< < "Çoklu Baro Sistemi"nin Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sı Tarafından Öngörülen Temel İlkeler Çerçevesinde Kısa Bir Değerlendirmesi


"Çoklu Baro Sistemi"nin Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sı Tarafından Öngörülen Temel İlkeler Çerçevesinde Kısa Bir Değerlendirmesi

Yazan  10 Temmuz 2020

Barolar, günümüze kadar her daim demokratik, laik, insan haklarına saygılı, üniter bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti için mücadele vermiş, 1987'de Bulgaristan'da yaşayan Türk azınlığa yönelik zulüm, işkence ve insanlık dışı muamelelere karşı tüm hukukçuları harekete çağırmış, Madımak Katliamında işlenen fiili, "Laik Cumhuriyet için ve hukuku egemen kılmak için, suçlulardan hesap sorulmalıdır."

şiarıyla şiddetle kınamış, yakın dönemde gündeme gelmiş açılım sürecinin "çözüm, değil çözülme" süreci olacağını, Sevr Anlaşması'nın yeniden gündeme getirildiğini  söyleyerek çözümün, tam bağımsızlık ülküsü içinde, eşit yurttaşlık, bir millet olma bilinciyle etnik köken ve mezhebi ne olursa olsun ortak bir aidiyet duygusu ile, laiklik, demokratik ve hukuk devleti ilkeleri doğrultusunda davranmaktan, emperyalizme direnmekten, yeniden dayatılan Sevr'in bir kez daha reddinden geçtiğini ve 15.07.2016 darbe girişimine karşı ise "Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir." diyerek, demokrasiye, parlamenter sisteme ve Anayasa'ya bağlılıklarını dile getirmişlerdir. Aynı zamanda, bir sivil toplum örgütü olarak da hareket ederek, korunması gereken tüm hakları korumuşlar, kadına şiddet ve hayvana şiddet gibi davalarda müdahil olarak, davaların hakkaniyete uygun sonuçlanabilmesi amacıyla tüm gücünü ortaya koymuşlardır.  Yani, Anayasa'nın 2. maddesi ile öngörülmüş, değişmesi dahi teklif edilemeyen hususların yılmaz savunucuları olmuşlar ve bununla birlikte Anayasa'nın öngördüğü temel haklara da işlerlik kazandırılması yolunda çabalaşmışlardır.  Bu çerçevede, 30 Haziran 2020 tarihinde Meclis Başkanlığı'na sunulan Avukatlık Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ile öngörülmüş olan "Çoklu Baro Sistemi"nin Anayasa Hukuku açısından incelenmesi önem arz etmektedir. Nitekim,her ilde otuz avukatın bulunmasıyla kurulan baronun yanı sıra, her iki bin üye için bir baronun daha kurulabileceğini öngören bu sistem, yalnızca avukatlık mesleğiyle uğraşanlar için değil, tüm vatandaşlar için telafisi mümkün olmayacak hak kayıplarına yol açacaktır.

