Türkiye'nin Geleceği Türk Birliğinde Olacak

Yazan  09 Aralık 2013

Bugünlerde hemen herkes yurt dışına gitmekten daha doğrusu kaçmaktan bahsediyor. Halkın en az yüzde ellisi için ortak endişe ne olacak bu memleketin hali, bizi ne bekliyor? Bir iç savaş çıkması şüphesi ile hemen herkes kendisinin değil, çocuklarının geleceğinden endişe ediyor. Gezi olaylarına hükümetin verdiği tepki, kutuplaşmayı had safhaya getirdi. Kimse televizyon izlemek istemiyor. Başbakan’ın adının geçmediği ve görünmediği bir kanal bulmak için paralı film kanallarına üye olduk. Memlekette genel bir umutsuzluk hâkim. Bir Atatürk bekleniyor ama adaylar ya hapiste ya da takip ve şantaj altında. Toplumun bir kesimindeki Selefi-Eşari İslami dönüşüm her gün daha da belirginleşirken, diğer kesiminde nefret büyüyor. Artık sorun çoktan Siyasal İslamcı-Laik çekişmesinin ötesine geçti. Şimdi Siyasal İslamcılar kendi içinde güç mücadelesi yaşıyor. 2023, 2053, 2071 diye koydukların hedefin sonunda sözde Asr-ı Saadet yani Ortaçağ Medine’si var ama Siyasal İslam’ın gerçekte bir Batı projesi olduğunu unutmayalım. Her şeye rağmen bu makalede Türkiye’nin olması gereken geleceği ile ilgili bir sorgulama yapacağız. Türklüğünü inkar edenlere ve yok sayanlara inat, Türk Milletinin bunları kısa sürede gene sandıkta aşacağını ümit ederek, ülkemiz için yol göstermeye devam edeceğiz. Geçen makalede Türklerin tarih yolculuğu ile ilgili bir özet yapmış ve yeni bin yıla Türklüğün yeni bir misyonla girmesi gerektiğini söylemiştik. Şimdi analizi biraz daha günümüze getirip, gelecek için öngörülerde bulunmaya çalışacağız.

            Geleceğin Güvenlik Ortamı ve Türkiye

Dünya tarihinin hemen her devrinde tüm uluslararası sistemi ve güç dengelerini kendi değerlerine göre yeniden biçimlendirecek kuvvet, irade ve moral güce sahip olan aktör(ler) ve ilkeler ortaya çıkmıştır. ABD’nin yükselerek küresel hegemonyayı ele geçirmesi 1873’ten itibaren İngilizlerin hegemonya yarışında gerilemesi ile başlayan uzun bir süreç sonunda oldu. Soğuk Savaş’ın 2 + 3 (ABD – Sovyetler Birliği + Çin – Japonya - Almanya) dengesinin yerini son 25 yıldır Rusya’nın bir alt kademeye düşmesi ile 1 + 4 (ABD + Rusya – AB – Japonya) dengesi almıştır[1]. Tablo 1’de görüldüğü gibi ‘hegemonya’ dönemindeyiz. Eğer devletler üstü düzeni bağlayıcı norm ve kurallar ile birleştirebilirsek ‘küresel yönetişim’i başarabileceğiz ya da örneğin ABD amacına ulaşırsa ortaya bir ‘dünya devleti’ modeli çıkacaktır. Bugün, dünyanın tek kutuplu hale gelmesinin iki temel sonucu; ABD’nin hegemonik gücünün kontrol edilemez ve sınırlandırılamaz hale gelmesi ve diğer ulusların, ulusal çıkarlarına yönelik dış politika uygulama olanağına kavuşmalarıdır. Gidişat çok kutupluluğa doğrudur. Jeopolitik ve jeoekonomik trendler: ABD’nin gücünün sıradanlaşacağını; Avrupa Birliği’nin ya üçe bölüneceğini ya da gevşek bir konfederal yapıda kalacağını; Çin’in enerji sorunları nedeni ile küresel olarak sözü geçen ancak kıtasal bir güç olarak kalacağını; Rusya’nın ise demografik sorunları nedeni ile muhtemelen 2050’lerde dağılacağını; Japonya, Güney Kore, Hindistan ve Brezilya gibi yükselen güçlerin ise cüce kalmaya devam edeceğini göstermektedir. Diğer bölgesel güç merkezi durumundaki aktörler de boy olarak ne uzayacak ne de kısalacaklardır. Bu yüzyılda mevcut statükoları değişmeyecektir.

