Uluslararası Göç Rejimi-Stratejik Göç Mühendisliği ve Organize Riyakarlık

Yazan  03 Haziran 2020

21. yüzyılın başlangıcından itibaren dünya sistematik bir dönüşümün eşiğindedir. Kitlesel göç, dünyanın dört bir yanında siyaseti ve toplumları yeniden şekillendiren bu uluslararası dönüşümün merkezindedir.

Kitlesel göçlerin dünya politikasını yeniden şekillendirmesi,egemen ulus devletlerin otoritesi ile uluslararası göç rejimi arasındaki derin çelişkileri ortaya çıkarmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, egemen bir ulus devlet olarak,yakın insanlık tarihinin gördüğü en büyük göç dalgasına maruz kalmış ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) verilerine göre dünyada en fazla sığınmacı barından ülke konumuna gelmiştir. Bu büyük kitlesel göç Türkiye’nin ulusal kimliğine dayanan demografik yapısını, dolayısıyla geleceğini tehdit etmektedir. Suriye iç savaşı sonucunda ortaya çıkan göç dalgası, Esad Rejimi ve PKK tarafından bilinçli tercihlerle ve manipüle edilerek, Türk devletinin siyasi ve ekonomik yapısınıkrize sürüklemek ve bölgedeki demografik yapıyı Türkiye’nin aleyhinde yeniden dizayn etmek amacıyla kullanılmıştır. Bu makale, uluslararası göç rejiminin içinde bulunduğu çelişkiler çerçevesinde Türkiye’ye uygulanan stratejik göç mühendisliğini analiz edecektir.

Uluslararası Göç Rejiminin Doğuşu

2. Dünya Savaşı, Avrupa’da ve dünyanın farklı yerlerinde on milyonlarca insanın yerinden edilmesine sebep oldu. Savaş sona erdiğinde, Mayıs 1945’te, Sovyet ordularının önünden kaçan Almanların dışında, zorla yerinden edilmiş yaklaşık 40,5 milyon insan vardı (Hobsbawm, 1994). Yaklaşık 13 milyon Alman, Almanya’nın Polonya ve Rusya tarafından işgal edilen bölgelerinden, uzun süredir yaşamakta oldukları Güneydoğu Avrupa’dan sürüldüler. Bu Almanların büyük çoğunluğu yeni Almanya Federal Cumhuriyetine kaçmaya çalışırken, yeni İsrail devleti her Yahudi’ye ülkeye dönüş hakkı tanımıştı. 1917 yılında Arthur Balfour tarafından ortaya atılan ve kitlesel göç ile Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmayı hedefleyen ünlü Balfour deklarasyonu 1948 yılında amacına ulaşmıştı. Zorunlu göç uluslararası düzenin tüm ögelerini yeniden belirliyordu. 1947’de Hindistan’ın bağımsızlığını kazanması, Hindistan ve Pakistan arasındaki yeni sınırları her iki yöne geçmek zorunda bırakan 15 milyon mülteci yarattı. Kore savaşında yaklaşık 5 milyon Koreli yerinden edilmişti. İsraillin kurulmasından sonraki süreçte Birleşmiş Milletler Yakındoğu Filistin Mültecilerine Yardım İdaresi (UNWRA) yaklaşık 1,3 milyon Filistinli mülteci olduğunu duyurdu. Kısaca, dünyanın her yerinde, savaşın yol açtığı küresel yıkım ile uluslararası zorunlu göç yeni dünya düzeninin temel sorunu haline gelmişti. Bu açıdan bakıldığında, 2. Dünya Savaşı sonrası dönem bir kitlesel kaçış ve göç çağıdır.

