AKP (Erdoğan) - PKK (Öcalan) Barış Anlaşması Son Virajda

Yazan  10 Nisan 2014

 

Türkiye Cumhuriyeti son 30 yıldır fiilen 1984'te başlayan PKK terör örgütü sorunuyla mücadele etmektir. Türkiye'nin bugüne kadar sorunu çözememesinin en temel faktörü sorunu tam olarak tanımlayamaması ve dolayısıyla çözüm yöntemini belirleyememesidir. Türkiye'nin PKK'ya karşı mücadelesini iki ayrı dönemde (birinci dönem 1984-1999, ikinci dönem 1999-....) incelediğimizde[1] aslında birinci dönemde sorun devlet tarafından  "terör" olarak görülmüş ve ona göre mücadele edilmiş, teröristbaşının yakalanmasıyla ve örgütün yurtdışına kaçmasıyla da askeri anlamda terör örgütü mağlup edilmişti.

Bunun hemen sonrasında ise devletin gerekli sosyal, ekonomik, siyasi, diplomatik tedbirleri hayata geçirememesini de fırsat bilen PKK Irak'ın kuzeyindeki güvenli sığınakta aldığı dış desteklerle birlikte 2003'ten sonra yeniden saldırılara başladı. Ancak bu sefer Türkiye'yi yönetenlere ve onların vasıtasıyla Tük milletine bu sorunun bir özgürlükler sorunu olduğu, askeri yöntemlerden vazgeçilerek siyasi çözümün bulunması empoze edildi. Maalesef bunda da başarılı oldular ve PKK terör örgütü AKP'nin müzakere masasına oturmasını sağladı.[2] Böylece uğruna binlerce gazi ve şehit verdiğimiz ve askeri anlamda kazanılan terörle mücadele siyaseten kaybedilmiş oldu.

Şimdilerde bunun yasal bir zemine oturtularak son imzaların atılması için gün sayılıyor. Ve Türkiye kendisinin acı şekilde yaşadığı ancak özellikle 2003'ten bu yana dik durup terör diye tanımlayamadığı PKK sorununda dışarıdan gelen empozelerle gerçeklere uygun olmayan sözde bir çözüme doğru sürüklenmektedir. Bunun sonucun da hatalı çıkması, yeni sorunlar yaratması kaçınılmaz olacaktır.

İşte bu makalede Türkiye'nin bekası açısından maalesef kötü sona doğru yaklaşan bu gidişin neden hatalı olduğunu önemli bir araştırmanın sonucundan faydalanarak ortaya koymaya çalışacağım. Öncelikle önemli bir ayrıntıyı vurgulamak gerekiyor. O da 2002'nin sonundan itibaren iktidarda bulunan AKP'nin 2013 yılı başında kamuoyuna duyurduğu ve sonrasındaki sözde çözüm sürecinde bile sürekli terörle mücadeleden bahsetmesine rağmen on yıldır uygulananların "isyancı-ayaklanan ya da işgale karşı direnen gruplara (insurgency)" karşı yürütülen strateji olduğudur. Bunlar Türkiye'ye dışarıdan dayatılan yöntemlerdir. Dünyada terörle mücadele ve isyancı-direniş gruplarına karşı mücadele stratejilerinin belirlenmesinde esas ülke ABD'dir. Ancak ABD'nin terörle mücadele adı altında Türkiye'ye önerdiği ise kendisinin işgal ettiği ülkelerde ya da BM/NATO gibi uluslararası ve bölgesel kuruluşlar vasıtasıyla müdahil olduğu çatışmaların yaşandığı ülkelerde uyguladığı isyana/direnişe karşı yöntemlerdir.  

Amerikan Yaklaşımı; İsyancı/Direniş Örgütleriyle Müzakere Ederek Sonuca Ulaşma

ABD'de terörist ve direniş/isyancı gruplarla mücadelede izlenecek politika ve stratejilerin neler olabileceği konusunda yapılmış çok sayıda inceleme  ve rapor vardır. Çünkü ABD dünyanın her tarafındaki bu tür olayların içindedir. Amerikalı araştırmacılar ve karar vericiler de bunları bir sonraki olaylarda kullanmak üzere kapsamlı şekilde incelemekte, dersler çıkarmaktadır. Bu araştırmayı yapanlardan en dikkat çekici olanı ise Amerikan karar vericiler üzerinde çok etkili olduğu bilinen RAND'dır. RAND'ın bu konularda 2010 ve 2013 yıllarındaki incelemeleri detaylı raporlar[3] olarak kamuoyuyla da paylaşılmıştır. Bu raporlarda dünyadaki 71 adet terör örgütü ve direniş/isyancı grubun neden olduğu çatışma süreçleri, nasıl sonlandırılabileceği incelenmiş ve öneriler hazırlanmıştır.

