Enerji Kaynaklarının Kullanımında Nereye Gidiliyor

Yazan  10 Temmuz 2020

Bundan 5,8-1,8 milyon yıl önce atmosferde 400 ppm olan karbondioksit yoğunluğunun aradan geçen milyonlarca yıl içinde 280-300 ppm seviyelerine indiği bilinmektedir.

Ancak sanayi devrimiyle birlikte yani 1763’te J. Watt tarafından buharlı makinenin bulunması ile birlikte kömürün ve ardından petrolün kullanımının artmasıyla aradan geçen 250 yılda karbondioksit yoğunluğu yine 400 ppm seviyelerine yükselmiştir. Öyle ki, 21 Ocak 2020’deki karbondioksit yoğunluğu 415,79 ppm mertebesine ulaşmıştır. İnsanlık için tehlike gerçekten büyüktür. Diğer taraftan BM’ler verilerine göre 2015-2019 yılları arasındaki sıcaklık artışları son yüzyılda en fazla artışın olduğu yıllar olarak kabul edilmektedir. Atmosferin 1880’den günümüze 0.850C ’ısındığını bu sebeple de buzulların eridiği, deniz seviyelerinin yükseldiği ve de iklimlerin değişmeye başladığı bilim insanları tarafından dile getirilmektedir. Ayrıca bu hızla gidildiği takdirde de 21.yüzyılın sonunda bu artışın 30C-50C’ye kadar ulaşacağı dile getirilmektedir. Bu durum insanlığın sonunun gelmekte olduğu gerçeğini gözler önüne sermektedir. 4 Kasım 2016’da yürürlüğe giren Paris Anlaşması’nın (BMİDÇS) amacı insanlığı bu sıkıntıdan kurtarmak için yapılan ve de sera gazları salımını azaltmayı amaçlayan bir anlaşmadır. Bu anlaşmanın amacı özetle şöyle ifade edilebilir.’’ Uzun dönemde, küresel sıcaklık artışının sanayileşme öncesi döneme göre 20C altında kalmasını ve sera gazı salımının küresel seviyede azalma eğilimini sağlamak, anlaşma yürürlüğe girdikten itibaren bilimsel her türlü imkânı kullanarak sera gazı salınımını azaltacak her türlü tedbiri kısa zamanda devreye almak.’’ Peki, bu ve benzeri maddeler üzerinde bir anlaşma sağlanmış mıdır? Yazınının sonunda bir kanaate varılabilir. Ancak en sonda söylenmesi gereken bir rakamı açıklayarak okuyucuya bir kolaylık sağlayalım. BP Statistical Review of World Energy/2017 değerlendirmelerine göre dünyada 2000 yılındaki karbondioksit salımı 23.676,4 milyon ton iken bu rakam 2019 yılında 34.169.0 milyon tona yükselmiştir. Son 20 yıldaki artış oranı %44,3’tür…

Peki, Bu durumlar açık seçik bilindiği halde insanoğlu ne yapmaktadır?

DÜNYADA ENERJİ KAYNAKLARI KULLANIMI

BP Statistical Review of World Energy 2019 verilerine göre dünyadaki petrol rezervi 244,6 milyar ton, yılda tüketilen petrol miktarı 4,7 milyar ton, doğalgaz rezervi198,8 trilyon m3, tüketimi 4 trilyon m3, kömür rezervi (taş kömürü+linyit) 1.069 milyon ton, tüketimi 3,8 milyar ton, atmosferdeki karbondioksit miktarı 34.169 milyon ton, elektrik tüketimi (Enerdata.net) 23.000 TWh’tir.