İşte bu şartlar altında, uluslararası göç rejiminin nüvesi, Uluslararası Mülteci Örgütünün (UMÖ) kurulmasıyla birlikte ortaya çıkmış oldu. Ancak ABD’nin mülteci politikası, 1950’den itibaren Sovyetler Birliği ve müttefiklerinin yetersizliklerinin teşhir edilmesi doğrultusunda ve Demir Perdenin arkasındaki huzursuzluklardan faydalanmak amacıyla yeniden konumlandırıldı. Sonuçta 1950 tarihli Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) tüzüğü, başta ABD ve İngiltere olmak üzere açıkça uluslararası sistemin güçlü devletlerinin çıkarlarını yansıtır.  Birleşmiş Milletler 1951 Cenevre Sözleşmesi ise, 2. Dünya savaşında gerçekleşen sistematik katliamların ve savaşın sonunda ortaya çıkan zorunlu göç hareketlerin getirdiği insanlık dramının utancıyla oluşmuş bir uluslararası anlaşmadır. 1951 Cenevre Sözleşmesi ve 1967 Protokolü ile birlikte tanımlanan mülteci kavramı ve mülteci haklarının çerçevesi çizilmiş, non-refoulmentyani mülteciyi geri iade etmeme temel ilke olarak benimsenmiştir. 1950’li yıllardan itibaren hem iltica sorunu hem de mültecilerin sorunları artarak sürmüş̧, dünya birçok göç hareketine sahne olmuş̧ ve konuyla ilgili bölgesel düzenlemeler de Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği uhdesinde ve Cenevre Sözleşmesi çerçevesinde yapılmıştır.

Stratejik Göç Mühendisliği

Zorunlu göç (forcedmigration) kavramı bir insanlık krizinden çok daha fazlasıdır. Mülteci akınları doğası gereği politiktir çünkü daima çıkar çatışması içinde olan siyasi aktörleri ihtiva eder. Eğer Weberyan devlet tanımını kabul edersek – ki bu doğrudan 1648 Vestfalya Antlaşmasından gelir- devlet kendi sınırları içinde meşru güç kullanma tekeline sahip tek otorite olarak sınırlarını ve demografik yapısını kontrol etmek zorundadır. Dolayısıyla uluslararası göç hareketleri doğrudan devletlerin egemenlikleri ve otoriteleri ile ilgilidir. Ulus devletlerin egemenlikleri tarafından kontrol edilen sınırlar ve sınır ötesi nüfus hareketleri ile Birleşmiş Milletler nezdinde imza edilmiş uluslararası anlaşmalar arasındaki uyumsuzluklar 70 yıllık büyük bir çelişkiyi ortaya çıkarmaktadır.

Bu çelişkinin izahını yapmak, uluslararası ilişkiler disiplinini çokça meşgul eden iki önemli kavramın açıklanması ve tartışılması ile mümkün olabilir; Stratejik Göç Mühendisliği (Strategic Engineered Migraton) ve Riyakarlık Krizi (Hypocricy Crisis) (Greenhill, 2010). Stratejik Göç Mühendisliği; sınırları aşan nüfus hareketlerini bilinçli olarak manipüle ederek hedefteki devletin demografik yapısını bozmak ve onu yoğun bir göç dalgasına maruz bırakarak siyasi ve ekonomik istikrarsızlığa sürüklemektir. Teitalbaum (1984 s.437) stratejik göç mühendisliği hareketlerini“silahsız işgal projeleri” olarak tanımlar. Stratejik göç öyle kuvvetli bir politik baskı unsurudur ki bu yöntemi kullanarak; KübaBirleşik Devletlere (1965-1980-1994), Kosova Almanya’ya (1998), Libya Avrupa Birliğine (2004-2006-2008) kat be kat güçsüz aktörler olmalarına rağmen taleplerini kabul ettirmiştir (Greenhill, 2010). Çünkü hedef olarak belirlenmiş bir ülkeye uygulanan stratejik kitlesel göç, hedef ülkenin demografik ve finansal yapısını parçalayarak, demokrasi ile gelmiş ve liberal değerlere bağlılığını bildirmiş iktidarları çaresiz bırakır. Stratejik göçe maruz kalmış demokratik ülkelerdeki siyasi iktidarlar, evrensel hukuk kuralları ile kendi toplumlarının siyasi – ekonomik istikrarları arasındaki çelişkileri aşamaz ve bu durum, stratejik göç mühendisliğini dünya politikasındaki en maliyetsiz ve en etkili silaha dönüştürür. 