Hiç şüphesiz ki, ilgili yasa teklifi ile öngörülen çoklu baro sistemi en çok Anayasa'nın 2. maddesi ile öngörülmüş olan hukuk devleti ilkesinin ve demokrasinin zedelenmesine yol açacaktır. Çünkü, hukuk devleti ilkesi, içerisinde hakimlerin bağımsız ve tarafsız olmasının, idarenin eylem ve işlemlerinin yargı denetimine açık olmasının, hukuki güvenliğin sağlanmasının yanı sıra, Anayasa ile devlet tarafından aşılamayacak ve dokunulamayacak negatif statü hakları olarak tanınan hak arama özgürlüğü, masumiyet karinesi, adil yargılanma hakkı ve savunma hakkı gibi birçok hakkı içinde barındırmaktadır. Hakimlerin, önüne gelen dosyalarda tüm kişisel düşüncelerinden ari olarak karar vermesi gerektiği bir gerçektir ve bu durum hakimlerin tarafsızlığı olarak açıklanabilecektir ve bu durumda hakimin önüne gelen uyuşmazlıkta tarafların ideolojilerini, dinlerini veyahut etnik kökenlerini bilmemesi, hakimin tarafsızlığının sağlanması açısından oldukça önemlidir.  Ancak, kendisinin de ideolojisi, dini aidiyeti ve fikirleri olan hakim, karşısına gelen olayda avukatın hangi baroya kayıtlı olduğundan yola çıkarak siyasi veya dini görüşleri ya da etnik kökeni konusunda bilgi sahibi olacak ve bu anlamda ön yargılı olabilecektir. Elbette ki, bu durumda herhangi bir baroya kayıtlı olan avukatı vekil olarak seçmiş birey hakkında da önyargılar oluşabilecek ve kendisine Anayasa m.38 ile mutlak olarak tanınmış ve hiçbir şekilde kısıtlanamayan haklarından biri olan masumiyet karinesi hakkının ihlal edilebilmesi gündeme gelecektir.  Adil yargılanma hakkı kapsamında ise, Türkiye'nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında taraflara tanınmış ve Türk Hukuku çerçevesinde de kabul edilmiş silahların eşitliği ilkesi, mahkemeye erişim hakkının bulunması gibi birçok hakkın ihlali ise "Çoklu Baro Sistemi" ile mümkün olacaktır. Nitekim bu hakların Anayasa ve kanunlarla tanınmış olması yetmeyecek, bu hakların etkin şekilde kullandırılmasının sağlanılması gerekmektedir. Ancak, yukarıda da izah etmeye çalıştığımız gibi bu hakların etkin şekilde kullanılmasının önüne engeller konulabilecektir.

Hukuk devleti bağlamında üzerinde durulması gereken bir diğer konu ise avukatların disiplin sorumluluğun etkin olarak başvurulamayacak bir konuma gelmesi hususudur. Avukat hakkında, mesleğini icra ederken gerçekleştirdiği fiiller neticesinde barolar nezdinde disiplin soruşturması açılması ve bu soruşturma neticesinde avukata uyarı, kınama, para cezası, işten çıkarma ve meslekten çıkarılma cezaları verilmesi Avukatlık Kanunu uyarınca mümkündür. Ancak, pratikte ilgili yasa tasarısı çerçevesinde "Çoklu Baro Sistemi"nin gelmesiyle avukata disiplin cezası verilebilmesi mümkün olmayacaktır. Nitekim, kayıtlı olduğu baro tarafından hakkında soruşturma açılmak istenen avukat, ilgili barodan levha kaydını sildirebilecek ve ilde bulunan bir diğer baroya üye olabilecektir. Bu durum, kamu hizmeti yürütmekte olan avukatların iş ve işlemlerinin disiplin hukuku bakımında denetim dışı kalmasına ve dolayısıyla bireylerin hukuki güvenliğinin sağlanması imkansız hale gelecektir.

Avukatlık Kanunu ile barolar bir meslek kuruluşu olmaktan da öte, kamu tüzel kişiliği bulunan ve insan haklarını savunmak, korumak ve bu kavramlara işlerlik kazandırmakla görevli kılınmıştır. Tüm yukarıda yazılı hususlar birlikte değerlendirildiğinde görülecektir ki, "Çoklu Baro Sistemi" neticesinde meydana gelen bireylerin bunca temel hakkının ihlal edilmesi yahut bu hakların işlerliğinin bulunmaması gibi hususların neticesi olarak "Demokratik bir Türkiye" oluşacağı yalnızca bir hayaldir. Nitekim, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bireylere birtakım temel hakları Anayasa ile tanımış olsa bile, bu sistem ile birçok hak, güvencesizleştirilmiş olacak ve bu hakların etkin bir şekilde kullanılabilmesinin önü kapatılacaktır.