Enerji kaynaklarının dökümünü ayrıntılı olarak vermek yerine primer enerji tüketiminin değerleri ile dünyadaki enerjinin nasıl tüketildiği konusu anlaşılmış olur. 2019 yılında dünyada tüketilen primer enerji yaklaşık 14.049 mtep’tir  (583,90 exajoule). Bu tüketimin %23,6’sı Çin’e, %16,6’sı ABD’ne, %5,8’i Hindistan’a, %5’i Rusya’ya ve %3,3’ü Japonya aittir. Diğer taraftan 219 yılı dünya karbondioksit salımı 34.169 milyon ton olup bu 5 ülkenin bu salımdaki payı toplam %58,4’tür. Uygulamalarıyla ozon tabakasının açılmasını hızlandıran, dünyayı kirleten, su kıtlığına sebebiyet veren, küresel ısınmayı körükleyen ve iklim değişikliğine yol açan bu 5 ülkenin yanı sıra, ikinci 5 ülke arasında Almanya, İran, G.Kore, S.Arabistan ve Kanada toplam %10,2 ile yer almaktadır (Yakutistan’da haziran ayı ortalama sıcaklık 200C iken 2020’de sıcaklık 380C’ye yükselmiştir). Burada bir önemli konuda fosil kaynaklardan (yeni rezervler bulunmadığı takdirde) petrolün 50-53 yıl (tight oil tahminen 20 yıl), doğalgazın 53-55 yıl (shale gas tahminen 50 yıl), kömürün 100-120 yıl, uranyumun 100 yıl sonra tamamen tükenecek olmasıdır. Bu noktada şu hususu da ifade etmek gerekir. Dünyanın ilk 10 ekonomisi içinde yer alan ülkelerin primer enerji tüketimi %60,6, ikinci 10 büyük ekonominin primer enerji tüketim ise %24,9’dur.

IEA World Energy Outlook 2019 raporunda ’’Petrol piyasaları ve jeopolitik gerilimler, karbon emisyonları ve iklim hedefleri, herkes için enerji vaadi ve dünya çapında 850 milyon insan için elektrik erişimi olmaması günümüz enerji dünyasının durumunu ortaya koymaktadır.’’ ifadesi aslında ciddi bir tehlikeyi gözler önüne sermektedir. İşte bu ve benzeri ifadelerdeki ürküten ayrıntıların göz önüne alınarak enerji kaynaklarının değerlendirilmesi bir mecburiyet olmuştur. 2018 yılında 14.314 mtep olan birincil enerji talebi, 2030’da 16.311 mtep’e ve 2040’da 17.723 mtep’e yükselecek olması ve 1990’da 11.825 TWh olan elektrik üretiminin 2040 yılında 40.105 TWh’a yükselecek olması dünyanın geleceği açısından pekiyi sinyaller vermemektedir. Zira 2040 elektrik üretiminde kömür %31, doğalgaz %24, petrol %1, nükleer %12, yenilenebilir %17, hidrolik %16 oranında kullanılacaktır.

Primer enerji tüketiminde 2014 yılında fosil kaynakların payı %86,3 nükleerin %4,4, hidro enerjinin %6,8 ve yenilenebilir enerjinin payı %2,5 iken, 2019’da bu değerler fosil kaynaklarda %84,2, nükleerde %4,3, hidro enerjide %6,5 ve yenilenebilir enerjide de %5 olmuştur. Bütün bu olumsuzluklara rağmen dünyadaki bazı teşkilatlar ve kaynak çeşitliliğini göz önünde bulunduran ülkeler maliyetleri ve kaynaklara ulaşmadaki zorlukları dikkate alarak bazı tedbirler almaya çalışmaktadırlar. Örnek vermek gerekirse: 1.Sıcaklığın sanayi devrimi öncesi döneme göre 20C daha aşağıya çekilmesi. 2.AB 2021-2027 arasındaki 1,1 triyon dolarlık bütçesine 750 milyar dolar ek bütçe koyarak Avrupa Yeşil Mutabakat Çerçevesi’nde rüzgâr, güneş ve temiz hidrojene dayalı yatırımları destekleme kararı almıştır. 3.1882 yılından bu yana kömür santrallerinden elektrik elde eden İngiltere 2020 Nisan ayından itibaren kömüre dayalı santrallerini kapatmıştır. İsrail ise kömürden elektrik üretimini %30’dan %24,9’a çekmiştir. 4. Almanya 2038 yılında kömür santrallerini terk edecek ve 2019 sonunda 49.016 MW olan GES’i 2020 Mart ayında 50.274 MW’a çıkarmış, İsrail 300 MW’lık GES kurmaya başlamış, Çin 2018’de 184.260 MW olan RES’leri 236.400 MW’a yükseltmiş ve 2028’de bu gücü 437.000 MW’a çıkarmayı hedeflemiştir. Görüldüğü gibi birçok ülke kendi çapında desteklerle bir şeyler yapmaya çalışmaktadırlar. 2040 yılında elektrik üretiminin %%55’i fosil, %17’si yenilenebilir, %16’sı hidrolik, %12’si nükleer kaynaklardan elde edilmesi hedefine ulaşmak için bazı çalışmalar yapılmaktadır  (World Energy Outlook 2014).  Diğer taraftan enerji sektörüne (2015 rakamlarıyla) 2040 yılına kadar muhtemelen 64,5 trilyon dolarlık bir yatırım yapılacağı düşünülmektedir. Ne var ki, Yenilenebilir ve hidrolik enerji kaynaklarının karşısında devasa petrol, doğalgaz, kömür tröstlerinin olduğu unutulmamalıdır. Fosil kaynaklı tesisler, fabrikalar, makineler, yollar, taşımacılık yapan firmalar ellerindeki kaynakları kolay kolay terk edebilirler mi? Dünyanın en büyük 20 ekonomisinin toplam nüfusu yaklaşık 5 milyar ve yaklaşık 87 trilyon dolar olan GSYH’ nın %81,5’i olan 71 trilyon dolara sahip oldukları da unutulmamalıdır.