Stratejik Göç Mühendisliğinin itici gücünü oluşturan mekanizma Kelly Greenhill tarafından teorileştirilmiştir. Riyakarlık krizi (Hypocricy Crisis) genel itibariyle evrensel hukuka, liberal değerlere ve insan haklarına bağlı olduklarını ilan eden devletlerin kitlesel göç karşısında bağlı bulundukları uluslararası hukuku yok saymasıdır (Greenhill, 2010). Bu noktada liberal hükümetlerin yalnızca iki seçenekleri vardır; ya maruz kaldıkları kitlesel göçü engelleyerek ve kâğıt üzerinde bağlı bulundukları evrensel hukuk değerlerine aykırı hareket ederek uluslararası saygınlıklarını kaybederler ya da büyük bir göç dalgasına maruz kalarak, bu göç dalgasının siyasi, ekonomik ve toplumsal bedellerini ödeyerek iktidarlarını kaybederler. Dolayısıyla, 2. Dünya savaşı ve sonrasında yaşanan insanlık dramının yarattığı suçluluk psikolojisiyle inşa edilmiş uluslararası göç rejimi ve uluslararası hukuk kuralları temelde dünya politikasındaki gerçekliği yansıtmayan, organize riyakarlık üzerine kurulmuş bir temenniler beyannamesinden ibarettir.

Stratejik Göç Mühendisliği ve Hedef Ülke Türkiye

Geleneksel Türk dış politikası güvenlik merkezli ve statükocudur. Türkiye’nin geleneksel göç politikası, dış politikasıyla uyumlu olarak, ulus devlet yapısını korumaya yönelik bir çerçevede gelişmiştir. Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki göç politikaları, Türkiye’de bir ulus-devlet kurma çabalarının önemli bir boyutu olan milli kimlik ve aidiyetin oluşturulmasına ilişkin politikalardır. Bu anlayışın göç̧ ile ilgili Türk mevzuatına önemli bir yansıması 1934 tarihli ve 2510 sayılı İskân Kanunu’nda Türkiye’ye göç̧ etme hakkının sadece “Türk soyundan meskûn veya göçebe” kişilere verilmesidir. Türkiye Soğuk Savaş̧ döneminde sınır kapılarının önemli bir kısmını resmen veya fiilen kapatmış ve Türkiye’nin göç politikaları temel olarak güvenlik eksenine oturmuş̧ ve tamamen güvenlik kurumlarının inisiyatifi altında gelişmiştir.Güvenlik merkezli göç politikası Suriye krizinin başlangıcına kadar etkisini devam ettirmiştir.

Örneğin 1991 yılında Iraktan gelen 500.000 civarında mülteciye yönelik olarak Türkiye uluslararası toplumu harekete geçirmiş ve 5 Nisan 1991 yılında alınan 688 no’lu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı ile kendisini oluşması muhtemel büyük bir göç dalgasından korumuştur. Türkiye, o dönemde uyguladığı dış politika sonucunda ülkeye gelen 500.000 mültecinin 480.000 tanesini 5 hafta içinde geri göndermeyi başarmıştır (Tosun & Altıok, 2019). Bu dönemde uygulanan dış politika tercihleri Özal’ın şu cümlesi ile özetlenebilir; “Eğer diğerleri Irak’ın içişlerine müdahale etmezse, bu muhtemelen en iyi çözüm olur” (Milli Gazete, 2 Nisan 1991, p.5).