RAND son olarak söz konusu raporlardaki ulaştığı sonuçlardan hareketle bir barış anlaşmasıyla sonuçlanan (incelenen 71 adedinden 13'ü) hükümet-direniş/isyancı grup çatışmalarının hangi safhalardan geçtiğini tespit ederek Afganistan'dan tamamen çekilme hazırlığı yapan ABD'deki konuyla ilgili kişilerin Afganistan'da barışı tesis edecek bir çözüme nasıl ulaşılabileceğine ilişkin önerileri içeren yeni bir rapor hazırlamıştır.[4]

Raporda müzakereyle çözüme ulaşmış örnek olaylardan tespit edilen ve bir barış anlaşmasına götüren temel basamaklar aşağıdaki şekilde tespit edilmiştir. Raporda her örnek olayda bu basamakların aynı basamak sırasını takip etmediği, bazen birkaç basamağın eş zamanlı olarak gerçekleştiği, şekildeki basamak sıralamasına uyan tek örneğin Kuzey İrlanda olduğu tespit edilmiştir.  

 

PKK Terör Örgütüne Direniş/İsyancı Örgüt Muamelesi Yapılıyor

Yukarıdaki şekille Türkiye'de son yıllarda PKK terör örgütüyle ilgili gelişmelere bakıldığında şaşırtıcı derecede örtüştüğünü görmekteyiz. Ama yine hatırlanması ve akılda tutulması gerekli olan şey PKK'nın bir terör örgütü olduğu (en azından devletin resmi söyleminin bu olduğu, halkın (PKK ve yandaşı örgüt/partiler hariç) da buna inandığı), bu şeklin ise terör örgütleriyle değil direniş/isyancı gruplarla müzakere ederek bir anlaşmaya varmanın basamakları olduğudur.

Türkiye'ye PKK terör örgütüyle mücadelede bu yaklaşımı öneren ABD açısından tek terör örgütü olan El Kaide ile mücadelesinde Reagan döneminden Obama yönetimine kadar tüm Amerikan Başkanları terör örgütleriyle görüşülemeyeceğini, teröristler dünyanın neresinde hangi inde saklanırlarsa saklansınlar aranıp bulanarak imha edilmesini ana hareket tarzı olarak kabul etmiştir ve halen de aynı stratejiyi uygulamaktadır. Bunun içindir ki ABD'nin terörle mücadele stratejisi ve direniş/isyancı gruplarla mücadele stratejisi farklıdır ama bizim terörle mücadelede ikincisini esas almamızı istenmektedir. Çünkü PKK ABD'nin terör örgütleri listesinde olmasına rağmen özellikle 1999'da Öcalan'ın yakalanıp teslim edilmesiyle birlikte artık  ABD açısından özgürlük/bağımsızlık arayan bir halk adına terörist yöntemler de kullanan bir direniş/isyan hareketidir.

 

Terörle mücadele(!) maksadıyla PKK ile müzakere etmek ve müzakerenin safhaları

2012 yılında hükümetin en çok kullandığı ifadelerden birisi "terörle mücadele, siyasetle müzakere" idi. Ancak 2012 sonuna gelindiğinde bu ifade "terör örgütüyle müzakere" şekline dönüştü ve 2013 başından itibaren fiilen sözde çözüm süreci olarak uygulamaya geçti. İşte bu sürece bakıldığında yukarıdaki raporda belirtilen şekille örtüştüğünü ancak henüz sonuçlanmadığını görüyoruz. Nasıl mı? İşte açıklaması.