Tablo 1: Uluslararası İlişkilerin Dört Modeli

 

Devletler Üstü    Otorite Yok

Devletler Üstü       Otorite Var

Bağlayıcı Norm ve Kurallar Yok

Uluslararası        Anarşi

Dünya       Hegemonyası

Bağlayıcı Norm ve Kurallar Var

Küresel          Yönetişim

Dünya                   Devleti

Kaynak: Volker Rittberger, Bernhard Zangl: “International Organization Polity, Politics and Policies”, Trans. Antoniette Groom, Palgrave MacMilan, (New York, 2006), p.210.

            17. yüzyıla kadar proaktif ve saldırgan bir güç politikası izleyen Osmanlı İmparatorluğu, gücünün sınırlarını zorlayınca ‘güç dengesi’ politikalarına dönmek zorunda kaldı. Türklerin güç dengesi politikası; 1791-1878 yılları arasında Rus tehlikesine karşı İngiltere’ye, 1888-1918 arasında Rus ve İngiliz tehlikesine karşı Almanya’ya, 1920-1936 arasında Batılılara karşı Sovyet Rusya’ya, 1938-1945 arasında Faşist İtalya’ya karşı İngiltere’ye, 1945’den günümüze ise (1990’a kadar Sovyet tehdidine karşı) ABD’ye dayanmayı tercih etmiştir. Büyük Zafer'den ancak beş yıl sonra 1927’de, M. Kemal Atatürk, Büyük Nutuk'u, Batıya karşı kazanılan savaşın nihaî bir galibiyeti temsil etmediğini, ancak, bir ateşkes olduğunu anlatan Gençliğe Hitabı ile bitirmişti. Atatürk’ten beri Türk dış politikasının üç geleneksel temeli; Batılılaşma, Misak-ı Milli ve ‘Yurtta Barış, Dünyada Barış’ olageldi. Bunlardan Batılılaşma; ülkenin modernleşmesi ve uluslararası güç dengesi içindeki konumu bakımından bir gereklilikti. Misak-ı Milli, Türk dış politikasının egemenlik ve yükümlülük alanını temsil ediyordu. Atatürk döneminde aktif olarak uygulanan ‘Yurtta Barış, Dünyada Barış’ ilkesi ondan sonra pasif bir anlayışa döndü ve ülke ataletsizliğinin temeli oldu. Atatürk, öncelikle ulus-devlet yapısının homojenliğine ve güçlü olmasına önem vermiş, dış politikada ise; eşit ve karşılıklı çıkar ilişkisi, ulusal güce dayanmak, gerçekçilik ve iç teşkilatı esas almak ilkelerini uygulamıştı. Ancak, İkinci Dünya Savaşı ile birlikte ortaya çıkan açık Sovyet tehdidi, Soğuk Savaş boyunca Türkiye’yi NATO içinde -daha çok Amerika olmak üzere, Batıya dayalı bir güvenlik anlayışına itti.

