Liselerde “Osmanlıca” Dersi Okutulması

Yazan  10 Aralık 2014

19. Milli Eğitim Şûrasında, “Osmanlı Türkçesi dersinin sosyal bilimler lisesinde olduğu gibi, Anadolu imam hatip lisesinde de zorunlu ders olarak, diğer ortaöğretim kurumlarında ise seçmeli ders olarak okutulması” biçiminde bir tavsiye kararı alınınca, kamuoyunda bu husus tartışılmaya başlandı. Tartışmanın tarafları şöyle belirginleşti:

1. “Osmanlıca” aracılığıyla “ecdadın dili” öğretilecek; Cumhuriyetle köklerinden koparılmış millet yeniden öz kültürüyle tanışacak. Bu sebeple liselerde Osmanlıca dersi okutulmalıdır.

2. “Osmanlıca” öğretmek Cumhuriyet devrimlerine yönelik bir “karşı devrim” hareketidir.

3. “Osmanlıca” öğretimine karşı değiliz; ama bunun yöntemleri iyi belirlenmelidir.

Öncelikle, Şûrada alınan karardaki ifadenin “Osmanlı Türkçesi”; tartışmanınsa “Osmanlıca” ifadesi etrafından yürüdüğünü göz ardı etmemekte yarar vardır. Türkçede “-ca/-ce” eki ile bir millete ait dil adlandırması yapılır; Türkçe, İngilizce, Almanca ve diğerleri gibi. “Osmanlı” bir millet adı değil; bir hanedan adıdır. Tıpkı Almanya’daki Habsburg ve Hohenzollern hanedanları gibidir; Almancanın 15-18. Yüzyıl süreçlerine Habsburgça; 18-20. Yüzyıl süreçlerine de Hohenzollernce denilemeyeceği gibi Türkçenin söz konusu sürecine de “Osmanlıca”; öncesine de “Selçukluca” denilemez. “Karahanlıca”, “Göktürkçe” ifadeleri de aynı gerekçe ile yanlıştır ve ne yazık ki Türk üniversitelerinin ilgili bölümlerinin birçoğunda bu adlandırmalar kullanılmaktadır. Bunların yerine Göktürk, Karahanlı, Osmanlı dönemi Türkçesi ifadeleri kullanılmalı; söyleyiş kolaylığı uğruna içerik feda edilmemelidir.

Şûra kararındaki biçimiyle liselerde “Osmanlı Türkçesi” okutma hususunda yukarıda ifade edilen tartışmadaki taraflarının göz ardı ettiği temel husus şudur: Osmanlıca öğretilebilir mi? Meseleye bilimsel çerçeveden bakıldığında “dil eğitimi-öğretimi” konusundaki bazı temel kavramların hatırlanması gerekir. Bunlar:

1. Ana Dili: Bireyin annesinden ve aile çevresinden bebeklikten itibaren öğrendiği dildir. Bu insan türüne özgü, on iki-on üç yaşlarından itibaren gittikçe körelen “eğitimsiz dil öğrenme” yeteneği ile elde edilen bir kazanımdır. Ana dili öğrenme arızi durumlar dışında “öğretme” çabasına ihtiyaç duymaz; doğal yollardan öğrenilir. Eğitim süreçlerinde ana dili bağlamında yapılan çalışmalar, verilen dersler ana dili öğretmeyi değil geliştirmeyi esas alır. Yani örgün eğitimde okutulan “Türkçe” ve“Türk Dili ve Edebiyatı” dersleri zaten bilinmekte olan ana dilini öğretmeyi değil, ana dili kullanma becerisini geliştirmeyi amaçlar; bunun da kendine özgü yöntemleri vardır. Anadili Türkçe olmadığı halde Türk okullarında öğrenim gören ilkokul çağı öğrencilerinin kendileri için “yabancı dil” durumunda olan Türkçeyi kolaylıkla öğrenmeleri bu yöntemlerin kullanılmasından çok, yukarıda söz konusu edilen “eğitimsiz dil öğrenme” yeteneği ile ilişkilidir.