Ancak 2011’de başlayan Suriye iç savaşı sürecinde Türkiye’deki karar vericiler, geleneksel Türk dış politikasının aksine ve tamamen ideolojik saiklerle Suriye iç savaşının Türkiye’ye nüfuz etmesini teşvik etmiştir. Bunun neticesinde Suriye iç savaşından Suriye’den sonra en fazla zarar gören ülke Türkiye olmuştur ve  Suriye iç savaşının Türkiye’ye vereceği zararlar önümüzdeki on yıllarda da devam edecektir. Türkiye için artık mesele bu zararların yaşamsal tehdit boyutuna çıkmasının  engellenmesidir. Suriye iç savaşının başlamasıyla birlikte Türkiye geleneksel Türk dış politikasından tamamen kopmuştur. Erdoğan’ın şu ifadesi dış politikadaki savrulmanın özetidir; "Suriye konusunu bir dış mesele olarak görmüyoruz. Suriye bizim iç meselemizdir" (TRT, 2011). Türkiye’de karar vericiler, Suriye iç savaşının kısa bir süre içinde sona ereceği ve Esad rejimin düşeceği varsayımıyla, iç savaşın ilk iki yılında uluslararası yük paylaşımı dahi talep etmemiştir (Kale, 2018; Tosun & Altıok, 2019).Türk dış politikasındaki paradigma değişimi sonrasında uygulanan açık sınır politikaları ve dış politika tercihleri 2015 yılından itibaren Türkiye’yi dünyanın en fazla sığınmacı barındıran ülkesi konumuna getirmiştir.

Suriye iç savaşının ilerleyen yıllarında Türkiye, izlediği yanlış dış politikalar neticesinde kademeli olarak Stratejik Göç Mühendisliğine karşı savunmasız hale gelmiştir. Aslında bunu uluslararası düzeyde ilk deklare eden, NATO’nun Avrupa’daki en üst düzey komutanı Philip Breedlove idi. Breedlove 2016 yılında Esad rejimi tarafından yapılan bombalamaların bilinçli olarak sivillere yönelik olduğunu ve göç dalgasının hedefindeki ülkeleri zayıflatmaktan başa bir işlev barındırmayan“bilinçli kitlesel göç” dalgaları olduğunu ifade etmiştir(DW, 2016). Stratejik Göç Mühendisliği teorisini ortaya atan Profesör Kelly Greenhill’in kendisi, Esad rejiminin stratejik göç mühendisliğini kullandığını ifade etmiştir (2016, p.320). Prof. Dr.Ümit Özdağ’ın ifadesiyle stratejik göç mühendisliği çerçevesinde“Suriyeliler, bombalandıkları için Türkiye'ye gelmiyorlardı, Türkiye'ye gelmeleri için bombalanıyorlardı” (2020). Bir yandan Esad rejimi diğer yandan PKK-PYD ve arkasındaki güçler, Stratejik Göç Mühendisliğini, Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve demografik yapısını krize sürükleyecek şekilde, yüksek yoğunluklu yöntemlerle kullanmış ve Türkiye’de karar vericiler uzun süre bunun farkına varamamıştır. Şam’ın amacı AKP üzerinde baskı oluşturarak Suriye iç savaşında taraf olmasını engellemek iken PKK-PYD kısa ve orta vadede Suriye’nin kuzeyinde etnik temizlik ile Arap ve Türkmenlerden boşalttığı alanda Kürdistan kurmak, uzun vadede ise Türkiye’nin güneydoğu ve doğu Anadolu bölgesinde değişecek demografinin ortaya çıkaracağı iç savaş sosyolojisi üzerinden Türkiye’de çıkarılacak bir iç karışıklıktan Kürdistan çıkarma hedefini gerçekleştirmek istemektedir.

AB-Türkiye Geri Kabul Anlaşması; Riyakarlık Krizi (HypocrisyCrisis)