21. yüzyıl, uluslararası müdahalelerin kapsam ve yöntem değiştirdiği yeni bir düzen içinde evrilmektedir. Artık iç ve dış müdahaleler ağ stratejisi ile ulus-devlet yapılarının etki ve kontrol altına alınmasını hedeflemektedir. Demokrasi, küresel sermayeye göre ayar yapılmış kalkınma ve insan hakları konseptleri altında yumuşak güçle içine sızılan ülkeler dönüştürülmekte,  yumuşak güç işe yaramadığında sert güç kullanımı ve ‘ülke inşası’ gündeme gelmektedir. Buna son yıllarda Ortadoğu’da halk hareketleri ile iç savaş çıkararak “diktatörü kovma” oyunu eklendi. Ancak, Büyük Ortadoğu coğrafyasında yaşanan gelişmeler ve Batı dünyasını sarsan ekonomik kriz, Neo-liberal Kapitalizm ve Post-modern demokrasi hikâyesinde ve bir bütün olarak ‘modernite’ anlayışında bir sona geldiğimizi göstermektedir. Artık, yeni bir hikâyeye, Batının değil kendi geleceğimizi temellendirecek bir düşünce sistemine ihtiyacımız var. Türkiye’nin gerçekten bir güç merkezi olabilmesi, ulus-devlet yapısı, egemenliği ve bağımsızlığı ile birlikte ülke bütünlüğünü koruyarak; ulusal gücünü artırmasına ve kendi ulusal çıkarları doğrultusunda bağımsız güç politikaları uygulayabilme yeteneğini elinde bulundurmasına bağlıdır. 21. yüzyılda güç merkezi olma şartları değişerek gelişmiş; parayı kontrol etmek, bilim ve teknolojinin keskin uçlarında ilerlemek, gündemi belirlemek, düğüm noktalarında askeri güç bulundurmak, cazibe merkezi olmak gibi stratejik ve politik etmenler gücün olmazsa olmazları içine girmişlerdir.

Türkiye, Yükselen Değil Azalan Bir Güçtür..

Uluslararası ilişkilerde güç dengelerini belirleyen; ulusal güç kapasitelerini artırmaya çalışan aktörlerin şekillendirmeye çalıştıkları güvenlik ortamı içinde karşılaştıkları güvenlik sorunlarına uygun güç kabiliyetlerini geliştirme ve kullanma becerileridir. Bu nedenle söz konusu aktörler çeşitli kırılma noktalarından geçerken en uygun stratejilerle güçlerini korumak ve çıkarlarını mümkün olduğunca optimize etmek durumundadırlar. Eski Yunanlı tarihçi Thucydides, Melian Dialogue adlı eserinde uluslararası güvenlik için aktörlerin tutumlarını şöyle özetlemektedir; “Güçlü olan yapabileceğini, zayıf olan yapması gerekeni yapar.” Güç ilişkileri bakımından orta ölçekte bir ülke olan Türkiye (Tablo 2), 195 dünya ülkesi içinde nüfus itibarıyla 16'ıncı, toprak büyüklüğü itibarıyla 32'inci ve ekonomik gücü itibarıyla 16'ıncı sıradadır. Üç kıtayı birbirine bağlayan Türkiye, aynı anda bir Avrupa, Asya, Balkan, Kafkas, Ortadoğu, Akdeniz ve Karadeniz ülkesidir. Türkiye; Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Asya'da Türkçe konuşan 250 milyonluk bir nüfusun merkezindedir. Dünya doğal enerji kaynaklarının % 70'i Türkiye'nin etrafında kümelenmiştir. 20'inci yüzyılın sonlarında dünyadaki köklü ve hızlı gelişmeler, Türkiye'ye hem farklı sorumluluklar yüklemiş, hem de yeni fırsat ve ufuklar açmıştır. Türkiye, Kuzey Atlantik İttifakı'nın bir kanat ülkesi konumundan çıkmış, Avrupa'yı Asya'ya bağlayan Avrasya kuşağında merkezi bir duruma gelmiş, politik, güvenlik ve ekonomik açılardan büyük bir rol ve önem kazanmıştır. Türkiye aynı anda NATO, Avrupa Konseyi, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ), Ekonomik İşbirliği Teşkilâtı (ECO), G-20 ve İslam Konferansı Örgütü (İKO) üyesi olan tek devlettir.

Tablo 2: Büyük Güçlerin Güç Kaynakları ve Türkiye

Güç Kaynağı

ABD

Rusya

Avrupa

Japonya

Çin

Türkiye

Doğal Kaynaklar

K

K

K

O

K

O

Askeri

K

O

O

Z

O

K

Ekonomik

K

O

K

K

O

O

Bilim-Teknoloji

K

Z

K

K

Z

Z

Ulusal Birlik

K

O

Z

K

K

O

Evrensel Kültür

K

O

K

O

O

Z

Uluslararası Kurumlar

K

O

K

O

O

Z

 

K. Kuvvetli, O: Orta, Z: Zayıf

Kaynak: Robert Jackson, George Sorensen: Introduction to International Relations, Theories and Approaches”, Oxford University Press, (New York, 2003), p.200.