TÜRKİYE’NİN ENERJİDEKİ DURUMU

2019 yılı MAPEG’in verilerine göre Türkiye’nin kalan üretilebilir petrol rezervi 51 milyon ton, (tüketimi BP 49,4 milyon ton), kalan üretilebilir doğalgaz rezervi 3,4 milyar m3 (tüketimi BP verilerine göre 43,2 milyar m3), kömür rezervi (taş kömürü+linyit) 14,5 milyar ton (TKİ’ye göre tüketimi 122 milyon ton), BP’ye göre atmosfere bıraktığı karbondioksit miktarı 383,3 milyon ton, elektrik tüketimi (TEİAŞ) 303,6 TWh’tir.

Dünyanın enerji ile olan savaşında Türkiye ne yapmaktadır? Yapılan olumlu işler bulunduğu gibi bazı konulardaki plansızlık günümüzde plan ve programların düzeltilmesini gündeme getirmiş bu da neticede kaynak israfının olduğu gerçeğini gözler önüne sermiştir. KAYNAK İSRAFINA DİKKAT!..

Türkiye’nin 2002’de %20,9 olan kayıp kaçak oranı 2012’de %12,6’ya ve 2018’de de %11,8’e düşmüştür. Bu konuda atılacak adımlarla rakam dünya ortalaması olan %8,1’e çekilebilir. Diğer taraftan enerji yatırımlarında ciddi adımlar atılmış elektrik enerjisi, karada ve denizde hidrokarbon aramaları, özellikle de Doğu Akdeniz’de Fatih, Kanuni, Yavuz sondaj gemileri ve MTA Oruç Reis ve Barbaros Hayrettin Paşa sismik araştırma gemileriyle arama ve araştırma faaliyetlerine önem verilmiştir. Ayrıca enerji verimliliği konusunda ciddi çalışmalar yapılmış ve UEVEP’in 2017-2023 raporunda yer alan şu hedefler açıklanmıştır. ’’2017-2023 yılları arasında uygulanacak Ulusal Enerji Verimliliği Eylem Planı kapsamında bina ve hizmetler, enerji, ulaştırma, sanayi ve teknoloji, tarım ve yatay konular olmak üzere toplam 6 kategoride tanımlanan 55 eylem ile 2023 yılında Türkiye’nin birincil enerji tüketiminin %14 azaltılması hedeflenmektedir. 2023 yılına kadar kümülatif olarak 23.9 MTEP tasarruf sağlanması ve bu tasarruf için 10.9 milyar ABD Doları yatırım yapılması öngörülmektedir. 2017 fiyatları ile 2033 yılına kadar sağlanacak kümülatif tasarruf 30.2 milyar ABD Doları olup bazı tasarrufların etkisi 2040 yılına kadar devam edecektir.’’

Bugün için kaynakları çok az olan Türkiye tüm imkânlarını seferber ederek enerji ve maden arama ve araştırmalarına devam etmek mecburiyetindedir. Burada şu hususu özellikle belirtmek isterim. Her tarafımız petrol, doğalgaz çevrili olduğu halde biz de niye yok düşüncesinden yola çıkarak hareket edilmemelidir. Bu ülkenin jeolojik yapısının kırıklarla, kıvrımlarla, bindirmelerle allak bullak edildiği bilimsel bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Ne var ki bu da arama, araştırma yapılmasın demek de değildir. Jeolojiyi, tektoniği, petrol, gaz ve kömür jeolojisini çok iyi bilen kadroların olduğu bir Türkiye elinden geleni sonuna dek yapabilecek güçtedir… Emeğin yanı sıra para kaybının da israf edilmemesi gerekmektedir.

