21. Yüzyılda ABD’nin Orta Doğu’ya Müdahale Politikası

Yazan  06 Nisan 2019
Bilindiği üzere ABD’nin Orta Doğu’ya yönelik dış politikası 9 Eylül saldırıları sonrası başka bir boyut kazanmıştır.

Orta Doğu’daki Arap ülkelerinde demokrasinin tesis edilmesi çerçevesinde şekillenen bu dış politika yaklaşımı, temelde neo-muhafazakâr (neo-conservative) kuram üzerinden şekillenmiş gibi görünmekle birlikte, “demokratik barış tezi” anlayışıyla paralel bir görüntü de sunmaktadır. Bu tez, en basit anlamda demokratik ülkelerin birbirleriyle savaşmayacakları varsayımına dayanmaktadır[1].

ABD’nin müdahaleci dış politikası elbette 2001’den sonra karşımıza ilk defa çıkan bir husus değildir. Woodrow Wilson döneminden beri ülke sathı dışında demokrasinin teşvik edilmesi, ABD dış politikasının temel hedeflerinden biri olarak farklı formlar dâhilinde de olsa bugüne kadar ulaşmıştır. Demokrasinin teşviki hususu, Soğuk Savaş esnasında özellikle Ronald Reagan yönetiminde büyük ölçüde gözle görülür hale gelmiştir. Soğuk Savaş sonrasında ise Bill Clinton yönetiminde bu dış politika anlayışı tekrardan önem ve öncelik kazanmıştır. Fakat özellikle 11 Eylül 2001 sonrasında ABD yönetimi, Orta Doğu’da demokrasi teşvikini sert güç kullanımıyla birleştirerek dış politika eksenine oturtmuştur. Neo-muhafazakâr yaklaşım tam da bu iki sütun üstünde oturtulmuştur.  Çünkü bu yaklaşıma göre ABD’nin güvenliğinin, diğer ülkelerde demokrasinin teşvik edilmesine bağlı olduğu varsayılmaktadır.

ABD dış politikasına göre Arap Orta Doğu devletlerinde demokrasinin teşvik edilmesi çok boyutlu bir yapıda şekillenmiştir. İlk olarak sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla yürütülen projeler ve etkinliklerle bir kamuoyu yaratılarak devletlerin reform yoluna mecbur bırakılması söz konusu olmuştur. 2002 yılında kurulan Middle East Partnership Initiative (MEPI) ve 2004 yılında kurulan Broader Middle East and North Africa Partnership Initiative (BMENA) bunlara birer örnektir[2]. Öte yandan ekonomik liberalleşmenin demokratik reformları beraberinde getireceği düşüncesiyle Bush yönetiminde bu ülkelerle serbest ticaret anlaşmaları imzalanmıştır.

Bunlara ek olarak geleneksel diplomasi kanallarıyla da yürütülen bu politika çerçevesinde ABD ve Arap ülkeleri yetkilileri arasındaki görüşmelerde sık sık demokratik değer ve reformlar vurgulanmıştır. Öte yandan Sawa radyosu ve Al Hurra televizyon istasyonları kurularak bu kanallardan da bu politikanın gereği olarak kamuoyu yaratılmaya çalışılmıştır. Bu noktada önemli bir gelişme de, Başkan Bush’un 2003 yılında National Endowment of Democracy (NDE)’de yaptığı konuşmada[3] ABD’nin Orta Doğu’daki demokratik değişim hedefini dış politika önceliğine taşıdığı ifadesi olmuştur.

Son olarak da Orta Doğu’da demokrasinin tesisi iddiasıyla askeri müdahale yoluna başvuran ABD, bu dış politikasını sert güç kullanımı çerçevesine oturtmuştur. Hâlihazırda Afganistan müdahalesi örneği mevcutken, kitle imha silahlarına (WMD) karşı kendini savunma ve dünyayı bu tehditten arındırma üzerinde şekillendirilen meşruiyet çabasının tekrardan öne sürülmesi çok da zor olmamıştır. Öte yandan artık “demokratikleştirme” argümanı da askeri müdahalelerin bir gerekçesi ve motivasyonu olarak ABD sert güç politikasına eklemlenmiştir. 2003 Irak işgalini bu açıdan değerlendirmek de mümkün olacaktır.