Soğuk Savaş sonrasında vizyonsuzluk çelişkisini aşmaya çalışan Türkiye, kendi yapısal ve dış sorunlarını gittikçe içinden çıkılmaz hale getirmekte, ulus-devlet yapısının dokuları gittikçe yozlaşırken, din odaklı ideolojik politikalar ve güç projeksiyonsuzluğu nedeni ile geleceğe hazırlanamamaktadır. Türkiye azalan güç olmasının nedenleri aşağıda sıralanmıştır.

Doğal Kaynaklar; Bir zamanlar Süleyman Demirel tarafından dünyanın kendi kendine yetebilen 7 ülkesi olarak tanımlanmasına rağmen, Türkiye bugün ıspanak ve elma ithal eden bir ülke haline geldi. Enerjide başta Rusya olmak üzere dışa bağımlıyız. Petrol bizde 5 TL. iken, İran’da 26 kuruştur. Nehirlerimizin az oluşu tarımı ve su ulaşımını olumsuz etkilemektedir.

Askeri Güç; TSK üzerinde oynanan iç ve dış mihraklı oyunlar ve terörle mücadele hem motivasyon kaybına neden olmakta hem de gayretlerin bölünmesi nedeni ile etkinliğini azaltmaktadır. TSK, yeni güvenlik ortamının gerektirdiği düşünsel ve kabiliyet dönüşümlerini gerçekleştirememiştir.

Ekonomik Güç; Ekonomik büyüme yabancıların sıcak parasına dayalıdır, Türkiye ne yeni bir marka üretmiş ne de yeni pazarlar açmıştır. GSMH’a göre dünyada 16. sıradayız ama Kalkınmışlık Endeksi’nde 92. sıradayız. Türkiye, kişi başı reel milli gelirde hala 1960 Hollanda’sının bile gerisindedir[2].

            Bilim ve Teknoloji; Dünyanın en iyi 50 araştırma üniversitesinin 35’i ABD’de olup, buradaki araştırmacıların %60’ı yabancıdır. Türkiye’nin araştırma üniversiteleri ve araştırmacı sayısı son derece kısıtlıdır. Bilim ve teknolojide de büyük ölçüde dışarı bağımlıyız. 2012’de Türkiye’nin kamu ve özel toplam Ar-Ge yatırımları 6 milyar dolar ilen Güney Kore’nin sadece Samsung firmasının 8 milyar dolardır.

            Ulusal Birlik; 2003 yılından beri Kürtçülük hareketinin siyasallaşması ve Siyasal İslamcılığın devlet ideolojisi haline getirilmesi ile ulus-devlet yapımızın temeli olan Türk kimliği ve milli değerlerimiz önemli bir yıpranma sürecine girmiş, sistematik olarak ülke bölünmeye götürülmektedir. Bu suretle Hanefi-Maturidi “Türk-Müslüman” kimliği sistemli olarak dışlanmaktadır.

Evrensel Kültür; Doğunun en batısı, Batının en doğusunda ülke olan Türkiye ne Batı ne de Doğu tarafından bir birliğe kabul edilmektedir. Hala Türk kimliği dışında bir kimliğe yönlendirilmeye çalışılan Türkiye, yönünü kaybetmiş, kültürel uçurum ülke içinde de tehlikeli hale gelmiştir.

            Uluslararası Kurumlar; Türkiye’nin NATO’daki veto hakkı dışında etkin olduğu herhangi bir kurum yoktur. Gittikçe hantallaşan NATO içinde de bu hakkın kullanılması geçmişte olduğu gibi kolay değildir. Türkiye’nin öncülük ettiği KEİ, ölü doğmuş bir yapı olma özelliğini sürdürmektedir.