2. Yabancı Dil: Bireyin sonradan kazandığı ikinci dildir. Bireyin, erken yaşlarda o dil çevresinde bulunmak kaydıyla yabancı dili eğitimsiz öğrenmesi mümkün olsa bile ilerleyen yaşlarda eğitimsiz öğrenmesi son derece güç; o dil çevresinde bulunmuyorsa da imkânsızdır. Ülkemizde yabancı dil öğretimi Türkçe dışındaki diller için yapılır. Yani ana dili Türkçe olan/kabul edilen bütün bireylere zorunlu olarak İngilizce, Almanca, Rusça gibi ikinci bir dili ilkokuldan üniversiteye kadar oldukça uzun bir süreçte öğretmeye çalışırız ve bunu başardığımızı söyleyen hiçbir bilimsel veri yoktur.

“Osmanlıca öğretimi”nde bu hususun göz ardı edilmesi mümkün olamayacağına göre, öncelikli olarak şu sorunun cevabı verilmelidir. Teknik açıdan, Osmanlı Türkçesi ana dili midir, yabancı dil midir? Bu konuda verilecek karar her ikisinin de ayrı ayrı ve özgün olan yöntemlerinden hangisinin kullanılacağını da belirlemek olacağına göre bu soru cevapsız bırakılamaz.

Bir dilin “ana dili” olması için yaşıyor olması zaruridir; öğretiminden değil, eğitiminden söz etmek gerekir. Şûra kararı sonrası yapılan tartışmalar “öğretim” üzerinden yürütüldüğüne göre “Osmanlıca”nın ana dili olmadığı kabul ediliyor demektir. Keza tartışmanın ilk iki maddede ifade edilen yürütücülerinin meseleyi Osmanlı-Cumhuriyet çatışması olarak gördükleri de aşikâr olduğuna göre, iki tarafın da bilincinde ya da bilinçaltında Osmanlıcanın ölü bir dil olduğu algısı var demektir. “Ecdadın dili” diyen de, “kozmopolit bir dil” diyen de ölü ve yabancı bir dil olduğunu kabul ediyor demektir. Bu durumda ölü bir dilin uzmanlaşma dışında bütün bireylere öğretilmeye çalışılması gereksiz bir kaynak, emek ve zaman israfıdır.

Tartışmanın üçüncü odağını oluşturan kesimin “Osmanlıca öğretilsin”; ama bu doğru yöntemlerle ve siyasi malzeme konusu yapılmadan gerçekleştirilsin diyenler ise, bu hususta daha karmaşık bir düşünce yapısına sahip görünüyorlar. Çünkü onlar hem “öğretim”den söz ediyor hem de “Osmanlıca”nın Türkçe; yani “anadili” olduğu vurgusunu yapıyorlar ki bu tutum yukarıdaki eğitim-öğretim mantığı açısından tutarsızdır.

Esas soruya gelelim: Ana dili ya da yabancı dil olarak “Osmanlıca” öğretilebilir mi? “Osmanlıca”, kurgusal bir ifadedir; dilbilimsel bakımdan sınırları çizilemez. Osmanlı devrinde kullanılan Türkçedir demek de meseleyi çözmez; 1299’da başlayıp 1918’de bitmiştir denemez. Dil bir noktadan başlayıp bir noktada bitmez. Bunun yerine daha açık bir yola başvurup Arap alfabesi ile yazılan Türkçe’nin öğretimi demek daha kabul edilebilir bir önerme olur. Bu bağlamda yaklaşık bin yıllık bir devrin Türkçesinin öğretilmesi isteniyor demektir. Karahanlı-Selçuklu-Osmanlı siyasi egemenliklerinde, farklı coğrafyalarda okunup yazılan bu Türkçe, bin yılda sürekli ve doğal olmayan hızlı bir değişim içindedir. Değişimin temel belirleyicisi, dış etken olan Arapça ve Farsçadır. Karşılaştığı her kültürü benimseme konusunda oldukça becerikli olan Türk milleti İslamlaşmayla birlikte Arap alfabesini benimseyip Arapça ve Farsçanın lügatinden ve gramer biçimlerinden hiçbir zorlayıcı sebep olmamasına rağmen çok üst düzeyde alıntı yapmaya başlamıştır. Mektep ve medreselerinde bu dillerin öğretimine büyük bir hassasiyet göstermiş hatta Selçuklularda olduğu gibi resmî yazışmalarını Farsça yapmaktan da çekinmemiştir. Arapçanın belâgati üzerine kitaplar yazan Türkler, Türkçenin eğitimi konusunda bilinçli bir yola girmemiştir. Türkçenin doğal akışına bırakılıp Arapça ve Farsçanın bilimsel düzeyde sürekli tartışma konusu edilmesi gittikçe Türkçe aleyhine bir dengesizliği kaçınılmaz kılmıştır. Örneğin Türkçenin en büyük şairlerinden sayılan Bâkî’nin meşhur Kânûnî Mersiyesinin “Ey pây-bend-i dâm-geh-i kayd-ı nâm ü neng/Tâkeyhevâ-yı meşgale-i dehr-i bî-direng” biçimindeki ilk beytinde “ey” ve “tâ”dan başka Türkçe bir sözcük yoktur. Şiirin devamı da bundan farklı değildir. Keza yine Türkçenin en büyük şairlerinden olan Fuzûlî’nin şiiri ve nesri üzerinde bir istatistikî çalışma yapılsa yarısından fazlasının Arapça ve Farsça sözcükler olduğu görülecektir. Meselenin sadece “lügat” olmadığı; gramatikal açıdan da buna yakın bir tutumun gözlemlendiği de bir olgudur.

