Hukuk ve Demokrasi: Radikalleşmeyle Mücadelede En Etkili Yöntem

Yazan  15 Mayıs 2019

En genel itibariyle radikalleşme, bir bireyin veya grubun belirli siyasal hedeflerini gerçekleştirmek amacıyla şiddeti kullanmayı kabul etmesi ve bu amaca yönelik eyleme geçmesidir[1].

Radikalleşmeyle mücadele, Soğuk Savaş sonrası küresel politikada önemli bir yapı taşı haline dönüşmüş, özellikle de 11 Eylül sonrası Başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere pek çok devlet tarafından güvenlik politikasına dâhil edilmiştir. Küresel terörle mücadele başlığı altında uzak coğrafyalardaki “radikal” gruplara yönelik tehdit algılamasına girişilmiş ve bununla birlikte algılanan bu tehditlere,başta ABD olmak üzere pek çok Batılı devlet tarafından yerinde müdahale etme doktrini geliştirilmiştir.

Bu bağlamda radikalleşme meselesi Kopenhag Okulu’nun güvenlikleştirme (securitization) çerçevesinde değerlendirildiğinde; olağanüstü tedbirler almak isteyen güç sahiplerinin, hedeflerini bir güvenlik tehdidi olarak sunarak uygulamakta oldukları veya gelecekte uygulayacakları tedbir ve yaptırımlara meşruiyet kazandırma yolunu seçtikleri görülecektir[2].

Öte yandan radikalleşme başlığının altının nasıl doldurulacağı da yine devletlerin veya uluslararası kurumların inisiyatifinde olmuştur. Bu durum da radikalleşmeyle mücadeledeki tehdit algılamasında devletler arası ayrışmalara sebep olmuştur. Örneğin Selefilik, Suudi Arabistan’ın resmi dini ideolojisiyken, Almanya tarafından radikal bir eğilim olarak algılanabilmektedir.Hatta bu ayrışma, sadece radikalleşmenin tanımı ve içeriğinde sınırlı kalmamakta, devletler arası politik zıtlıklara da sebep olabilmektedir.

Almanya Anayasayı Koruma Örgütü, ülkesindeki Selefiler gibi radikal İslamcı organizasyonları destekleyen ülkeler hakkında bir rapor hazırlamış ve Suudi Arabistan, Katar ve Kuveyt gibi ülkelerin bu grupları yurt dışında maddi olarak destekleyerek bunu bir “resmi devlet ve dış politikasının aracı” haline getirdiklerini belirtmiştir[3].

Radikalleşmenin tanımındaki ve neyin “radikal” olduğu hususundaki farklılıklara rağmen, günümüzdeki küresel tehditlerin en başında gelen radikalleşmeyle mücadelede, devlet düzeyinde birtakım tedbir ve yaptırımların gerekliliği ortadadır.

Sosyal bir olgu olarak radikalleşmenin pek çok boyutu vardır ve her bir boyut birbirinden farklı disiplinlerin konusudur. Birey-grup radikalleşmesi gibi boyutsal ayrımlardan dinî, kült, politik, ırkçı ve vakaya bağlı radikalleşmeler gibi farklı tipte radikalleşme farklılıklarından bahsetmek mümkündür. Radikalleşmeyle mücadele kapsamında devlet boyutunda alınması gereken tedbirler, pek çok araştırmanın konusudur.

Fakat görünen odur ki, devlet düzeyinde tedbirler; sivil toplum faaliyetleri ve toplumsal inisiyatiflerle desteklenmediği sürece başarısız ve eksik kalmaya mahkûmdur. Buna rağmen devletin radikalleşmeye karşı tedbir almadığı bir mücadeleden bahsetmek de mümkün olmayacaktır.

Radikalleşme sürecinde hammaddelerin ve vazgeçilmez kaynakların ne olduğunun doğru tespit edilmesi, devlet düzeyinde tedbirleri değerlendirmede yola çıkış noktası olması açısından önemlidir. Radikalleşmeye yol açan toplumsal durum ve şartların tespiti ve bu süreçteki birey-toplum ilişkisini incelemek için Göreceli Yoksunluk Teorisi (Relative Deprivation Theory) önemli bir yer tutmaktadır. Teori, bir yandan bireyin toplumda kendini nasıl algıladığı ve nereye konumlandırdığını ele alır ve bir “yoksunluktan” bahsedebilmek için gereken koşulları inceler[4]. Yoksunluk algısını yaratabilecek ve pekiştirebilecek pek çok husustan bahsedilebilir.

Etnik, dinî, mezhepsel ve geleneksel toplumsal yapılara dayalı (kabile) ayrımlar özellikle Orta Doğu coğrafyasında önemli ölçüde etkilidir. Dolayısıyla kendini veya grubunu toplumdan veya çoğunluktan ayrı, ötekileştirilmiş ve diğerleri tarafından mağdur edilmiş algısının pekişmesi için gereken sosyal yapının mevcut olduğu açıktır.

