Doğu Akdeniz’de Enerji Stratejileri ve Bölgesel Güvenliğin Geleceği

Yazan  15 Ocak 2014
"21. Yüzyıl Dergisi Aralık 2013 sayısında yayınlanmıştır."

 

Akdeniz’in “yarı kapalı” bir deniz olarak sınırları belirli iken, Doğu Akdeniz’in tam olarak hangi bölgeyi kapsadığı hakkında değişik görüşler vardır. Geniş anlamda Doğu Akdeniz, Tunus’un Bon Burnu ile Sicilya adasının batısındaki Lilibeo Burnu arasında çizilen hattın doğusundaki bölgedir.[1] Dar anlamda Doğu Akdeniz ise, 27º  Doğu boylamının doğusunda kalan bölgedir.[2] Ancak jeopolitik ve jeostratejik açıdan yapılan incelemeler ve yayımlarda Doğu Akdeniz bölgesi bu iki tanım arasında orta bir yol seçilerek Yunanistan’ı da kapsayacak şekilde “22º Doğu boylamının doğusunda kalan bölge” olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımı benimseyecek olursak Doğu Akdeniz bölgesinde; Yunanistan, Türkiye, Mısır, Suriye, İsrail, Lübnan, Ürdün, Filistin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) bulunmaktadır.

 

Şekil-1: Akdeniz ve Alt Bölgeleri 

Kaynak: Simav vd., 2008, s. 7.

 

Bölgenin jeopolitik ve jeostratejik öneme sahip olmasının nedenleri şöyle özetlenebilir:

·         Tarihsel olarak büyük güçler bu bölgeyi egemenlikleri altında tutmak istemişlerdir. Roma İmparatorluğu’nun Doğu Akdeniz’i “Mare Nostrum” (Bizim Deniz) olarak adlandırması manidardır. Osmanlı İmparatorluğu da 15. yüzyılın ortalarından 19. yüzyılın ortalarına kadar 400 yıl bölgenin hakimi olmuştur. Osmanlı’dan sonra İngiltere ve 1945 sonrasında ABD ile Rusya bölgede hakimiyet kurmak istemişlerdir;

·         Doğu Akdeniz, Avrupa-Asya-Afrika kıtalarını birbirine bağlayan bir kavşaktır;

·         Doğu Akdeniz, Cebelitarık Boğazı üzerinden Atlantik Okyanusu’na, Türk Boğazları üzerinden Karadeniz’e ve Süveyş Kanalı üzerinden Hint Okyanusu’na açılmakta ve böylece önemli kara bölgelerini ve deniz alanlarını birleştirmektedir;

·         Dolayısıyla Doğu Akdeniz, Kuzey-Güney, Doğu-Batı istikametinde dünyanın önemli bir kavşağı ve stratejik bölgesidir;

·         Bu nedenle Doğu Akdeniz, dünyanın en önemli ticaret merkezidir. Örneğin Avrupa ticaretinin yüzde 40’ı bölgeden geçmekte; Bağımsız Devletler Topluluğu’nun ithalatının yaklaşık yüzde 60’ı ve ihracatının yüzde 50’si bu bölgeden gerçekleştirilmektedir;[3]

·         Bölgenin ticari önemi, deniz trafiğinde de kendini göstermektedir. Dünya deniz ticaretinin yüzde 30’u bu bölgeden geçmektedir ve dünyada deniz yoluyla yapılan petrol ticaretinin de yüzde 25’i Doğu Akdeniz kaynaklıdır. Ayrıca 100 ton ve üzeri olmak üzere en az 2000 gemi bölgede her an hareket halinde olup,  bu türde yıllık 200,000 gemi bölgeden geçmektedir;[4]     

·         Bölge, Orta Doğu’ya açılan kapıdır. Orta Doğu’nun petrol başta olmak üzere zengin doğal kaynakları dikkate alındığında, Doğu Akdeniz’in önemi de artarak devam edecektir;

·         Bölge, Orta Asya ve Kuzey Afrika’da nüfuz çekişmesi için stratejik değerdedir;

·         Doğu Akdeniz’de son dönemde petrol ve doğalgaz kaynaklarına rastlanması ve sondaj çalışmalarına girişilmesi, bölgenin önemini daha da artırmış ve gelecekte de temel enerji koridorlarından biri olacağını göstermiştir. Bölgede “değeri 1,5 trilyon Dolar olan 30 milyar varil petrole eşdeğer hidrokarbon yatakları bulunduğu” tahmin edilmektedir;[5]

·         Botaş (Ceyhan), Mersin ve İskenderun limanlarındaki yükleme ve boşaltma (elleçleme) hacmini tüm Türkiye’deki liman işlemleriyle karşılaştırdığımızda, Türkiye’nin 257 milyon ton ithalat-ihracat işlemlerinin yaklaşık yüzde 25’inin Doğu Akdeniz’den yapıldığı görülmektedir.[6] Dolayısıyla Doğu Akdeniz, deniz ticareti açısından da Türkiye için önemli bir bölgedir;

·         Gerek Doğu Akdeniz’deki doğal kaynakların işletilmeye başlanması gerekse bölgede yapılacak diğer uluslararası taşıma projeleriyle birlikte bölge hem dünya ticareti hem de Türkiye ve KKTC’nin ekonomik refahı için daha önemli hale gelecektir.

Tüm bu nedenler Doğu Akdeniz’in politik, ekonomik ve stratejik açıdan ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Türkiye ve KKTC’nin bölgesel gelişmelere tepkisiz kalması düşünülemez. Nitekim Türkiye meşru haklarının korunması için diplomatik ve teknik girişimlerde bulunmuştur ve bulunmaktadır.            