Arap Baharı sonrasında ve özellikle Suriye İç Savaşı esnasında ABD’nin bu dış politika tutumu tekrardan göze çarpmaktadır. Öncesinde Türkiye ile birlikte rejime muhalif grupları dolaylı olarak destekleyen ABD, özellikle DAİŞ terör örgütü kontrolündeki toprakların hızla genişleyerek Kobani/Ayn el Arab’a kadar dayanması sonucunda bölgeye bizzat askeri müdahale sürecini başlatarak; PKK terör örgütünün Suriye kanadı olan YPG’yi askeri, ekonomik ve politik olarak büyük ölçüde desteklemiştir. Suriye Demokratik Güçleri çatısında toplanan bu unsurlar, bugün Rusya ve büyük ölçüde ABD’nin desteği ve korumasıyla Menbiç ve Fırat’ın doğusunda kontrolü ellerinde bulundurmaktadır.

2018 sonunda DAİŞ ile savaşın sona erdiğini ve artık eve dönme zamanı geldiğine yönelik ABD Başkanı Donald Trump’ın açıklamasından sonra[4] “ABD’nin Suriye’den çekilme” tartışmaları büyük bir muamma içinde ve kesinlikten uzak bir şekilde günümüzde halen devam etmektedir[5]. Trump’ın ve diğer ABD kurumlarının birbiriyle çelişen açıklamaları halen nihai ve kesin bir tabloyu ortaya çıkarmamış, çekilmenin tarihi ve boyutunu karanlıkta bırakmıştır. Öte yandan Irak ve Körfez ülkelerindeki askeri varlığını giderek artıran ABD’nin genel boyutlu bir çekilme stratejisini uyguladığını henüz söylemek mümkün değildir.

Suriye’den çekilme kararının arkasında yatan saikler incelendiğinde yazının başından beri ortaya koyulan ABD dış politika tutumunun bir dereceye kadar değişime uğradığını söylemenin ne dereceye kadar mümkün olduğu bir diğer tartışma konusu olarak karşımızda duruyor. Görüntüdeki bu değişimin arkasında yatan sebepler çok boyutlu olarak incelenmeye muhtaç durumda... İlk olarak doğrudan askeri müdahale; asker ölüm ve yaralanmalarını beraberinde getirmektedir. Bu da kendi ülkesinden binlerce kilometre uzaktaki bir coğrafyada insan kaybı yaşayan ABD hükumetinin iç kamuoyu nezdinde sert eleştirilere maruz kalmasına sebebiyet vermektedir. Öte yandan modern savaş tekniklerinin gelişmesi ve terör örgütlerinin de bu yeni tekniklere uyum sağlaması, ABD’nin dış müdahale maliyetini büyük ölçüde artırmaktadır. ABD’nin savaş harcamalarının şeffaflıktan uzak olması ve büyük rakamlarla ifade edilmesi ise bir diğer büyük eleştiri sebebidir[6]. Bunlara ek olarak ABD’nin Suriye’de asker bulundurması veya silahlı yasadışı grupları desteklemesi uluslararası kamuoyu nezdinde meşruiyet ve hukuk tartışmalarına yol açabilir. Bugün bu tartışmaların gündemde olmamasının belki de tek sebebi, Avrupa ve Batı ülkelerinin de Suriye meselesinde ABD ile aşağı yukarı ortak bir tutum takınmış olmasıdır. Fakat Suriye’de yeni anayasa sürecinin başlamasıyla birlikte bu konular uluslararası gündeme muhtemelen oturacaktır. Son olarak ise ABD’nin Orta Doğu’da gerçekleştirmiş olduğu müdahalelere bakıldığında, hedeflediği “demokratik değişimi” gerçekleştirdiğini söylemek mümkün değildir. Afganistan ve Irak bunun en bariz örnekleri olarak karşımızdadır.