Bölgedeki pek çok devlet de bu sosyal yapı üzerine inşa edildiğinden çoğu kez kapsayıcı ve bütünleştirici olamamış; ya parçalı bir yapı doğurmuş, ya da otoriterleşerek farklı gruplar üzerinde baskıyla hâkimiyet kurma yoluna gitmiştir. Her iki durumda da radikalleşme için toplumsal zemin çoğu kez uygun olmuştur. Özellikle demokratik kurumların ve sivil toplumun gelişmemesi ya da işlememesi sonucunda pek çok sosyal grup taleplerini meşru yollardan dile getirememiştir. Devlet eliyle aşırı ve keyfî güç kullanımı da buna eklendiğinde radikalleşme için gerekli koşul ve şartların kolayca pekiştiğini söylemek mümkündür.

Sosyal devlet politikaları; bireyleri eğitim, sağlık ve devlet hizmetlerine erişim gibi hususlar bakımından desteklerken öte yandan gelir adaletini tesis eden sosyal politikalar da farklı gelir grupları arasındaki büyük ayrımları azaltmayı hedefler. Devlet kurumlarının işlemediği, ya da belli bir zümre tarafından iktidarın korunması adına istismarcı bir biçimde kullanıldığı durumlarda sosyal devlet politikaları da sekteye uğrayacağından, göreceli yoksunluk durumunun filizlenmesine daha elverişli bir ortam söz konusu olacaktır.

Bunun gibi yapısal faktörlerin dışında, beklenmeyen gelişimlerin de radikalleşme için uygun zemin yarattığı bir gerçektir. Bunun bir örneği de Arap Baharı sonrası beklenmeyen boyuttaki ve hızdaki insan hareketliliğidir. Radikal gruplar insan göçünü çok kolay istismar edebildiği gibi, devletler de bu gerçekliğe karşı rasyonel politikalar üretemediğinde bu insan grupları hassas yapılar olarak bu tür tehditlere açık hale gelebilmektedir.

Ayrıca teknolojik ilerleme ve yeni enformasyon kaynaklarının yayılması da radikal propagandanın elini güçlendirmiştir. Sosyal medya yoluyla radikalleşen insan sayısı gittikçe artmaktadır. Diğer bir ifadeyle          geleneksel ana akım medyanın gereklilik ve yükümlülükleri tarafından sınırlanmayan bu gruplar sosyal medya vasıtasıyla kitlelere daha kolay etki edebilmekte, propaganda faaliyetlerini daha etkin bir şekilde yürütebilmektedir[5].

Radikalleşmeyle devlet düzeyinde mücadele politikası yalnızca radikalleşmeyi engellemekten ibaret olmayıp, diğer yandan da radikalleşmiş bireyleri topluma geri kazandırmayı da amaçlamalıdır. Yani radikalleşme sürecinin henüz şiddete başvurma safhasından öncesiyle mücadele daha çok radikalleşmenin sebepleri ve koşullarıyla ilişkiliyken, radikalleşmiş bireylerin rehabilitasyonu ise radikalleşmenin tamamlandığı durumlarla –bir diğer deyişle radikalleşmenin sonuçlarıyla- ilişkilidir. Öte yandan radikalleşmenin sebepleri ve onu doğuran koşullarla mücadele etmek, sürecin sonuçlarına da etki edeceğinden ve şiddet eylemlerini henüz gerçekleşmeden engelleyeceğinden dolayı daha etkili ve önceliklidir.

Ülkede hâkim olan siyasetin ayrımcılığa sebebiyet vermeyecek biçimde bireylerin ve grupların aidiyet hissini pekiştirici bir düzlemde ilerlemesi ve buna yönelik bir siyasi dil kullanılması çok önemlidir. Mağduriyet veya intikam hissiyatı yaratabilecek şekilde toplumdaki farklılıkları vurgulamak yerine, ortak değerler paydasında geliştirilecek bir siyasi dil kullanılması gerekliliği açıktır. Etnik, dinî ve mezhepsel ayrımlar dünyanın hiçbir yerinde iyi sonuçlar doğurmamıştır.

Bu bağlamda modern ulus devletlerin anayasalarında belirttiği vatandaşlık tanımıyla birlikte tarihî, kültürel ve amaçsal birlik gibi değerlerin pekiştirilmesi gerektiği açıktır. Bireysel özgürlükler, vatandaşlık bilinci ve sorumluluğu; millet altı aidiyetlerin siyasetteki etkisini ve ayrışmaya yol açabilme risklerini ortadan kaldıracaktır. Bu yüzden de hem anayasa hem de hükumet politikaları açısından milletin tüm fertlerine eşit uzaklıkta veya yakınlıkta olan devletler radikalleşmeye yol açan koşullara karşı daha dirençli olacaktır.