Türkiye’nin Avrupa Birliği ile göç konusundaki tartışmalarının en önemli başlıklarından birisini geri kabul (readmission) anlaşmaları oluşturmaktadır. Bu anlaşmalar Avrupa Birliği ile üçüncü ülkeler arasında, AB içinde yasadışı bulunan kişilerin ne zaman ve nasıl geri gönderileceklerini düzenler.Türkiye ve AB arasında başlayan tam üyelik müzakereleri sürecinde (2005), AB’nin Türkiye’ye dayattığı geri kabul anlaşması müzakere sürecini karmaşık bir hale getirmiştir. Olası bir tam üyelik neticesinde Türkiye’nin AB üyesi bir ülke statüsü kazanacak olması ortadayken, AB’nin Türkiye’ye mültecileri geri kabul anlaşmasını dayatması manidardır. Gerçekten de hukuki açıdan bakıldığında, Avrupa Birliği Konseyinin (Bakanlar Konseyi) 2002 yılında aldığı bir karara göre “aday ülkelerin” geri kabul anlaşması yapmalarına gerek yoktur. Buna rağmen Türkiye her fırsatta AB tarafından geri kabul anlaşmasına zorlanmıştır. Bunun sebebi AB’nin, Türkiye üzerinden gerçekleşen ve gerçekleşmesi muhtemel transit göçleri durdurma ve Türkiye’ye geri iade etme, göç dalgasını AB’nin dışında bırakma politikasıdır.

Müzakerelerin yeni döneminde Türkiye’nin önceliği, geri kabul anlaşmasını kabul etmesi karşılığında, Türk vatandaşlarına AB ülkeleri için vize kolaylığı ve sonrasında vize serbestliği sağlanması olmuştur. Türkiye’de karar vericiler,üçüncü ülke vatandaşlarının Türkiye’ye geri kabulüne sıcak baktığını müzakere sürecinde ortaya koymuştur. 21 Haziran 2012 tarihinde anlaşma taslağı Brüksel’de taraflarca paraf edilmiştir. Türkiye ile Avrupa Birliği arasında, Vize Serbestisi Diyaloğu Mutabakat Metni ve Geri Kabul Anlaşması 16 Aralık 2013 tarihinde Ankara’da gerçekleştirilen bir törenle imzalanmış, 2014 yılında Meclis onayından geçmiştir.

AB bu anlaşma ile bir yandan sınır güvenliğini tahkim ederek, Türkiye üzerinden daha az mültecinin Avrupa’ya gelmesinin sağlanmasını istemekte, öte yandan Türkiye’yi Avrupa ülkelerine gitmek isteyen sığınmacı ve göçmenler için bir tür baraj ülkehaline getirmek istemekteydi. Gerçekten de ilgili hukuki mekanizmaya göre öngörülen senaryolara baktığımızda, Türkiye üzerinden AB’ne giren 3.ülke vatandaşı düzensiz göçmenlerin önce Dublin anlaşması gereğince AB’ne ilk giriş̧ yaptığı ülkeye, oradan da geri kabul anlaşması gereğince Türkiye üzerinden giriş̧ yaptığı iddiası ile Türkiye gönderilebilecektir. Öte yandan Türkiye’nin sınırlarından transit geçen mültecilerin orijin devletlerinin çok azı ile geri kabul anlaşması olduğundan, düzensiz göçmenler AB’den Türkiye’ye geri iade edildikten sonraorijin ülkelere geri gönderilemeyecek, iltica talebinde bulunanlara ise coğrafi kısıtlama gereğince mülteci statüsü verilemeyecek ve Türkiye giderek AB ile diğer ülkeler arasında kaçak göçmenlerin ve sığınmacıların biriktiği baraj ülkesi haline gelecekti. Nitekim öyle de oldu, 2015 tarihinden itibaren Türkiye dünyanın en fazla sığınmacı barındıran ülkesi konumundadır.