Belki de söz konusu rapordaki diğer 13 örnek olaydan farklı olarak Türkiye'deki PKK örneğinde şekildeki yedi basmak hemen hemen aynı anda gerçekleşiyor. Önce askeri çıkmaz basamağına bakalım. Aslında Türk devleti PKK'yı askeri anlamda 1999'da mağlup etmiş örgütü dağılma noktasına getirmişti. Fakat yukarıda özetle anlatmaya çalıştığım şekilde 2003'ten sonra PKK siyasallaştırılarak ve yine terörü kullanarak yeniden piyasaya sürüldü. Çok ilginçtir ki sözde çözüm sürecinin başlamasından hemen önce de 2012 sonbaharında PKK yine askeri anlamda çözülme aşamasına gelmişken hükümetin MİT Müsteşarı nedeniyle sıkıştığı durum ve açlık grevi tehdidiyle oluşacağı iddia edilen komplike bir sorunu önleyebilecek tek kişi olarak Öcalan'ın parlatıldığı bir senaryoyla Öcalan'ın hükümetin başkanı olan Erdoğan ile temas kurmasının sağlanması, sanki ortada bir askeri çıkmaz varmış, devlet terör örgütünü yenememiş gibi bir ortam yaratılması, daha fazla kan akmasın, Öcalan PKK tarafında her şeye hakim çözüm ondan geçer, Öcalan sadece PKK'yı değil hükümete karşı her türlü girişimi önleyebilecek kudrette kişi algısının oluşturulmasıyla ortam olgunlaştırılmış ve müzakere süreci uygulamaya sokulmuştur.

PKK örneğinde isyancıların yasal müzakere tarafı olarak kabul edilmesi safhasının 2013 yılının hemen başında İmralı'da Öcalan ile görüşüldüğün kamuoyuna duyurulmasıyla başlamıştır. Burada Öcalan açısından sıkıntılı durum bunun henüz TBMM'den çıkarılacak bir kanunla bağlayıcı hale getirilmemiş olmasıdır. Hükümet bunu elinde bir koz olarak tutmak isterken Öcalan da yaptıkları görüşmelerin kanunsuz olduğu eğer bu kanun çıkmazsa Erdoğan ve ekibi yüce divana gider tehdidiyle hükümeti baskı altında tutmaya devam etmektedir. Nitekim şimdi de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde AKP'yi desteklemek için bu yasal düzenlemeleri şart koşmaktadırlar. Ama bütün bunlara rağmen artık teröristbaşı Öcalan'ın müzakerenin bir tarafı olduğu hükümet tarafından kabul edilmiş, topluma da bu husus kanıksatılmaya devam edilmektedir.

Ateşkeskonusu PKK'nın uygulamalarında hep olmuştur. Özellikle 1999 öncesi dönemde PKK zorda kaldığı dönemlerde tek taraflı ateşkesler ilan etmiş, bu dönemleri yeniden toparlanma, güç kazanma için kullanmıştır. Bununla birlikte artık kamuoyunun da öğrendiği AKP'nin 2006'dan sonra muhtemelen aracılarla PKK ile gizli irtibatlar kurduğu, görüşmeler yaptığı dönemlerde özellikle seçim dönemlerinden önce PKK'nın ateşkes ilan ettiği, devlet buna resmen uymasa da PKK'nın yine bu dönemleri güç kazanma için kullanırken AKP'nin de nispeten çatışmaların olmadığı önemler olması nedeniyle özellikle seçmenler üzerinde siyasi bir argüman olarak kullanmasına fırsat verdiğini, her iki tarafın da bundan istifade ettiğini söyleyebiliriz. Kamuoyuna sızdırılan ve İmralı zabıtları olarak bilinen 23 Şubat 2013 günü Öcalan'ın kendisini ziyarete gelen kişilerle yaptığı görüşmelerde "biz iktidarı AKP'ye altın tepsisinde sunduk" ifadesiyle ateşkeslere de referans yaptığı bilinmektedir.[5]