“Osmanlıca” öğretmek “lügat” ve “gramer” öğretmek demektir. Herhangi bir Osmanlı Türkçesi sözlüğünü açsanız on binlerce bugünün Türkçesinde olmayan Arapça, Farsça ve hatta Türkçe kökenli sözcüğe rastlanır. Kaldı ki, Osmanlı Türkçesinin sabit bir lügati bile yoktur; olanlar da modernleşmeye yakın süreçlerde yazılmıştır. Osmanlı Türkçesinde kullanılan öyle sözcükler vardır ki, Arapça Farsça kökenli olmasına rağmen türemiş biçimleri bu dillerde bile yoktur.

Osmanlı Türkçesinin bu durumu yine Osmanlı aydınları tarafından fark edilmiş, Cumhuriyetten yetmiş beş yıl önce Şinasi ile başlayan bir Türkçeleşme çabası gittikçe artan bir ivme ile Cumhuriyete kadar süregelmiştir. Cumhuriyeti, kökenlerimizden kopmanın başlangıcı sayanlar, bunu harf inkılabına bağlayanlar büyük bir yanılgı içindedir. Tam tersine, Osmanlı Türkçesinin bir yabancılaşma olduğunu; bilimde ve felsefede üretmeyen; sanatta ise eskinin mirasını tüketir duruma düştüğünü gören Osmanlı aydını Türkçeye dönmenin mücadelesini vermiştir. “Yeni Osmanlıcı”ların her fırsatta övgüyle sözünü ettikleri Sultan II. Abdülhamid’in Türkçe çabalarını, Latin alfabesine geçmeyi bile düşündüğünü görmezden gelerek Cumhuriyeti sebep göstermek bilim ve tarih bilgisiyle bağdaşmaz.

Osmanlı Türkçesinin lügatinin ve gramerinin lise çağındaki öğrencilere öğretilmesi hem imkânsız hem de büyük ölçüde gereksizdir. Bu eğitimi verecek düzeyde öğretmen kadrosu da yoktur. İlahiyatçılar, tarihçiler ve Türk dili ve edebiyatı öğretmenleri de bütününe hâkim olamadıkları bu lügati ve grameri öğretemezler. Arap harfleri ile yazılan Türkçenin kendi içindeki tabakaların her biri bir uzmanlık alanıdır. Orta Türkçe, Eski Anadolu Türkçesi, Osmanlı Türkçesi her biri birer uzmanlık alanıdır ve bir alanın uzmanı bir profesör bile diğer alanlara tam anlamıyla nüfuz edemezler. Doçentlik, doktora, yüksek lisans, araştırma görevliliği sınavlarında Osmanlıca metin okutulması gerçeği bu dile hâkim olmanın nasıl bir üst düzey bilgiyi gerektirdiğinin açık delilidir. Hal böyle iken liseli çocuklarımıza yönelik “ecdadın dilini öğrensin” söylemi hamasetten öteye geçemez. Bu yoksul milletin kaynaklarını ve enerjisini bir zamanlar periyodik ve logaritma cetveli ezberletmek için harcandığı gibi, şimdi de muhayyel bir Osmanlıca için çarçur etmek olur. Bu tutum akıl hastalarına keçi pöstekisindeki kılları saydırmaktan öteye gitmez. Bundan belki bir siyasi rant edilebilir ama bedelini millet öder.