Türkiye 2000 yılında enerjide %67,2 oranında dışa bağımlı iken 2017 yılında bu oran %75,7’ye yükselmiştir. Niçin?

Türkiye’nin 2002 yılı birincil enerji tüketimi 78,4 mtep, 2008’de 100,8 mtep, 2019’da 156,1 mtep’e yükselmiş artış oranı %99,1’olmuştur. Peki, bu değerler üreten, kalkınmış ve halkın gelir seviyesinin artmasını sağlayacakken Türkiye NİÇİN DÜNYANIN EN BÜYÜK İLK 10 EKONOMİSİ ARASINA GİREMEMİŞTİR? SEBEP NEDİR? Bunun neticesinde Türkiye’nin enerji bağımlılığı artmış öyle ki, doğalgazda %99,7, taş kömüründe %97 ve petrolde de %94 oranında bağımlı bir hale gelmiştir. Türkiye birincil enerji tüketiminde Rusya’ya %37, İran’a %18, Kolombiya’ya %8, Irak’a %7 ve %30 diğerlerine bağımlı olduğu unutulmamalıdır. Sorulması gereken soru şudur: Türkiye niçin kendi kaynaklarını kullanmamıştır?

Dünyada ise birincil enerji tüketimi 2002 yılında 9.693 mtep, 2008’de 11.705,1 mtep ve 2019’da 14.049 mtep olmuş ve %44,94’lük bir artış göstermiştir.

Peki, elektrik enerjisinde durum nedir?

Türkiye’nin 2002 yılı elektrik kurulu gücü 31.845,8 MW, elektrik üretimi 129.399.5 GWh, 2008’de kurulu güç 41.817,2 MW, elektrik üretimi 198.418.0 GWh, 2019’da kurulu güç 91.267,1 MW, elektrik üretimi 304.251,5 GWh olarak gerçekleşmiştir. 2002-2019 arası kurulu güçteki artış %186,5 olurken üretimdeki artış %135,1 olmuştur. Görüldüğü gibi kurulu güç üretim artışı arasında bir orantısızlık göze çarpmaktadır. Bunun tek sebebi kurulu güce gereğinden fazla yatırım yapılmasıdır.

2002 yılında 31.845,8 MW olan elektrik kurulu gücü 2003 yılında 35.587 MW’a 2019 yılında da 91.267,1 MW’a yükselmiştir. Yani 2003-2019 arasında kurulu güçte 55.680,1 MW artış sağlanmıştır. 1 kW santralin kurulum maliyeti ortalama 1500 dolar kabul edilirse (ki bu rakam daha fazla da olabilir) 17 yılda kurulu güce yaklaşık 83.520.000.000 dolarlık bir yatırım yapılmıştır. Şimdi burada önemli olan soru şudur: Türkiye’nin kurulu gücü tümüyle üretimde midir? Hayır. Türkiye’nin 2015-2019 arasında kurulu güce en fazla ihtiyaç duyduğu yani, maksimum ani puantı 26 Temmuz 2017’de 47.660 MW olmuştur (2017 yılı Temmuz ayı kurulu gücü 80.546 MW). Bu rakamlar o tarihte kurulu gücün yaklaşık %59,1’nin kullanılmadığını göstermektedir. Bu gün için ise toplam kurulu gücün o tarihteki maksimum puant değerine göre %52,2’si kullanılmamaktadır. Bu sonuç 2003-2019 arasında yapılan yatırımın %53,9’unun beklemekte olduğunu göstermektedir. Aslında 2002’deki 31.845,8 MW olan kurulu güce 30.000-32.000 MW’lık bir güç ilavesi olsaydı yaklaşık 35.000.000.000 dolarlık bir tasarruf yapılmış olurdu. İşte bu yüzdendir ki, 2023 programı 2019 Cumhurbaşkanlığı programı ile değiştirilmiştir. Buradan açık bir şekilde söylenmesi gereken şudur: Plansızlık, programsızlık uzağı görememe sonucunu doğurduğu için elektrik enerjisinde yapılan yatırımlar iyi sonuçlar vermemiştir. Ancak halen 23.274 MW’lık bir gücün inşa halinde olduğu da bilinmektedir.

