< < “Daha Büyük Sopa, Daha Büyük Havuç ve Büyük Pazarlık”: Biden, Türkiye ve Türk- Amerikan İlişkileri Üzerine Bazı Notlar, Tahmin, Uyarı ve Öneriler


“Daha Büyük Sopa, Daha Büyük Havuç ve Büyük Pazarlık”: Biden, Türkiye ve Türk- Amerikan İlişkileri Üzerine Bazı Notlar, Tahmin, Uyarı ve Öneriler

Yazan  13 Aralık 2020

Giriş: Biden “Türkiye dostu” değil

Biden'ın 50 yıla yaklaşan siyaset ve devlet adamlığı geçmişinde Türkiye'ye sempatik hatta adil baktığına dair çok iz yok. Biden kariyeri boyunca özellikle iç siyasette ama dışarıda da diyaloğa, uzlaşmaya, al-vere, ortayola oldukça yatkın bir lider oldu. Bunun istisnaları elbette var. Örneğin Irak'ın fiiliyatta 3'e bölünmesi yönündeki teklifi ABD’de en azından yüksek sesle telaffuz edilen genel çizginin dışındaydı. Biden'ın 50 yıldır siyaset yaptığı küçük eyaleti Delaware'de Ermeni ve Rum çevrelere yakın olduğunu biliyoruz. Buralardan edindiği Türkiye resminin hala kısmen de olsa bugün de etkisini koruduğunu varsayabiliriz. Kısacası, Biden otomatik olarak Türkiye dostu bir devlet adamı değil. Gerçi o tür kimse kaldı mı o da tartışılır. Biden Türkiye politikasını oluştururken, giderek ortak kesişme alanı büyüyen İsrail, Rum-Yunan, Ermeni, belki Kürt yanlısı çevre ve argümanlardan, “isyankar müttefiklerin sertlikle yola getirilmesi”ne inananlardan, Türkiye'nin insan hakları karnesine sessiz ve tepkisiz kalınmaması gerektiğini düşünenlerden etkilenecek.

…ama ilişkiyi kurtarmak ister

Öte yandan Biden daha önce Obama'nın da Trump'ın da başaramadığı bir şeyi becerebilmek ve Türkiye ile ilişkileri elbette kendi çıkar algısına yakın bir noktada iyileştirmek de ister. Biden kendinden önce başlamış ya hatta epeydir hızlanmış Türkiye'nin Batı kampından kopuş sürecine sessiz ve pasif şekilde mihmandarlık etmek istemeyecektir. Türkiye'nin kopuşu onun dönemine denk gelirse bu hem onun karnesine bir başarısızlık olarak yazılabilecek, hem de ABD'nin bölgedeki birçok politikasını karmaşıklaştırıp zorlaştıracaktır. Ayrıca Erdoğan gibi “kimsenin tam zapt edemediği” zorlu bir aktörü ikna etmek de Biden'a kişisel bir doyum ve prestij verebilir. Biden Trump kadar olmasa da kendi diplomasi ve ikna yeteneğine güveniyor. Erdoğan'ı tatlı sert bir üslupla Amerikan çıkar ve politikalarına daha yakın bir noktaya getirebileceğine inanıyor. Burada kritik ve sonucu belirleyecek şey kullanacağı havuç ve sopaların büyüklüğü, şekli ve hangi zamanlama ile devreye sokulacağında gizli olabilir. Bu yazıda güncel, jeopolitik ve yapısal bir dizi mesele ve tema üzerinden Türk-Amerikan ilişkilerinin Biden döneminde alabileceği şekilleri etüd etmeye ve çok iddialı olmadan bazı tahlil, tahmin, uyarı ve önerilerde bulunmaya çalışacağız.

Türkiye politikasının en genel şekillendiricileri

Önce statik sonra da yapabildiğimiz kadar dinamik analiz yapmaya çalışalım. Sıkıcı olmayı göze alarak ilk başta ağacın alçak dallarındaki kolay meyveleri toplayalım: Amerika'da yönetim değişikliklerinden sonra bazı politikalarda değişim olur, bazılarında devamlılık. Yönetimlerin politikaları i hakkında bazı şeyler öngörülebilir, bazıları değil. Her şey sadece ABD tarafının alacağı pozisyonlara da bağlı değil, “bizim de bir oyumuz var”. Bazen üçüncü bir ülkede, bölgede çıkabilecek yaşanabilecek bir gelişme ikili ilişkiye hem de paradoksal şekillerde damgasını vurabilir. (örn. Caatsa yasası Ukrayna savaşı nedeniyle çıktı, belki de Batı’da en fazla destekleyenin Türkiye olduğu Ukrayna!)  Ekipler, personel önemlidir, çünkü sonuçta politikayı liderle beraber personel yapar ve uygular. Ama personelin geçmişi değilse bile ondan çıkardıkları dersler ve dünya görüşünün tamamı değilse bile bir kısmı da değişebilir. Kişiler yeni gelişmeler, trendler, kamuoyu baskısı, krizler, grup içindeki eğilim gibi faktörlerin etkisiyle kendilerini önceden tahmin edemeyecekleri pozisyonlar alırken (veya bunları sessizce direnmeden uygularken) bulabilirler. Biden'ın Türkiye politikası (aslında daha doğru ifade ile Türkiye ile ilgili ne yapacağı), 1) kendisinin ve ekibinin Türkiye hakkında geçmişten getirdiği birikim ve önyargılar, 2) görevi devraldığında önünde bulacağı durum ve dosyalar, 3) Amerikan sisteminin içinden ve çevresinden gelen "input"lar, 4) Türkiye'nin yapacakları, 5) Türkiye'nin çevresinde (ve bazen de uzağında) yaşanacaklar, 6) diğer, belki daha öncelikli dış politika meselelerinde yapması gerektiğini düşündükleri gibi faktörlerce şekillenecek. 

İstisnaları olmakla beraber yönetimler göreve sonra çok bağlı bir şekilde uygulayacakları detaylı politikalarla gelmez. Elbette geçiş dönemindeki yaklaşık iki buçuk ayda ve aslında ondan önce kampanya sırasında bazı kağıtlar hazırlanır, ilk 100 günde atılacak bazı adımlar belirlenir vs ama birçok mesele için genelde başlangıçta olan şey genel bir eğilim, bazıları muğlak bazıları daha net ve oturmuş fikir, egzersiz ve seçeneklerdir. Yönetimlerin dış politikaları, hele Türkiye gibi önemli olsa da sonuçta en üst çekmecede olacak kadar da merkezi olmayan meselelere yönelik politikalar zaman içinde, olayların, muhatabın, iç ve dış 3. tarafların, krizlerin, beklenmeden önem kazanan yeni konuların etkisi, oradan buradan çekiştirmesi ile ortaya çıkıyor. Birçok konuda olduğu gibi Türkiye'ye yönelik politikanın da yekpare, tutarlı ve istikrarlı olacağının garantisi yok. Birçok kez tanık olduğumuz gibi çeşitli kurumlar ya gerçekten ya da bazen iyi polis kötü polis rol paylaşımı ile farklı politikalar güdebilirler ya da öyle görünebilirler. Bazen dramatik olayların veya faktörlerin etkisiyle politikada keskin kırılmalar olabilir. Bazen de küçük küçük şeyler birikip zaman içinde politikayı ve ilişkiyi olduğu yerden çok farklı bir yere götürebilir. Bunun en yakındaki örneklerinden biri Obama'nın göreve geldiğinde ve sonra bir süre daha Türkiye'ye ve Erdoğan'a hem görünürde ama içerik olarak da ciddi önem vermesi, çaba ve saygı göstermesi, ama sonra PYD YPG'ye verilen destekten 15 Temmuz darbesini sessizce seyretmeye kadar oldukça negatif bir noktaya savrulması. Bu değişimde kimin, neden, ne kadar suçlu olduğunu tartışmanın yeri burası olmayabilir. Sadece politikaların söylemden, sonun başlangıçtan, parçaların birbirinden epey farklı olabileceğini hatırlayalım. Ama elbette her şey bir belirsizlik denizinde sürükleniyor da değil. Lider ve kadroların geçmişten getirdiği tecrübe, fikir, alışkanlık ve önyargılar, bu kadroların kompozisyonu ve eğilimi, kampanyada açık veya gizli verilmiş sözler elbette önemli ve başlangıç için elimizdeki en temel veriler.

Türkiye tamir edilecek transatlantik ittifakının asterikssiz üyesi olacak mı?

Biden dış politikasını tahmin etmeye çalışan hemen herkesin vurguladığı gibi, yeni başkan ABD’nin Trump döneminde terk ettiği liderlik rolünü tekrar ele geçirmek isteyecek. Bunun için de başta Avrupa ile olan olmak üzere ittifakları tamir etmek, uluslararası kurum ve anlaşmalara dönmek ve yeni bir demokrasi vurgusu ile son 4-5 yılın içeride ve dışarıdaki popülist dalgasını püskürtmek isteyecek. Biden Amerikan halkının önemli bir kesiminin küreselleşme ve küresel liderlik konusunda artan şüphelerini dikkate alarak bu konuyu çok vurgulamamakla beraber ABD’nin küresel liderliğini canlandırmaya ve kabul ettirmeye çalışacak. Ayrıca Biden kurumsal süreçlerden süzülerek gelen bir dış politika yürütmeye, olabildiğince pragmatik olmaya, uzlaşmaya, orta yolcu yaratıcı formüller üretmeye, ideolojik ve kişisel takıntıları törpülemeye çalışacak. Bunların bize yönelik yansıması, yine çok işaret edildiği gibi, 1) Ankara'ya yönelik daha uyumlu ve belki güçlü bir transatlantik politikası oluşturmak ve uygulamak, 2) Türkiye'nin başta demokrasi olmak üzere Batı değerlerinden kopuşunu durdurmak ve geri çevirmek, 3) Türkiye'yi tekrar Batı kulübüne, ya da belki de sadece Batı disipline geri çekmek, 4) Trump döneminde kişisel diploması ile kurulan yakınlığın yerini daha kurumsal, bürokratik, teknik ve ciddi süreçlere bırakmak, ve belki de, 5) Türkiye politikası oluşturma sürecini medya, lobiler, Kongre gibi şu aşamada daha çok Türkiye aleyhinde eğilimlere sahip aktörlerin etkisine açmak gibi şekillerde cereyan edebilir. Türkiye konusunda Avrupa ile beraber hareket etmek dedik ama Avrupa'da Türkiye ile ilgili Almanya ve Fransa ile özdeşleşen iki farklı görüş var. Acaba Biden ekibi Türkiye konusunda Macron'a mı yoksa Merkel'e mi daha yakın duracak? Türkiye'yi tekrar Batı kulübüne entegre etmek Transatlantik bloğunu safları sıklaştırmanın bir parçası olarak görülecek mi? Türkiye zorla yola getirilmesi, terbiye edilmesi gereken isyankar bir üye olarak mı görülecek, yoksa tercih ve davranışlarının dikkatlice bakıldığında o kadar da anlaşılmaz ve haksız olmayan bir dost gibi mi? Burada bizim dışımızdaki faktörlerin dışında bizim de önemli bir rolümüz olabilir. 