Türk milleti ağır bir buhrana sürüklenmiş; devletini yitirmenin eşiğine getirilmiştir. Bir yandan anaokullarına kadar sızdırılmış yabancı dil öğretimi ile bilinci ve bilinçaltı ele geçirilirken, diğer yandan yeni resmi diller ilan edilme aşamasına gelmişken “ecdadın dili” safsatası ile iyice beyninin sulandırılmasına hiçbir aydının olumlu bakması düşünülmemelidir. 

Mümtaz Sarıçiçek

Kayseri’de 1963 yılında doğdu. Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü (1986) ve Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü’nde lisans eğitimi gördü (1993). Yüksek Lisans (1988–1990) ve doktora (1991–1995) eğitimimi Fırat Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalında tamamladı.

Elazığ Ortaokulu’nda öğretmenlik (1986–1994), Malatya İl Milli Eğitim Müdürlüğü bünyesinde İlköğretim Müfettişliği (1994–1996) görevlerinde bulundu.

Muğla Üniversitesi (1996–1998) ve Erciyes Üniversitesinde (1998–2010) Yeni Türk Edebiyatı yardımcı doçenti olarak çalıştı. Halen, Erciyes Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Yeni Türk Edebiyatı doçenti olarak görev yapmaktadır.

Kitapları:

1. Romantik Bir Toplumcu Gerçekçi Öncü: Reşat Enis Aygen, MEB Y, Ankara 2009.

2. Huzur’dan Yeni Hayat’a Çağdaş Türk Romanında Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, Laçin Y., Kayseri 2009.

3. Safvet Nezihi, Kadın Kalbi, Yayına Hazırlayan: Mümtaz Sarıçiçek, Laçin Y., Kayseri 2009.

Uluslararası ve ulusal bilimsel çalışmalarından bazıları:

  1. Bahtiyar Vahapzade’nin Tiyatrolarında Arketipsel Benlik Kurgulamalarının Estetik Değeri, I. Uluslararası Bahtiyar Vahapzade Sempozyumu, Qafkaz Üniversitesi, Bakü, 2012.
  2. Mehmet Akif’in Şiirlerinde Ümmet, Millet, Irk, Kavim Kavramları, Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Sempozyumu, Kahire Üniversitesi, Kahire, 2011.
  3. Molla Nesreddin Mecmuası’nın Azerbaycan’ın Modernleşmesindeki Yeri,1. Uluslararası Nasreddin Hoca Sempozyumu (Bilgi Şöleni), 463-470, Akşehir, 6-7 Temmuz 2005.
  4. Kirkor Ceyhan’ın Öykülerinde Türk Ermeni İlişkileriHoşgörü Toplumunda Ermeniler, I. Uluslararası Sosyal Araştırmalar Sempozyumu, Cilt III, 355-363, Kayseri, 2007.
  5. Yakup Kadri’nin Romanlarında Cumhuriyet İdeali ve Düş Kırıklıkları,Erdem, 54, 189–200, (2009).
  6. Ulysses ve Tutunamayanlar’ın Karşılaştırmalı İncelenmesiTurkish Studies, Yeni Türk Edebiyatının Kaynakları Özel Sayısı4/1-I, 529–560, (Winter 2009).
  7.  Şehriyar’a Selam: Héydér Baba’ya Selam’ın Ontolojik Tahlili, Turkish Studies, Türkiye Dışındaki Türkler Dosyası, 3/7, 580–591, (Fall 2008).
  8. Schrödinger’in Kedisi’nde Yabancılaşma,Türk Yurdu, 257, 108–111, (2009).
  9. Huzur Romanının Kuruluşunda Yerli ve Yabancı Tesirler,Türk Yurdu, 153–154, 235–240, (2000).
  10. Türk Romanında Modernist/Postmodernist Yönelişler ve Ulysses’ten Aydaki Kadın’a Romanda Anlatma Problemi, Türk Yurdu, C: 31, S: 292, s. 103–115, Aralık 2011.
21. Yüzyıl Türkiye Buluşmaları

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Yavuz Selim Yıldız   - 08-04-2020

AB İÇİN TEHDİT VE FIRSAT ALANI OLARAK LİBYA

Ortadoğu’da dikta rejimlerine karşı 2011 senesinde başlayan Arap Baharı olarak adlandırılan süreçte, Libya önce iç savaşla, daha sonra da dış müdahalelerle karşı karşıya kalmıştır.