             Soğuk Savaş boyunca güvenliğini Batıya, özellikle NATO ve ikili düzeyde ABD’ye dayama alışkanlığı henüz aşılabilmiş değildir. Büyük güç merkezleri arasında sıkışmış konumda olan Türkiye, ABD ve AB hegemonya kurgusu içinde içeriden ve dışarıdan ağ stratejisi ile dönüştürülme sürecine girmiştir. Türkiye, geniş olduğu kadar, sorunlar, çatışmalar ve istikrarsızlıklar içeren bir coğrafyada yaşamaktadır.Tablo 2’de de görüldüğü gibi Türkiye’nin en önemli güç unsuru silahlı kuvvetleridir ve bu nedenle hedef alınmaktadır. 1990’lı yıllardan itibaren Türkiye’nin ulus-devlet yapısı sistemli olarak ABD ve AB tarafından özellikle Avrupa Birliği üyelik süreci kapsamında istenen reformlar yolu ile yozlaştırılmış, ülkenin en önemli güvenlik kurumu olan Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği işlevsiz hale getirilmiş, Güneydoğu Anadolu meselesi siyasallaştırılarak, terör örgütünün askeri sahada alamadıkları masa başında verilmeye başlanmıştır. 2003 yılından itibaren AKP’nin iktidara gelmesi ile başlayan süreçte devlet yerine parti politikası izlenmeye başlanmış, milli çıkarlar yerine İslamcılık ve Osmanlıcılık zihniyeti ile Kürtçülerin talepleri karşılanmaya başlamıştır. ABD ile yapılan gizli pazarlıklar çerçevesinde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılma aşamasına gelen AKP, 2007 yılından itibaren Ergenekon komplosu ile Türkiye’deki pek çok aydın ve askeri hapise atmış, hukuk sisteminin bağımsızlığına büyük zarar vermiş, ABD’nin Ortadoğu ve Kürt politikasının takipçisi olmuştur. Ülkede kutuplaşma ve bölünme tehlikesi had safhaya gelmiştir. Ulus-devlet yapısının yaşadığı sorunlar mevcut potansiyeline rağmen Türkiye’yi zayıf devlet konumuna sokmaktadır (Tablo 3).

Tablo 3: Güçlü Ülkeler-Zayıf Devletler

 

Güçlü Ülke

Zayıf Ülke

Güçlü Devlet

ABD, İngiltere, Fransa, Japonya

Danimarka, İsviçre, Y.Zelanda, Singapur

Zayıf Devlet

Rusya, Türkiye, Pakistan

Somali, Liberya,        Çat

 

Kaynak: Jackson & Sorensen: ibid, (2003), 24. Kutu: 1.15’den yararlanılarak yapılmıştır.

            2001’e kadar Türk ekonomisi vardı, 2001’den sonra ise Türkiye’deki ekonomi başladı. 2003 sonrası Türkiye’de başta ilaç sanayi olmak üzere pek çok sektör ve bankacılığın %51’i yabancıların kontrolüne geçti.Türkiye’de 15.000 Avrupalı yatırımcı şirket var ve borsasının %70’i yabancıların elindedir. Pek çok fabrika Türkiye’de gibi gözükse de mülkiyeti yabancılara aittir. 1984-2001 dönemi ile karşılaştırıldığında, AKP rejiminde ortodoks neo-liberal ekonomi politikalarıyla Türkiye’ye giriş yapan yabancı sermaye önceki dönemi altıya katladı. 2010 yılı rakamlarına göre Türkiye’den götürülen faiz tutarı 30 milyar dolar, işletme kârı ise 8 milyar dolar civarındadır. Toplamı 485 milyar dolara ulaşan 2002 sonrası sermaye girişinin ülkede yıllık ortalaması yüzde 5’e yaklaşan bir büyüme yarattı. Ancak, Türkiye’nin 2002 sonundaki toplam iç ve dış borç stoku 221 milyar dolar iken 2012 sonunda bu rakam 630 milyar dolara çıktı. Öte yandan aynı dönemde hane halkının borcu 12 milyar TL.den 300 milyar TL.ye çıktı. Türkiye’nin IMF’ye borcu bitse de kamuya olan yani iç borçlarımız 2002’den bugüne oldukça yükselmiştir[3]. Bu dönemde özel sektör dışarıdan, devlet ise özel sektörden (52 bin gerçek ve tüzel kişiden) borçlanmıştır. Merkez Bankası, bugünkü haliyle yüzde 30’a yakın aşırı değerlenmiş döviz kurunu korumaya çalışıyor. En ufak bir kur şokunun, sadece kur farkı yüzünden şirketler âlemini alabora etmesi işten bile değildir[4]. Büyük şehirlerimiz otomotiv sanayine peşkeş çekildi, her taraf yol olurken, tarihi doku yok oldu, ülke TOKİ evleri ve camilerle dolduruldu. Türkiye’deki ekonomi ülke çıkarları yerine belirli kişilerin sıcak para ihtiyacının karşılandığı bir kleptokrasi yani hırsızlar rejimidir. Türk ekonomisi ile ilgili gerçeği OECD Raporu söylemektedir; “Türkiye, ucuz işgücüne dayalı montaj sanayi nedeni ile 50 yıl daha kalkınamaz.”