 

Doğu Akdeniz’de Deniz Alanları ve Enerji Kaynaklarını Paylaşım Hamleleri

Uluslararası hukukta münhasır ekonomik bölge (MEB) görece yeni bir kavram olsa da, özellikle son yıllarda diğer deniz alanlarına göre daha fazla gündemde olmuştur. Bunun nedeni, MEB’in ilgili devletlere denizdeki hem canlı hem de cansız kaynaklar üzerinde münhasır haklar vermesi, böylece kaynakların ulusal ekonomiye kazandırılmasına olanak sağlamasıdır. 1982’de imzalanan ve 1994’te yürürlüğe giren III. Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 57. maddesine göre MEB,  karasularının temelini oluşturan esas çizgiden başlayarak 200 deniz milinin ötesine geçmeyecektir. Böylece MEB, esas çizgiden itibaren 200 mil genişliğinde olan deniz alanını kapsamaktadır.

Son on yılda Doğu Akdeniz’de enerji ve deniz alanlarının paylaşımı çerçevesinde devletlerin özellikle MEB ilanı konusunda aktif olduğu gözlenmektedir. Her ne kadar uluslararası hukukta MEB’in sınırlandırılması konusunda hakkaniyet, hakça çözüm, coğrafyanın üstünlüğü, oransallık ve kapatmama gibi temel ilkeler mevcutsa da[7], devletler daha çok ikili müzakerelerle ve üçüncü devletlerin hakkını gözetmeden MEB sınırlarını belirlemek istemektedirler. Bu konudaki gelişmelere aşağıda değindikten sonra, Türkiye’nin bu gelişmelere tepkisi değerlendirilecektir.

Öncelikle GKRY’yi ele almak gerekmektedir, çünkü Doğu Akdeniz’deki enerji ve deniz alanları çekişmesini başlatan tarafın GKRY olduğu söylenebilir. 17 Şubat 2003’te Mısır ile münhasır ekonomik bölge sınırlandırma anlaşması imzalayan GKRY, 2 Nisan 2004 tarihinde BM’ye başvurarak Mart 2003 tarihinden geçerli olmak üzere münhasır ekonomik bölge ilanında bulunmuştur.[8] Annan Planı’nın adada oylamaya sunulduğu günlerde yapılan bu ilanın zamanlaması manidardır. Mayıs 2006’da Mısır’la aynı alanda işbirliği anlaşmaları imzalayan GKRY, Ocak 2012’de ise yine Mısır ile doğal kaynakların ortak araştırılması konusunda uzlaşmıştır.[9] Bunlara ek olarak GKRY, 17 Ocak 2007’de Lübnan’la ve Aralık 2010’da ise İsrail’le MEB anlaşmaları imzalamıştır. Böylece, 2003-2012 döneminde GKRY, Doğu Akdeniz’de kendi güvenliğiyle ilgili Mısır, Lübnan ve İsrail ile anlaşmalar imzalamış oluyor ve bölgedeki deniz alanları ve enerji kaynaklarının paylaşılması konusunda uzun-soluklu bir rekabet başlatıyordu.

Bu anlaşmalarla yetinmeyen GKRY, fiilen petrol ve doğalgaz çıkarma işlemlerini başlattı. Öncelikle GKRY, 26 Ocak 2007 tarihinde güneyindeki alanda 12 adet arama ruhsat sahası ilan etti. 2007 yılında da Noble Energy şirketine 12. sahada araştırma yapma ruhsatı verdi. Bu sahada fiili olarak sondaj çalışması ise 20 Eylül 2011’de başladı. Konunun jeopolitik ve jeostratejik önemine bakacak olursak, aslında Noble Energy şirketi ile İsrail arasındaki işbirliği, Leviathan ve Tamar bölgelerindeki araştırma kapsamında 1998 yılında başlamıştı. Fakat Yunanistan-GKRY-İsrail üçlü ekseninin ortaya çıkışı ancak 2010 yılında açıklık kazanacaktır. Nitekim Gazze’ye yardım götüren Mavi Marmara adlı gemiye İsrail’in 31 Mayıs 2010’da uluslararası hukuka aykırı şekilde müdahale etmesini takiben,[10] GKRY ile İsrail arasında münhasır ekonomik bölgenin sınırlandırılması konusunda Aralık 2010’da bir anlaşma imzalanmıştır.

GKRY’nin attığı adımların zamanlaması dikkat çekicidir. Zira bu adımlar Türkiye-İsrail ilişkilerinin bozulduğu döneme denk gelmektedir. GKRY, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de özellikle İsrail-GKRY anlaşmalarından sonra manevra kabiliyetinin azalacağını öngörmüştür. Diğer taraftan bu gelişmeler Türkiye-AB ilişkilerinin son yıllardaki en soğuk dönemine rastlamaktadır ve GKRY, AB’nin Yunan-Rum çıkarları doğrultusunda hareket edeceğini düşünmektedir. Zaten Temmuz 2012’de GKRY’nin AB dönem başkanlığını devralmasının sonrasında Türkiye-AB ilişkileri donma noktasına gelmiştir. Tam da bu süreçte Türkiye’nin çeşitli ve yüksek tansiyonlu (terör-Suriye gibi) iç ve dış sorunlarla uğraştığı vakadır. Türkiye’nin GKRY ve Yunanistan ile ilişkilerinin bozulması, Şansölye Angela Merkel’in son dönemde Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğine karşı olduğunu açıklamasıyla birlikte, Almanya-Fransa bloğunun elini daha da güçlendirmiştir. Diğer taraftan ABD-Türkiye ilişkilerindeki olumsuz retorik 2003-2004 dönemine nazaran azalmış olsa da, Doğu Akdeniz’deki araştırma faaliyetlerine ABD firmaları katıldığından ve Amerikan ekonomisindeki durgunluktan dolayı, ABD hükümetinin bu faaliyetleri engellemeye çalışması ihtimal dışı görünmektedir.

İsrail’in Doğu Akdeniz’de doğal kaynak arama çalışmaları aslında 1990’larda başlamıştı. İsrail, yukarıda belirtildiği üzere, Aralık 2010’da GKRY ile münhasır ekonomik bölge sınırlandırma anlaşması imzalamıştır ve bu gelişme hakkında BM’ye Temmuz 2011’de bildirim yapmıştır. Noble Energyile uzun süreli ortaklığı neticesinde de, Ocak 2009 tarihinden sonra özellikle Tamar, Dalit ve Leviathan bölgelerinde doğalgaz bulunmuştur. Bu bölgelerde toplam 25 trilyon feet küp (tcf) doğalgaz olduğu tahmin edilmektedir.[11]

Diğer taraftan Lübnan, 17 Ocak 2007’de GKRY ile münhasır ekonomik bölge sınırlandırma anlaşması imzalamıştır. 1 Ekim 2011 tarihinde çıkardığı 6433 sayılı kanunla Lübnan, MEB sınırlarını belirlemiş ve 14 Kasım 2011’de bu sınırları BM’ye resmen bildirmiştir. Ancak, kendi deniz alanlarını ihlal ettiği gerekçesiyle Lübnan’ın GKRY ile İsrail arasındaki anlaşmaya itirazları vardır. Nitekim 3 Eylül 2011 tarihli bir mektupla Lübnan itirazlarını BM Genel Sekreteri’ne bildirmiştir.[12]

Türkiye’nin Gelişmelere Tepkisi ve Deniz Alanlarının Sınırlandırılmasına Yaklaşımı

Öncelikle belirtilmelidir ki, GKRY, İsrail, Mısır ve Lübnan’ın Akdeniz’de münhasır ekonomik bölge ilan etmelerine ve bu bölgelerin paylaşılması amacıyla aralarında anlaşma yapmalarına rağmen, Türkiye herhangi bir karşı MEB ilanına gitmemiş, Birleşmiş Milletler (BM)’e kendi MEB alanları konusunda bir bildirimde bulunmamış ve bölge devletleriyle KKTC hariç herhangi bir anlaşma da imzalamamıştır. Ancak Türkiye, Doğu Akdeniz’deki gelişmelere tamamen tepkisiz kalmamıştır ve çeşitli platformlarda hukuki ve politik iddialarını gündeme getirmenin yanında bazı somut adımlar da atmıştır. Bu adımlar şöyle özetlenebilir:    

1)17 Şubat 2003 tarihinde GKRY ile Mısır arasında münhasır ekonomik bölgenin sınırlandırılması antlaşmasını takiben Türkiye, bir nota yayımlayarak 32º 16' 18"  Doğu boylamının batısındaki bölgede tek taraflı girişimlerin hukuki olmayacağı ve bölgede Türk haklarının mevcut olduğunu bildirmiştir.[13] Bu görüşlerini Türkiye ayrıca BM Genel Sekreteri’ne 23 Temmuz 2007 tarihli bir mektupla iletmiştir.[14] Mektupta Türkiye şöyle demektedir: “Rum Yönetiminin Doğu Akdeniz’de deniz alanlarını sınırlandırma ve petrol ile doğalgaz araştırma girişimleri tüm şiddetiyle devam etmektedir ve bu girişimler hem Türkiye’nin meşru haklarını ve çıkarlarını hem de uluslararası hukuku ihlal etmektedir.”[15]

2) Türkiye, GKRY’nin 12 numaralı parselde Noble Energy şirketinin sondaj çalışmalarına başlayacağını duyurmasının ardından, 5 Ağustos 2011’de 181 sayılı açıklamayla olayı kınamış ve gerek Türkiye gerekse KKTC’nin bölgedeki haklarına dikkat çekmiştir. Açıklamasında Dışişleri Bakanlığı, GKRY’nin Akdeniz’deki faaliyetlerinin gayrimeşruluğuna ve Türkiye’nin olayı takip edeceğine dair şu ifadeleri kullanmıştır:  

“Uluslararası hukuk, yarı kapalı bir deniz olan Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığı veya münhasır ekonomik bölge sınırlandırmalarının, ilgili ülkeler arasında ve tüm tarafların hak ve çıkarları gözetilerek, hakça yapılmasını amirdir. GKRY’nin yaptığı bu anlaşmalar ve petrol/doğalgaz arama faaliyetleri Kıbrıs sorununun çözümünü olumsuz etkilemekte ve ayrıca bölge ülkeleri arasında yeni ihtilaflara neden olmaktadır. Bu duruma ilişkin olarak, gerek ülkemizin gerek KKTC’nin görüşleri ve ikazları bölge ülkeleri ve BM nezdinde zamanında kayda geçirilmiş, Kıbrıs Adası’nın güneyinde geçerliliği bulunmayan ruhsatlara dayanarak petrol/doğalgaz arama-çıkarma faaliyetlerine ilgi duyan şirket ve ülkelerin sorumluluk ile hareket etmelerini beklediğimiz belirtilmişti. Ülkemiz ve KKTC bölgedeki meşru hak ve çıkarlarını korumak amacıyla uluslararası hukuka uygun şekilde bundan böyle de diplomatik ve siyasi kanallardan girişimlerini sürdüreceklerdir.”[16]