Derdini anlatma problemimiz

Türkiye Biden döneminde derdini karşı taraf(lar)a kısa, net, etkili, zamanında ve çekici şekilde anlatabilmeli. Karşı tarafın bazen unuttuğu önemini, ona yaptığı yapageldiği iyilikleri, onunla beraber çalışabileceği hangi yeni işbirliği alanları olabileceğini, hakkı olanı almazsa, ama çabuk ama zamanla hangi başka seçeneklere yönelebileceğini net, anlaşılır ve sempatik bir şekilde anlatabilmeli. Bu "roket bilimi" kadar zor olmasa gerek ama çok sayıda hükümet, devlet adamı ve diplomatımızın bu konuda mükemmel olmaktan oldukça uzak karneleri belki de burada uzaktan bakan bizim gibi ölümlülerin anlayamayadığı daha büyük ve yapısal engel ve zorlukların olabileceğini düşündürtüyor. "Derdimizi anlatmak" tek başına yeterli de değil elbette. Karşı tarafı da anlamak, onun hangi zorluk, endişe, yetenek, sınır, amaç, öncelik ve umutlar içinde hareket ettiğini bilmek de çok önemli. Belki bazen abartılıyor ama, kişisel ilişkilerdeki sıcaklık, bazen ciddi tıkanıklıkları açmada kilit olabiliyor. Barack Obama'nın anılarının ilk cildinden, Türkiye'de çok etkili olan Erdoğan'ın tarzının Amerikan başkanını ikna etme konusunda aynı başarıyı gösteremediği sonucunu çıkıyor. (Tabii Obama Batı'da albenisi azalan Erdoğan'a geriye dönük bir haksızlık yapmıyorsa.)

Bay Erdoğan’ın maliyetli tarzı

Erdoğan'ın şöhreti, tarzı, imajı öyle problemli hale geldi ki, Türkiye artık onunla özdeşleştiği için her tartışmaya bir adım geride başlanıyor. Erdoğan’ın “diktatör, fevri, dengesiz, aşırı hırslı, oyun bozan, sorun çıkaran, gürültücü” imajı Türkiye’ye maliyet yazıyor. Ankara aynı derecede hatta muhtemelen çok daha etkin şekilde “köşesini savunup” bu kadar “çirkin” görünmeyebilirdi. Erdoğan’ın “popüler olmayışı” muhtemelen Türkiye aleyhinde politikalar izlemek isteyenler için makul bir bahane ve paravan oluyor. Erdoğan’ın içeride oy ve destek üreten tarzı dışarıda “bir tür milli güvenlik problemi haline geldi.” Türk siyasetçilerinin (ve seçmenlerinin!) dış politikada anlık adrenalin yükselişi ve kendini iyi hissetmeyle sonuç alma ve çıkarları etkin koruma arasında direk bir ilişki olmadığını anlamaları gerekiyor. Duygusallık bir dış politika tarzı ve yöntemi olarak çok maliyetli.

Zaten işimiz zor bir de…

Özellikle ABD ile ilişkide ama esas olarak dış politikanın genelinde Erdoğan'ın kendisine düşman seçtiği küresel Yahudi camiasını karşınıza aldığınızda derdinizi anlatmanız ve sonuç almanız zaten hiç kolay değil. Her şeyi doğru yapsanız bile işinizi güçleştiren yüzyıllara dayalı olumsuz Türkiye algısını ve önyargıları saymıyorum bile. Buna dış dünya ile daha ilişkili Türk sol liberal kozmopolit elitinin yurtdışından kendilerine mikrofon tutulduğunda Türkiye'nin “helal çıkarlarını” koruma konusunda gösterdikleri genel isteksizliği de ekleyince işler daha da zorlaşıyor. (Acaba burada kendimizi, hem 1) gerçekçi ve becerikli olmayan iktidarın, hem de 2) ABD'ye ve Batı'ya yeterince mesafeli, şüpheci, eleştirel durmayan, Türkiye'den haklarını yeterince savunmayan “kozmopolit uzmanlardan” farklı konforlu ve manzaralı bir yere kolayca konumlandırarak kendimize iltimas geçmiş mi oluyoruz? Belki. Ama o zaman onlar da o kadar geniş bir çayırı boş bırakmasalardı. Kapat parantez). ABD'deki, ABD'ye giden ya da oradan mikrofon tutulan Türk uzman, gazeteci ve akademisyenler Ankara'nın Washington'dan şikayetlerini dile getirme konusunda çok isteksiz ve ketumlar. Sanki tek görevleri Batı’nın bizim aleyhimizdeki şikayetlerinin stenograflığı. Sanki hep kabahatli Türkiye, “tek ayak üzerinde beklemesi,” özür dilemesi, davranışlarını değiştirmesi gereken o. Bu en iyi ihtimalle resmin önemli bir kısmını ıskalayan bir perspektif. AKP’nin dış politikasında kötü bir karneye sahip olduğu tartışılmaz. Yine AKP'nin dış politika tarzında gereksiz yere itici unsurlar olduğu da. Ankara'nın somut olarak ittifak disiplini dışında hareketleri olduğunu da söyleyebiliriz. Ama ABD’nin genel olarak Batı’nın Türkiye'ye karşı izlediği politika çok daha büyük, somut, sürekli ve vahim günahlar içeriyor. Türkiye'nin yanlışlarının bir kısmı da bu politikalara verilen cevaplar olarak görülmeli. Tek cümlede söylemek gerekirse, müttefikinizin en büyük iki can düşmanını destekleyip kollayıp sonra da 'niye bana böyle yapıyorsun' diyemezsiniz. İlişkinin bozulmasındaki esas sorumlu ABD'dir. Ama bunun nedeni olan günahlarının listesini ve büyüklüğünü karşı tarafa ve onun kamuoyuna etkili şekilde, tekrar tekrar anlatmazsanız olmaz. ABD’nin yaptığı yanlışlardan Amerika'daki birçok uzman ve hatta söz konusu Türkiye karşıtı politikanın uygulayıcıları bile neredeyse habersiz. Ya da öyle gibi görünebiliyorlar. Bu konuya aşağıda tekrar döneceğiz.

Fetö ve PKK meselelerini sözde ve özde ilişkinin göbeğine getirmek

Hiç uzatmadan, nüanslara falan dağılmadan söyleyelim: Fetö ve PKK'yı destekleyen bir Amerika Türkiye'nin dostu müttefiki olamaz. “Olabilir” diyenler derin bir gaflet içinde. Bu iki tehdit Türkiye için varoluşsal önemde. Türkiye'nin müttefikleri bu gerçekle yüzleşmeli ve çıkarlarını bu tartışılmaz gerçeği görerek tanımlanmalı. Türkiye için bu kadar yıkıcı geçmişi, niyeti ve kapasitesi olan bu iki tehdit Türk dış politikasının (yalnız öyle laf olsun diye falan değil, gerçekten kanla yazılmış) kırmızı çizgileri. Bunun anlaşılması çok da zor olması gerek. Ama acaba bizde bunun altını yeterince güçlü, sık ve ikna edici şekilde çizebiliyor muyuz? Örneğin, Amerikalılar şöyle düşünüyor olsalar çok mu yanlışlar: "bu Türkler ‘PKK ve PYD aynı şey’ diyorlar, Ama onların İncirlik'ini kullanarak Suriye'nin üçte birini bu örgüte verdik, birkaç mırıltı dışında pek bir şey demediler ve yapmadılar. Demek ki bu konuyu o kadar da ciddiye alıyor değiller." Veya, "15 Temmuz darbesinin fetö darbesi olduğunu biz biliyoruz, onlar (Türkler) biliyor, onlar bizim bildiğimizi biliyor. Ve fetö liderliği ülkemizde olmasına rağmen, darbeden sonra onların hayatını zorlaştıracak hiçbir şey yapmasak da, bize bunun direkt, açık, büyük bir bedeli olmadı. Ya da olduysa da bizim haberimiz yok. Demek ki Türkler için fetö ve bizim onunla ilişkimiz de o kadar önemli değil belki de." ABD’den birçok nedenle şikayetçi olabiliriz. Ama "dış politikada haklı olmak (ya da karşı tarafın haksız olması) yeterli değil. Sonuçta gemini yürütmek zorundasın. Dış politikanın ilahi adaleti yok. "Aslında biz çok haklıydık, ama müttefiklerimiz bize yanlış yaptılar ve sonuçta maalesef bu yüzden kaybettik" demek gibi bir şansımız yok. 

Biden ve bölgede Kürt meselesi

Biden’la kucağında bulma ihtimali olan Caatsa ve S400 konusunda yaşayacağımız sıkıntıya geçmeden önce belki o kadar acil değil ama muhtemelen daha önemli Kürt meselesine bakalım. Biden,

1) 2006’da Irak'ın üçe bölünmesini önermişti. Bu önerinin çıkış noktası Türkiye ve hatta Irak karşıtlığında değil, Irak savaşının kazanılamayacağını ve vakit varken kirişi kırma isteğine dayanıyordu. Ama tabii nedeni ne olursa olsun, bizim için çok problemli bir pozisyondu.

2) Barzani’nin kendi iddiasına göre, çok değil sadece 5 yıl önce Mesut Barzani'ye "biz ölmeden bir Kürt devleti olacak" mealinde konuştu. (Biden 80'e yaklaşıyor bu arada). Bu Barzani’yi yatıştırmak, uyutmak ya da sabırlı olmaya sevketmek için öylesine söylenmiş bir söz müydü, yoksa Biden’ın Irak ve hatta belki de bölge ile ilgili vizyonunun samimi bir ifadesi mi, bilmiyoruz. Ama herhalde tetikte olmakta fayda var. İngilizcede dendiği gibi bazen “acelesi olan yaşlı adamlar” ciddi hatalar yapabilir. Acaba Biden’ın kastettiği K. Irak’ta bir Kürt devleti miydi, yoksa daha büyük bir şey mi? Mesut Barzani’nin anılarında bahsettiği bu ifadeyi bulup okumak belki bi parça daha spekülasyon yapmaya imkan verebilir. Ama şu soruyu sormaya da herhalde izin vardır: Acaba Irak'ta Kürtler ile Bağdat arasında yeni bir kriz yaşanırsa Başkan Biden bu sefer Kürtlerin kirişi kırmasına yeşil ışık yakar mı? Biden, Irak Kürtleri ile PKK ve şubeleri arasında tercih yapmak zorunda kalırsa kim seçer? Biden yönetiminin PKK ve Irak Kürtlerini uzlaştırma konusunda daha çok çaba harcayacağı düşünülebilir.