            Türkiye’nin Geleceği Ulusal Gücünün Geliştirilmesindedir..

            Türkiye, 21. yüzyıla başta bölücü terörle mücadele olmak üzere içeride ve dışarıda çok önemli güvenlik sorunlarının yumağı içinde giriyor. Bulunduğumuz coğrafyada var olmak ve yok olmak arasındaki mesafe çok kısadır ve Arap hareketlerinde görüldüğü gibi bu coğrafyada ancak güçlü ulus-devletler başkalarının tahakkümü altında olmadan yaşayabilir. Ulus-devlet, tam bağımsızlık ve milli egemenliğini koruma yolunu seçmiş, kendi geleceğini tayin ederek, buna uygun politikalar uygulayabilen sahip devlettir. Türkiye coğrafyasında ancak güçlü, üniter, ulus devletler yaşayabilir. Türkiye kendi güvenlik sorunlarının çözümünde dış kaynaklı siyasi ve ekonomik yaptırımlara oldukça bağımlıdır. Politika ve strateji üretmekteki sıkıntılarının yanında hayati çıkarları söz konusu olduğu halde güç kullanmaktan ve güç projeksiyonsuzluğu nedeni ile etki sağlamaktan uzaktır. Ülkenin yumuşak gücünü oluşturacak sivil kabiliyetler geliştirilemediği gibi dış fonlarla yönlendirilen sivil toplum örgütü veya kuruluşu görünümlü bozucu unsurlar güvenlik sorunu teşkil etmektedirler. 21. yüzyılın ilk çeyreğinde küresel güç dengesi piramidinde Türkiye henüz “Sınırlı Bölgesel Güç” olarak yerini almaktadır. Türkiye’nin ekonomik boyutları, eğitim düzeyi ve teknoloji birikimi ile küresel olarak yükselen ülkeler arasında yer alması zor gözükmektedir. Son 30 yıldır çok büyük bir saldırı altında olan Türkiye, uçurumun kenarındadır. AKP’nin İslamcı modeli; Türklüğün ve milliyetçiliğin unutulduğu, soysuz sopsuz bir Osmanlı modeli yanında Kürdistan’ın da kurulmasının önünü açmaktadır. İlmek ilmek İslamlaştırılan Türkiye, AKP ile şimdiden 40 yıl kaybetti ve İslamcı hayaller fetret devrine soktuğu Türkiye’nin geleceğine mal olabilir.

            Türk ulusal güvenlik kurgusu; bölgesel şartlar, güç merkezlerinin yakın coğrafyasına dayatmaları, iç ve dış güvenlik sorunları nedeniyle politika oluşturma ve uygulama sürecinde bir an önce yapısal, yöntemsel ve siyasi vasıtalar bakımından radikal değişikliklere ihtiyaç duymaktadır. Türk devlet adamlarına düşen sadece tehditleri değil fırsatları da önceden görmek ve ulusal gücü hazırlayarak, ülke çıkarları yönünde gerektiğinde kullanmaktır. Dış politikanın esası ülke çıkarlarının sağlanması ve korunmasıdır. Bunu sağlayacak yegâne unsur ise ulusal güçtür. Bugün Türkiye’ye baktığımızda ne dış politikamızın ülke çıkarları yönünde yürütüldüğünü, ne de ülke ulusal gücünün buna uygun bir amaç-araç dengesi içinde olduğunu görüyoruz. Türkiye, sadece Silahlı Kuvvetlerinin caydırıcılığına dayanan; reaktif ve ulusal güvenlik endeksli güvenlik konseptini aşarak “ulusal çıkar endeksli” ve “yumuşak güç”ün tüm unsurlarını bir güç projeksiyonu içinde birleştirmiş yeni bir güvenlik kurgusuna ihtiyaç duymaktadır. Ulus-devlet yapısı, ulus kimliği ve birliğini koruyacak altyapı dönüşümleri yeni ulusal güvenlik politikasının merkezinde olmalıdır. Türkiye, jeopolitik ve jeostratejik durumu nedeniyle sürekli bir tehdide maruz bulunmaktadır. Bu sürekli tehdidi oluşturan veya oluşturacak olan güçler, hedeflerine ulaşmak için değişik yol ve yöntemler denemektedirler. Türkiye’nin güvenlik önceliklerinin başında ulus-devlet yapısının; Atatürk ilkeleri doğrultusunda ülke bütünlüğü, laiklik, Türk kimliği, ulusal bilinç, çağdaşlaşma, hukukun üstünlüğü ve geleneksel kültürel değerlere dayalı dokularının güçlendirilmesi gelmektedir. Güçlü ve dış etkilere dayanaklı bir güvenlik kurgusu için öncelikle ve en az ABD, İngiltere ve Almanya'daki kadar güçlü bir devlet yapılanması ihtiyacı vardır. Bu kapsamda, güvenlik ve istihbarat fonksiyonları ile ilgili devletin yapısal değişikliklere gereksinimi bulunmaktadır.

Modern Türkiye iki önemli engel ile karşı karşıyadır; genişleme istikametleri zorluklarla doludur ve Türklerin doğası değişmiştir. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Anadolu’ya sıkışmış Türk halkının yaşadığı bölgesel gelişme farkı, ülkenin laik ve dini bakımdan kutuplaşması yanında çorak topraklar, kuru iklim ve dağlık arazi, nehirlerin azlığı ve doğal kaynakların nispi azlığı halkın ekonomiye katılımını etkilemektedir. Türkiye’nin en önemli sorunu başta ekonomik olmak üzere her coğrafi istikamette genişlemesinin komşuları tarafından engellenmesidir; Batıda ve Kıbrıs’ta Yunanistan, Kafkasya’da Ermenistan, Doğu’da İran, Güneyde Suriye ve Irak. İçinde olduğumuz yeni yüzyıl Türkiye ve Türk dünyası için çok önemli fırsatlar sunmaktadır. Modern tarihin, Türkiye’nin önüne çıkardığı fırsatlar iyi değerlendirildiği takdirde, bölgesel ve küresel güç arasında önce bugünkü Rusya’nın konumuna yakın bir güç konumunun elde edilmesi, müteakiben muhtemel bir Türk Birliği içinde konumun geliştirilmesi mümkün olacaktır. Türkiye, 21. yüzyılın en dinamik alanlarından birisi olacağı şimdiden belli olan Avrasya alanının oluşmasında siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel öncülüğü üstlenerek, yeni yüzyıla yeni misyonu ile yön vermelidir. Geleceğe ilişkin stratejik vizyonun belirlenmesi maksadıyla, stratejik öngörü oluşturacak kadroların yetiştirilmesi ve kurumsal yapıların oluşturulması; beklenmeyen gelişmeler karşısında birbirine alternatif olacak senaryoların üretilmesi; geleceğe ilişkin uzun dönemli stratejik hedeflerin belirlenerek bunların gerçekleştirilmesinin koşullarının üretilmesi zorunludur. Bulunduğumuz coğrafya artık güç merkezlerinin arkasına saklanma seçeneğini bize bırakmamaktadır. Türkiye’nin uluslararası güç dengesi içinde terfi etmesi, bağımsız politikalar uygulayabilmesine ve bunun için kendi kendine yeterli bir ulusal güç geliştirmesine bağlıdır. Bu kapsamda, nükleer silah edinmeden terfi etmesi mümkün değildir. Kendi vizyonunu ve rollerini belirleyemeyen Türkiye, başta ABD olmak üzere büyük güç merkezlerinin kendi adına belirlediği rollerin ve savaşların bir parçası olmaya mahkûmdur.

            Sonuç; Gelecek Türk Birliği’nde..

Türkiye’nin güvenlik endişeleri her zaman dış politikasının önündedir ve daha bağımsız bir dış politika anlayışı ile birlikte askeri aktivizm kaçınılmaz hale gelmiştir. Türkiye, ulusal güvenliği açısından içe kapalı bir tutum izlememeli, jeopolitik konumuna uygun yeni roller belirlemelidir. Atatürk’ün Lozan görüşmelerinde söylediği gibi “İktisadi bağımsızlık olmadan, siyasi bağımsızlık olmaz.” Türkiye, bize dışarıya açılma aklı veren ABD, Almanya ve Fransa kadar milli ekonomi politikası izlese bize yeter. Uluslararası ilişkilerde tek boyutlu ve salt güvenlik odaklı politikalar yerine ulusal çıkar endeksli, belirli stratejiler içinde bitişik coğrafyalara açılım sağlayan yeni kavramsal açılımlar getirilmelidir. 21. yüzyılda Balkanlardan Orta Asya'ya kadar Türkiye'nin önünde yeni ufuklar açılmış, yepyeni işbirliği ve dayanışma imkânlarına kavuşmuştur. Dış politikanın kapsayıcılığı artırılarak; bölgesel projeksiyonlar üzerine oturtulmuş, ekonomik ve kültürel kodları ihtiva eden bir teorik yapı ve buna uygun stratejiler oluşturulmalıdır. Sorumluluğumuz sadece Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı değil 250 milyonluk tüm Türk dünyasına karşıdır. Türkiye, kendi bütünlüğünü güvence altına alan güçlü bir merkezi konum edinerek, 250 milyonluk Türk dünyasına liderlik edecek kıt’asal bir yaklaşım izlenmelidir. Türk dünyası jeopolitiği için sağlanması gereken hususların başında ekonomik, siyasi ve kültürel açılardan Türk birliğinin kurulması hedeflenmelidir. Bizi ne AB’ye ne NAFTA ya da ŞİÖ’ye kabul etmeyen büyük güçlerin değil, Türk dünyasının çıkarlarına göre hareket eden bağımsız politikalar üretilmeli, eğitimden enerjiye her alanda Türk birliğini güçlendirecek yeni bir vizyon sağlanmalıdır. Uluslararası ortamın evrimi, bu yüzyılda Türk dünyasına çok önemli fırsatlar vermektedir. Tarih, ideolojik hesaplar peşinde ülkenin geleceğini yanlış coğrafyalara saplayanları ve Türk olduğunu unutanları affetmeyecektir.

 


* Doç.Dr. Sait Yılmaz, İstanbul Aydın Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyesi ve USAM Başkanı, @DocDrSaitYilmaz

[1]Barry Buzan, Ole Waever: Regions and Powers, The Structure of International Security, Cambridge Sudies in International Relations: 91, Cambridge University Press, (Cambridge, 2003), p.43.

[2]Barış Balcı: Türkiye’nin Asıl Açığı İnsan Gücü, Hürriyet, (7 Kasım 2013) içinde Harvard Üniversitesi Ekonomi Profesörü Ricardo Hausmann’ın açıklaması.

[3] Bahar Aşçı: IMF’ye Borç Bitti Ama.., 21. Yüzyıl Enstitüsü, (13 Mayıs 2013).

[4]Mustafa Sönmez: Dış Sermayenin Altında Kalmak, Cumhuriyet, (25 Ocak 2013).

Sait Yılmaz

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Bilimsel Danışmanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu   - 26-09-2021

Enerji’ye Doymayan Dünya ve Beklentiler

Küresel ekonominin çarkları salgın hız keserken yeniden dönmeye başladı. Kıyıda köşede çıkan birkaç arıza ve kronik jeopolitik ve ekonomik sorunlar hariç, yılın ikinci çeyreğinden itibaren hemen her ülkenin ekonomik göstergelerinde olumlu yönde gelişmeler var.