3)Ayrıca Türkiye, 16 Eylül 2011’de KKTC’de yapılan istişare toplantısının ardından  “Koca Piri Reis” gemisini 27 Eylül’de bölgeye göndererek Rumlar tarafından “Afrodit” olarak tanımlanan alanda sismik kayıtlar almış ve bu kayıtları doğalgaz araştırmalarında kullanılmak üzere TPAO’ya vermiştir. Bu bölgenin yakınında GKRY, 20 Eylül’de sondaj çalışmalarına başlamıştı. Türkiye, bölgeye gidecek araştırma gemilerine Türk Silahlı Kuvvetleri’nin koruma sağlayacağından çekinmeyeceğini sismik araştırmalara başlamadan önce ilan etmiştir.[17] Nitekim Koca Piri Reis’in bu çalışmaları, Türk donanması ve hava kuvvetlerinin gözetimi altında yapılmıştır.[18] Buna ek olarak, “Bergen Surveyor” ile “Oceanic Challenger” gemileri de Türkiye’nin bölgedeki sismik çalışmalarına katılmıştır.[19]

4)Aynı zamanda bazı diplomatik vesilelerle Türkiye, Akdeniz’de 32º  16' 18"  Doğu boylamının batısı ile 33º 40' Kuzey enleminin kuzeyi arasındaki bölgede meşru hakları olduğunu dile getirmiştir. Bu alanın GKRY’nin ilan ettiği 13 adet petrol arama sahasından 1, 4, 5, 6 ve 7. sahalarla çakıştığı ve çatıştığı görülmektedir (Bkz. Şekil-2).

Şekil-2: GKRY’nin Arama Ruhsat Sahaları ve Türkiye’nin Meşru Hak İddia Ettiği Bölge

Kaynak: Yaycı, 2012, s. 32.

5)Doğru bir adım olarak Türkiye aynı zamanda, 21 Eylül 2011 tarihinde KKTC ile kıta sahanlığını sınırlandırma anlaşması imzalamıştır. Bu alan, Türkiye kıyıları ile KKTC arasında, yani adanın kuzeyinde kalan deniz alanını kapsamaktadır. Anlaşma, BM Genel Kurulu’nun olağan yıllık toplantılarına katılan Başbakan Recep T. Erdoğan ile KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu arasında New York’ta imzalanmıştır. Bu şekilde anlaşmanın imzalandığı yer ve zemin de oldukça isabetlidir. Yunanistan-GKRY ikilisi her ne kadar bu anlaşmanın meşru olmadığı yönünde eleştirilerde bulunsalar da, uluslararası hukuk açısından herhangi bir meşruiyet sorunu yoktur ve her iki tarafça onaylandıktan sonra yürürlüğe girecek bir uluslararası anlaşma niteliğindedir.[20]

6)Bu gelişmeler üzerine, KKTC Ekonomi ve Enerji Bakanlığı ile TPAO arasında 2 Kasım 2011 tarihinde, KKTC’nin deniz ve kara alanlarında petrol aramak üzere “Petrol Sahası Hizmetleri ve Üretim Paylaşım Sözleşmesi” imzalanmıştır. Sözleşme KKTC Bakanlar Kurulu kararı ile onaylanmış ve 23 Kasım 2011 tarihli KKTC Resmi Gazetesi’nde yayımlanmıştır. Sözleşmede gösterilen hizmet alanları, GKRY’nin tek taraflı ve gayri meşru olarak ilan ettiği bölgeyle çakışmakta ve böylece GKRY’nin ilgili işlemlerini tanımamaktadır.    

7) Nitekim TPAO, KKTC topraklarında “Türkyurdu-1” adı verilen sondaj kuyusunda fiili olarak petrol araştırmalarına başlamış ve bu kuyuda 3000 metreye kadar inileceğini açıklamıştır. Türkyurdu-1 kuyusu, İskele civarında, yani KKTC’nin doğusundadır.  Türkiye ile KKTC enerji bakanlarının 18 Eylül 2012 tarihindeki görüşmelerinde, Türkyurdu-1 sondaj kuyusunda “petrol ürünleri emareleri” olduğu açıklanmış ve KKTC’nin batısında da petrol aramaları için ikinci bir sondaj yapılacağı duyurulmuştur.[21] Ayrıca, karadaki analizleri takiben sondaj çalışmalarının denizde de başlatılacağı konusunda Türkiye ile KKTC arasında görüş birliği mevcuttur.

8) TPAO, her ne kadar KKTC bölgesinde olmasa da, Türkiye’nin araştırma ruhsatını elinde bulundurduğu bölgede (Antalya’nın güneyinde) araştırma ve sondaj çalışmaları için Shell şirketi ile 23 Kasım 2011’de anlaşma imzalamıştır. KKTC’nin hukuksal sorunları olması nedeniyle KKTC ile Türkiye arasında imzalanan anlaşmanın kapsadığı deniz alanları bölgesinde herhangi bir yabancı şirketin proje üstlenmeyeceği savı da böylece zayıflamış olmaktadır. Ama orta vadede TPAO’nun, kendi sondaj ve petrol-doğalgaz çıkarma potansiyelini artırması faydalı olacaktır.

Kıbrıs Sorunu, Avrupa Birliği ve Doğu Akdeniz’deki Gelişmeler

KKTC, Türkiye hariç başka bir devlet tarafından henüz tanınmış değildir. BM ve AB, Kıbrıs sorununda genel olarak KKTC ve Türkiye aleyhine kararlar almakta ve Türk tarafını gelişmelerden sorumlu tutan tavrını devam ettirmektedir.[22] Dolayısıyla, özellikle Türkiye açısından Doğu Akdeniz’deki enerji ve deniz alanlarının paylaşımı yolundaki sorunlar, Kıbrıs adasının bölünmüş statüsünden kaynaklanmaktadır.

Bir taraftan AB artan enerji ihtiyacını ucuz ve güvenli bir şekilde temin yolunda Doğu Akdeniz’i önemli bir bölge ve fırsat olarak görürken, Yunanistan ve GKRY ise Türkiye’yi Kıbrıs sorununda ve müzakerelerde devre dışı bırakabilmek için bölgedeki kaynakları bir koz olarak kullanmaktadır. Örneğin, Yunan-Rum ikilisine yakın kaynaklar AB’de 2010-2030 arasında doğalgaz talebinin yüzde 43 artacağını hesap etmekte ve bu ihtiyacın GKRY tarafından karşılanabileceğini öne sürmektedirler.[23] Bu senaryoya göre, AB’nin yeni enerji koridoru Doğu Akdeniz olacak ve gerek bölgeden çıkarılacak gerekse Kafkaslar üzerinden gelecek doğalgaz, İsrail-GKRY-Yunanistan üzerinden Avrupa’ya ulaştırılacaktır.

Zaten GKRY, adadaki her iki toplumu temsil edecek şekilde AB’ye tam üyeliğe kabul edilme garantisi aldıktan sonra ve Mayıs 2004’te hukuken tam üye olmasının hemen öncesinde, 2 Nisan 2004 tarihinde münhasır ekonomik bölge ilanında bulunmuştur. Zamanlamaya dikkat edilecek olursa, GKRY münhasır ekonomik bölgesini ilan etmiş bir devlet olarak AB’ye tam üye olarak kabul edilmiştir. AB’ye üyelikten sonra da GKRY gerek deniz alanlarının paylaşılması için anlaşma yapmaya gerekse fiilen petrol ve doğalgaz araştırmalarına hız vermiştir.

AB’nin Doğu Akdeniz’deki bu gelişmelere destek verdiği söylenebilir. Gaz bağımlılığının yüzde 85 civarına tırmanacağını öngören AB, Akdeniz programını kabul ederek bölge kaynaklarının Avrupa’ya aktarılmasına sıcak bakmaya başlamıştır.[24] Kıbrıs sorunu çözülmeden, adanın tümünü temsil edecek şekilde GKRY’nin AB’ye tam üye olarak kabul edilmesi, 1960 Kıbrıs antlaşmalarına aykırı olduğu kadar, meşru olmayan ve tek taraflı bir işlem olup Avrupa’nın jeopolitik gerçekleriyle de örtüşmemektedir. Kıbrıs sorununun devamı, bölgedeki doğalgaz ve petrolün en üst düzeyde değerlendirilmesini engelleyeceği gibi, Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınmasını da imkânsızlaştıracaktır. Bölgedeki enerji kaynaklarının bölüşümü konusunun, KKTC’nin tanınması yolunda Türkiye’nin elinde önemli bir koz olabileceği ihtimali değerlendirilmelidir. Bu nedenle, Kıbrıs etrafındaki kaynakların adadaki nüfus oranına paralel olarak (80/20 veya 75/25 gibi) paylaşılmasını öngören politikalar, KKTC tanınmadan uygulamaya konulmamalıdır.   

GKRY ve İsrail’in Bölgedeki Kaynakları Tam Kullanması Önündeki Engeller

GKRY ve İsrail’in bölgede petrol ve doğalgaz bulmasına ve deniz alanlarının paylaşımı konusunda anlaşma imzalamasına rağmen, bu kaynakları tam olarak kullanmaları önünde aşağıdaki engeller de mevcuttur:[25]

1)Öncelikle Türkiye, GKRY’ni tanımamakta ve GKRY’nin İsrail ve diğer devletlerle yaptığı anlaşmaların geçersiz olduğunu savunmaktadır. Sadece Türkiye değil, Mısır ve Lübnan’ın da GKRY ve İsrail’in pozisyonlarına itirazları vardır;

2)Filistin-İsrail anlaşmazlığı, ekonomik kaynakların bölüşümü yolunda bir diğer diplomatik sorundur. Zira Filistin’in devlet olarak tanınmamasının yanında, Gazze Şeridi ve Batı Şeria olarak fiilen ikiye bölünmüş olması İsrail açıklarında deniz sahalarının sınırlandırılmasına problem oluşturmaktadır. Ayrıca Arap devletleri, bu bölgede Filistin’in doğal kaynaklar üzerideki meşru haklarını korumak için İsrail’in aktif politikasına karşı çıkacaklardır;     

3)Güney Kıbrıs ve İsrail anakaralarına kilometrelerce uzaklıkta ve denizin yaklaşık 6,000 feet derinliğinde bulunan kaynakların çıkarılması hem teknik hem de finansal açıdan kolay olmayacaktır;

4)İsrail ve GKRY’nin araştırma ortağı Noble Energy’nin deniz dibinden petrol ve gaz çıkarma konusunda yeterli tecrübe ve finansal kaynağı bulunmadığı bilinmektedir. Dünya çapındaki büyük şirketlerin Arap devletleriyle yatırım ilişkileri olduğundan dolayı, İsrail ile anlaşma imzalanması kolay görünmemektedir;    

5)Bulunan doğalgazın ihracatı hem pazar bulma hem de teknik altyapıyı tamamlama açısından kolay değildir. İsrail’in doğalgaz ihracatı için altyapısı uygun değildir, ayrıca ihracatta Türkiye İsrail’in batıya açılan kapısı durumundadır;

6)Boru hatları ya da gemilerle ihracatı için doğalgazın öncelikle sıvılaştırılması gerekmektedir. Bu işlem için de tesislere ve yeterli toprak parçasına ihtiyaç vardır. Bilindiği üzere İsrail toprak açısından dezavantajlı bir ülkedir ve sıvılaştırma işlemi için arazi bulmakta güçlük çekecektir; 

7)Hem GKRY hem de İsrail için offshore yatırımların askeri güvenliğini sağlamak maliyetli olacaktır. Ayrıca plantasyonlar, çevreye de önemli zararlar verebilecektir. İsrail kıyılarını doğalgaz plantasyonlarına çevirme konusunda İsrail’de politik muhalefet mevcuttur. Ayrıca iç politikada GKRY, deniz kaynaklarının çıkarılmasına bütçeden büyük paylar ayrılması konusunda vatandaşlarını iknada sorunlar yaşamaktadır.

Dolayısıyla, Doğu Akdeniz bölgesindeki kaynakların tam ve etkin kullanımı, ancak bölge devletleri arasındaki olumlu ilişkiler ve uluslararası hukuki meşruiyetle birlikte sağlanacaktır.    

Bölgesel Refah ve Güvenlik

Yukarıdaki analiz göstermektedir ki Doğu Akdeniz, enerji ve deniz alanlarının paylaşımı konusunda gergin bir dönem yaşamaktadır. GKRY dışında Doğu Akdeniz devletlerinin bu gelişmeleri tamamen onayladığını söylemek zordur. Yunanistan-GKRY-İsrail arasında üçlü bir blokun oluşturulduğu gözlenmektedir. Ancak İsrail bile, Türkiye yerine GKRY ile MEB sınırlandırma anlaşması yapmasından dolayı deniz alanı ve böylece doğal kaynak kaybına uğramıştır. Türkiye ile İsrail bir anlaşma yapsaydı, “GKRY’nin sahiplendiği parsellerden 12’nin tamamı, 8, 9 ve 11’in büyük kısmı ve 1, 7 ve 10’un bir kısmı İsrail’in” olacaktı.[26]

Mısır, İsrail, Lübnan, Suriye, Filistin, Türkiye, Yunanistan, GKRY ile KKTC’nin güvenliği, önemli ölçüde bu paylaşım çekişmesinden etkilenecektir. Bölge devletlerinin refahı ve güvenliği kendi aralarında bu çekişmenin nabzını düşürmekten geçmektedir. Aslında dünya tarihine ve Orta Doğu tarihine bakıldığında, petrol ve doğalgaz açısından zengin ülkelerin çeşitli sorunlar yaşadığı ve güvenliklerinin tehlikeye girdiği görülmektedir. Doğal kaynakların bir külfet değil, bir nimet olması bölge devletlerinin uyumlu ilişkiler kurmasına bağlıdır. Aksi takdirde bölge, büyük güçlerin ve şirketlerin rekabet alanı olmaya devam edecektir.

Tüm Doğu Akdeniz devletlerinin biraraya gelip anlaşmaları bugün için ütopya olabilir. Ancak, yapılacak ikili anlaşmalarda üçüncü devletlerin çıkarını ve haklarını gözetmek ve deniz alanlarının hakkaniyetle paylaşmak imkansız değildir. Inis L. Claude’un vurguladığı “çevre amaçları” (milieu goals) düşüncesi bu süreçte felsefi altyapıyı oluşturabilir. Çevre amaçları, bir devletin etrafındaki devletlerin refahı ve kalkınmışlığı ile daha güvende olabileceği, dolayısıyla çevresindeki devletlere yardım etmesi gerektiği fikrine dayanır.[27] Bölgede bloklaşmalar veya katı ittifaklar, uzun vadede refah ve güvenliğe hizmet etmeyecektir. Dolayısıyla Yunanistan-GKRY-İsrail üçlüsünün çabaları diğer devletler tarafından kuşkuyla izlenmektedir ve izlenecektir.

AB, bu süreçte özel bir role sahiptir. Çünkü enerji ihtiyacı ve finansal gücü bir tarafa, bölge devletlerinin çabalarını koordine edebilecek bir rol üstlenebilir. Dolayısıyla AB, GKRY veya Yunanistan’ı tek taraflı desteklemek yerine, tüm Doğu Akdeniz’de refahı ve güvenliği sağlayacak politikalar üretmelidir. Bu süreçte İsrail, Lübnan, Türkiye ve KKTC’nin birlikte Avrupa Birliği’ne tam üye olarak kabul edilmesi de değerlendirilmesi gereken bir stratejidir.      

Sonuçlar ve Politika Önerileri

1.      Türkiye herhangi bir devletle Akdeniz’de deniz alanlarının paylaşılması için henüz anlaşma yapmamış ve BM’e MEB hakları konusunda bir bildirimde bulunmamıştır. Bu nedenle, Dışişleri Bakanlığı’nın ve politika yapımcılarının tarihsel olarak özellikle deniz alanlarının paylaşımı konusunda yavaş hareket ettikleri ve ulusal çıkarları korumada geç kaldıkları söylenebilir. Ege’de ve Akdeniz’de bugünkü sorunlu duruma gelinmesinde, zamanında münhasır ekonomik bölge ve diğer alanların ilan edilmemesi de rol oynamıştır. Doğu Akdeniz devletleriyle aramızda deniz alanlarının nihai sınırlarının çizilmesi için Dışişleri Bakanlığı’nın daha aktif bir diplomasi izlemesi faydalı olacaktır. Libya, Lübnan, Mısır, Suriye ve İsrail ile MEB sınırlandırma antlaşmalarının yapılması gerekmektedir.

2.       Düşey hatlar ve böylece sınırlı ilgili kıyıdaş devlet yaklaşımından (yani “minimalist” yaklaşımdan) Türkiye vazgeçmeli ve deniz alanlarının paylaşılması konusunda daha kapsamlı bir stratejiyi benimsemelidir.[28] Bu stratejiyle tespit edilecek münhasır ekonomik bölgemizin BM’ye bildirilmesi faydalı olacaktır. 

3.      Münhasır Ekonomik Bölge hakkında herhangi bir kanunumuz henüz mevcut değildir. Türkiye’nin zaman geçirmeden bir MEB kanunu hazırlaması gerekmektedir.

4.      KKTC’nin uluslararası alanda tanınması bu süreçte yaşamsal önemdedir. Gerek deniz alanları üzerinde KKTC’nin sahip olduğu hakların korunması, gerekse Türkiye’nin askeri ve enerji güvenliğinin sağlanması, KKTC’nin tanınmasıyla doğrudan ilgilidir. Bu nedenle, KKTC’nin tanınmasına yönelik diplomatik çabalar devam ettirilmelidir. KKTC’nin deniz alanları yeniden belirlendikten sonra, Türkiye de KKTC’yi tanımasının verdiği yükümlülük ve diplomatik anlayışa paralel olarak, bu devletle imzaladığı deniz alanları sözleşmesini gözden geçirip genişletmelidir.      

5.      Sismik araştırmalarda bulunabilecek gemi ve mürettebatın sağlanması ve sürekli eğitimi konusunda TÜBİTAK, TPAO, MTA, üniversiteler ve ilgili kamu kurumlarının eşgüdümlü çalışmasına ihtiyaç bulunmaktadır.  Tabii ki, genel bütçeden ARGE’ye ve ilgili kurumlara aktarılan payın artırılması bu süreçte çok faydalı olacaktır.

6.      Dışişleri Bakanlığı ile üniversiteler arasındaki işbirliği artırılmalı ve koordine edilmelidir. Özellikle alternatif politika yapımı hakkında düzenli olarak biraraya gelinmelidir. ABD hükümetinin Harvard gibi tanınmış üniversitelerle bunu fiilen yaptığına tanık oluyoruz.[29] Bu açıdan bakıldığında, entelektüel birikimin Türkiye tarafından yeterince kullanılmadığını söyleyebiliriz. Ayrıca, Dışişleri Bakanlığı tüm elemanlarını hemen her konuda bir şeyler bilen bir “jeneralist” olarak yetiştirmekten ziyade, uzmanlaşmaya ve uzmanlarla çalışmaya önem vermelidir. 

7.      Deniz alanlarının paylaşımı ve buna bağlı olarak enerji kaynaklarının bölüşümü yolunda, uluslararası hukuktan da faydalanılabilir. Türkiye genelde ikili müzakerelerle sorunlarını çözmek isteyen bir dış politikayı tercih edegelmiştir. Ancak ilgili devletlerle tahkim mahkemesi kurmak veya bir tahkim sözleşmesiyle Uluslararası Adalet Divanı’na başvurmak yolları da politika seçeneğidir ve değerlendirilmelidir.

8.      Son dönemde Orta Doğu’daki gelişmeler, enerji paylaşımı ve Akdeniz’deki çıkarlarımızın korunması açısından faydalı olmamıştır ve Türkiye’ye uzun vadede zarar vereceği sezilmektedir. Bu nedenle Türkiye, komşularının istikrarlı ve güçlü bir içyapıya kavuşmalarını desteklemeli ve çevresindeki devletleri zayıflatacak uluslararası politikaları desteklememelidir. Son dönem bahar rüzgarlarından etkilenen Libya ve Mısır gibi ülkelerle ilişkilerin normal hattına oturtulmasına çalışılmalıdır. Diğer taraftan Yunanistan-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi-İsrail üçlüsü arasında bir blok oluştuğu, hatta ittifak yaratılmasına doğru gidildiği görülmektedir. Türkiye bu sürece müdahale etmelidir. Bu amaçla İsrail ve Yunanistan ile ilişkilerin kademeli olarak normalleştirilmesi faydalı olacaktır.  

9.      Doğu Akdeniz enerji piyasasında asıl aktör tek tek AB üyeleri olması yanında, bizzat teşkilat olarak AB’dir. Türkiye’nin AB’ye tam üye olmak konusunda ve AB’nin Türkiye’yi tam üye olarak kabul etmek konusunda ne kadar istekli olduğu bilinmemekle beraber, AB-Türkiye yakınlaşması ve sonuçta Türkiye’nin AB’ye tam üye olması Doğu Akdeniz’deki enerji gerilimini azaltacaktır. Türkiye AB dışında kalmayı da doğal olarak tercih edebilir, ancak bu konuda bir an önce karar vermelidir. AB dışında kalacak bir Türkiye, enerji stratejisi ve politikasını da bu konumuna paralel olarak hazırlayacaktır.

10.   Diğer taraftan AB, bölgedeki tansiyonu artıracak politika ve eylemlerden uzak durmalıdır. Bölge devletleriyle uzun vadeli işbirliğinin yolunu açacak alternatif stratejiler üretebilmelidir.

11.  Yukarıdaki önerilen Türkiye’yle ilgili bölümünün gerçekleştirilebilmesinin belki de en önemli şartı, Türkiye’de iç politika nabzının düşürülmesidir. 1945’ten beri ve özellikle son 30 yılda Türkiye, enerjisinin önemli bir bölümünü iç politika, liderlik ve seçim tartışmalarında harcamaktadır. Doğu Akdeniz’in geleceği, Kıbrıs ve enerji gibi konular gerek Meclis’te gerekse kamuoyunda ve kurumlarımızda partiler-üstü bir yaklaşımla ele alınmalıdır. Irk, dil, din, mezhep, cinsiyet ve siyasal ideoloji gibi konularda bilinçli olarak fazla zaman kaybına uğratılmaktayız. Bu olumsuz sürece medya ve düşünce kuruluşları da bazen bilinçli olmadan katkıda bulunmaktadır. Yapılması gereken, Türkiye’deki kişi ve kurumların partiler-üstü davranabilmesi ve hayati ulusal çıkarlarımıza öncelik vermesidir. Doğu Akdeniz’deki çıkarlarımız elbirliğiyle korunmalıdır.