PYD dosyası

Biden ve ekibi PYD'yi Türkiye'ye karşı koruma konusunda çok muhtemelen Trump'dan daha istekli olacak. Ama ABD'nin Suriye'deki askeri varlığı azalırken bunu yapması da belki giderek zorlaşacak. Biden da, Obama ve Trump gibi, Ortadoğu'da büyük çaplı askeri müdahalelere inanmıyor. Ama Türkiye'nin önünü belki sınırlı bir güçle kesmenin mümkün olduğunu düşünebilir ve buraya sınırlı bir takviyenin Türkiye'yi ABD'nin niyetleri konusunda yeterince “ikna edeceğini” düşünebilir. Ayrıca PYD ile PKK arasındaki bağlantıları ama gerçek ama görüntü olarak zayıflatmak Türkiye'yi durdurmanın bir yolu olarak görünebilir. Bu yönde zaten başlayan KDP’nin Suriye kolu ile PYD'nin arasını bulma formülü hızlandırılabilir. Bu tür adımlar Türkiye'nin PYD ile ilgili endişelerini esas olarak çözmese de, tamamen olumsuz da değil. Ama bu sürecin Kuzey Irak Kürtleri özellikle KDP ile PKK arasında artan gerilim, Kuzey Irak Kürt devletinin kendi halkı karşısında azalan meşruiyeti gibi gelişmelerle de beraber düşünmesi gerekir. PYD'nin PKK özünün zayıflaması, sulanması iyidir. Ama PYD ile Irak Kürtlerinin arasındaki ilişkinin gelişmesi muhtemelen değil. Bu noktada Türkiye'nin hem gerçekten gerekli olduğu için, hem de belki de karşı tarafın kabul etmesi zor olacağından,

a) PYD içinde PKK kaynaklı, terör olaylarına karıştığı kanıtlanmış kişilerin kendisine teslim edilmesini, ya da en azından o bölgeden sınır dışı edilmesini istemesi uygun olabilir. Ayrıca,

b) PYD-YPG'ye verilen Amerikan silahlarının PKK'nın eline geçtiğinin kanıtlarının ortaya konması, bu silahların artık toplanmasının istenmesi, bu sürece Türkiye'nin gözlemcilik yapması gerektiğinin belirtilmesi,

c) PYD'nin çocuk asker,

d) kontrolü altındaki Arap nüfusa baskı,

e) Suriye rejimi ile ekonomik-siyasi-askeri ilişkisi,

f) bölgesinde yaptığı etnik temizlik,

g) Suriye'de Türkiye'nin kontrolüe altındaki bölgelerde yapmaya devam ettiği terör eylemleri,

h) çok sayıda Işid’liyi şüpheli şekilde salıvermesi gibi çok sayıda günahı ABD'nin ve uluslar arası kamuoyunun dikkatine sunulmalı ve takipçisi olunmalı.  Bu gibi konularda anlamlı ilerlemeler sağlanmadan Türkiye'nin PYD'yi terör örgütü ve ciddi tehdit ve istikrarsızlık kaynağı olarak görmeye devam edeceği belirtilmeli.

Bunlar söylendikten sonra, "numaradan kandırmak amacıyla” adımlar atılabileceğini unutmayarak, ama yine de dikkatlice PKK liderleri ile PYD-YPG arasında bir parça var gibi duran, belki daha da derinleşebilecek farklılık, çelişki, tatışma ve iç çatışmalara da kulak kabartmalı. PYD YPG''nin tepesindeki PKK kökenli liderler bu tür bir gelişmenin zor olduğunu düşündürse de bu ihtimale gözler tamamen kapatılmamalı. Hatta belki bu tür bir sürecin bizim hangi hamlelerimizle daha mümkün ve daha güçlü hale gelebileceğine de kafa yormalı. Ama bu yönde olabilecek olumlu gelişmeleri hemen kabul etmek de doğru olmayabilir. PKK-PYD arasında ayrışma işaretleri olsa bile Türkiye zor beğenen, hemen ikna olmayan, kül yutmayan bir şekilde bu süreci takip etmeli. Ayrıca Türk istihbaratı da PKK ile YPG arasındaki trafiği de daha dikkatli takip, kayıt, sabote ve imha edebilmeli. ABD’li liderler, ABD ve dünya kamuoyu, bir Kandil’de bir Suriye’de olan teröristlerin kanıtlarıyla bombardımana tutulmalı. Ve nihayet Ermenistan'ın tank vehava savunma sistemlerini tek tek vuran Türk sihaları PKK'nın iskambil kağıdı lider kadrosunu da vurabilmeli. Burada eksik olan

a) istihbarat,

b) siyasi liderlik/yönlendirme,

c) hayal gücü,

d) organizasyon,

e) cesaret (karşılıktan çekinme) gibi şeyler aşılarak önce Irak sonra da Suriye’deki üst düzey PKK liderleri vurulmalı. ABD’nin ilkine söyleyeceği bir şey herhalde olamaz, ikincisine karşı protestoları da bizi caydırmamalı.

Bu arada Biden'ın Türkiye'nin YPG’ye askeri adımlarını önüne kendi askerini koyarak engellemesi mümkün ama kolay değil. Türkiye önümüzdeki dönemde PKK YPG'ye karşı silahlı insansız hava araçlarını daha yoğun ve etkili kullanmak isteyebilir. ABD'nin bu adımları istese bile askeri olarak durdurması kolay olmaz. Belki ültimatomlar, caydırıcı demeçler, ambargolar, psikolojik baskı vs ile Türkiye'yi durdurmak da denenebilir. Ama bunların da ne kadar etkili olacağı şüpheli. Belki Biden’la hemen bir sorun yaşamak istemeyebilecek Erdoğan bundan bir süre kaçınabilir. Ama Caatsa konusunda can acıtıcı adımlar gelirse Türkiye buna vereceği karşılıklar arasına YPG’ye yönelik askeri adımları da ekleyebilir. ABD’nin YPG’yi korumaya yönelik girişimlerinin Türkiye'nin Washington'a karşı güvensizliğini, ona alternatif değilse bile tamamlayıcı başka ortaklar bulmak gerektiği düşüncesini güçlendirebilir.

Türkiye PYD YPG konusunda da Biden yönetimine karşı çok boyutlu ve katmanlı bir müzakere stratejisi belirlemeli. Bunun içinde başlangıç pozisyonu, karşı tarafın daha fazla önem verdiği noktalar, zaman içinde hangi konularda ne kadar ne karşılığında ödün verilebileceği, kamuoyu ile hangi sinyallerin verilmesi gerektiği gibi unsurlar yer almalı. Ayrıca hem YPG YPD'yi hem de ABD'yi bölgede atılabilecek bazı adımlarla zorlamak mümkün ve gerekli. Buna, 1) PKK ile çatışma sürecine girebilecek Barzani ile koordine adımlar, 2) Şam yönetimi ile varılabilecek bazı uzlaşmalar, 3) örgütün kontrol ettiği bölgedeki Arapların hareketlen(diril)mesi, 4) tekrar hortlayabilecek/hortatılabilecek IŞİD'e karşı Türkiye yanlısı grupların mücadeleyi devralabilecek kapasite, istek ve görüntüde olması, 5) Körfez ülkeleri ile yaşanabilecek sınırlı da olsa yakınlaşmalarla bu aktörlerin PYD'ye destek olmayacaklarının söz ve garantisinin alınması, 6) PYD YPG PKK'nın çocukları kullanmasından uyuşturucu ticaretine, Türkiye içinde terör yapmasından bölgede kendi dışındaki unsurları fiziki ve ideolojik olarak ezmesine kadar bilinen olumsuz özelliklerinin daha etkin şekilde gösterilmesi, 7). YPG'nin bölgedeki radikal İslamcı problemini bırak kalıcı olarak çözme daha da azdırdığı gibi şeylerin altı çizilebilir. Hem Irak içinde hem Kürtler arası gerilim nedeniyle Türkiye'nin PKK'ya karşı büyük çaplı, dramatik, etkin adımlar atması için bir ortam oluşmuş olabilir. Bu tür operasyonlar PKK'yı zor durumda bırakarak Suriye'ye gönderdiği güçlerini geri çağırmasına ve bu da bu iki örgüt arasındaki organik ilişkinin daha net ortaya çıkmasına yardımcı olabilir. ABD'nin YPG-PYD'ye verdiği desteğin, derece ve süre olarak sınırlandırılması, Türkiye lehine belli şartlara bağlanması, Ankara tarafından denetlenmesi, siyasi bedelinin arttırılması ve altının çizilmesi, örgütün kendini sürekli PKK etkisi dışında olduğunu kanıtlamak zorunda hissetmesi, örgütün içinde Türkiye'nin somut olarak terör eylemlerine katılmış isimlerin spesifik olarak belirlenmesi, teslim edilmesinin talep edilmesi, bu konuda ABD'nin kendini sorumlu ve baskı altında hissetmesi, Suriye'de Şam ve Rusya'ya yönelik Türk-Amerikan işbirliğinin bu tür talep ve şartlara bağlanması gibi politikalar güdülebilir.

Bölgenin hegemonu İsrail

ABD artık Ortadoğu'da büyük çapta bir savaşa girmek istemiyor. Bunun istisnaları olabilir ama ABD toplumunun böyle bir şeye eğilimi ve hattâ tahammülü yok. Bu durumda ABD'nin bölgenin hem  

1)"iç güvenliği," hem

2) bölge içi bir dost olmayan hegemonun ortaya çıkışı, hem de

3) giderek kulaklara daha az bilim kurgu gibi gelecek Çin veya Rusya gibi bir dış aktörün bölgede başat olmasını engelleyecek ortaklara ihtiyacı var. Eskiden bu konuda ciddi bir engeli olan İsrail, son dönemde i) Filistin meselesini öyle veya böyle bölgenin gündeminde alt sıralara iterek, ii) İran tehdidini Körfez Arap devletleri'nin kendisine olan ihtiyaç ve ilişkisini arttırmaları yönünde kullanarak bu role soyunabilir. İsrail iii) İran'ın kendisine varoluşsal bir tehdit olma riskini tam değil elbette ama önemli oranda savuşturmuş gibi. Bölgede iv) istediği gibi askeri olarak at koşturan, v) giderek aktörlerin kendisi ile iş tutmak için yarıştığı, vi) tartışılmaz bir istihbarat üstünlüğüne sahip, vii) teknoloji, bilim, eğitim, silah gibi konularda uzak ara bölge lideri, Filistin direnişini önemli ölçüde bertaraf etmiş, bu direnişin dış destekçilerini de zayıflatmış, bölmüş veya caydırmış, viii) bölgede nükleer tekeli olan İsrail için bir tür hegemon denebilir herhalde. ABD ya da İsrail'in bunun dışında bir ortağa ihtiyacı veya tahammülü var mı? İsrail çevresindeki aktörlerin çoğunu atomize etti, veya öyle olmalarını uzaktan seyretti, belki ABD üzerinden öyle olmalarına "yardımcı oldu." şimdi artık bu durumun meyvelerini yemeye başlayabilir. Önümüzdeki dönemde ix) başta küçük Körfez ülkeleri olmak üzere İsrail'in bölgeye ekonomik ve finansal olarak giderek daha fazla hakim olması şaşırtıcı olmayacak.