Diğer bir husus da elektrik santralleriyle ilgilidir. Bu kadar kurulu güce sahip olan bir sektörde tabii sonuç olarak elektrik santrallerinin de artış göstermesi gerekmektedir. Öyle de olmuştur. 2013 yılında 64.007,5 MW olan kurulu güçteki santral sayısı 907 iken 2019’da 91.267,1 MW kurulu güçteki santral sayısı 8.589’a yükselmiştir (7 yıllık dönemde doğalgaz santral sayısı 216’dan %54’lük artışla 332’ye, ithal kömür santral sayısı 7’den %114 artışla 15’e, taş kömür+ linyit santral sayısı 20’den %160 artışla 52’ye, rüzgâr santral sayısı 72’den %282 artışla 275’e yükselmiştir). Elektrikte kurulu güç üretim dengesi arasında 2003-2019 arasında büyük bir dengesizlik bulunmaktadır. Özellikle doğalgaz ve ithal kömüre dayalı santrallerin kurulması dışa bağımlılığımızı artırmış, akarsular üzerine kurulan barajlar (HES) tabiatın dengesini bozmuş, halkın tepkisini almıştır (ki halen bu tepki devam etmektedir). 2019 itibariyle kurulu gücün % 52,2’si fosil, %31,2’si hidrolik ve 16,6’sı yenilenebilir kaynaklardır. Üretimde ise fosil kaynakların payı %57,5, hidrolik %29,2 ve yenilenebilir %31,3’tür. Netice itibariyle 2003 yılından bu yana YERLİ ve MİLLİ KAYNAKLARA gereken önem verilseydi yerli kömür, rüzgâr, güneş, jeotermal, biyokütle santralleri kurularak yılda ödenen 45-50 milyarlık dövizin büyük bir kısmı dışarıya verilmezdi. Ne var ki burada önemli olan iktidarların siyasi ve iktisadi tercihlerinin yanı sıra kılavuzluk edenlerin kalitesi yani bilgi öne çıkmaktadır. Bir önemli husus da elektrik üretiminde kamunun payı 2002 yılında %59,8 iken 2018 yılında bu pay %15,2’ye düşmüştür. Yapılan bu kadar yatırıma rağmen ülkede kişi başına düşen elektrik tüketimi Avrupa ülkelerinin oldukça gerisinde kalmıştır. Niçin? Türkiye’de kişi başına tüketilen elektrik enerjisi miktarı 2000’de 1.908 kWh, 2007’de 2.699 kWh, 2015’de 3.373 kWh, 2018’de 3.698 kWh’tir (2019’da tahminen 3.703 kWh).  Bu miktarın 2030’da 7.000 kWh civarında olması planlanmıştır. 2018 yılında bu miktarlar Kanada’da 14.553 kWh, ABD’de de 11.851kWh, G.Kore’de 9.872 kWh, Japonya’da 7.480 kWh, Fransa’da 6.692 kWh, Almanya’da 6.668 kWh, Rusya’da 6.400 kWh, İngiltere’de 4.749 kWh ve Çin ‘de 4.018 kWh’tir. Ülkelerin kalkınmaları elektrik kurulu güçlerinden değil, kişi başına tükettiği enerjiden belli olur.

Türkiye’nin 2019 yılı kurulu güç ve üretim değerleri tablolarda gösterilmiştir (Kaynak/ elektrikport.com). Kurulu gücün %52,22’si fosil, %47,78’i hidrolik ve yenilenebilir kaynaklardır. Üretimde ise fosil kaynakların payı %57,5, hidrolik ve yenilenebilir kaynakların payı %42,5’tir.