Türkiye’de karar vericiler anlaşılması güç bir şekilde, bir yandan Suriye’den gelen milyonlarca sığınmacıya açık kapı politikası uygularken diğer yandan Aralık 2013 ve Mart 2016’da AB ve Türkiye arasında yapılan anlaşmalar ile sığınmacıların AB’ye geçişini durdurmuştur. 2016 Mülteci anlaşması da aslında AB’nin geleneksel dışarıda bırakma (externalizaiton) olarak ifade edilen ve kitlesel göçleri AB’nin dışında tutmaya yönelik politikalarının doğal bir sonucudur. AB bu göç dalgalarını engellemek ve Türkiye’de tutabilmek amacıyla, Türkiye’ye 6 milyar Euro ödemeyi, gümrük anlaşmasını Türkiye lehinde iyileştirmeyi ve Türk vatandaşlarına vize serbestîsi sağlamayı taahhüt etmiştir. Türkiye ise bu taahhütler karşılığında, milyonlarca sığınmacının ülkede kalmasını ve AB’ye geçişinin önlenmesini kabul etmiştir.  AB tarafından Türkiye’ye verilen bu taahhütlerin hiç birisi tam anlamıyla yerine getirilmemesine rağmen Türkiye dört yıl boyunca, AB’nin mültecileri dışarıda bırakma politikasına gönüllü olarak ev sahipliği yapmıştır. Türkiye, AB’ye giden düzensiz göçmenleri geri kabul etmesi, AB’ye geçmek isteyen düzensiz göçmenlere izin vermemesi ve Suriye sınırında uyguladığı açık kapı politikası sonucunda dünyanın göç merkezi haline gelmiştir.

Türkiye’nin 2016 yılından itibaren Suriye’de başlattığı tek taraflı askeri çabaları, her fırsatta AB ülkeleri tarafından engellenme girişimiyle karşı karşıya kalmasına rağmen, Ankara yıllarca Esad rejiminin uyguladığı Stratejik Göç Mühendisliğinin tek hedefi olarak kaldı. 2020 yılına gelindiğinde, Türkiye’deki karar vericilerin göç politikasındaki söylemleri nihayet tamamen değişmişti; Erdoğan’ın 2011 yılında ortaya koyduğu “kapılarımız Suriyelilere tamamen açık” (2011, BBC) söylemi, 9 yıl içinde maruz kalınan yoğun stratejik göç mühendisliği ve Türkiye’nin dünyadaki göç merkezi haline gelmesinden sonra, 2020 yılında “Suriyelilere bakmak zorunda değiliz, onları beslemek zorunda değiliz” (Recep Tayyip Erdoğan, 2020) söylemine dönüşmüştür. Ancak bu söyleme rağmen AKP  İç İşleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan “Uyum Strateji Belgesi ve Ulusal Eylem Planı-2018-2023” “göçmen” diye adlandırdığı Suriyeli sığınmacılar Türkiye’de kalmasının ve Türk halkının buna tepki göstermesini engelleme çalışmalarına başlamıştır.

29 Şubat 2020 İdlib saldırısıyla birlikte Türkiye’deki karar vericiler, halihazırda yükümlülükleri yerine getirilmeyen AB- Türkiye mülteci anlaşmasını bir kenara koyarak, AB’ye giden kapıları açma kararı aldılar. Bunun anlamı, Esad rejiminin Türkiye’yi cezalandırma ve yıldırma yöntemi olarak kullandığı stratejik göç mühendisliği silahının hedefinde artık AB ülkelerinin de olmasıdır. Bu noktadan sonra AB tarafından alınan ortak kararlar çerçevesinde, dışarıda bırakma politikasının doğal bir sonucu olarak Yunanistan sınırında- Yunanistan tarafından mültecilere uygulanan her şiddet eylemi, aslında Greenhill ifade ettiği Riyakarlık (Hypocricy) kavramını daha da somutlaştırdı. AB tarafından sınırda mültecilere karşı uygulanan şiddet eylemleri göstermiştir ki, liberal batılı devletlerin imzacı oldukları uluslararası hukuki anlaşmalar kâğıt üzerindedir ve bağlı olduklarını iddia ettikleri evrensel insan hakları tamamen bir illüzyondur.