AKP ile PKK arasında bir resmi ara anlaşma imzalandığına dair bir belge henüz yoktur. Ancak kamuoyunda Oslo süreci olarak bilinen görüşmelerin sonunda bir mutabakat metninin oluştuğu ancak Başbakan'ın buna imza atmadığı iddia edilmişti. Bu gerçekleşmeyince de Haziran 2011 genel seçimlerin hemen sonrasında PKK'nın çok kanlı bir terör dalgasını başlattığını biliyoruz. İşte bu gelişmenin yaşanabileceği yukarıda belirtilen RAND raporunda da vurgulanmaktadır. Buna göre eğer taraflar bir ara anlaşma imzalarsa süreç daha sıkıntısız işleyebiliyor ancak bu ara anlaşma tek tarafın imzasıyla yarım kalırsa yeni bir şiddet sarmalı ortama hakim oluyor. İşte Haziran 2011 sonrasında da Türkiye'de olan budur. Yani PKK ile müzakere ederek sonuç alacağına inan AKP hükümeti PKK ile ara anlaşmaya yaklaşmış ancak son anda bundan vazgeçmiştir. Eğer bu gerçekleşseydi PKK büyük bir siyasi zafer elde edecek, Türk devletinin 1984'den bu yana yaptığı bütün mücadeleyi boşa çıkarırken hükümet de elindeki bütün kozları kaybetmiş olacaktı. Ancak bu ara anlaşma imzalanmamış olmasına rağmen 2013 başında başlatılan müzakerelerin bu imzasız mutabakatın üzerine inşa edildiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü terör örgütü elde ettiği bir pozisyondan daha geriye düşmeyi asla kabul etmeyecektir.    

Sızan Oslo ve İmralı görüşmeleri tutanakları yetki paylaşımı başlığı altına giren konuların AKP ile PKK arasındaki gizli görüşmelerde sürekli görüşüldüğünü göstermektedir. Zaten PKK ve ilintili parti/örgütler bu taleplerini açıkça dile getirmekle birlikte, söz konusu gizli görüşmelerde bunların detaylarına girildiği, sonuçta Türkiye'nin nasıl bir rejimle yönetileceğinin, görevden alınacak kamu görevlilerinden anayasada yer alacak hususlara kadar paylaşım konularının görüşüldüğü anlaşılmaktadır. Nitekim sonraki süreçte bunlardan bir kısmının demokratikleşme paketi adı verilen yasal düzenlemeler içine katılarak hayata geçirildiği de bilinmektedir. Bu kapsamda kamuoyunda da açıkça en çok tartışılan konular genel af ve seçimlerdeki yüzde on barajıdır. Yüzde on barajı konusunda adım atılması, oranın düşürülmesinin demokratik kriterler açısından genelde desteklendiği ve önümüzdeki süreçte bir şekilde çözüleceği beklenmelidir. Ancak genel af konusu sıkıntılıdır. Çünkü teröristlerin hiçbir ceza almadan af edilmesini topluma anlatmak zor gözükmektedir. Diğer taraftan PKK'nın da aftan yana olmadığını söylemeliyiz. Çünkü af PKK'nın yaptıklarının suç olduğunu vurgulayan bir uygulamadır. Halbuki onlar yaptıkları silahlı terörün haklı bir gerekçesi olduğunu, suçlu olmadıklarını, dolayısıyla herhangi bir sorgulama, yargılama ve af olmadan doğrudan sisteme dahil olmayı istemektedir. Dolayısıyla hükümetle varılacak bir çözüm yada barış anlaşmasının bir tarafı olarak devletin yasal güçleri nasıl muamele görüyse PKK'lı teröristlerin de aynı şekilde muamele görmesini beklemektedirler. Bu da yetki paylaşımının en çetrefilli konularından birisi olarak gündemdedir. Ama karşınızdakini isyancı/direniş grubu olarak kabul ederseniz bu tür talepleri geri çevirmeniz de zor olacaktır. Ayrıca PKK taleplerinin resmen, yasal olarak ve pratikte uygulamaya geçtiğini görmeden silah bırakmayı da düşünmemektedir ki silah bırakmayan bir örgüte af çıkarılması da ciddiyetten uzak bir yaklaşım olacaktır. Bununla ilişkili olarak PKK yönetimi mevcut silahlı gücünü ilan etmeyi hedeflediği özerk bölgenin özsavunma gücü olarak kullanmayı planladığından silah bırakmayı düşünmemektedir.