İsrail ve Türkiye

İsrail ya da onun Amerika'daki sözcü, gözcü ve kolları bu resmin içine Türkiye gibi bir oyuncuyu sokmak isterler mi? İsterlerse bu ortak mı, soğuk barış içindeki bir hasım mı, yoksa bir üstlenici alt müteahhit mi ("subcontractor") olur? Belki bir parça eski kafalı olduğum için, saygın ve kibar yazarların aksine, ben hala ABD'nin Ortadoğu ve dolayısıyla Türkiye politikasının İsrail'in ihtiyaç, istek ve politikalarından bağımsız anlaşılamayacağını düşünmeye devam ediyorum. Bu elbette derece meselesi, elbette istisnaları ve dalgalanmaları var, ama bunu yok saymak ya da küçümsemek hiç dürüst ve akıllıca değil. Dolayısıyla Türkiye'nin Amerika politikası bir İsrail politikası da içermeli. Bu konuda çok şey söylenebilir ama Hamas gibi örgütleri desteklemek Türkiye'nin vazgeçemeyeceği bir politika olamaz. En fazla bu destek İsrail'in bizimle problemli aktörlere verdiği direkt ve dolaylı desteğin kesilmesinin bir aracı, karşılığı olarak görülmeli. Ama daha önce de yazdığımız gibi, İsrail şu anda hem ikili ilişkide, hem bölgesel konumda, hem ABD'de zaten hep devam eden etkide, bizden en az birkaç basamak daha avantajlı durumda. Dolayısıyla bekleme lüksü var, ağırdan alabilir, duymazlıktan gelebilir, naz yapabilir, fiyatı ve pazarlığı çok yukarıdan açabilir. Böyle olmak zorunda değildi. Ama bugün durum bu. Bu durumda İsrail ile bir yakınlaşma, pazarlık ve hatta belki de bir ortaklık vizyonu ve stratejisi kurmamız gerekiyor. Yukarıda bahsedilen avantajlar İsrail'e pekala Türkiye'yi oyalama ve hatta kandırma yoluna da itebilir. İsrail bölgede Türkiye ile problemli aktörlerle kurduğu ilişkiden önemli ekonomik, stratejik, askeri kazanımlar elde etti. Şimdi Türkiye arayı düzeltmek istiyor diye bunlardan vazgeçmesi kolay ve hatta mümkün olmayabilir. İstese bile Türkiye'nin yine kendisine karşı negatif bir pozisyon almayacağından da emin olmak isterse bu anlaşılır. İsrail belki Türkiye ile yakınlaşmayı Erdoğan sonrasına bırakmayı kendisi için daha uygun görebilir. Ama bu Erdoğan döneminde de ilişkileri düzeltmek için imkan yok demek değil.

İsrail'in Türkiye düşmanı olmaktan çıkması bile bizim için stratejik derecede önemlidir. Bunu bu kadar net ve acımasızca ortaya koymak bazen kulaklara yaralayıcı gelebiliyor. Ama durum bu olduğu için onu daha az net ortaya koymak da doğru değil.  Uluslararası siyaset elinize gelen kartları kılı kırk yararak oynamayı gerektiriyor. "Şurada dikkatsiz olayım, burada biraz bonkör, şuna biraz acıyayım, şu ekonomik ve stratejik kaynakları boşa harcayayım veya gereksiz düşman edineyim, canım ne olacak" deme lüksünüz yok. Belki bunun ABD gibi, ekonomik, coğrafi ve askeri konumu rakiplerinden belirgin derecede avantajlı olan birkaç istisnası olabilir. Ama artık ABD'nin bile hata yapma marjı giderek azalıyor/azalacak. Tekrar İsrail'e dönersek, ona karşı dezavantajlı mevcut konuma bir günde gelmedik. Ayağımızı yorganımıza göre uzatmadık, yanlış düşmanlar edindik, ne olduğunu anlamadan Suriyeliler gibi bir yükü omuzladık, ABD'nin PKK ile ortaklığını engelleyemedik, caydıramadık ve hatta İncirlik üzerinden buna yardım ettik. Bu liste uzatılabilir ama gerek yok. Türkiye gerçekten gerekmedikçe İsrail ile düşman olmamalıdır. "Nokta." Bunun bedeli, bazen bazı kişilere sağladığı psikolojik doyumdan çok -çok çok!- daha fazla oluyor. İsrail ile ancak,

1) PKK ve fetö gibi örgütlere destek olursa,

2) bizim Hamas'a verdiğimiz destek belli bir çizginin altında tutulmasına rağmen o hala Türk-Amerikan ilişkilerini torpillerse,

3) Doğu Akdeniz gibi meselelerde sunduğumuz karşılıklı avantajlı formülleri elinin tersiyle itip Yunanistan'a destek vermeye devam ederse kavgalı olmalıyız. İsrail ve kontrol ettiği lobinin Amerikan siyasi, ekonomik ve “strateji sektörü” üzerindeki etkisini bilmeyen yok. Özellikle Kongre üzerindeki etkisi mutlaka yakın. Buradan belki Kongre’de özellikle Türkiye için dizayn edilmese de muhtmelen Türkiye de düşünülerek yazılmış Caatsa yasasına geçebiliriz. 

Caatsa

Kongrenin Türkiye'ye Caatsa çerçevesinde konulacak müeyyidelerin bir an önce Trump tarafından konulması yönündeki isteği,

1) Trump (eğer lütfedip buna zaman ayırırsa) muhtemelen en hafiflerini seçeceği için,

2) ambargoları Biden koymak zorunda kalmayarak ilişkiyi bir süre daha buzdolabına kaldırmayacağı için bir açıdan ve bir derece olumlu görülebilir. Ama bakalım Trump bu çağrıya kulak verecek mi? Trump bu "görevi" Biden'a bırakırsa bazı şartlarda belki bu da çok kötü olmayabilir. Daha başlangıçta sert bir ceza vermenin ilişkinin sağlığı açısından olumsuz olabileceğini düşünürse Biden yönetimi de köprüleri atmamak ve diyaloga imkan tanımak için o da hafif ambargoları tercih edebilir. Ama elbette bu kesin değil. Biden ekibi belki pazarlık marjı sağlamak için ileride duruma göre bunlara yenilerinin de eklenebileceğini fısıldayabilir. Biden ve ekibi ilk başta nispeten daha sert ambargoları seçip sonra Türkiye'nin vereceği karşılığı bakarak bunları adım adım kaldırmanın mümkün olacağını da söyleyebilir. Bu ikinci yolun Türk ekonomisi başta olmak üzere iktidarın iç siyasi pozisyonu ve politikalarını önemli ölçüde etkileyebileceğini söyleyebiliriz. Trump’ın “ekonominizi mahvederim” tehdidinden sonra hızlanan (ve elbette yapısal nedenleri çok daha başka ve derin olan) ekonomik bozulma arada bir soluklanır gibi görünse de devam ediyor. AKP hükümeti kaç ekonomik kriz daha kaldırabilir? Öte yandan Türkiye'deki bir iktidarın kaderinin Washington ağzından çıkacak kelimelere bağlı olması da milli açıdan çok ürkütücüdür. Her ne kadar Biden'ın dış politika öncelikleri arasında Türkiye yer almıyorsa da yukarıdaki türden bir gelişme ile Türkiye bir anda kendini yeni yönetimin ilk krizlerinin arasında bulabilir.

Caatsa nasıl çözülebilir ya da sonuçlanabilir? Muhtemellik veya arzu edilirlik sıralamasına koymadan sıralarsak,

1) Türkiye S400 konusunda geri adım atar (şu an hiç muhtemel gibi görünmüyor).

2) Teknik bir orta bir yol bulunur. (Aaron Stein’ın önerdiği, sistemin kullanılmaması ve bunun fiziki ve uyduyla teknik takibi gibi).

3) Bir önceki seçenekteki gibi Türkiye sınırlı bir geri adım atar ve en ağır ambargolardan kurtulur. Bu geri adım belki sistemi test edip kullanmama şeklinde olur. Ama farklı olarak ABD de Türkiye'nin bu silahı artık aldığını ve sürekli aktif olarak kullanmıyorsa bile uygun gördüğü acil durumlarda kullanabileceğini kabul eder. 

4) Köprüler atılır, Türkiye ağır veya hafif ambargolara isyan eder, bunların müttefiklik ilişkisine sığmadığını söyleyip belki sert (İncirlik, S400’ün aktif hale getirilmesi, Rusya ile daha yakınlaşma, YPG’ye askei müdahale) belki de çok daha hafif karşılık verir. Bir anlamda “sopayı yiyip oturur.” Söylemeye gerek yok, bunların hepsi ama tabii bazıları daha fazla olumsuzluk içeriyor.

Ve aşağıda da değineceğimiz gibi özellikle ekonomik etkinin ciddi olması durumunda bu senaryoların hemen veya gecikmiş iç siyasi sonuçları da olabilir. Hatta belki de ABD tarafının tercihleri bu (Türk iç) siyasi ihtimaller de hesaplanarak şekillenebilir. Ancak burada ABD tarafında karar verici değilse bile politikayı ve sonucu etkileyebilecek tek aktörün yönetim olmadığını hatırlamaya çalışalım. Kongredeki bazı unsurlar varılabilecek bazı yaratıcı ara formülleri yeterli görmeyip torpillemeyi seçebilirler. ABD'de Caatsa konusunda Türkiye'ye müeyyide uygulanmaması gerektiğini savunan neredeyse hiç kimse yok. Türkiye S-400 konusuna esasta neden girdi? ABD'nin PKK PYD'yi ve 15 Temmuz darbesini organize eden Gülencileri koruyup kolladığı için. Ama Amerikalılar bunun farkında mı? Biz kendimiz bunu unutmuş olabilir miyiz? ABD'nin pozisyonu bu iki konuda bizim istediğimize yakın olsaydı yine de S400 almakta ısrar edecek miydik? ABD'ye niye küstüğümüzü unutmuş bile olabiliriz ki herhalde bu kadar acıklı çok şey olamaz. 

Aman arada kaynamasın, savaş uçağı problemimiz

Bu arada şunu da mutlaka hatırlayalım. Türkiye'nin S400 nedeniyle F35'ten dışlanması, yerine hemen koyacak benzer değerli bir şeyi de olmadığı için çok önemli stratejik menfi sonuçlar doğurabilir. Türkiye’nin etkin ve ihtiyacını karşılayabilecek kendi uçağını yapabilmesi muhtemelen telaffuz edilenden daha zor, geç ve pahalı olacak. Aradaki dönemde Türkiye, özellikle birçok aktörle askeri gerilim yaşayabilecek durumda olduğunu da hatırlarsak, riskli bir dönem yaşayabilir. Bu dönemde Türkiye hava savunmamız olsun derken eldeki hava kuvvetinin kalite ve statüsünde geriye düşme riskiyle karşı karşıya gelebilir. Bir anda çevremizdeki hiçbiri bize dost yaklaşmayan çok sayıda oyuncu karşısında havada belirgin bir zayıflık içinde kalabiliriz. İsrail'in yanında BAE ve Yunanistan bu uçağa uçururken bizde onunla eşdeğer ya da yakın bir şey olmazsa her anlaşmazlığa, her krize oldukça dezavantajlı girebiliriz.