ABD’nin doğrudan dış müdahaledense vekil kullanması ve silah, ekipman, eğitim, para desteğine odaklanarak doğrudan müdahale unsurlarını en aza indirgeme çabası Trump’ın ekonomik ve askeri boyutlarda konsolidasyona yönelik içe dönme politikası üzerinden değerlendirildiğinde; 2001 sonrası sert güçle eklemlenen müdahaleci dış politikanın Suriye’de başka bir boyuta evrilmeye başladığına yönelik birtakım emareler görülebilir.

Fakat sadece bir ülke üzerinden ABD’nin dış politikasının büyük bir değişim yaşadığına dair herhangi bir yorum yapmak henüz çok erken ve iddialı olacaktır. Çünkü ABD’nin Çin’e yönelik giderek katılaşan dış politikasıyla birlikte, Irak’ta artan askeri varlığı; Körfez ülkeleriyle yakınlaşarak bölgesel hegemonya yarışında uluslararası ekonomik yaptırımlarla beraber İran’ı sınırlama anlayışı ve İsrail’in bölgesel çıkarlarını her geçen gün daha açıktan savunur hale gelen tutumu bize genel bir değişim olmadığını göstermektedir. Öte yandan Suriye’de YPG’nin desteklenmesi için diğer yerel ve bölgesel aktörleri Suriye’de daha etkin bir şekilde kullanabilmek amacıyla bölgeye taşıyan ABD, henüz dikkate değer hacimde bir askeri unsuru da bölgeden çekmemiştir.

Sonuç olarak ABD’nin Suriye’den çekilme tartışması; ABD dış politikasında stratejik bir kayma göstermemekte, hatta sahadaki tabloda dahi önemli bir değişimi ortaya koymamaktadır. Bu açıklama ABD iç kamuoyuna yönelik, ekonomik kaygılarla şekillenmiştir. Ayrıca bu açıklama, ABD kurumlarının ortak kararı olmasından ziyade Trump’ın beklenmedik bir emrivakisi olarak yorumlanabilir.

 

 

[1] Levy, Jack S. 1989. The Causes of War: A Review of Theories and Evidence, in Behaviour, Society and Nuclear War, Tetlock et al. (eds.) New York: Oxford University Press, p.88.; Chan, Steve. 1997. In Search of Democratic Peace: Problems and Promise, in Mershon International Studies Review, 41:59-91

[2] Dalacoura, Katerina. 2005. US democracy promotion in the Arab Middle East since 11 September 2001: a critique. International Affairs, Volume 81, Issue 5, October 2005, Pages 963–979.

[3] https://georgewbush-whitehouse.archives.gov/news/releases/2003/11/20031106-2.html

[4] https://edition.cnn.com/2018/12/19/politics/us-syria-withdrawal/index.html

[5] https://21yyte.org/tr/fikir-tanki/trump-in-suriye-den-cekilme-kararina-baska-bir-bakis

[6] https://21yyte.org/tr/fikir-tanki/abd-nin-terorle-kuresel-savasi-6-trilyon-dolar-500-bin-olu

Son Düzenlenme Cumartesi, 06 Nisan 2019 15:53
Mete Han Kutlusan

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Ortadoğu Araştırmacısı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Dr. Cengiz Tatar   - 22-07-2019

YÜZÜNCÜ YILDÖNÜMÜ’NDE ERZURUM KONGRESİ; “ VATAN BİR BÜTÜNDÜR PARÇALANAMAZ”

Erzurum Kongresi, Anadolu’da Milli Mücadelenin 2’nci adımı olarak atılan bağımsızlık meşalesidir.