İsyancı grup liderliğinin ılımlılaşmasıkonusu PKK örneğinde tam bir sanal senaryoyla uygulamaya sokuldu. Yıllardır PKK sorunun siyasi yollardan çözülmesi gündeme getirilerek devletin karşısına sürekli bir muhatap çıkarılması gerektiği tartışılmış ve Öcalan'ın adı sürekli zikredilmiştir. Nitekim hapiste olan Öcalan, en son 2012 sonbaharındaki açlık grevini önleyebilecek tek kişi algısı oluşturularak zaten son birkaç yıldır devam eden muhatap kim olacak tartışmasında vazgeçilmez, barışı sağlayabilecek tek kişi algısıyla hükümetin daha doğrusu Başbakan Erdoğan'ın karşınsa çıkarıldı. Bu süreçte Öcalan sürekli iyi polisi, yapıcı rolü oynadı. Terör örgütünün diğer yöneticileri gerektiğinde kötü polis rolünü oynayarak Öcalan'ın ılımlı ve aranan lider kişi olarak sunulmasını sağladı. Halbuki sızan Şubat 2013 İmralı görüşmeleri ve son olarak Mart 2014'de sızan Öcalan'ın İmralı'daki diğer mahkumlarla görüşmelerindeki ifadeleri, Öcalan'ın ılımlı, barış yapıcı tavrının bir maske olduğunu, bunu görüşmelerde ve müzakerelerde karşı tarafı aldatmaya yönelik bir tavır olduğunu, Öcalan'ın hiçbir şeyden vazgeçmediğini göstermektedir.

PKK ile müzakerelerde garantör üçüncü şahıs arayışları devam etmektedir. Aslında garantörlük mekanizması tecrübe edilmiştir. Çünkü Oslo sürecindeki görüşmelerin üçüncü bir şahıs/devlet garantörlüğünde yapıldığı artık bilinmektedir. Bununla birlikte PKK tarafının şimdiki sözde çözüm sürecinin yürütülmesini takip edecek bir gözlem heyetinin de resmen kurulmasına yönelik talepleri vardır. Bu heyetin Meclis'ten temsilciler olabileceği gibi yabancı-uluslararası kuruluşlardan veya akil insanlar heyeti benzeri bir grup olabileceği bunun için de TBMM'den bir kanun çıkarılması istenmektedir. PKK tarafının ayrıca uluslararası bir gözlemci heyeti için de girişimleri vardır. AKP tarafının ise bu konuyu da yine elinde bir koz olarak tutarak iç politik gelişmelere bağlı olarak ele alması beklenmektedir. Oslo sürecinde garantör uygulamasını hayata geçiren tarafların müzakereler için de bir garantör mekanizmasında anlaşması hiç de uzak bir ihtimal değildir.

Tarihi vazifede(!) son viraj 

Türkiye'de 30 Mart'ta yapılan yerel seçimlerle birlikte PKK ile müzakerelerde son viraja girilmiş gibi gözüküyor. Bu müzakerelerin barış anlaşmasıyla sonuçlanabilmesi için Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin AKP'nin daha doğrusu Başbakan Erdoğan'ın istediği şekilde çözülmesi gerekmektedir. 2013 başında başlayan sözde çözüm süreci müzakereleri karşılıklı yoklamalar, PKK'nın terörist faaliyetlerini tehditlerini şantajlarını görmezden gelmeler, demokratik paketler içine sıkıştırılmış tavizlerle yerel seçimlere kadar getirildi. Ama Türkiye'nin iç siyasi ortamı PKK'nın beklediği bir barış anlaşmasının imzalanmasını henüz mümkün kılmamaktadır.

Fakat PKK'nın artan tehdit ve şantajları, dış baskılar bu sorunda Türk milletinin istemediği şekilde de olsa bir sonuca ulaşılmasını dikte etmektedir. Bunun perde arkasında da ABD'nin olduğu söylemek bir komplo teorisi değildir. ABD'nin Ankara'daki Büyükelçisi daha birkaç gün önce bu konuyu yapılması gereken bir "tarihi vazife" olarak tanımlamaktadır.[6] İlk başta tepki çekmesine rağmen bu tanımlamanın arka planında 1999'da Öcalan'ın neden ve hangi şartlarla Türkiye'ye teslim edildiğini açıklayan aynı büyükelçinin açıklamalarında yer almaktadır.[7] Yani daha Öcalan teslim edilirken bu tarihi vazife Türk hükümetlerine verilmiştir.