Bunlarla birlikte Anayasa Hukuku kapsamında "Çoklu Baro Sistemi" yalnızca hukuk devleti ve demokratik devlet ilkesinin zedelenmesine yol açmayacak, ayrıca Anayasa'nın değişmez ilkelerinden olan "Cumhuriyetçilik" ve "Üniter Devlet" ilkelerinin ihlali sonucunu da doğuracaktır. Şöyle ki, kuvvetler ayrılığı sisteminin benimsendiği bir sistemde egemenlik yetkisi yasama, yargı ve yürütme olmak üzere üç yetki bölümüne ayrılarak kullanılır. Yargı yetkisinin ise üç kurucu unsuru bulunmaktadır ki bunlar; hakimler, savcılar ve bağımsız savunmanın temsilcileri olan avukatlardır. Nitekim Avukatlık Kanunu'nun 1. maddesi ile avukatın yargının kurucu unsurlarından biri olan bağımsız savunmayı temsil ettiği kalem altına alınmış ve bu çerçevede avukatın yaptığı işin bir kamu hizmeti olduğu da belirtilmiştir.  Avukatların meslek örgütü olan barolar ise kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu olarak Anayasa'nın 135. maddesi uyarınca kamu tüzel kişiliğini haiz kılınmışlardır. Bu kapsamda değerlendirildiğinde, bir kamu tüzel kişiliğinin bölünmesi elbette ki Anayasa'da öngörülen üniter devlet yapısına aykırı olacaktır. Nasıl herhangi bir şehirdeki şehir yönetimi bölünemiyorsa ve bu bölünme durumu üniterlik ilkesine aykırı ise kamu tüzel kişiliği bulunan baroların bölünmesi de üniter devletin zedelenmesine yol açacaktır. Nitekim, Osmanlı Devleti'nde 1924 yılında "Muhamat Kanunu"nun çıkarılmasından önce hali hazırda Asmalımescit-Beyoğlu'nda kurulu bulunan ve Ermeni avukatların oluşturduğu Elinikon Avukatlar Cemiyeti ve Yahudi avukatlar tarafından Marputçular-Sultanhamam'da kurulu bulunan bir oluşum mevcuttu. Tarihimizde çoklu baro uygulaması bu şekilde denenmiş olup, bunun hüsranla sonuçlandığına şahit olunmuştur: Bu oluşumlarda yer alan avukatların bir kısmının Milli Kurtuluş Savaşı'na karşı eylemlerde bulunmuş oldukları ve bir kısmının ise Nemrut Mustafa Paşa divanı harplerinde vatanseverlerin aleyhinde şahitlikte bulunup, idamlarına sebep oldukları, mütareke sonucunda ise ülkeden kaçtıkları tespit edilmiştir. 1924 yılında ise, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ülkesiyle ve milletiyle bölünmez devlet olarak kurulabilmesi maksadıyla eğitimde birliğin sağlanması gibi birçok kararın yanı sıra savunma hakkının temsilcileri olan avukatların meslek örgütü olan barolar da tek bir çatı altında birleştirilmiş ve Ermeni ve Yahudi'lerin kurduğu bu oluşumların ve "Milli Devlet"e aykırı davranışlarda bulunan avukatların tasfiyesi yoluna gidilmiştir. Bunun üzerine ise, Cumhuriyet rejiminin ilk milli barosu olarak İstanbul Barosu 1924 senesinde ilk genel kurulunu gerçekleştirmiştir. Yakın komşumuz İran'da ise 1979 İran İslam Devrimi'nden önce baro mesleki açıdan ve insan haklarını koruma faaliyetleri açısından dünyada çok tanınmış bir konuma gelmişken, devrim sonrasında baro hedef haline gelmiştir. Bu çerçevede 2001 yılında meclisten geçen Üçüncü Kalkınma Yasası'nın 187. maddesinde yeni bir baro kuruluşu öngörülmüş ve böylece iktidar destekli avukat ve iktidar karşıtı avukat ikiliği fiilen öne çıkmış oldu. Benzer şekilde, Fetullahçı Terör Örgütü'nün bir cemaat olarak kamu kurumlarında örgütlenmesi neticesinde oluşan hasarın boyutu da ortadadır. Tarihten ders çıkarmak istersek, kendi ülkemizde ve komşu ülkemizde tecrübe edilerek öğrenilmiş olan ve baroların, dini, siyasi, ırki bir takım saiklerle bölünmesinin yolunun açılması elbette ki egemenlik yetkisinin 3 sac ayağından biri olan yargının bölünmesine yol açacağı hususu ve bu durum da hiç şüphesiz üniter devlet ilkesinin zedeleneceği hususu göz önünde bulundurulması gereken en önemli hususlardandır.