Sahi biz niye S400 işine girdik?

Bu tür bir yazıyı okuyan hemen herkesin Caatsa konusunda minimum temel bilgilere sahip olduğunu varsayarak sınırlı yerimize konu ile ilgili bir öneriye hasretmek istiyoruz. İlişkilerin bozulmasında iki tarafın da hata ve kusurlarını rolü var, ama esas kendine gelmesi gereken tarafın ABD olduğu bize açık görünüyor. Türkiye'nin itilip kakılacak bir ülke olarak görülmesi çok acı. Madem Rusya'dan ne kadar tartışmalı ve aslında belki hatalı bir şekilde füze savunma sistemi almak bir tür hasım muamelesi görmeyi gerektiriyor, o halde, bilerek veya bilmeyerek, iyi niyetle veya kötü niyetle,

a)  PKK'nın Suriye kolu PYD YPG'yi hem de bir kereliğine, kısa süreliğine, küçük çapta değil, yıllarca, göstere göstere, stratejik ölçekte destekleyen, büyüten, koruyan, ve

b) 15 Temmuz darbesinin arkasındaki irade olduğu görmek isteyen herkes tarafından açıkça görülen fetö'ye ve ilderine ev sahipliği yapmak, onu korumak, darbedeki rolü nedeniyle ona hiç bir müeyyidede hatta sorgulamada bulunmamak ve sonra da “zeytinyağı gibi üste çıkmak” herhalde s400 almaktan çok daha hasımca davranışlar ve bunun da bir cezası olmalı. Türkiye (hava savunma sistemi ihtiyacını karşılamak gibi başka nedenlerin yanında) esas olarak ABD’yi cezalandırmak için

S400 alma yoluna girdi. Ama bu ceza bizim hanemize mutlaka cezalandırılması gereken bir günah olarak yazıldı. “Ve biz haklıyken yaramazlık, akılsızlık, disiplinsizlik yapmış yaramaz çocuk durumuna düştük.” Türkiye kendine yapılan yanlışlarla ona ceza karşılık ceza olarak düşündüğü şey arasında açık bir ilişki kurmadığı için “haklıyken haksız duruma düştü.”

Neden bizim de bir caatsa’mız yok?

Elbette Amerika bizden daha güçlü bir devlet. Ama bu kabul arada onların zannettiği kadar ve zannettiği türden bir asimetri olmasını gerektirmiyor. Türkiye de Amerika'ya birçok faydalar sağlıyor. Bunların büyüklüğünü ve etkisini abartmamak gerekir Ama unutup küçümsemek de yanlış olur. Örneğin, neden Türkiye Büyük Millet Meclisi de, "Türkiye'nin anayasal yapısını ve toprak bütünlüğünü bozmaya çalışan aktörlere destek olanlara yönelik müeyyideler" gibi bir adı olan (gerekirse akılda kalıcı, seksi bir kısaltma da bulunabilir) bir yaptırım paketi yasası geçirmiyor. Bu yasada, söz konusu desteği veren devletlerin Türkiye'nin üslerini, hava sahasını kullanmasını yasaklanabilir, kısıtlanabilir, zorlaştırılabilir, bu ülkelerden silah alımı dahil ticarete sınırlar, şartlar getirilebilir. Yine aynı Amerikan yasasında olduğu gibi yönetime bu tür bir müeyyide menü verilir ve onun buradan belli sayıda maddeyi seçmesi istenir. Şimdi elbette Türkiye'de son dönemde Meclis’in neredeyse hiçbir önemli rolü kalmadı. Ayrıca Erdoğan olsa kendisine ait dış politika karar alma serbestisini kağıt üzerinde bile Meclis’le paylaşmak istemeyebilir. Ama sonuçta bu karşılıklılık prensibi gereği bizim de Amerika'ya müeyyide koyabileceğimizi hatırlatmak amaçlı olacak. Yasada meclis yönetimden belli aralıklarla, örneğin 6 ayda bir bu tanıma uyan ülkelerin olup olmadığını, ne kadar destek verildiğini vesaire gösteren raporlar istenebilir. Bu tür bir yasa, ilk başta bir tür trolleme olarak görülüp ciddiye alınmasa bile eğer ona bağlı kalınır ve disiplinle uygulanırsa bir süre sonra ABD dahil bazı ülkelerin PKK ve fetö'ye yönelik yaklaşımlarını somut şekilde etkileme ve hatta değiştirme sonucunu yaratabilir. Türk dış politika fikir sektöründe yeni ve orijinal fikirlere karşı “bu da nereden çıktı” şeklinde standart bir tepki verme alışkanlığı var. Bu sektörün yaratıcılık katsayısı oldukça düşük. Herkes oyun kurmaktan, büyük oyuncu olmaktan bahsediyor ama onun için ortaya koyulan fikir ve taktikler çok cılız ve zayıf. Bu tür önerilerin reddedilse bile en azından ciddi olarak tartışılması yanlış olmaz kanısındayız.

Küçük bir ara not Halkbank

Halkbank konusunda da yürütmenin mahkeme üzerindeki etkisi bazen gösterilmek istediği kadar sıfır ya da ona yakın değilse de sonuçta mutlak da değil. Ama mahkemenin kararının ikili ilişkilerin gidişatından bağımsız olmayacağı söylenebilir. ABD tarafındaki çeşitli odaklar bu meseleye ülkelerinin yanlış yapan ülkeleri cezalandırma hak ve kapasitesi, bu yolla emsal ve caydırıcılık yaratma, Türkiye'nin avukatlarının mahkemeyi yok sayma eğilimini cezalandırma, Türkiye'yi dış politikada benzer adımlar atmaktan kaçındırma, nükleer rejim ve onu zorlayan ülkelerin cezalandırılması gibi amaçlarla yaklaşıyorlar.

Mahkeme ile yönetim arasında, Trump döneminde malum nedenlerle değilse bile Biden döneminde kuytularda uygun fısıldaşmalar olmayacağına inanmak zor. Muhtemelen her davada farklılıklar olsa da bu Türkiye için özel bir muamele değil. Ancak Almanya-Rusya ile deniz boru hattı boru hattında da görüldüğü gibi, ABD'nin bu tek taraflı sınır-aşan hukuki egemenlik ve ceza verme anlayışı (belki de şımarıklığı”) müttefikler arasında da tepki yaratıyor. Almanya yukarıda bahsedilen örnekten oldukça rahatsız. Ama bu rahatsızlığı duyan ülkelerin birleşip ABD'yi bu tür adımlardan vazgeçmeye zorlamaları da kısa vadede gerçekleşecek bir şey değil. Ama orta ve uzun vadede ABD finans sistemine ya da onun elinin kolunun uzandığı mekanizmaların dışına yeni alternatif kanallar açılabileceği söyleniyor. Avrupalılar Trump İran nükleer anlaşmasından ayrıldıktan sonra İran'ı yatıştırmak için bu tür bir şey denediler ama bu anlamlı bir sonuç yaratmadı. Uzun vadede belki bir şeyler olabilir. Ama söylemeye gerek yok “uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız.”

“Reform”a imkan ve zaman verilecek mi?

Biden açısından Türkiye ve Erdoğan'ın fazla ürküp Rusya, İran ve Çin'e yanaşmasını ve Batı kulübünden daha da uzaklaşmasını engellemek ile işlerin son 4 yıldaki gibi yürümeyeceği mesajını vermek arasında yürütülmesi gereken ince bir çizgi var. Erdoğan'ın daha Biden göreve gelmeden attığı ve atacağı izlenimi ya da sözü verdiği adımlara bir şans tanınacak mı? Yoksa bunlar göz boyama, aldatma ve oyalama taktikleri olarak mı görülecek? Erdoğan ve Türkiye'den daha önce ve daha çok içeride demokratikleşme konusunda adımlar atması mı istenecek, yoksa s400 gibi ABD için daha somut ve ivedi anlam ve önemi olan meseleler mi öncelenecek?  Biden ve ekibi Türkiye'nin son yıllarda iyi kötü (daha çok beceriksizce yürütüldüğü için kötü!) kazandığı kendi başına hareket etme, kendi çıkarını belirleme, çevresindeki bölgelerde etkin ve ön alıcı olma, diğer önemli stratejik aktörlerle artan ilişkiler geliştirme gibi eğilimleri tersine çevirmeye mi çalışacak? Yoksa belli şart ve derecelerde bu "yenilikleri" kabullenecek mi? Türkiye gibi tarih, büyüklük, kimlik ve konumu olan bir ülkeden Belçika'dan beklenen türden bir ittifak disiplini beklemek gerçekçi ve akıllıca mı? Özellikle de birçok konuda az veya çok bilerek veya bilmeyerek Türkiye'nin farklılığı ona bazen hiç de kibar olmayan şekillerde hatırlatılıyorken?

S400

Türkiye'nin karşılığında benzer önemde bir şey almadan S400 meselesinde ciddi derecede geri adam atma ihtimali yüksek değil. Bu ancak Ankara ile Moskova arasında geçtiğimiz yıl Suriye'de yaşanan askeri gerilime benzer bir şeyi tekrarlaması durumunda değişebilir. Karabağ krizinde görüldüğü gibi Moskova bu konuda oldukça dikkatli görünüyor. Ama tabii bu bir kaza yaşanmayacağını garantisi de değil. O tür bir şey tekrarlanırsa Türkiye S400'den vazgeçebilir. Ama şu an için ABD'nin en fazla umabileceği herhalde sistemin kullanılmadan kutu içinde tutulması olacak, ki ABD’nin PKK ve fetö’ye yaklaşımında temel, geri çevrilmesi imkansız bir adım atılmadan belki bu bile sorunlu. ABD’nin davranışını değiştirmek için S400 iyi bir yol değildi, ki zaten doğru bile “satılamadı.” Ama şimdi paradoksal bir şekilde hem koz hem de elimizde patlayabilecek bir bomba haline geldi. Burada belki bu sürecin ABD gözetimi altında kutuda tutulup tutulmaması gibi şeylerin pazarlığı yapılabilir. Ama bu durumda bile ABD özellikle Kongre ama yönetimi de çok acıtıcı olmasa da bazı müeyyideleri yürürlüğe koymak zorunda hissedebilir. Bunun nedeni bir yandan Türkiye'ye duyulan alerji ise de ayrıca ileride başka aktörlerin benzer adımlar atmalarını caydırma ihtiyacı da söz konusu. 