İşte öyle bir ortamda biraz da zamanlamanın dikkate alınmasıyla Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra (Öcalan'ın emriyle Başbakan Erdoğan'ın adaylığını destekleyecek PKK/BDP tabanı) PKK'nın beklediği yasal düzenlemelerde somut adımlar atılabilecektir. Bu süreç içinde yeni MİT kanunun çıkarılarak geç de olsa dolaylı yoldan müzakerelerin yasal güvenceye alınması, yeni MİT kanunun verdiği yetkilerle Öcalan'ın İmralı'da veya başka yerlerde PKK'nın diğer yönetici kadrolarıyla görüştürülmesinin sağlanması, Öcalan'ın ziyaretçi yelpazesinin (yabancı heyetler, gazeteciler vs) genişletilmesi, güneydoğuda fiili özerklik uygulamalarının genişlemesine ve derinleşmesine sessiz kalınması gibi uygulamalarla PKK'nın imzalı, resmi ve yasal bir metine yönelik baskılarının azaltılması sağlanabilecektir.

Sonuç

Türkiye 30 yıldır PKK terör örgütüyle mücadele etmektedir. 1999'a gelindiğinde PKK'nın lideri yakalanmış, yargılanmış, hapse atılmış, PKK askeri anlamda mağlup edilmiş, tükenmiş,  dağılma noktasına getirilmiştir. Ancak Türkiye'nin yanlış ve eksik sosyo-ekonomik politikaları ve PKK'yı taşeron olarak kullanan güçlerin hedefleri özellikle 2003 sonrasında PKK terör örgütünü yeniden sahneye çıkarmıştır. Ancak bu sefer terörün siyasallaşmasının ve PKK'nın bir direniş/isyancı örgüt kimliğine bürünmesinin önünü açan dışarıdan empoze edilen yöntemler Türkiye'nin terörle mücadelesinde uygulanmıştır.

2013 yılı başından itibaren PKK ile hükümet müzakere eder pozisyondadır. Bu durum PKK'nın terör örgütü kimliğinden kurtulup özgürlükler bağlamında mücadele eden bir direniş ya da isyancı örgüt algısını yaratmıştır. Etnik temelde farklı olduğunu iddia eden bir direniş ya da isyancı örgütle müzakere ettiğinizde de barış anlaşmasına giden yolda onların farklılığını ortaya koyacak bazı tavizlerin (özerklik, federal yapı, konfederasyon, merkezi yönetimde ve kurumlarında kotalar vs) verilmesi de kaçınılmaz olacaktır. Halbuki terör örgütüyle ve teröristlerle mücadele edilseydi onlarla müzakere edilmez tam tersine ya onları saklandıkları inde bulup işlediği suçların karşılığında ceza almaları için yargıya havale edersiniz ya da teslim olmazlarsa onları etkisiz hale getirirsiniz, taviz vermeniz söz konusu olmaz. Gerçek anlamda terörle mücadele için lütfen ABD'nin El Kaide ile mücadelesini inceleyiniz.

Diğer bir sonuç da 1984'te etnik bölücülük politikasıyla ortaya çıkan PKK sorununun her ne kadar devlet açısından terörle mücadele ediliyor PKK açısından da Kürtlerin hakları için mücadele ediliyor gibi sunulmasına rağmen bugün artık kişiselleşmiş bir mücadele altında yürüdüğünü söyleyebiliriz. O da Erdoğan ile Öcalan'ın mücadelesidir.  Erdoğan her ne kadar 11 yıldır Başbakan olmasına rağmen artık AKP ve hükümet denildiğinde Erdoğan tek başına anılmaktadır, partinin ve hükümetin yerel seçim propagandaları bile Erdoğan'ın resimleri, sözleri üzerinden yapılamaktadır yani parti ve hükümet Erdoğan'ın kimliğinde toplanmıştır. Her şey Erdoğan'ın Başbakan olması ve şimdi de Cumhurbaşkanı olması üzerine kişiselleştirilmiştir.  Diğer tarafta da ömür boyu hapse mahkum bir terörist hapishanede terörü sonlandırılabilecek, Kürtlerin haklarını savunabilecek tek kişi olarak sunulmaktadır. Halbuki sızan görüşme zabıtları ve PKK/BDP cephesinin talepleri bütün mücadelenin Öcalan'ın özgürlüne odaklandığını göstermektedir. Onun içindir ki süregelen ve artık son viraja giren müzakerelerin asıl hedefi Erdoğan ile Öcalan'ın hedeflerinin gerçekleşmesine göre şekillenecektir. Onun içindir ki hükümet ile PKK arasında yapıldığı iddia edilen müzakereler aslında Erdoğan ile Öcalan arasındadır ve muhtemel bir barış anlaşması da ikisi arasında olacaktır. Ama kişisel hesaplar üzerinden yapılacak devleti, rejimi şekillendirme gayretlerinin hem o kişilere hem de devlete ve topluma fayda sağlaması beklenemez. Ama şu bilinmelidir ki bu hiç de kolay bir viraj değildir. Türk milletinin senaryo üzerindeki farkındalığının artmasıyla birlikte bu son viraja girdiklerini düşünenlerin oradan istediklerini alarak çıkması da zora girecektir.