 

Doğu Akdeniz’e gelince (Bu konuda oldukça yayın bulunduğu için çok kısa bilgi verip yorum yapmak istiyorum): 2019 sonu itibariyle GSYH’sı 754 milyar dolara, kişi başına düşen milli geliri 9.127 dolara inmiş olan Türkiye’nin 2020 yılı göstergelerinin de pek parlak olmadığı şu verilerden anlaşılmaktadır. 2020 yılı GSYH’sı 723 milyar dolara, kişi başına düşen milli geliri de 8.675 dolara düşecektir (Kaynak/M.EĞİLMEZ/3 Temmuz 2020/Kendime Yazılar). Halkın fakirleştiği, yatırımların azaldığı, reel sektörün sallantıda olduğu ve dünyanın en büyük 17. ekonomisinden 19-20. ekonomisine düşmüş bir Türkiye’nin, Doğu Akdeniz’de bir haysiyet mücadelesi vermekte olduğu gerçeğinden yola çıkarak öncelikle bilime, tarihe, Türk’lerin tarihi yolculuğuna, ülkülerine ve de politikalara önem vererek, Adalar Denizi’ndeki küçük düşürülme gelişmelerini de dikkate alarak hem Adalar Denizi’nde hem de Doğu Akdeniz’de dik durulmalıdır. İktidarın birinci önceliği Adalar Denizi’ndeki işgale derhal son vermek olmalıdır.

Aslında Tunus-Sicilya arasından başlayarak doğuya uzanan Akdeniz’de Türkiye’nin haklarının olduğunu yedi düvel bilmektedir. Akdeniz’deki stratejik noktadan biri Girit diğeri Kıbrıs’tır. Sayın Ü. Yalım Girit Adası konusunda çalışmalarının neticesini S.Öztürk 7 Aralık 2017’de şu şekilde kamuoyuna aktarmıştır. ’’ Adanın hukuki statüsünün 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması, 10 Ağustos 1913 Bükreş Antlaşması, 14 Kasım 1913 Atina Antlaşması ve 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması olmak üzere toplam dört antlaşmayla belirlendiğini söyleyen Yalım, Girit'in sadece dörtte birinin Yunanistan'a, dörtte üçünün de Türkiye'ye ait olduğunu öne sürdü. Londra Antlaşması'nın hiçbir yerinde Girit Adası'nın Yunanistan'a terk edildiği, verildiği veya bağlandığı ifadesi yoktur. Yunanistan'a Girit Adası'nın dörtte biri verilmiştir. Adanın etrafındaki 14 ada ile adacık ve kayalıklar Osmanlı Devleti'nin egemenliğinde kalmıştır.’’ Doğu Akdeniz’in tamamında bu gün ya da yarın bulunacak tüm enerji ve maden kaynaklarında Türkiye’nin hakları vardır.

Gelelim Doğu Akdeniz baseninde dünyanın gözünün olduğu hidrokarbon rezervlerine ve politik ilişkilere. Doğu Akdeniz’e sınırı olan Türkiye, KKTC, GKRY, Suriye, Lübnan, İsrail, Filistin ve Mısır dışında hiçbir ülkenin bölgedeki kaynaklarla ilgilenmemesi gerekirken, ne yazık ki Doğu Akdeniz’in kaderini emperyal ülkelerin çizdiği görülmektedir. Üzülerek ifade etmek gerekirse Türkiye Doğu Akdeniz’e komşu olan tüm ülkelerle iyi ilişkiler içinde olsaydı yapacağı ikili ve de çoklu anlaşmalarla bölgeye ağırlığını siyaseten koyabilirdi. Bugün için Yunanistan-GKRY, Yunanistan-Mısır, GKRY-Mısır, GKRY-Lübnan ve GKRY-İsrail arasında MEB sınırlandırma anlaşmalarıyla Doğu Akdeniz’i adeta tekellerine alma yolunda önemli adımlar atmışlaradır. Diğer taraftan Akdeniz’in altından geçecek olan yaklaşık 2000 km uzunluğunda ve yıllık 20 milyar m3 taşıma kapasitesine sahip ve de tahminen 10 milyar euroya mal olacak olan ve Yunanistan, GKRY ve İsrail’in imzaladığı EastMed boru hattının yapılması anlaşmasının yürürlüğe girmesine Türkiye izin verecek midir? Bu ülkelerin emperyal devletler tarafından da desteklenmeleri de tartışılacak ayrı bir konudur. Ancak Türkiye’nin 40 bin km2’ye sıkıştırılma hayalleri 27 Kasım 2019 Libya ile imzalanan mutabakatlar çerçevesinde yıkılmış oldu.

ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi USGS’in 2010 yılında yayınladığı raporda Doğu Akdeniz’de Levant Baseni’nde 3,45 trilyon m3 doğalgaz ve 1,7 milyar varil petrol rezervi bulunmaktadır. İsrail 2009’da Tamar’da 280 milyar m3, 2010’da Leviathan’da 623 milyar m3 doğalgaz rezervi bulmuştur. Yine Afrodit Sahası’nda (GKRY) 129 milyar m3 ve Zohr (Mısır) 850 milyar m3 doğalgaz rezervi bulunmuştur. Nil Havzası’nda 1,8 milyar varil petrol, 6,3 trilyon m3 doğalgaz ve 6 milyar varil sıvı doğalgaz bulunduğu ileri sürülmektedir. Böylece bugün için havzada toplam yaklaşık 10 trilyon m3doğalgaz, 6 milyar m3 sıvı doğalgaz ve 3,5 milyar varil (500.000.000 ton) petrol rezervi bulunduğu iddia edilmektedir. Bu noktada önemli konulardan biri de Mısır’ın Batıya doğalgaz tedarikinde bir enerji merkezi olma yolunda olduğu gerçeği de unutulmamalıdır. Diğer taraftan 10 milyar euroya mal olacağı ifade edilen ve birçok teknik problemi olan EastMed boru hattının ciddi sıkıntılarla karşılaşacağı bugünden bellidir. Doğu Akdeniz doğalgazının Avrupa’ya taşınması bu boru hattının dışında iki şekilde olabilir. Birinci şık Mısır’ın LNG tesislerini güçlendirerek gemilerle taşıma, ikincisi İsrail-Türkiye boru hattı ve Türkiye üzerinden de boru hatlarıyla batıya taşıma. Görüldüğü gibi Doğu Akdeniz meselelerin kolay kolay çözülemeyeceği bir yumak halinde dünya siyasetinin önünde durmaktadır. Türkiye Adalar Denizi’nde terk ettiği adalar gibi bu vatan parçasını da terk etmemelidir. Türk olarak bu hadiseden hicap duyduğumu ülkeyi yönetenlere buradan haykırıyorum. Eşeklerin dolaştığı yer benim toprağım ise o topraklar kimseye bırakılmamalıdır Tam bu noktada Türkiye’yi yönetenlere şu soruyu sormak bir vatandaş olarak hakkımdır sanırım.

ADALAR DENİZİ’NDE YUNANİSTAN TARAFINDAN İŞGAL EDİLEN TÜRK MİLLETİNE AİT ADALARI NE ZAMAN GERİ ALACAKSINIZ?

Şu üç soruya verilecek cevaplar, enerjide geleceğimizi, ekonomideki halimizi, halkın refah seviyesinin artmasını belirleyecektir.

1. Yapılan projeksiyonlara göre 2040 yılında dünyada birincil enerji tüketimi yaklaşık %50’lik bir artışla 20,300 mtep’e yükselecektir. 2018 yılında Türkiye’nin birincil enerji tüketimi 153,5 mtep’dir. 2040 yılında %50’lik artışla 230 mtep’e yükselecektir (ki daha fazla olması da mümkündür). Türkiye bu tüketimi ne ile karşılayacaktır? O günün nesillerine bırakılacak olan borç n’olacaktır? Bu hiç düşünülüyor mu?

2. Enerji yatırımları konusunda arz-talep dengesi gözetilerek ve enerji verimliliği konusunda daha ciddi ve sonuç alıcı projeler gerçekleştirilecek midir? İsrafın önüne nasıl geçilecektir?  Kurulu gücün yılda %5-8 oranında artışı engellenecek midir?

3. Akkuyu NS’i 2023’de, Sinop NS’i 2023, 2024, 2027, 2028’de devreye alınacak mıdır? Sinop NS’i yapımı durduruldu mu? Vazgeçilmesi mi düşünülüyor? (Kamuoyu sanırım bu konularla pek ilgilenmiyor)

4. Günümüzde yaklaşık 3700 kWh olan kişi başına düşen elektrik tüketimi 2023’de 5500, 2040’da 8000 kWh’a yükselebilecek midir?

5.Tüm bu ve buna benzer aksaklıklar enerji politikalarının bir yerlerinde yanlışlar olduğu sonucunu ortaya koymaktadır. Bu politikaları daha üretken, doğru ve halkın yararına politikalarla desteklenmesi düşünülüyor mu?

Muhittin Ziya Gözler

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Enerji ve Enerji Güvenliği Araştırmaları Merkezi Başkanı

 

21. Yüzyıl Türkiye Buluşmaları

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR