Kızıl Kapitalizm’den Yayılan Kızıl Ötesi Işınlar, Orta Doğu ve Türkiye

Yazan  21 Eylül 2020

Çin’in 2019 itibarı ile toplam Gayrisafi Yurt içi Hasılası 14 trilyon dolar olarak ilan ediliyordu(satın alma gücü paritesi ile 27 trilyon dolar).  Salgının ufkunu karartmasına izin vermedi. Rakamlarda hesap oyunu da pek yapmadı, saklamadı, gizlemedi.

En son ekonomik göstergeleri ikinci çeyrekte %3.2 ve yılsonu itibarı ile %1.7 ekonomik büyümeye işaret ediyor. Enflasyon oranı 2020 sonu için %3.5,  işsizlik oranı ise %3.8 gibi öykünülecek değerlerde[1].

Çin’in “Milliyetçi Askerleri”

“Milliyetçi Askerler” olarak tanımlanan 800 firması[2], Çin’in salgına rağmen ara vermediği koşunun kahramanları. Bu arada ABD deki “Askeri-Sınai Yapı” (Military-Industrial Complex) benzerinin Çin için de nasıl önemli bir ilişki ağı olduğuna dikkatinizi çekmek isterim. Aradaki tek ama önemli fark,  ABD de bunların üzerinde bir de Kongre’nin olması. Çin de ise sadece Xi Jinping ve hala komünist parti var. “Milliyetçi Askerler”Şubat ayından beri Çin ekonomisinin çarklarını yağlamaya devam ediyor.  Çin otoriteleri ekonomiyi hızla açmayı, sağlık denetimlerini iş yerlerinde daha kolay yapmanın ve protokolleri uygulamanın akılcılığına bağlıyor. Ülkenin sınai büyümesi bu sayede, 2019 ve 2020 Ağustos ayları arasında % 5.6 oranında artmış durumda.  Ucuz maliyetli ürünler ise, hem aksak ayak yürüyen iç tüketime, hem de daralan dünya pazarlarına rağmen ihracata yönlendirilmekte. Sınır tanımayan Çin, sınırları tam olarak kapayamayan, ama Nisan ayı ortasına kadar ekonomilerini kapayan dünya pazarlarına, OBOR (One Belt-One Road) trenlerini doldurup, doldurup sevk ediyor. 2020 yılının ikinci çeyreğinde Çin’in emtia ihracatı rekor düzeyde ve  %13 oranında artmış durumda. Bilindiği gibi Çin dünyaya Rusya gibi hızla açılmadı. Tedrici ve temkinli açılım Çin’in akıllı tercihi oldu. Ama bir açıldı, pir açıldı. Kızıl kapitalizm (piyasa Leninizm’i) Çin’in kabuğunu kırarak onu dünya pazarlarına hızla taşıdı.  Artık, salgına rağmen atak davranmaktan çekinmiyor.

Kızıl Ötesi Işınlardan Korunmak İçin

ABD'nin koyduğu ve ticaret ortaklarına yaptırım tehdidi ile telkin ettiği tüm ticaret engellerine rağmen Çin Afrika’da, Avrupa’da, Asya’da, Orta Doğu ve Akdeniz’de. Ticaret dışında,  inşaat sektörlerinde, ulaştırma ağlarında, limanlarda ve petrol alanlarında. 2021, bence dünyanın Çin’den yayılan kızıl ötesi ışınlara daha fazla muhatap olacağı bir yıl olacak. Neden mi? Çünkü ABD ve AB deki ekonomik toparlanmanın Çin’deki kadar hızlı olması söz konusu değil. 2023 e kadar kendilerine mehil bile verdiler. Bu durumda Çin, önümüzdeki yıl ve hatta 2023 e kadar dünyanın lokomotifi olmaya devam edeceğe benzer. Görevini hala büyük bir tevazu ile ama doymak bilmez bir iştiha ile sürdüreceğine eminim.