 

 


[1] "Çapulcudan özgürlük savaşçısına, terörden direnişe, direnişten bağımsızlığa; PKK terör örgütünün dönüştürülmesi", 27 Mayıs 2013, Cahit Armağan Dilek, http://www.21yyte.org/tr/arastirma/terorizm-ve-terorizmle-mucadele/2013/05/27/7012/capulcudan-ozgurluk-savascisina-terorden-direnise-direnisten-bagimsizliga-pkk-teror-orgutunun-donusturulmesi. Erişim tarihi 01 Nisan 2014.

 

[2] "PKK'nın yeni stratejisi; adam öldürme, fikir öldür", Cahit Armağan Dilek, 21.yy Dergisi Kasım 2013 sayısı.

 

[3] RAND'ın bu konularda yayımladığı raporlar:

Victory Has a Thousand Fathers: Sources of Success in Counterinsurgency,  Christopher Paul, Colin P. Clarke, and Beth Grill, (MG-964-OSD), 2010.

Victory Has a Thousand Fathers: Detailed Counterinsurgenc, Case Studies, Christopher Paul, Colin P. Clarke, and Beth Grill, (MG-964/1-OSD), 2010.

Paths to Victory: Lessons from Modern Insurgencies, Christopher Paul, Colin P. Clarke, Beth Grill, and Molly Dunigan, (RR-291/1-OSD), 2013.

Paths to Victory: Detailed Insurgency Case Studies, Christopher Paul, Colin P. Clarke, Beth Grill, and Molly Dunigan, (RR-291/2-OSD), 2013.

Counterinsurgency Scorecard: Afghanistan in Early 2013 Relative to Insurgencies Since World War II, Christopher Paul, Colin P. Clarke, Beth Grill, and Molly Dunigan (RR-396-OSD, 2013)

 

[4]From Stalemate to Settlement, Lessons for Afghanistan from Historical Insurgencies That Have Been Resolved

Through Negotiations, Christopher Paul and Colin P. Clarke, 2014.

 

[5] "İşte İmralı görüşmesinin tutanaklarının tam metni", 28 Şubat 2013, http://t24.com.tr/haber/iste-imralidaki-gorusmenin-tutanaklari/224711. Erişim tarihi 07 Nisan 2014.

 

[6] "Ricciardone'den önemli açıklamalar", 07 Nisan 2014, http://www.hurriyet.com.tr/gundem/26165895.asp. Erişim tarihi 07 Nisan 2014.

[7] ABD'nin Ankara Büyükelçisi Ricardione Mayıs 2011'de 32.Gün programındaki röportajında "Öcalan'ın yolda ölmemesi, doğru bir dava görmesi, Kürt sorununda önemli adımlar atılması, idam edilmemesi" koşulların olduğunu doğruluyordu. “Öcalan'ı biz teslim etmedik, sadece Türkiye’nin işini kolaylaştırdık”,         Gazetevatan,  http://haber.gazetevatan.com/ocalani-biz-teslim-etmedik-turkiyenin-isini-kolaylastirdik/377067/1 /gundem, (13.05.2011). Erişim tarihi 07 Nisan 2014.

 

21. Yüzyıl Türkiye Buluşmaları

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Suinbay Suyundikov   - 17-01-2020

Parlamento Güçlenecek, Ancak Rusya Parlamenter Cumhuriyet Olmayacak

Federal Meclis'e hitap eden Vladimir Putin, radikal ve yeni bir anayasa reformunu açıkladı. Anayasada Devlet (Federasyon) Konseyi, parlamento ve başbakanın rolünü genişletmeyi hedefliyor.