Öte yandan hukuk devleti olmak, anayasaya bağlılık, yargı bağımsızlığı/tarafsızlığı ve hukukun üstünlüğü gibi kavramları kapsadığından dolayı, radikalleşme gibi diğer pek çok soruna karşı en etkili yöntem olarak devletlerin ana ilkesi olmak durumundadır. Demokrasinin ve hukukun düzgün işlemediği yerlerde, birey veya gruplar kendi haklarını, taleplerini ve siyasalarını meşru zeminlerde yürütemeyecektir. Dolayısıyla meşru kanalların açık ve işler halde kalması, yalnızca demokrasinin, hukukun ve devlet işleyişinin gereği olmakta kalmamakta; diğer yandan da radikalleşmeye karşı bir direnç faktörü oluşturacaktır.

Hukukun üstünlüğü, aynı zamanda karar ve eylemlerin de hukuka bağlılığı ve adalet kurumları tarafından denetlenirliğini de gerektirmektedir. Bu anlamda devlet yapısı, keyfî ve aşırı güç kullanımının ortaya çıkmasını engelleyerek radikalleşmeye yol açabilecek sebep ve koşulların önüne geçmektedir.

Hukuk ve demokrasiyle birlikte istikrarlı yönetişim, güvenlik ve ekonomi politikaları oluşturmak veya bu politikaları sürdürmek, aşırıcılığa karşı alınacak en önemli tedbirlerdendir[6]. Tüm bunlara ek olarak bireysel özgürlükler ve insan haklarının tanınması ve korunması da bireyleri devlet aygıtına karşı koruma açısından çok önemlidir.

Güvenlik politikaları adına bu hususlarda verilen her taviz, gelecekte bir diğer güvenlik tehdidinin karşımıza çıkmasına sebep olmaktadır. Birçok radikal grubun ve terör örgütünün ortaya çıkışında birtakım travmaların önemli rol oynadığı bir gerçektir. Öte yandan sosyal devlet politikalarıyla vatandaşların eğitim, sağlık, kültür ve altyapı hizmetleriyle buluşturulması sosyal adalet ve adil koşullar oluşturulması açısından büyük önem arz etmektedir.

Bu yüzden toplumdan “dışlanmışlık” durumunun ortadan kaldırılması hususunda maddî önlem ve tedbirleri herkese eşit derecede ulaşan sosyal devlet politikalarından başlatmak doğru olacaktır.

Sonuç olarak radikalleşmeyle mücadelede devlet düzeyinde alınacak tedbirler daha en başta devletin düzgün işlemesiyle alakalıdır. Radikalleşmeyi ortaya çıkaracak koşulların hukuk ve demokrasinin düzgün işlemediği yerlerde daha kolay ortaya çıktığı ortadadır.

Öte yandan radikalleşmeyle mücadelede henüz şiddet eylemleri gerçekleşmeden yürütülecek koruyucu ve engelleyici politikalar daha kolay ve etkin olmaktadır. Akademide ve devlet kurumlarında mücadeleye yönelik pek çok somut politika ve yöntem ortaya konsa dahi, tüm bunların ön gerekliliği ve vazgeçilmezi yine hukuk devleti ve işleyen demokrasidir.

 

[1] Çakır, M. v.d. (2017). Radikalleşme, Şiddet İçeren Aşırılık ve Terörizm. Polis Akademisi Yayınları. Sayı: 26, Rapor No:8.

[2] Baysal, B. ve Lüleci, Ç. (2015). Kopenhag Okulu ve Güvenlikleştirme Teorisi. Güvenlik Stratejileri Dergisi. s:61-96. Yıl: 11, Sayı: 22.

[3] Almanya’da Selefi Tartışması Giderek Büyüyor (2016). https://www.amerikaninsesi.com/a/almanyada-selefi-tartismasi-giderek-buyuyor/3634322.html adresinden alınmıştır.

[4]Akbal, Ö. (2015). Vahabi Görüş ve Radikal Örgütler Bağlantısı. 21. Yüzyılda Sosyal Bilimler. s: 757-769, Sayı: 13.

[5] Çakır, M. v.d. a.g.e.

[6]AftertheCaliphate: FactorsShapingContinuingViolentExtremismandConflicts in the MENA Region (2019). https://www.csis.org/analysis/after-caliphate-factors-shaping-continuing-violent-extremism-and-conflicts-mena-region adresinden alınmıştır.

Mete Han Kutlusan

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Ortadoğu Araştırmacısı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Cahit Armağan Dilek   - 18-09-2019

Türkiye'ye Karşı ABD-Rusya İttifakı

Beşinci Astana liderler zirvesi sonunda Erdoğan-Putin-Ruhani, her üçü de verimli yapıcı toplantı oldu dedi ama konuşmalarında verdikleri ince mesajlarla aslında anlaşamadıklarını deşifre ettiler.