"Interagency, interagency, interagency"

Zaman zaman bizim de düştüğümüz önemli bir hata, şu ya da bu aktör bize yakın ya da uzak demek ya da düşünmek gibi kolaycılığa kaçmak. Elbette aktörler yönetimler ve onları oluşturan bireylerin belli eğilim ve sempatileri ya da antepatileri oluyor ve bunlar önemsiz değil. Ama bunlar siyasetin tek ve hatta en önemli belirleyicisi olmak zorunda da değiller. Hemen her aktöre karşı meselelerin tamamını görecek, ilişkinin, oyun alanının tamamını 360 derece görecek şekilde politika oluşturmak, müzakere stratejisi dizayn etmek, kamuoyunu şekillendirmek gerekiyor. Türk-ABD ilişkisinin onlarca kalemi, bunların her birinin altında çok daha fazla sayıda dallanmış alt meseleler ve bunların "sonsuz sayıda" nüansı var. Amerikalılar bizden daha zeki oldukları için değil ama doğru işlediğinde alanın tamamını incelikle görmelerini ve kullanmalarını sağlayan bir "interagency" makinesine sahipler. Türkiye’ye (ya da Mısır'a) karşı politika oluştururken istihbarat, ekonomi, asimetrik bağımlılık vs vesaire gibi üstünlüklerin yanında farklı alanlardan farklı parçaları bir araya getirip karşı tarafın bilmediği ya da hazır olmadığı bir anda onun önüne fazla direnmeden ya da ne olduğunu anlamadan ve sonra fark ettiğinde de belki geç olacak şekilde talepler, formüller, çözümler, paketler sunabiliyor. Bu tür bir üstünlüğe Rusya'nın da kısmen bize karşı sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bizim de değişik devlet kurumlarının değişik konularda koordineli düşünüp hareket etme kapasitesini arttırmamız hemen her aktöre ama özellikle ABD'ye karşı çıkarımızı daha iyi korumak için gerekli. Siyasi liderlerimiz bu yolla biz ne olduğunu anlamadan önümüze konan “küçük harfle yazılmış çözümleri” analiz edip tuzaklara düşmekten kaçınabilir, kendileri daha yaratıcı ve kalıcı karşı öneriler sunabilir. Bu tür bir kapasitenin edinilmesi başka birçok şeyin yanında Türkiye'ye duyulan saygıyı da arttıracaktır. Bunun alternatifi ya ütülmek ya da sürekli ütülme endişesiyle yaşayarak yapılan her öneriyi reddetmek olabilir. Burada bahsedilen elbette bir günde kazanılabilecek bir beceri değil. Bu bir süreç, çaba gelişme ve derece meselesi. 

Biden ekibi tecrübeli, tanıdık, pragmatik ama… Ama ne?

Biden yönetimi daha tecrübeli, analitik, ani kararlar vermektense düşünüp taşınıp hareket etmeye çalışan kişilerden kurulu olacak. En azından Trump yönetimine kıyasla. Ama bunlar yine de otomatik olarak daha rasyonel, Türkiye için daha öngörülebilir, anlaşılabilir ve iş yapılabilir bir ortak olacakları anlamına gelmiyor. Çünkü kendileri görmese ve kabul etmek istemeseler de önemli bazı entellektüel bagajlar ile geliyorlar. Yahudi Amerikalı Tony Blinken dış politika ekibinde Türkiye’yi muhtemelen en iyi bilen isim olacak. Blinken 1999’da Clinton’ın TBMM’de yaptığı genelde oldukça iyi hatırlanan konuşmayı yazan isimdi. (Bu tür konuşmalara genelde çok kişi katkı yapar ama esas yazar o biliniyor). Blinken Ulusal Güvenlik Konseyi’nde Avrupa’dan sorumlu pozisyon, Başkan’ın konuşmalarnı yazan ekip üyesi ve UGK’nın 2 numarası gibi görevlerde bulundu. Dışişleri’nde de 2 numara oldu. Biden’ın Senato Dışişleri Komisyonu Başkanlığı döneminde ve Irak savaşını desteklemesi sürecinde ve sonra Irak’ın üçe bölünmesini önerdiği sırada onunla çalıştı. Diğer önemli isim Ulusal Güvenlik Danışmanı Jack Sullivan ise son dönemde ABD dış politikasının Amerikan halkının çıkarlaına nasıl daha iyi hizmet etmesi üzerine kafa yormuş biri ve İran anlaşmasının (Wendy Sherman ile beraber) muhtemelen en önemli iki isminden biriydi. Savunma Bakanlığı’na aday gösterilen siyah Amerikalı Lloyd Austin Irak’taki Amerikan güçlerinin ve sonra da Centcom’un komutanlığını yaptı. YPG ile askeri ilişki onun döneminde başladı. Suriyeli muhaliflerin eğitilme fiyaskosu da. Siyaset oluşturma konusunda diğer iki isimden bir parça geride olabilir. Bu üçlü Türkiye açısından mükemmel olmasa da kağıt üzerinde çok sorunlu değil. Ama unutmayalım, YPG’ye askeri destek verilmesi bu üçlün hepsinin ve Fetö darbesine göz yumulması ve belki de daha kötüsü de muhtemelen ilk ikisinin içinde olmuş olduğu süreçlerdi. Blinken Suriye halkının yaşadıkları hakkında ciddi duygusal rahatsızlık (ve belki de sorumluluk) yaşıyor gibi görünüyor. Bu üçlü Türkiye’nin kuyusunu kazmak isteyebilecek bir ekip gibi görünmüyor. Ama unutmayalım, bu tür bir şeye Obama onlardan da uzak görünüyordu ama Suriye’nin üçte birinin PKK’ya verilmesi ve ABD’nin habersiz olması çok düşük ihtimal olan 15 Temmuz darbesi onun döneminde gerçekleşti.

Ve tabii Biden da bu dönemde Başkan Yardımcısıydı. Başkan yardımcıları genelde çok hassas kararların uzağında tutulur. Cheney bunun çok büyük bir istisnasıydı. Biden ise onun kadar merkezi ve etkili bir rolü olmasa da Obama’nın kişisel olarak sıcak ilişki içinde olduğu, muhakeme gücüne hayran olmasa da bir çok önemli konuda sürece dahil ettiği ve dinlediği bir isimdi. (Biden 1990’daki Irak Savaşı’na karşı olmuş, 2003’tekini desteklemiş, Bin Laden operasyonuna şüpheyle yaklaşmıştı. Bu liste uzatılabilir ama burada duralım). Obama sonradan Blinken dahil Biden’ın birçok danışmanını önemli görevlere getirdi. Türkiye için çok kritik yukarıdaki iki karardan Biden’ın da haberdar olduğunu düşünebiliriz. Ama belki Amerikan istihbaratının Obama’yı bile uyutmuş olma ihtimali olan 15 Temmuz darbesi hakkında tam emin olmamalıyız. Küçük bir not, ABD darbe gecesi kötü bir karne gösterdikten sonra Türkiye’yı ziyaret etmekte de gecikmiş, ve o ziyareti de Biden gerçekleştirmişti. Bu ekip içinde bizimle ilgili esas yükü Blinken’ın omuzlaması beklenebilir. Trump ve Pompeo’dan sonra Dışişleri’ni rehabilite edip dış politika yapma ve yürütme sürecinin önemli bir aktörü haline getirmek isteyecek Blinken diğer önemli meselelerin izin verdiği ölçüde Ankara’nın sık bir ziyaretçisi olabilir. Ayrıca siyaset planlama geçmişi olan Blinken bu ekipte Türkiye’nin toptan kaybedilmesinin bölgesel ve küresel olumsuz etkisinin en fazla farkında olacak isim olabilir. Sullivan da aynı görevde bulundu ama onun da dış politikanın iç politik ve ekonomik yönü hakkında daha hassas olmasını bekleyebiliriz. Bakanlığa getirilmesi bir parça şaşırtan, hatta belki hayal kırıklığı yaratan ama muhtemelen biraz hırpalansa da Kongre’den emekli olmasının üzerinden henüz 7 yıl geçmediği için özel izin alacak Savunma Bakanı (adayı) Austin de Hulusi Akar ile yakın mesai yapacaktır. Çok flaş bir karakteri olmayan, sessiz ve mütevazı bir kişiliği olduğu söylense de aradaki konulara aşina olan Austin ilişkinin kırılmasının en önemli nedenleri arasındaki YPG problemine yaratıcı formüller getirebilecek mi göreceğiz.  Elbette yukarıdakiler söz konusu isimlerin geçmişlerinden gelen ve oldukça kalın fırça darbeleriyle çizilen çizgiler. Gelecek elbette geçmişin üzerinde yükselse de çoğu kez lineer ve öngörülebilir değildir. Bu oyuncular geçmişlerini, orada edindikleri tecrübe ve çıkardıkları dersleri unutmayacaklar ama bazen kendilerini oldukça yeni durumlarda da bulabilirler, bazı temel görüşlerini esnetebilirler hatta tersine çevirebilirler. Trendler, geçmiş birikimler, karakterler, dış gelişmeler, krizler, kurumsal ve (iç) sistemik eğilimler, kariyer-medya-tarihi şöhret kaygıları, zaman baskısı gibi faktörler birbirleriyle çarpıştığında ortaya zaman zaman şaşırtıcı sonuçlar çıkabilir. Bizim şu aşamada yapabileceğimiz temel bilinenleri alt alta yazmak ve ama gelişmeleri öngörebilmek için bunun da yeterli olmayabileceğini unutmamak.  

Demokrasiler Birliği ve Türkiye’nin içi

Biden’ın atabileceği adımlardan biri BM, G7 ve G20’nin yanında Demokrasiler Birliği kurmak olabilir. Böyle bir yapının Türkiye'yi dışarıda bırakma ihtimali yüksek. Bu girişimin faydası ülkeleri içerde olmaya teşvik etmesi, riski ise dışarıda kalan ülkelerin küsüp başka arayışlara girmeleri olabilir. Bu tartışmalı projenin hayata geçirilip geçirilmeyeceği belli değil ama konuşulmasının bile belli bir etkisi olabilir.  Biden bir yıl kadar önce New York Times yazı işleri ile toplantısında Türkiye'de muhalefete daha fazla destek vermekten bahsetmişti. Bu henüz daha partisinin adayı bile olmayan bir politikacının öylesine ettiği bir söz müydü, yoksa Biden’ın pratiğe konacak temel bir eğilimini mi yansıtıyor, bilmiyoruz. Ama olacaka da bu desteğin şekli, büyüklüğü, zamanlaması ve yöntemi gibi sorular akla geliyor. Türk muhalefeti  ABD tarafından a) desteklenmekten, b) destekleniyor görünmekten memnun olacaklar mı, nasıl etkilenecekler? Hangi muhalefet? Hepsine mi, bir kısmına mı? Destek sözlü ve manevi mi olacak, maddi mi? Açık mı, gizli mi? İktidar, genel kamuoyu, piyasalar, Türk seçmeni bu desteğe nasıl karşılık verecek? ABD’nin Türkiye’deki seçimin bir unsuru olması sağlıklı mı, akıllıca mı? Geri teperse? Muhalefet bu görüntüden kaçarsa? Sadece cevabı zor bu soruları sorup bırakmak daha doğru belki ama şu spekülasyonları yapmadan da edemiyor insan: İktidar bunu medyada, sandıkta ve belki daha öncesinde adli takip yapmak için kullanır ve muhalefetin tamamını ya da bir kısmını ABD’nin maşası olarak sunarsa. Denebilir ki, bunu zaten yapmıyor mu? Evet ama bunu öylesine söylemekle bunun için ABD Başkanı’nın kendi sözlerini ve belki de gözle görülebilecek somut adımlarını kanıt olarak göstermek arasında önemli fark olabilir. Erdoğan bu yönde bir girişime karşı (belki daha o gelmeden) ABD’yi yatıştıracak adımlar mı atar, yoksa artık ABD ile konuşulacak, iş yapılacak bir şey olmadığını düşünüp köpüleri atar mı? Muhtemelen ikisinin arasında ve belki de zikzaklı bir şeyler. 