 

 


[1]Sertaç H. Başeren, “Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanları Uyuşmazlığı,” Stratejik Araştırmalar, No. 8 (14), 2010, s. 131;  Cihat Yaycı, “Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Paylaşılması Sorunu ve Türkiye,” Bilge Strateji, No. 4 (6), 2012, s. 2.

[2]  Dursun Yıldız ve Doğan Yaşar, Doğu Akdeniz’de Küresel Satranç, İstanbul, Truva, 2012, s. 18.  

[3]Yıldız ve Yaşar, Doğu Akdeniz’de Küresel Satranç, s. 309.

[4]UNEP, United Nations Environment Programme, Mediterranean Action Plan, 2012.

[5]Yaycı, “Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Paylaşılması Sorunu ve Türkiye,” s. 11.

[6]Denizcilik Müsteşarlığı, Deniz Ticareti İstatistikleri, 2010, s. 28.

[7]Yücel Acer, “Doğu Akdeniz’de Deniz Alanlarının Sınırlandırılması ve Türkiye,” Uluslararası Hukuk ve Politika, No. 1 (1), 2005, ss. 85-91.

[8]U.N., United Nations, Table of Claims to Maritime Jurisdiction, 15 July 2011.

[9]  Haris A. Samaras, Cyprus Hydrocarbons: Energy Security for the EU in the Pipeline? January 2012, s. 13.

[10]Moustafa Bayoumi (ed.), Midnight on the Mavi Marmara, Chicago, Haymarket Books, 2010.

[11]Michael Ratner, Israel’s Offshore Natural Gas Discoveries Enhance Its Economic and Energy Outlook, Washington D.C., Congressional Research Service, R41618, January 31, 2011, s. 3.

[12]U.N. Lebanon, http://www.un.org/Depts/los/LEGISLATIONANDTREATIES/STATEFILES/LBN.htm.

[13]Başeren, “Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanları Uyuşmazlığı,” s. 156.

[14]UN Doc. A/61/101-S/2007/456.

[15]U.N. Yearbook, “Chapter V: Europe and the Mediterranean,” 2007, s.425. 

[16]Dışişleri Bakanlığı, “No: 181, 5 Ağustos 2011, GKRY’nin Doğu Akdeniz’de Petrol ve Doğalgaz Arama Faaliyetleri Hk.”2011.

[17]Wall Street Journal,“In Cyprus, Turkey Raises Stakes Over Oil Drilling,” 20 Eylül 2011.

[18]Denise Natali, The East Mediterranean Basin:  A New Energy Corridor? Washington D.C., National Defense University, Institute for National Strategic Studies, 2012, s.4.

[19]Yıldız ve Yaşar, Doğu Akdeniz’de Küresel Satranç, ss. 179-180.

[20]Mehmet Emin Çağıran,  “Türkiye-KKTC Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşmasının Geçerliliğiyle İlgili İddialar,” 29 Eylül 2011, ORSAM.

[21]Ntvmsnbc,  “KKTC’de Petrol Emareleri Bulundu,” 2012.

[22]Nejat Doğan, “Uluslararası Örgütler Nezdinde Kıbrıs Sorunu,” içinde Uluslararası İlişkilerde Güncel Konular ve Türkiye,Cenap Çakmak, Nejat Doğan, Ahmet Öztürk (ed.), Ankara, Seçkin, ss. 11-33.

[23]Haris A. Samaras, Southeastern Mediterranean Hydrocarbons: A New Energy Corridor for the EU? April 2012, s. 6.

[24]EU Energy Strategy in the South Mediterranean, European Parliament, Directorate-General for Internal Policies, June2011, IP/A/ITRE/ST/2010-05, s. 13.

[25]Natali, The East Mediterranean Basin:  A New Energy Corridor?, ss. 2-4. 

[26]Yaycı, “Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Paylaşılması Sorunu ve Türkiye,” s. 46; Bkz. Şekil-2.

[27]Inis L. Claude Jr., “National Interest and the Global Environment: A Review of Arnold Wolfers, Discord and Collaboration,” Conflict Resolution,No. 8 (3), 1964, ss. 294-296; Nejat Doğan, Pragmatic Liberal Approach to World Order: The Scholarship of Inis L. Claude, Jr., Lanham, University Press of America, 2012, ss. 182-187.

[28]Yaycı, “Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Paylaşılması Sorunu ve Türkiye,” ss. 44-50.

[29]Harvard University, “New Finds of Energy in the Eastern Mediterranean: Cause for Conflict or Cooperation?” 2012. 

Nejat Doğan

Anadolu Üniversitesi,

İktisat Fakültesi,

Uluslararası İlişkiler Bölümü,

 

İletişim: nejatdogan@yahoo.com

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü   - 29-09-2023

Türk Dünyasının Başı Sağ Olsun...

Türk kadınlarını gururlandıran, Türk milletini onurlandıran; nezaketiyle, cesaretiyle, şuurlu Türk milliyetçiliğiyle, vatanseverliği ve vatan nasıl seviliri gösteren yılmaz mücadelesiyle mümtaz bir kişi olduğunu gördük, bildik, şahitlik ettik. Ganire Pashayeva ruhun şad olsun. Türk milletinin başı s...