Bununla birlikte "Çoklu Baro Sistemi" egemenliğin artık "milli egemenlik" kavramıyla bağdaşmayacak şekilde kullanılmasına yol açabilecektir. Yukarıda da bahsettiğimiz üzere, barolar birtakım siyasi, dini, ırki vb. sebeplerde bölünmelere uğrayacak ve bu çerçevede herhangi bir davaya bakan ve "Türk Milleti Adına" karar vererek egemenlik yetkisini kullanan yargı organının, avukatın hangi baroya kayıtlı olduğundan yola çıkarak onun siyasi, dini düşüncelerini yahut etnik kökenini öğrenerek önüne gelen davada önyargılı olmasına yol açacaktır. Bu durum hiç şüphesiz, egemenlik yetkisinin "Türk Milleti Adına" değil de birtakım siyasi, dini veyahut ırki topluluklarca kullanılmasının önünü açacaktır.

İlgili yasa teklifi sunulurken, baroların siyasileşmesinin önüne geçilmesinin amaçlandığı belirtilmiştir. Bu çerçevede, öncelikle barolarda nispi temsil sistemi öngörülmüştür, yani seçime katılan her grubun oyu nispetinde yönetim ve diğer kurullarda yer alması isteği dile getirilmekteydi. Sonrasında nispi temsil sisteminden vazgeçilerek,bir ilde birden fazla baronun kurulabilmesini öngören "Çoklu Baro Sistemi" teklif edilmiştir. Ancak, bilinmesi gereken bir husus vardır ki, baro seçimleri zaten nispi temsil sistemidir. Nitekim, isteyen her avukat, istediği isimleri listeleyip oyunu verebilmektedir.  Yukarıda belirttiğimiz "baronun siyasileşmesinin önüne geçme saiki" aslında baroların "Böl, parçala, yönet!" şiarıyla yönetilmesi saikinin üstünü örtmek için söylenmiş olup, bahse konu yasa teklifinin kanunlaşması neticesinde barolar siyasileşmekle kalmayacak, aynı zamanda baroların dini veyahut ırki saiklerle bölünmesi de gündeme gelecektir. Yüz yılı aşkın bir süredir demokrasi mücadelesi veren, Asıl amaç, bugüne kadar hukuk devleti, laiklik ve demokrasi gibi birçok Anayasal kavram için yılmaz bir şekilde mücadele vermiş baroların bölünerek yönetimlerinin güçsüzleştirilmesidir. Yukarıda detaylıca izah edilmeye çalışıldığı üzere, yasa teklifini hazırlayanların "Böl, parçala, yönet!" politikaları çerçevesinde Anayasa'nın değişmez nitelikte olan başta hukuk devleti ve demokratik devlet ilkeleri olmak üzere birçok ilkesi ihlal edilmekte, birçok dünya devleti demokratikleşme yolunda adımlar atarken ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yüzlerce yıldır verdiği "demokratikleşme" çabalarına rağmen, ne yazık, anti-demokratik bir yönetim biçimine sahip ve hukuk devletinin karşıtı olan "polis" devlet olma yolunda hızla ilerlemektedir.

Bu çerçevede yapılması gereken, kanun teklifine var gücüyle karşı çıkan ve bugüne kadar her dönem anti-demokratik olarak kurulmuş hükümetler tarafından susturulmaya çalışılan, ancak Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin her sorununda fikrini ve eylemini ortaya koymuş avukatların sesine kulak vermek, bireylerin haklarının güvence altına sağlanması ve bu çerçevede Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni, Atatürk'ün öngördüğü şekilde çağdaş medeniyetler seviyesine ulaştırmaktır.

 

Fatma Melike Karaaslan

21.Yüzyıl Türkiye Enstitüsü

Misafir Yazar

21. Yüzyıl Türkiye Buluşmaları

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR