisinin 2003'te devraldığı kredi notunun altında olmasının yanında, tarihsel olarak da en düşük dereceyi işaret etmektedir.

Kaynak: Rating Action: Moody'sdowngradesTurkey'sratingsto B2 andmaintainsnegativeoutlook 11 Sep 2020,

 

Hâlihazırda "önemli derecede spekülâtif" tanımlamasına düşmüş olan Türkiye'nin kredi notu bir kere daha kırılırsa, önemli spekülatif değerlendirmenin en dibine düşmüş olacaktır.

Keza derecelendirme kuruluşu Moody’s geçen hafta Türkiye'nin kredi notunu indirmesinin ardından, dün de 13 Türk bankasının kredi ve diğer notlarını düşürdü.[2] Moody's 15 Eylül akşamı yayımladığı değerlendirmeye göre bankaların kredi notu görünümünü "negatif" olarak bıraktı. Kuruluş 12 bankanın “uzun vadeli döviz cinsi mevduat” notunu, altı bankanın “karşı taraf risk” notunu ve bir bankanın “uzun vadeli kredi” notunu bir kademe indirdi.

Söz konusu “not indirme” açıklaması üzerine bugünkü yazımızı, kredi dereceleme kuruluşları (KDK), faaliyetleri, Türkiye’nin bu kuruluşlarla olan ilişkileri ve bu son kararın tahliline ayırdık.

KISACA “KREDİ DEĞERLENDİRME KURULUŞU)” NEDİR?

  • Kredi Dereceleme Faaliyeti

19 yy.’da finansal piyasaların gelişmesinin sonucunda, piyasada işlem yapan fon fazlası ve fon açığı olanların zamanla “güven” sorunu önem kazanmaya başlamıştır. Bu anlamda derecelendirme kuruluşları ortaya çıkarak, taraflar arasında risk düzeyine bağlı olarak vermiş oldukları notlarla, yatırımcıların daha rasyonel karar almalarını sağlamışlardır.

Kredi dereceleme kavramının tanımı hakkında literatürdeki en tutarlı tarif, “açılacak kredilerin, zamanında ve tam olarak geri ödenmemesi ihtimali hususunda, uluslararası sermaye piyasalarındaki ölçütlere uygun ve objektif bir ölçü sağlamak amacıyla, borçlunun ihraç ettiği menkul kıymetlere yatırım yapılması halinde, yatırımcının bundan dolayı yüklendiği riskin belirlenmesi” şeklinde olanıdır.

Uluslararası yatırımcılar, portföy tercihlerini ve yatırım yapacakları piyasaları seçerken, KDK’larının değerlendirme notlarını göz önünde bulundurmaktadır. Bu anlamda KDK’larının ülkeler için yapmış oldukları not açıklamaları da, ilgili ülke piyasalarını etkileyen bir faktör olarak ortaya çıkmaktadır. Söz konusu kuruluşların piyasalardaki rolü, 1980’lerde başlayan “küreselleşmeyle”, daha da önem kazanmıştır.

Ülke ekonomilerinin büyüme sürecini finanse edebilmek için yurt içi tasarrufların yetersiz kalması durumunda, yabancı yatırımlara duydukları ihtiyacı, “doğrudan yabancı sermaye” veya “finansal sermaye” olarak ülkeye getirmeye çalışırlar. Özellikle finansal sermayenin menkul kıymet piyasalarında yatırım yapabilmesi, belli bir güven duygusuna ihtiyaç yaratmaktadır. Bu nedenle de ülke ekonomilerinin borçlarını geri ödeyebilme kabiliyetlerine ilişkin, yatırımcıların bilgi ve fikir edinebileceği “küresel düzeyde göstergelere” ihtiyaç duyulmaktadır. Bu bağlamda, ülke ekonomileri için “kredi derecelendirme” kavramı giderek önem kazanmaktadır.

  • Uluslararası Kredi Dereceleme Kuruluşları

Günümüzde global düzeyde faaliyet gösteren bir çok KDK bulunmaktadır. Bunlardan en önemli üç derecelendirme kuruluşu S&P, Moody’s ve Fitch’dir. Üç büyükler olarak da bilinen S&P, Moody’s ve Fitch kredi derecelendirme sektörünün yüzde 95’ini kapsamaktadır. S&P ve Moody’s yüzde 40‘ar paylarıyla pazarın %80’ine, Fitch ise toplam pastanın %15’ine sahiptir. Bunların dışında Duff&Phelps ve Dominion Bond da, bu alandaki diğer iki önemli kuruluştur.

Bu kuruluşların verdiği notlara göre ülkeler ve şirketler borç alabilmekte ya da verebilmektedir. Bu kuruluşların verdiği notlar, bir yandan kredilerin riskini ölçerek, ülke ve firmalar için borçlanmada kolaylık sağlarken; diğer yandan da, yatırımcılara bilgi temin etmektedir.

Her üç kuruluş için de borcun geri ödenmemesi durumu, şu üç hususun gerçekleşmesidir:

* İtfa tarihinde veya itfa tarihinden sonra öngörülen makul bir sürede, borcun anaparası ya da faizinin ödenmemesi,

* borcun gönülsüz ve zorlayıcı bir tavırla itfa tarihinin değiştirilmesi, başka bir borçlanma aracı ile değiştirilmesi

* borcun yeniden yapılandırılması.

Buna ek olarak, devletlere ait kredi derecelendirmesinde, kredi kalitesinin belirlenmesinde temel belirleyici unsurları, ülkenin “politik ve ekonomik riskleri” oluşturmaktadır. Politik risk; “söz konusu ülke hükümetinin ödeme konusundaki istekliliği” olup; bu olgu, devletlerin borçlanmasını diğer borçlanmalardan ayıran en önemli niteliksel faktörlerden birisidir. Ekonomik risk ise, “ekonomik yapı, demografik yapı, zenginlik ve ekonomik büyüme olanakları hususundaki riskleri” içermektedir.

Üç önemli kredi dereceleme kuruluşlarınca kullanılan “not tanımı” aşağıdaki tabloda özetlenmiştir.[3]

 

 

KDK’larının vermiş oldukları notlar, ülkelerin veya şirketlerin aralarında yapacakları borçlanmalara yön vermektedir. Ülkelerin bir birlerine verecekleri “borç miktarını” ve “borçlanma maliyetinibelirlemek açısından, anılan notlar referans niteliği taşımaktadır.

TÜRKİYE’NİN DERECELENDİRME NOTLARI ve İRDELENMESİ

KDK’larının Türkiye tarihçesine bakıldığında, Türkiye için Moody’s ve S&P ilk not açıklamalarını 1992 yılında yapmış olduklarını görmekteyiz. 20 yıllık bir derecelendirme geçmişine sahip olan Türkiye’ye üç büyük KDK tarafından sadece iki yıl kadar bir süre yatırım yapılabilir seviyeden (1992 ve 93) kredi notu tahsis edilmiştir.

 

Görüldüğü gibi ülkenin dereceleme notu, Eylül 2016’dan bu yana tüm KDK’larına göre “yatırım yapılamaz” bölgede bulunmaktadır.

2008 küresel kriz sonrasını içeren aşağıdaki tabloya baktığımızda, genel olarak “yatırım yapılabilir” seviyenin altında ve bu seviyenin de en üst kırılımı olan ‘’spekülatif’’ kısmında yer aldığını görmekteyiz. Ancak notları ve not veren KDK’larını ayrıntılı olarak incelersek, Fitch’e göre 2012-2016 arasında bir yükseliş yakalanmış olduğu, ancak 2017 notlandırması itibariyle Türkiye’nin en son ‘’yatırım yapılabilir’’ seviyesindeki notunun da, bu sahanın altına düştüğü görülmektedir.

Moody’s verilerine göre ise, 2009’dan 2013’e kadar ülke notlarında bir yükseliş izlenmektedir. Lâkin son 3 yıldaki not, 2013 seviyesinin altındadır. S&P’a göre de 2013’e kadar süren yükseliş, 2013’te düşüş trendine geçmiştir. Bu verileri derleyince ulaşabileceğimiz genel sonuç, son 7 yıla baktığımızda Türkiye açısından en iyi “not dönemi” 2013 olmuştur. 2013 sonrasında kredi notu düşüş göstermektedir.

 

 

Mahfi Eğilmez’in, bu sayısal notlardan giderek hazırladığı“S&P ve Moody’s notlarının tarihsel gelişiminin”grafiğini aşağıda bulmaktasınız.

Grafik bize Türkiye’nin kredi notlarının 1994 ve 2001 krizlerinde olumsuz yönde etkilendiğini, 2008’de başlayan küresel krizde ise mevcut düzeyini koruduğunu, sonrasında yükselişe geçerek başlangıç düzeyine tekrar ulaştığını göstermektedir. O noktada fazla kalamayan notlar yeniden düşüşe geçmiş ve bugünkü düşük seviyeye yerleşmiştir. Bugünkü düzey; S&P yönünden 2001’de verilen en düşük düzeyin üzerinde olması hâlâ sürerken, Moody’s açısından bugüne kadar Türkiye’ye verilmiş en düşük düzeye inmiş bulunuyor.

MOODY’S SON DERECELENDİRME ÖZELİNDE DEĞERLENDİRME

Moody’s tarafından belirlenen son notun, önceki nottan çok büyük bir farklılık göstermemektedir. Her ikisi de, üç basamaktan oluşan “yüksek derecede spekülatif” grubu içinde yer almaktadır. Bu nedenle son not düşürme, pek önemli bir hareket olarak gözükmeyebilir. Bununla birlikte konuyu önemli hale getiren önemli bazı noktalar bulunmaktadır.

Bunların birincisi, Moody’s not kararını beklenen süreden önce vermiş olmasıdır. Anılan erkene alma yatırımcılara “gecikmede sakınca”olduğu mesajı vermektedir.Bu olgudan bir “acil durum”işareti çıkartılabilir.

İkinci önemli nokta, görünüm değerlendirmesini not indirimine rağmen negatifte bırakılmış olmasıdır. Moody’s bu kararıyla,önümüzdeki dönemde Türkiye’nin kredi notunun daha da düşme ihtimalinin, aynı kalma veya yükselme olasılıklarından daha yüksek olduğunu söylemiş olmaktadır. B2 notunun bir basamak altında yine “yüksek derecede spekülâtif” sınıfında yer alan B3 notu vardır. İki basamak aşağıdaki Caa1 notu ise “güçlü risk” anlamını taşımakta ve bu tamamen ayrı bir sınıfa düşmeyi getirmektedir.

Üçüncüsüde, Moody’s tüm analizi boyunca “ödemeler dengesi krizi” tehlikesine vurgu yapıyor olmasıdır. Ödemeler dengesi krizi ihtimalinin “yakın bir tehdit” olarak bu ölçüde vurgulanarak öne çıkartılmasını, uluslararası KDK Türkiye analizlerinde ilk kez görülmektedir.

Diğer yandan Moody’s not dereceleme kararının aşağıdaki temel noktalara dayandığını görmekteyiz:

-Türkiye’nin mevcut kırılganlıklarının bir “ödemeler dengesi krizine” yol açma olasılığının giderek güçlenmesi. Bu savı destekleyen başat olgu, TCMB “brüt uluslararası rezervlerinin” hızla düşmüş, net rezervlerinin” ise negatife dönmesi olarak görünmektedir. Bu bağlamda TCMB’nın TL’yi savunmak için 2020 başından beri yaptığı başarısız girişimleri yüzünden ülkenin döviz rezervleri, onlarca yıldır görülmemiş bir düzeye inmiştir. Altın dışındaki brüt rezervler, yılbaşından bu yana yüzde 40 azalmıştır.

-TCMB’nın “swap” piyasasındaki “açık pozisyon”tutarı 53 milyar Amerikan Doları ($)’naulaşmıştır. Vadesi gelen swap işlemleri yenilenemezse, ticari bankaların TCMB’nda tuttukları döviz, bu açık pozisyonu kapatmaya yetmeyeceği açıktır.

-Ülkede yaşanan ve hızlanan “dolarizasyon” da, riskleri artıran bir faktör olarak durmaktadır

-Türkiye ekonomisinin yıllardır en güçlü noktalarından birisi olan “kamu bütçesi mali disiplini”, kısa vadeli amaçlar için uygulanan politikalar nedeniyle hızla aşınıyor. Bütçedeki bozulmanın, önümüzdeki dönemde tahminlerden daha hızlı ilerlemesi ihtimali oldukça yüksektir.

-Riskler artarken sorunlara yönelik etkin çözümler bulma noktasında ekonomi yönetimi, ya isteksiz ya da donanımsız olarak değerlendirilmektedir.

Bu bağlamda Moody's şöyle bir açıklama yapmış: "Türkiye'nin dış kırılganlıkları muhtemelen artan bir şekilde ödemeler dengesi kriziyle sonuçlanacak. Türkiye'nin kredi profiline yönelik risklerin artması ile birlikte, ülkenin kurumları bu zorlukları etkin bir şekilde çözmekte isteksiz ya da çözemiyor görünüyor".

-Politik baskılar ve merkez bankası bağımsızlığının çok sınırlandırılması, TCMB’nın öngörü ve ön alma hareketini yavaşlatmakta; önlemlerin etkinliğini düşürmektedir.

-Ülke kamu yönetim kurumlarının giderek etkisizleşmesi, bağımsızlığını yitirmesi,işlevselliğini yitirmesi ülkenin Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle yönetilir hale gelmesi, yönetim erklerinin zayıflaması ve demokrasiden uzaklaşılması gibi gözlenen olguların, ekonomi cephesinde de kırılganlık olarak değerlendirilir hâle gelmiştir.

-Türkiye’nin birçok cephede karşı karşıya bulunduğu jeopolitik riskler giderek artmıştır. ABD ve AB ilişkilerindeki sorunlar ile Doğu Akdeniz’deki gerilimler, doğacak bir ekonomik krizin hızlandırıcısı olarak görülmektedir.

SONUÇ YERİNE

Moody’s’in not indirirken yaptığı açıklamalara ve belirttiği risklere bakıldığında, bunların zaten son yıllarda iktisatçıların tümünün söylediği görülmektedir. Yani taraf olmayan tüm iktisatçılar bu gidişatı zaten görüyor ve söylüyorlardı. Bu bağlamda anılan not indirimi için yapılacak şey, belirtilen kırılganlıkların ve biriken risklerin nasıl elimine edileceği olmak zorundadır.

Moody’s not indirirken vurguladıklarına topluca baktığımızda: Son yıllarda uygulanan politikaların makro ekonomik sorunları çözemediği, aksine kırılganlıkları artırdığı; bunun yanında Türkiye’deki ekonomik kurumların bu dengeyi düzeltebilmek için istekli olmayıp, üstüne becerikli de olmadıkları belirtilmektedir. Temelde dile getirilen başat not indirim gerekçelerine bakacak olursak: Döviz rezervlerinde erimeyi ve mevcut dış borcun getirdiği kırılganlıkları, artan kırılganlıklar karşısında kurumların etkin politika geliştirememesi, artan kırılganlıkları onarmak için gereken mali imkânın da, artan bütçe açıkları nedeniyle artık kalmamış olması olarak görülmektedir.

Geriye dönük özeleştiri yaptığımızda Türkiye’nin,

*son 1.5 yılda gereksiz ve normal olmayan operasyonlarla yaklaşık 100 milyar $’lıkrezervini erittiğini,

*Temmuz sonu itibarıyla, orijinal vadesine bakılmaksızın vadesine 1 yıl veya daha az kalmış “kısa vadeli dış borç stokunun” 176.5 milyar $’a ulaştığını[4],

 *buna yaklaşık 25/30 milyar $ olacağı tahmin edilen “cari açık”tutarını ekleyerek ulaşılan 200 milyar $ döviz finansman ihtiyacı olduğunu,

*“Ticari sır” kapsamına alındığı için yeterli bilgi sahibi olmanın oldukça güç olduğu, borçlarına ve veya hasılatlarına “Hazine garantisi” verilmiş “kamu özel sektör işbirliği (KÖİ)” projeleri nedeniyle Hazine’nin tahminen (borç olarak gösterilmediği için) 150-250 milyar $ tutarındaki “potansiyel ödemesi” olgusu,

mevcut CDS oranlarıyla, mevcut diğer kırılganlıkları (ekonomik, siyasi, jeopolitik, demokrasi uygulamaları vs),uygulanan dış politika anlayışıyla,gereken bu dövizin teminindeki zorluk ülkede yaşayan ve düşünen herkesçe bilinmektedir.

Bu noktada bir diğer sorun da, sözü geçen sorunların kimlerce üstesinden gelineceği, ekonomi yönetiminde değişikliğin olasılığı olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü artık,“biz kendi kendimize yeteriz” sloganıyla örtük ve etkinliği tartışmalı uygulamaların sürdürülmesinin, döviz gelebilecek tüm noktaları kendi elimizle sonlandırmayla nereye varılabileceği samimiyetle sorgulanmalıdır.

Türkiye ekonomisinin potansiyeli böyle bir notu hak ediyor mu derseniz, elbette hak etmiyor. Ancak daha önce de yaşadığımız gibi, ekonomiyi yönetenlerin yanlışları yüzünden böyle notlara muhatap olmaktayız.

İşin özü, iç tasarruflarının yetersizliği, ithalât bağımlısı üretim/ tüketim yapısı, israf ve “yerinde olduğu” tartışmalı kamu harcamaları nedeniyle “yurt dışına borçlanma kaldıracı” çok yükselmiş bir ekonomi olgusunun; çağdaş normlara uymayan hukuk sistemi ve demokrasiden uzaklaşan yeni bir devlet sistemi kurma faaliyetleri ile daha da ağırlaştırılması, ülkenin KDK’larınca izlenmesi ve derecelenmesinin önemini her zamankinden çok arttırmıştır.

Çözüm, her şeyden önce sorunla yüzleşmeyi gerektirmektedir. Uygulamaya baktığımızda ise, değil yüzleşmek, tersine; “algı bükülmesi”, gerçeği yansıtmayan rakamlar, geçici-dağınık önlemler, perdeleme ve halı altına süpürme yöntemlerinin tercih edildiği görülmektedir.

 

 

[1]Rating Action: Moody'sdowngradesTurkey'sratingsto B2 andmaintainsnegativeoutlook

11 Sep 2020, https://www.moodys.com/research/Moodys-downgrades-Turkeys-ratings-to-B2-and-maintains-negative-outlook--PR_431146?docid=PR_431146&lang=en&cy=global

[2]  “Moody's son olarak 13 bankanın kredi notlarını indirdi, görünüm negatif”, T24, 16.09.2020, https://t24.com.tr/haber/moody-s-son-olarak-13-bankanin-kredi-notlarini-indirdi-gorunum-negatif,903536

[3] Ersin Dedekoca, “Hep notumuzu kıran kredi derecelendirme kuruluşları ne iş yapar?”, Aydınlık.com.,19.07.2018, https://www.aydinlik.com.tr/haber/hep-notumuzu-kiran-kredi-derecelendirme-kuruluslari-ne-is-yapar-ersin-dedekoca-kose-yazilari-temmuz-2018

[4] “Kısa vadeli dış borç stoku 2019 sonuna göre yüzde 4.2 artarak 128.4 milyar TL oldu”, Bloomberg HT, 17.09.2020, https://www.bloomberght.com/kisa-vadeli-dis-borc-temmuz-da-yukseldi-2264610

 

Ersin Dedekoca

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Ekonomi Araştırmaları Uzmanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu   - 20-10-2020

Abraham Anlaşmalarının Orta Doğu’ya Vaadi

Abraham Anlaşmaları (Abraham Accords) başlangıçta İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri(BAE) tarafından yapılan bir açıklama olarak Ağustos ayında dünya gündemine düştüğünde çok taraflı bir anlaşmanın müjdecisi olmasına pek ihtimal vermek mümkün değildi.