Uluslararası göç rejimi egemen ulus devletler ile muhayyel evrensel taahhüdüler arasındaki derin bir çelişki üzerine inşa edilmiştir. İçinde bulunduğumuz Korona virüs salgını ile birlikte her ülke kendini salgına karşı izole ettiğinden, AB ülkeleri de mülteci dalgalarına karşı sınırlarını kapatmayı ‘meşru’ bir zemine oturtmuştur. Şüphesiz Korona virüs salgınıyla birlikte toplumların yalnızca ekonomileri değil, demografik ve sosyolojik yapıları da izolasyonistve korumacı politikalardan etkilenecektir. Bu durumda halihazırda işlemeyen ve uluslararası gerçekliği yansıtmayan göç rejimi, içinde bulunduğumuz salgının etkileriyle tamamen işlevini yitirebilir. Türkiye ise Korona virüs salgınına ve yeni uluslararası konjonktüre, yakın insanlık tarihinin gördüğü en büyük göç dalgasına maruz kalmış ve dünyanın göç merkezi haline dönüşmüş bir halde yakalanmıştır. Türkiye’nin Suriyeli sığınmacılar krizine karşı bundan sonra üreteceği her çözüm imzacıları ve kurucuları tarafından riayet edilmeyen uluslararası göç rejiminin taleplerini değil, kendi demografik, siyasi ve ekonomik çıkarlarını yansıtmalıdır. 

 

 

 

 

 Bibliyografi

 

Altıok, T., and Tosun, S., (2019). Understanding Foreign Policy Strategies During Migration Movements. Turkish Studies. pp.1-21.

BBC,. (2011). Erdoğan: Suriyelilerekapımızaçık. [online]. BBC Turkish.  [Viewed 20 April 2020]. Availablefrom: https://www.bbc.com/turkce/haberler/2011/06/110608_syria_refugees_update_3

DW,. (2016). NATO Commander: Russia uses Syrian refugees as 'weapon' against West online]. [Viewed 17 March 2020]. Availablefrom: https://www.dw.com/en/nato-commander-russia-uses-syrian-refugees-as-weapon-against-west/a-19086285

Greenhill, K., (2010). Weapon of Mass Migration; Forced Displacement, Coercion, and Foreign Policy. New York: Cornell University Press

Greenhill, K., (2016). Open ArmsBehindBarredDoors: Fear, HypocrisyandPolicySchizophrenia in theEuropean Migration Crisis.EuropeanLawJournal22(3) pp.317-332

Hobsbawm, E., (1994). Kısa 20. Yüzyıl: 1914-1991 AşırılıklarÇağı.

Hollfield, J., and Wong, T., (2015). How Can “We Bring the State Back in”?. In: Brettel. C, and Hollifield. J, ed. Migration Theory: Talking a Cross Disciplines. New York: Routledge. pp. 227-268. 

Hurriyet,. (2011).  Suriyemeselesibizimbiriçmeselemizdir[online]Hurriyet. [Viewed 20 April 2020]. Available from: https://www.hurriyet.com.tr/gundem/erdogandan-suriye-aciklamasi-18431039

Kale, B., Dimitriadi, A., Montijano, E., and Süm, E. (2018). Asylum Policy and the Future of Turkey-EU Relations: Between Cooperation and Conflict. FEUTURE Project, vol.18, 1-18. 

Teitalbaum, M., (1984). Immigration, Refugees, and Foreign Policy. International Organization. 38(3) pp. 429-450.

Turkish Daily News,. (2020). Mültecilerebakmakzorundadeğiliz [online].Turkish Daily News. [Viewed 14 April 2020]. Available from:http://www.turkishdailynews.net/haber-multecilere-bakmak-zorunda-degiliz-9597.html

 

 

 

 

Cenk Özatıcı

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Politik-Sosyal-Kültürel Araştırmalar Merkezi Başkanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Doç. Dr. Çağla Gül Yesevi   - 29-09-2020

Körfez Ülkeleriyle Yapılan Antlaşmalar Sonrası İsrail’in İmajı Değişiyor mu?

13 Ağustos 2020 tarihinde, İsrail-Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile gerçekleşen barış antlaşması ardından 15 Eylül 2020 tarihinde yine ABD arabuluculuğunda, İsrail-Bahreyn barış antlaşması, imzalanmıştır.