Ancak dünyada artan Çin ekonomik varlığı ve durdurulamayan “kızıl ötesi”ışınlara karşı, başta ABD olmak üzere belli başlı AB üyeleri, Çin açısından sorun alanlarını bir bir sıralıyor. Her bir yarayı kaşımaya veya kaşıtmaya özen gösteriyor. Bu yaklaşımların hemen hepsi üretimde Çin’in çevre ve güvenlik standartlarını nasıl hiçe saydığı eleştirisi ile başlıyor ve insan hakları ihlalleri, sınırları içindeki azınlıklara ve başka ülkelere karşı yürüttüğü “istenmeyen siyasi müdahalelere” kadar uzanıyor. Tibet zaten sorun. Hindistan burada doğrudan taraf. Çin Keşmir’de de müdahil taraf.  Japonya ile kayalık adalar, tarihten gelen haklar, balık,  petrol ve doğal gaz yatakları sorunları şu sıralar donmuş gözükse bile var. Şu paylaşmasını bilmeyen dünyada Çin ve Japonya’nın koskoca okyanusu bile paylaşamaması, Japonya’yı İngiltere’ye ve ABD ye, Çin’den daha yakın bir konuma itiyor. Hong Kong, Tayvan ve Çin boğazına sadece değinmek bile kâfi. Bu üçü başlı başına Çin’e karşı rakiplerinin hemen kullanmaya hazır olduğu ciddi silahlar. Xi Jinping yönetimi, dünyada at koştururken, önce Asya-Pasifik de bir sıcak çatışmayı önleyecek adımlar atsa daha iyi olur. Ama galiba her cephede çatışma hali, bir tür güç gösterisi. Anlamsız, ama gerçek.  Çin kendi halkına, azınlıklarına ve içinde bulunduğu ve bölgeye refah getirmeli ki uzun yürüyüşünde önüne çıkan engelleri daha kolay aşsın. Açıkçası Çin’den yayılan “kızıl ötesi” ışınlar, bölgesel sorunları tedavi edemiyorsa, bunlar kendisine karşı hep kullanılacak.

Sincan Kimin Umurunda? Kimin Korumasında?

Sincan, Çin’ce “Batı Sınırı” veya “Yeni Sınır” anlamına geliyor. Çin’in Batı’ya açılan kapısı, hep sorunlu. Bu sorunların en fazla idrakinde bulunan ülkelerin başında ise vaktiyle Türkiye geliyordu. Ama şimdi bu rolü ABD ve AB üstlenmiş gözüküyor. Her gün uluslararası yayınlarda Uygur Türkleri ve Sincan hakkında bir haber var. Oysa Sincan,Çin’in uzun bir zamandır kalkınma önceliği tanıdığını açıkladığı bir bölge. ABD ve AB nin amacı belli. Çin’e Uygur’lar bahanesi ile yüklenmek, müdahale etmek veiçini karıştırmak.

Sincan, her türlü etnik ve dini etkiye açık. Çin bu nedenle bu bölgeyi bir güvenlik zafiyeti olarak görüyor. Sincan’a kimsenin dışarıdan karışmaması, Çin’in hanidir dile getirdiği bir talep veya ilişkilerde ön koşul. Nitekim Türkiye’ye de, son 10 yıldır daha sık bir şekilde, Sincan’a yapılacak etnik ve dini temelli müdahaleleri, Çin’in iç işlerine karışmak olarak kabul edeceklerini bildirmekteydiler. Bununla da kalmayıp, Türkiye’ye önerdikleri askeri-sivil projeler ilekendi “yeni ekonomik sınırlar”ını genişletmeyi ve Türkiye’yi de Sincan’a uzak tutmayı hedeflemeleri, da ikna olduğu bir politika haline geldi.

Öte yandan yaklaşık 18 yıldır Ankara’nın siyasi yönetim anlayışında ne denli bir ekonomik pragmatizm sahibi olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu nedenle Türkiye’nin geleneksel Uygur hamiliğinden vazgeçmesinin mantığı, işte Çin’den olan beklentilerinden kaynaklanıyor. Hele şu sıralar neredeyse her cephede çatışma sathı mailine girmiş ve yalnızlaşmış Türkiye’nin, aynı anda salgın ve derinleşen ekonomik sorunlarla baş etmeye çalışırken Çin gibi bir ülkenin vermeye hazır olduğu imkânları kullanmak istemesi, 2012 den beri Çin’in öne sürdüğü koşullara uymasının nedeni.

Aslında, askeri işbirliği, silah ticareti, stratejik yatırımı anlaşmaları, nükleer santrallerin kuruluşu ve enerji boru hatları ile ilgili ikili ve çok taraflı anlaşmalarda, ekonomik pragmatizmden çok, teknik, teknolojik, jeopolitik veya salt siyasi mülahazaların ön plana çıkması lazım. Ama “denize düşen yılana sarılır” deyimi ile Türkiye, 5 veya 15 milyar dolarlık bir Swap anlaşması için geleceği ipotek altına alabilecek tavizleri vermeye, hatta Uygurların hamisi olma iddiasından vazgeçmeye hazır görünüyor.

Çin’i Alternatif Olarak Kullanmak

Çin, beklentileri coğrafi ve demografik boyutları kadar büyük olan bir ülke. Standartları ve iş yapma anlayışı oldukça farklı. Ama yarattığı ekonomik dinamizm ile elde ettiğinden daha fazlasını istiyor. Şimdi artık hedefi, Orta Doğu ve Akdeniz’e daha fazla nüfuz etmek. Bunda kısmen Orta Doğu’daki petrol ve doğal gaz hevesinin payı var. Kısmen de ABD İran’ı köşeye sıkıştırdıkça, bir taraftan Türkiye, diğer taraftan İran üzerinden Orta Doğu’daki etkinlik alanını genişletme planı.

Galiba ABD ve AB bir süre Çin’i Orta Doğu’da geçici olarak kabul etmekle büyük bir hataya düştü. Çünkü Çin, bir taraftan Türkiye, İran, Pakistan, Libya gibi ülkelere kalıcı projelerle girerken, hem onların ihtiyaçlarına cevap vermeye, hem de girdiği yerlerden çıkmayacak kadar etki alanı yaratmaya çoktan başladı.Sanal bir AVM olan Ali baba grubu bile, adıyla, sanıyla, heybesindeki masalla sanki Orta Doğu için düşünülmüş. Şimdi hala büyük ölçüde Çin’de iş yapıyor. Ama kollarını hızla dünyaya uzatarak, 66.000 çalışanı ile işlem hacmini 248 milyar, piyasa değerini Eylül 2020 itibarı ile 215 milyar Dolar’a çıkarmış durumda[3]. Tüketim eğilimi yüksek Orta Doğu, ismiyle, cismiyle Ali Baba’nın rahatlıkla at oynatacağı, oradaki “kırk haramiler” ile kolaylıkla başa çıkabileceği bir bölge. Şu anda, Orta Doğu’da sadece Birleşik Arap Emirliklerinde ve Cloud alanında faal gözükse bile bu bölgedeki misyonunu “Orta Doğu’nun Fethi”(Conquering the Middle Eastern Cloud Market) tanımlamış olması bile Çin’in Orta Doğu atağının aynı zamanda özel sanal şirketleri de ilgilendirdiğini göstermesi bakımından önemli.

Trump yönetimi İsrail ile Arap ülkelerinin dostluğunu pekiştirmek için her vesile ile İran’ı yaptırımlarla köşeye kıstırırken, Çin’in genel olarak Orta Doğu, ama özellikle İran’da elde edeceği kazanımları pek hesaplamışa benzemiyor. ABD nin iç politika kavgalarının ve Orta Doğu’daki dengesiz tutumunun da farkında olan Çin, Temmuz  2020 de, İran ile 400 milyar dolarlık bir sivil-askeri güvenlik ve ekonomik işbirliği anlaşmasının son aşamasını tamamladı. Bu anlaşma ile Çin İran’a söz verdiği kitlesel altyapı yatırımlarına ilaveten savunma ve istihbarat paylaşımı alanlarında ilişkileri pekiştirme iddiasında. Anlaşmanın güçlendirilecek petrol ve doğal gaz altyapısı ile Çin için önemli bir petrol ve doğal gaz tedarik, İran için de bir pazar güvencesi olması bekleniyor[4].

Türkiye’deki “kızıl ötesi”etkisine gelince, Çin lehine gelişerek bu ülkeyi Türkiye’nin 3. en büyük ticaret ortağı haline getiren ticaret hacmi, iki ülke arasında yaklaşık 24 milyar Dolar’a ulaşmış durumda. Türkiye’deki Çin yatırımları ise 2019 yılında 2.8 milyar dolar gibi mütevazı bir düzeyde olsa bile, 2005 ve 2018 yılları arasında değerin %120 oranında artarak 15 milyar dolara ulaşması, daralan ekonomik fırsatları telafi edici bir izlenim veriyor. Çin görünürde, bir taraftan Türkiye’deki banka ve sigorta şirketleri ile işbirliğine öncelik verirken, bunların büyük ölçüde borçlanma anlaşmalarına dayanıyor olması, insanı bir durup, birkaç fasıl düşündürüyor. Vakıf Bank ile Çin Eximbank’ın imzaladığı 140 milyon dolarlık,  Türkiye Sınai Kalkınma Bankasının Çin Kalkınma Bankası ile imzaladığı 200 milyon dolarlık anlaşmalar[5], belki başka bankaların yapacağı borç anlaşmalarının da önünü açabilir. Ancak geri ödeme sürelerinin kısalığı teyakkuza değer. Ayrıca bir taraftan Türkiye’de temiz enerji yatırımlarına girerken diğer taraftan Adana’da termik santral yatırımı için anlaşma imzalaması, termik santrallerin tartışmalı çevre etkileri nedeniyle, tereddüt yaratmakta.

Madalyonun Diğer Yüzü: Çin Tarafından Kullanılmak

Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var. Çin’in ekonomik ve mali olarak güçsüz ve güçsüzleşen ülkelere karşı yürüttüğü bir  “Borçlandırma Diplomasisi” var. Bununla, Çin’in borçlarını geri ödeyemeyen ülkelerin, Sri Lanka’daki,  Hambantota ve Pakistan’daki Gwadar limanları örneğinde olduğu gibi, ulusal liman, hava alanı ve sınai tesislerin işletme haklarını elde etmesi bir başka teyakkuz konusu olur mu sizce? Ama Çin’i kullanmak ile Çin tarafından kullanılmak arasındaki ince çizgiyi göstermesi açısından önemli olabilir. Buna İran’ın ve Türkiye’nin dikkat etmesini dilerim.

Bu arada “İpek Yolu” nun Orta Doğu’dan geçtiği söylemi ise tarihi bir fantezi. Çin, Türkiye ve İran’da enerji yatırımları, ulaştırma ağları ve nitelikli sanayi bölgeleri; İsrail ve Yunanistan’da liman inşaatları; Cibuti ve Pakistan’da askeri ileri karakollar kurarken, önce yolun başını tutup, sonra yol kesmenin güvencesini elde ediyor. Dünya, Çin’in Orta Doğu ve Akdeniz’ebu kadar yaklaşmasına gösterdiği müsamahanın sınırına geldi mi bilmiyorum. Amaartık bu ülkeyi Orta Doğu’daki geçici dengelerde kullanmak içinvakit çok geç, çok yetersiz ve belki dönülmez bir ufkun başlangıcı. 

 

[1]The Economist (19 September 2020), Economic and Financial Indicators

[2] “What is fuelling China’s economic recovery?” (19 September, 2020), Yagd.

[3] “Defining Alibaba” (20 September, 2020),  https://graphics.wsj.com/alibaba/ve https://www.hotwireglobal.com/work/conquering-the-middle-eastern-cloud-market

[4] Ariel Cohen (Jul 17, 2020), “China and Iran Approach Massive $400 Billion Deal”, Forbes, https://www.forbes.com/sites/arielcohen/2020/07/17/china-and-iran-approach-massive-400-billion-deal/#4d0bffec2a16

[5] “China's Largest Investment in Turkey” (20.6. 2020), https://www.imtilak.net/en/articles/chinese-investments-in-turkey

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Misafir Yazar

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu   - 20-10-2020

Abraham Anlaşmalarının Orta Doğu’ya Vaadi

Abraham Anlaşmaları (Abraham Accords) başlangıçta İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri(BAE) tarafından yapılan bir açıklama olarak Ağustos ayında dünya gündemine düştüğünde çok taraflı bir anlaşmanın müjdecisi olmasına pek ihtimal vermek mümkün değildi.