Biden’la beraber en azından ilk başta ve bir süre Erdoğan da Amerika'ya bakışını değiştirecek gibi. Kendince bir kaç küçük ödünle Biden ile yürüyen bir ilişki kurmaya çalışabilir. Bu yeterli olur mu?

Erdoğan Trump döneminde Rusya ile ABD arasında kendince tatlı bir nokta bulmuş gibiydi. Şimdi bu dengenin sürdürülmesi daha zor hale gelecek muhtemelen. Ayrıca Türk ekonomisinin ve AB ile ilişkisinin kötüleşmesi, bölgedeki yalnızlığının artması, partisinin kamuoyu desteğinin gerilemesi, içinden çıkanları da içeren muhalefet partileri kataloğunun büyümesi ve bunların beraber hareket etme konusunda gösterdikleri istek ve becerinin artması, kendi partisi içinde bile hoşnutsuzluğun olduğu yönündeki haberler, koronanın başta ekonomi ama onunla sınırlı olmayan menfi etkisi ve Caatsa gibi zamana bağlı ve bizim kontrolümüzde olmayan bombaların varlığı Erdoğan’ın alıştığı erteleme, uyutma, kısmen yatıştırma, kısmen efelenme politikasının devamını güçleştirebilir. Bir tür “Houdini” olduğunu defalarca kanıtlamış olsa da Erdoğan iktidarının en zor dönemine giriyor olabilir.    

“Sopalar tamam. Havucu da görelim”

Biden’ın Türkiye’ye olası yaklaşımındaki kritik ve belirsiz nokta şu:

1) Hem demokrasi ve insan hakları, hem de

2) Türk dış politika tercihleri hakkında çeşitli sözlü eleştiriler,

3) Halkbank konusundaki gibi yasal süreçler,

4) AB ile beraber “parmak sallama” ve 

5) belki Türkiye’nin problemli olduğu Yunanistan gibi aktörlere diplomatik ve hatta belki de askeri destek,

6) Caatsa gibi ambargo menülerinin arasından ekonomik acı içerecek maddeler seçme,

7) PYD YPG’ye askeri destek ve korumayı arttırma gibi “sopaların” yanında, Biden’ın Türkiye’ye sunabileceği, ya da belki sadece hissettirebileceği havuçlar, yaratıcı ödüller ne? Sırf sopa ile işleri halletmek, ilişkiyi istenilen noktaya getirmek umuluyorsa sonuç çok muhtemelen iki taraf için de hüsran olur. Biden ekibinin Türkiye için bir de ödül paketi dizayn etmesi gerekir. “Daha büyük sopa,” tamam, yani tamam değil tabii ama, bunun yanında bir de “daha büyük havuç sepeti” olmalı. Bu konuya da aşağıda “büyük pazarlık” adı altında döneceğiz. Ayrıca Biden açısından Türkiye ile Erdoğan'ı eşitlemek, birini engelleyeceğim, sınırlayacağım, cezalandırılacağını derken koskoca ülkeye bunu yapmak, Türkiye'nin meşru ve vazgeçilmez çıkarlarını görmezden gelmek ya da en fazla onları telaffuz etmek ama pratikte neredeyse yok saymak önemli bir hata olur ve muhtemelen Türk halkının ABD’ye ve onun yanlısı yerel güçlere bakışını olumsuz etkiler.

“Yuvaya dönüş” nasıl olacak?

Türkiye Erdoğan döneminde ya da daha sonra Batı’ya, "yuvaya döndüğünde/dönerse" bu “kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırmış”, suçlu, özür diler, pes etmiş bir dönme olmamalı. Batı'nın Türkiye'nin temel güvenlik meselelerine yaklaşımında anlamlı olumlu değişim ve Türkiye'nin farklı bir NATO üyesi olduğunu kabulü bu dönüşün sonuçları arasında yer almalı. "PKK'ya yardım etmeye devam edecek misiniz? Fetö'ye?" Bunları yapan bir Batı'nın Türkiye'nin yardımına koşacağını umabilir miyiz?  Bir söz de, Batı'ya kafa tutanlara ve tutacaklara? 1) amaç ondan kurtulmak, "kapıyı da arkamızdan çarpmak" olmamalı. Amaç orada kalıp, kalmanın nimetlerinden olabildiğince faydalanıp, bu arada temel, "bize anamızın sütü kadar helal" çıkarlarımızı koruyabilmek olmalı. 2) Bu da ancak akılla, hesapla, bilgiyle, birlik içinde, kararlılıkla, kurnazlıkla, sabırla, yaratıcılıkla (ama çok da değil!), bazı acıları göre göze alarak, ama onlarla nihai amaç arasında gerçekçi ilişkiler kurarak olur. Duygusallık, şov, tribünlere oynama, içeriyi sürekli kutuplaştırma, farklı fikirlere tahammül edememe, dışarıda kendine sürekli yeni düşmanlar yaratma ile muhtemelen olmaz.

Asya faktörü

Buraya belki şu da eklenebilir: ABD’nin Türkiye’nin sınırlarının uzağında özellikle Çin veya K.Kore ile ciddi askeri gerilim ve belki de çatışma yaşanmasının sürpriz olmayacağı (%20?) onyıllar yaşayacağız. Bu tür bir gelişmenin kendisi veya etkisi ciddi boyutta ve uzun süreli olursa bunun bölgemize, buradaki meselelere ve Türkiye’ye bakış için de önemli sonuçları olabilir. Çin ile savaşın içinde ya da eşiğinde (imiş gibi hisseden) bir Amerika Türkiye’nin bazı taleplerine direnmekte daha güçsüz ya da isteksiz olabilir. Böyle bir Amerika’ya bütün dünya ve Orta Doğu farklı görünebilir.  Biden Türkiye'nin ciddi derecede ve geri dönmeyecek şekilde elden kaçmasından ne kadar endişelenecek? Bu yönde adım ve gelişmeler karşısında Türkiye’nin gönlünü alma mı, yoksa cezayı ve acıyı arttırarak onu durdurma yoluna mı girecek? Türkiye'yi elde etmek için hangi büyüklükte havuç ve sopalar kullanacak, bunların sıralaması ne olacak? Önce “bir sert yapıp Ankara'yı kıvama getirmeye mi çalışacak, yoksa Erdoğan'ın en azından kısmen Biden'ı öngörerek attığı bazı ılımlı adımları fark edip onlara karşılık vermek mi isteyecek? 

Önümüzdeki dönemde ABD'nin Türkiye'ye bakışını etkileyebilecek ve karmaşıklaştırabilecek başka bir faktör de ABD'nin İran, Rusya ve daha az derecede de olsa Çin'e yönelik politikalarında Türkiye'yi kendine daha fazla çekme çabası olabilir. Birçok istisnası ve karmaşıklığı olsa da ABD'nin bu ülkelerle yaşadığı çatışmaların derinleşmesi Türkiye'yi yanında tutma ihtiyacını arttırabilir. Bu tür gelişmeler ilk başta Türkiye'nin manevra alanını genişletici etki yapabilecekse de, Türkiye'nin belli bir Batı disiplinine tabi olması ve riayet etmesi yönünde baskıları arttırıcı etkisi de görülebilir. Biden her ne kadar İran ile müzakere masasına ve anlaşmaya dönmek istiyor gibi görünse de,

1) İsrail bu süreci baltalamaya çalıştığı için,

2) ABD Tahran'a onun kabul etmekte zorlanacağı yeni şartlar öne sürerse,

3) İran'daki seçim müzakereyi zorlaştıran bir ekip ve sonuç doğurursa, ya da bu tür başka faktörlerin etkisiyle sonuca varılacağı garanti değildir. Önümüzdeki dönemde İran rejimini nükleer konuda ciddi bir iç tartışma ve zor bir karar beklemektedir. İsrail ve ABD'nin İran'ın nükleer yolunu tıkamakta kararlı olduklarını kanıtlamaları, bunda ısrar etmenin zaman, para, insan, siyasi sermaye kaybı olduğunu düşündürtebileceği gibi, İsrail ve Batı'nın askeri baskısından kurtulmanın belki de tek yolunun nükleer kapasite edilmek olduğu sonucuna da varılabilir. İki karar da kolay olmayacak. Eğer ABD-İsrail-Batı ile İran ilişkisi buhranlı bir döneme girerse Türkiye'nin rengini belli etmesi istenebilir. Aynı şeyi Rusya ile ilişkiler  için de söz konusu olabilir. Özetlemek gerekirse Türkiye-ABD ilişkileri sadece ikili dosyalar üzerinden okunamaz ve anlaşılamaz. Bunu demek ilişki tamamen başka şeylerin alt kümesidir anlamına da gelmiyor elbette. 

Bu tür konularda lineer projeksiyonlar yapmak riskli ise de, Çin'in hem ekonomik, teknolojik, askeri, hem de bunların sonucunda jeopolitik güçlenmesinin ve ilerlemesinin devam edeceğini varsaymak makul gibi görünüyor. Türkiye'nin Çin'in yakınımıza daha çok geldiği, daha aktif olduğu, istemese bile çeşitli mesele ve çatışmalara daha ilgili olacağı bir döneme hazırlıklı olması gerekiyor. Bu Türkiye'ye nasıl fırsat belirsizlik ve belki de risk ve maliyetler sunacak? Ayrıca ABD ve müttefiklerinin Çin ile Güneydoğu Asya'da askeri bir çatışma yaşama ihtimalleri de hiç yok değil. Bu durumda ABD'nin bizim bölgemize güç projekte etme istek ve kapasitesi belki geçici bir süre, belki daha fazla, belki kısmen belki ciddi şekilde azalabilir. Bu tür bir gelişme ABD'nin Türkiye'ye "benim yokluğumda buralara sen göz kulak ol" demeye mi yönlendirir, yoksa Türkiye'ye güven ve umudunu kaybetmiş bir ABD bu rolü Türkiye dışında ve belki de Türkiye karşıtı bir aktör ya da gruba mı verir? Rolün Türkiye'ye verilmesi ve Ankara'nın bunu kabul etmesi, bize bazı imkanlar sunarken bazı açılardan da normalde kabul etmekte isteksiz olacağımız inisiyatifler almak zorunda bırakabilir. Daha somutlaştırmak gerekirse, Çin ile askeri çatışma yaşayan ya da sürekli bunun eşiğinde dolanan bir ABD'nin YPG'yi Türkiye'ye karşı korumak için daha az istek, kaynak ve çabası olur. Ama ABD'nin bölgede vekili rolünü kabul eden bir Türkiye'de IŞİD vari aktörlere ve belki İran ve hatta Rusya gibi aktörlere karşı daha Batılı pozisyonlar almak zorunda kalabilir. ABD'nin Türkiye'ye güvenmeyip bölgede İsrail, BAE, Fransa, Mısır, Yunanistan gibi aktörleri öne çıkarması, ya da zaten bu yönde eğilim gösterecek bu aktörlerin önünü kapamaması da bir ihtimaldir ve herhalde bu tür bir şey Türkiye için sıkıntı yaratır. Böyle bir paragraf yazdıktan sonra şu hatırlatmayı koymazsak yanıltıcı olur: ABD'nin Ortadoğu'da sorumluluk ve askeri varlığını azaltıp Asya'ya yönelmesi, Çin ile sürekli askeri gerilim yaşaması kaçınılmaz değil. Ama herhalde bilim-kurgu da değil. 

Sonuç: Biden, Türk iç siyaseti, ilişkinin muhasebesi ve “büyük pazarlık”

Biden'ın Türkiye'ye bakışında Ankara'daki iktidarın doğal ömrünün neresinde, hangi sayfasında olduğuna dair yapacağı analiz ve tahmini önemli olabilir. “Bir ayağı çukurda” bir iktidar ile onun ömrünü uzatacak büyük uzlaşılara varma isteği daha sınırlı olur. Erdoğan ve bloğunun zayıfladığını düşünen Biden yönetimi bu süreci durdurmak istemeyebilir ve hatta belki hızlandırmaya çalışabilir. Öte yandan ABD bu konuda yapacağı tahminin doğruluğundan kesin emin de olamaz. Ama yine de bir yandan hem Erdoğan'ın alternatiflerini, onların iktidara gelmesi durumunda kendine yönelik olası pozisyonlarını, onların güç ve şansını nasıl etkileyebileceğini, ama aynı zamanda onların “Amerika'nın adamları” olduğu algısını yaratmaktan nasıl kaçınabileceğini hesaplamak zorunda olacak. Türkiye'de geçmiş dönemlerde ABD'nin desteklediği aktör olmak siyasilerin, partilerin ve bazı fikirlerin albenisini arttırıyordu. Belki bu nedenle siyasete girmeyi ya da liderliğe oynamayı düşünen birçok isim sadece ABD'ye gitmekle kalmıyor bunun bilinmesini istiyor ve ABD'nin kendisine sıcak baktığı imajını vermeye çalışıyordu. Ama tabii o köprülerin altından çok sular aktı. Bugün bu tür adımların geri tepmesi pekala mümkün. Hem muhalefet partileri hem de onların içindeki lider adayları ABD ile arasındaki açı ve mesafe konusunda geçmiştekine göre daha dikkatli ve nüanslı olmalı. Bugün Türk kamuoyunda ABD'ye bakıştaki genel olumsuz eğilim nedeniyle  “Washington'ın adamı” olarak görünmek sizi tartışmalı hale getirip kariyeriniz üzerinde riskli ve belki de ölümcül bir etki yapabilir. Ama çok “kıvırıyormuş” gibi görünmeden şunu da söyleyelim, eğer Erdoğan iktidarının sonu ekonomik ve siyasi olarak çok olaylı, buhranlı ve başarısız bir şekilde gelirse, son 20 yılda doğruluğu kabul görmüş birçok genelleme de bir anda boşluğa düşebilir. Örneğin, "Erdoğan başarısız oldu çünkü Batı ile gerekli gereksiz çok kavgaya girdi, onunla ilişkileri doğru yönetemedi" şeklinde bir düşünce hakim olursa Batı ile yakın olmak bir dezavantaj olmaktan çıkabilir. Siyasiler, "Batı ile ilişkileri ben düzeltirim, kredileri, yatırımları ben çekerim, ambargoları ben kaldırırım, kavgayı ben bitiririm" diyerek popülerlik kazanabileceklerini de düşünebilirler. 

Dış politika elbette matematik değil. Ama sadece havada uçuşan soyut kavramlar da değil. Türk-Amerikan ilişkilerinin bir parça basitleştirmeye ihtiyacı var. Bundan kastım, tarafların birbirlerine yaptıkları,

1) faydalar,

2) "yanlışlar",

3) gidebilecekleri başka kapılar,

4) bunların dezavantajları, bedelleri, riskleri vsnin titiz bir çetelesinin tutulması. Bu tür şeyler bir parça subjektif olabilir tabii. Bana "çok büyük bir yanlış" gibi gelen şey karşı taraf için "küçük bir yanlış anlama ya da zorunluluk" olabilir. Olsun. Yine de taraflar önce kendi başlarına, sonra da ellerindeki defteri karşısındaki ile paylaşarak bir tür mahsuplaşmaya gidebilirler, belki de gitmeliler. Yoksa iki taraf da karşı tarafın hatalı ve suçlu olduğunda ısrar ederek duvara toslayacağız. Bu tür bir çetele tutulduğunda belki Türkiye'nin S400 almasının esas nedenin hava savunma ihtiyacından bile önce 15 Temmuz travması ve darbe hakkında ABD’ye duyulan şüphe olduğu anlaşılır. Eminim karşı tarafın da bize bazen anlaşılmaz gelen yanlış hareketlerinin gördüğümüzün ötesinde kendilerince daha makul, derin ve önemli neden ve açıklamaları vardır. Bu metodun ilişkideki yanlış anlamalarını tek başına ortadan kaldıracağını iddia ve umut ediyor değiliz elbette. Ama yine de bu egzersiz faydalı bir başlangıç olabilir. Belki bu tür bir şey önce devlet dışı aktörler kanalı ile başlatılabilir. Bu ekiplerin içinde görevden yeni ayrılmış kişilerin olması faydalı olur. Ancak katılımcıların bunların dışında isimleri de içermesi meselelere yeni bakış açıları getirmek için gerekli olabilir. Buradan çıkacak metinler karar alıcılara ilişkiyi kurtarmak için yeni fikirler, başlangıç noktaları, kaçınılması gereken tuzaklar listeleri sunabilir. Ama şu da var, ABD'nin, "bizim yaptıklarımız sizi çok kırıyormuş, yaralıyormuş, zarar veriyormuş, güveninizi sarsıyormuş. Halbuki bizim niyetimiz hiç bunlar değildi" demelerinin yeteceği safhayı geçmiş olabiliriz.

Bunun dışında her iki taraftaki uzmanların küçük, teknik, sınırlı uzlaşmaların yanında ve ötesinde, belki ilk başta biraz ihtiraslı ve hayalci gibi görünebilecek “radikal” bazı “büyük pazarlık” modelleri üzerinde de çalışması faydalı olabilir. İlişki çok sayıda, birbiriyle ilişkili ve 3. tarafların karmaşıklaştırdığı bir problem yumağı haline geldi. Hatta öyle ki artık aynı kredi katı borç faizinin faizi gibi artık her anlaşmazlık yeni başka anlaşmazlık, güvensizlik ve çatışma alanları yaratıyor. Bunları çözme işini tek tek ve zamana yayarak yapmak giderek imkansız hale gelebilir. Onun yerine bizim ilişki uzayının, ilişki dosyalarının tamamına ve aralarındaki ilişkilere hakim olmakta yaşadığımız sıkıntı nedeniyle bir parça tereddütle önersek de bir “büyük pazarlık” yaklaşımının buradan çıkış için gerekli olabileceğini düşünüyoruz. Bu büyük paketin içinde ne olacağı ve nasıl doldurulacağı elbette çok daha önemli. Karşı tarafın bu tür bir yaklaşıma nasıl yaklaşabileceğini de bilmiyoruz. Bu tür birçok konuda karşılıklı acılı ödünleri içeren genel bir uzlaşma tek tek bakıldığında bizim için zorlu bazı ödünleri de içerebilir. Ama a) genel paketin tamamı olumlu olursa, b) bu yolla çok tehlikeli sulara sürüklenen ilişkideki kötüye belki de felakete gidiş durdurulabilirse bu en azından düşünmeye değer bir yaklaşım olabilir.  Biz burada tam ciddi, iddialı ve ısrarcı olmadan sadece bir rnek olsun diye şöyle bir örnek vermekle yetinelim: “ben S400’den vazgeçip senden buradaki maddi kaybımı dikkate alarak indirimli fiyata Patriot alayım, PKK unsurlarından arındığına ikna olursam PYD-YPG’ye ilişmeme sözü vereyim, sen de F35’e beni dahil et, bir daha ambargo tehdidine başvurmayacağın garantisi ver, Fetö’nün 15 Temmuz darbesindeki rolünü objektif olarak araştır, bu meseleyi sadece mahkemelere atma, bu yapının ilişkiyi zehirlemek dışında bir yaraı olmayacağını gör, Doğu Akdeniz’de benim (Türkiye’nin) diyalog talebimi destekle” gibi. “Hatta belki İsrail ile aramın düzelmesine yardımcı olabilir, Şam’ın halkını daha fazla ezmesini beraber zorlaştırabilir, Kafkaslarda son gelişme ile artan Türk rolü ve pozisyonunu (senin de çıkarına olduğunu fark ederek) destekleyebilirsin. Bu arada ben de sana artık ‘eyy’ diye falan fazla seslenmeyeceğim. Ama belki sen de Kongre’ne ‘Türklerle yeni bir sürece giriyoruz, onu zorlamaktan kaçının’ dersin.” Gibi. Bunlar aceleyle, fazla düşünmeden yazılmış ve eminim okuyan birçok kişiyi kızdıracak “sorumsuz” ve ısrarcı olmadığımız öneriler. Bu paket(ler)in içine konacak şeyler değişebilir, burada önemli olan şey şu: çok sayıda, çok boyutlu, çok teknik, uzun dönemdir gündemde olmasına rağmen çözülemeyen mesele ve çatışmaları (bunların çözülmemesinde çıkarı olan iki taraftaki iç ve dış odakları da hatırlayarak)  tek tek çözmenin oldukça zor ve imkansız olması. Yaratıcı, iyi düşünülmüş ve müzakere edilmiş büyük bir paket, bir tür “şok terapi” olabilir hastalıklı bu ilişki için. Ama bu fikir teknik ve kavramsal olarak doğruysa bile taraflarda bunu akıl edip, becerip uygulayabilecek kapasite ve eğilim olduğundan da emin değiliz. Ama en azından bu yoldan belki yine gayrı- ya da yarı-resmi bir kol ilerleyebilir. Aksi takdirde, çok dramatik olmak istemiyoruz ama, uzun süredir kayalıklı bölgede seyreden Türk-Amerikan ilişkisi gemisinin kıyıya vurma riski var. Sadece kıyıya vursa hadi neyse, sert bir kayaya çarpıp batması da.

 

Not: Yazının ilk versiyonunda Biden'ın eyaleti yanlışlıkla Maryland yazılmıştır"

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şanlı Bahadır Koç

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Amerika Araştırmaları Uzmanı

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof.Dr. Alaeddin Yalçınkaya   - 22-10-2021

Suriye İç Savaşı ve Suriye Türkmenleri

Suriye'nin doğusunda ABD himayesindeki "teröristan" devleti kök salmaya başlarken yine ABD ve Fransa'nın desteği ile adalar istikametinden, namluları Türkiye'ye yönelik silah yığınakları hızla yükselmektedir.