SALGIN VE BİZ: “BİZ, ESKİ BİZ DEĞİLİZ”

Yazan  04 Mayıs 2020

Sosyal yaşamı kısa zaman içinde dönüşüme uğratarak, bir anda dünyayı değiştiren bir doğal(!) olayla karşı karşıyayız.

Robotların, yapay zekânın, nesnelerin internetinin, yeni küresel düzenin, en önemlisi, her ne kadar ülke olarak, bu dönüşümden nasibimizi almakta geri kalmış da olsak, ‘teknolojik göçmen’ kuşağının, yerini ‘teknoloji ile büyüyen’ kuşağa bıraktığı geçiş döneminin konuşulduğu; bu dönüşümün sosyolojik, ekonomik etkilerinin tartışıldığı bir dönemde; risklerden arındırılmış, iyi korunan, tüm risklere karşı önlemlerin alındığı hayatlara bile sızan bir tehdit, beklenmedik bir yerden vurdu insanlığı.

“Laboratuvarda mı üretilmiş”, “hayvanlardan mı bulaşmış”, hatta, “yoksa biyolojik savaş bu muymuş”; “yüz tanıma teknolojisini en iyi kullanan ülkelerden biri, bu savaşın ilk adımını mı atmış” soruları arasında, sebepten çok, sonuçları konuşmaya çalışacağız.  

Avrupa’nın nüfusunun üçte birini kaybetmesine sebep olan veba salgını sonucu, feodalitenin sona ermesine sebep olan sosyal değişim ortadayken; beş ay içinde bitmesi beklenen, nispeten sınırlandırılmış bir salgın, hayatımızda kalıcı etkiler yapacak mı, tarihin akışını etkileyen olaylar arasında sayılacak mı?

İngiltere, Hollanda, İrlanda, Belçika, İtalya, İsveç gibi ülkelerde, ‘Covid-19 yayıyor’ söylentileri ile 5G istasyonlarına yapılan saldırılar, bunlarla ilgili hükümetlerin aldığı önlemler, gelişmiş addedilen toplumlardaki kafa karışıklığını anlatmaya yeter sanırım. Kaldı ki, Covid-19’u yaydığı söylenen bu istasyonlarla ilgili, komplo teorileri yıllardır, kendisini doktor ve bilim insanı olarak tanıtan kişilerce sosyal medyada konuşuluyor.  

Dünya Sağlık Örgütü’nün: “kablosuz teknolojilere maruz kalmanın, sağlık problemleri ile ilintilendirilecek bir etkisi gözlenmemiştir” açıklamasına rağmen, bu argümanlar bile, son zamanlarda, AB ve hinterlandında bir grubu bir araya getirip, eylemler düzenletmeye muktedir bir ‘asabiyye’ oluşturabiliyor. Bizim gündemimizde yer bulamasa bile; Facebook geçtiğimiz ay iki ayrı ‘Stop 5G’ grubunu engelledi ve yine Facebook’a ait olan Whatsapp’ta içeriğin birden fazla kullanıcıya yönlendirilmesinin engellenmesi de Avrupa’da bu grupların ve üyelerinin hızla artmasına bağlanıyor.  

Bununla birlikte, Fransa’da bu iddialarla ilgili bir tahkikat başlatıldı ve AB’nin merkezi olan Brüksel’de merkezi hükümet, operatörlerin 5G’yi sunmalarını engelleyecek kadar, sıkı çevre kuralları uygulamaya koydu. 

Artık, sağlam bir temele dayanmayan bir argüman bile, anti teknolojik bir hareket ortaya çıkarıp harekete geçirmeye yetebiliyor. ABD’nin, Avrupa’ya, 5G altyapı kurulumunda, Çinli Huawei firmasının donanımlarını, ulusal güvenlik kaygısıyla, kullanmamaları konusunda baskılarını not etmek de gerekiyor. Polonya, Estonya gibi, ABD yanlısı yeni NATO ülkelerinin dışında, Avrupa’nın bu tepkiye karşılıksız göründüğünü de.  

Aslında, salgının sosyal açıdan bir sonucunu henüz yazının başında ifade ettiğimizden, durmayıp, devam edelim ve ilk olarak, etkilerin en zor gözlenebileceği ve salgınla en zor ilintilendirilebileceği alandan başlayalım.

Sosyal açıdan etkilerini, nominalist bakış açısı ile, her ülkenin ayrı dinamikleri olduğunu göz önüne alarak, yakın ülkelerde benzer sonuçları gözleyecek olmamıza rağmen, genelleme yapmayarak, ülkemiz açısından değerlendirmeye çalışalım. Nitekim, bu tür bir salgın, birey hürriyeti fikri üzerine kurulmuş ülkelerde neyi değiştirebilir ki? Kendimizi karıştırıp da, bazı okuyanların ilgisini kaybetmeden, yani zülfiyare dokunmadan, sorulacak asıl soru şudur; virüsün kaynağı olan Çin’de ve Çin gibi otokratik rejimlerde; demokratikleşme talebi mi artar, yoksa rejimin daha da baskıcı olması karşısındaki engeller mi ortadan kalkar? İnsanların, fikir ve vicdan hürriyeti ile ilgili talepleri mi daha öncelikli olur, yoksa sağlık ve temel ihtiyaçları ile ilgili olanları mı? Reel sektördeki sıkıntılardan etkilenen yönetici, emekçi ve sermayedar; ekonomik kayıplarının telafisi ile mi daha ilgilidir, yoksa farklı kesimlerin fikir ve düşüncelerini ifadesi ile mi? Kısa dönemde, ekonominin ayakta kalması, toplumsal bir buhranı tetikleyecek istihdam sıkıntılarının önlenmesi mi daha elzemdir, yoksa gelecekle ilgili adımların atılması mı? Hangisi, salgın anında tercih edilir?  

Hürriyet fikri üzerinde mutabık, AB özelindeki yukarıdaki çarpıcı örnek, esasen, söz konusu fikir ve uygulamalarının tartışıldığı ülkemiz için dahi bir ipucu vermekte. 

Toplumumuz, teknoloji sonucu, değişimden başı dönmüş bir halde, yakın gördüğü kanallardan gelecek, her yeni bilgiyi; karar mekanizmasının, en yüksek ağırlığa sahip verisi olarak değerlendirmeye hazır halde bekliyor.

Kültürel kutuplaşmanın, siyasi kutuplaşmaya dönüşmesi ve akabinde siyasi kutuplaşmanın, yine kültürel kutuplaşmaya dönüşmesine yetecek kadar uzun bir süre geçmesi sonucunda; geri dönülmez gibi görünen bir toplumsal ayrışmanın dili, siyasetin dili haline geldi. Yöneten de, yönetmeye talip olan da; kültürel bölünme üzerinde tepinenin, ‘kendi cenahında’ sürdürülebilir kolay zaferler elde ettiğini gördü. Karşı cenahı da cezbedecek söylem geliştirmek ve bu söylemlere kendi cenahından gelecek tepkilerle başa çıkmak zahmeti; ‘erdem’ kavramı gibi yabancılaştı.

Salgın öncesi; ulusal medyanın yeni düzeni, sosyal medya ve bu mecrada kullanılan ‘algoritmaların’ etkisi ile sadece kendi cenahının perspektifinden haberlerle gündemi takip eden kitleler; salgın sonrası eve kapanarak, karşı cenahla etkileşimlerini tamamen kaybettiler. İdeolojilerin yenilenerek, gelişmesinin kaynağı olan ‘makul ve aykırı sesler’ bu izolasyonla birlikte, kimliksiz, ‘güvenilmez’ kişilikler olarak algılanmaya başladılar.  

Aynı geçmişi paylaşan ve muhtemel ki aynı kaderi paylaşacak olan kitleler arasında, salgınla birlikte hayatımıza giren, somut ‘sosyal mesafe’ kavramı gibi, ama adı konulmamış, bir ‘soyut sosyal mesafe’ hayatımızdaki yerine, tamamen, yerleşti.

Kanaat önderlerinin itibarsızlaşması veya hayatın normal akışı içinde etkilerini kaybetmeleri durumunda, yerlerini dolduracak olanların ortaya koyacakları ‘asabiyye’ ve bu asabiyyeye bağlı söylemleri kabullenmeye; toplumun, ne kadar hazır olduğunu ifade etmeye çalıştık. Salgından kaynaklı, kısıtlamalar arttıkça, kitleler arası ‘soyut sosyal mesafenin’ de artması mukadder görünüyor.

Burada, son dönemde, interdisipliner eğitimden, transdisipliner eğitime, yeni yaklaşımlarla, genel bilgiyi topluma yaymak adına azami çabayı gösteren ‘muassır medeniyete’ inat; cahilleşen münevverlerimiz ve kutsal kavramları ve milli hassasiyetleri pespaye bir şekilde kullanan; sosyal medya faaliyetleri ile Covid-19 aşısını bulacak olanlardan, ülkenin ekonomik bağımsızlığını sağlayacak formülleri geliştirenlere kadar; çeşit çeşit ve her cenahtan, müptezel ‘bilim insanlarının’ da bu mesafeye katkısını belirtmek gerekiyor.

Sosyal dayanışma kampanyalarının, doğru uygulanacak sosyal güvenlik politikalarının, muhtemel bir patlamanın önündeki en ciddi engeller olduğunu da ifade ederek, ekonomik etkilere geçelim.

TÜKETİM

 Ülkemiz orta ve üst gelir grubunun, ‘siyah kuğu’* durumları için çözüm olarak gördüğü, Türk vatandaşlığı yanında, genellikle para veya yatırım karşılığı elde edilebilen, gelişmiş ülke vatandaşlığının ve bu ülkelerde mevduat olarak tutulan ‘kefen paralarının’ da anlamlı olmadığı bir durum ile karşı karşıya geldik. Bu yüzyılda, bu kadar yayılması beklenmeyen salgının, tüketim, tasarruf ve yatırım tercihlerinde de farklılık yaratacağı açıktır.

Hatta, farklı gelir gruplarının, tüketim alışkanlıklarını daha da farklılaştıracak olması da muhtemeldir. Üst gelir grubunun, salgın sürecinde harcayamadığı gelir ve birikimlerini, salgın sonrasında alışılmadık şekilde harcamaya başlayacağı ifade edilirken, diğerlerinin tasarrufa daha çok yöneleceği konuşuluyor. Son dönemde hayatımıza yerleşen tüketim alışkanlıklarının zamanla değişeceği hususunda işaretler var. Örnek olarak; ülkemizde orta gelir grubunda yer alan, genç ve orta yaş tüketicilerin, bir süredir tercih ettikleri, güvenlikli, ortak alanları olan lüks sitelerdeki apartman daireleri yerine; müstakil, bahçeli konut arayışına girmeleri, bu tür konutların fiyat ve kiralarında artışa sebep olmuştur.  

EKONOMİ

Covid-19 salgını ekonomilerin de korkulu rüyası haline gelmiştir. Virüs öncesi de bahsedilen resesyon beklentisi, kendini hissettirmeye başlamıştır. Önce finansal piyasaları vuran salgın, dışarı çıkamayan ve ekonomik yaşama entegre olamayan insanların tüketim taleplerinin, zorunlu harcamalar dışında durma noktasına gelmesi ile, reel sektörü de ciddi şekilde etkilemeye başlamıştır. Tüm dünyada alınan ekonomik tedbirler bir yandan talebi canlandırmaya yönelik gelir transferi şeklinde olurken diğer taraftan, virüs salgınından en fazla etkilenen sektörlerden başlamak üzere şimdilik kısa vadeli ancak, ilerleyen dönemlerde daha uzun vadeye yayılacağı kesin olan, bir takım tedbirlerin uygulanmasına neden olmuştur.  

Halihazırda vurgulanan konu; ‘virüsün ekonomi genelinde ve sektörlerde yaratacağı tahribat ve bu süreçten ekonomik olarak nasıl çıkılacağı’ olmakla birlikte, meselenin arka planında yatan, kuramsal tartışmalar gündemde değildir. Pek çok kesim tarafından sıkıcı bulunan ve bu nedenle zaten tercih edilmeyen kuramsal tartışmaların önemi ise geleceği şekillendirme gücünden gelmektedir. Virüs sonrası dönemin öngörülmesi açısından bu analizler önem arz etmektedir.   

Bu dönemin ekonomik tartışmalarının merkezinde, kuşkusuz, “Keynes” yer almaktadır. 1929 sonrası dönemde Keynes’in söylediği ve artık hepimizin aşina olduğu savı, talep eksikliğinden kaynaklanan ekonomik yavaşlamayı engellemek için, kamu harcamalarını kullanmaktı. Bilinenin ötesinde Keynes’in hedefi, yaşanmakta olan krizin teorisini yazmak değil, bundan daha da önemli olarak iktisatçıların düşünüş biçimini değiştirmekti. Zira, Genel Teoriyi kaleme aldığı sıralarda Bernard Shaw’a yazdığı mektupta Keynes şunu söylemektedir: “Bununla birlikte, benim ruh halimi anlamanız için, iktisat teorisi konusunda yazdığım kitabın, dünyanın iktisadi sorunları üzerindeki düşünme biçiminde, büyük bir devrim yapacağına inandığımı bilmeniz gerekir”.

Yani, iktisat teorisinden ziyade, düşünme sistematiği oluşturmak gibi büyük bir hedefi olan Keynes’in fikirleri, 2008 global krizi ertesi, tekrar hararetli bir şekilde tartışılmaya başlandı. Her ne kadar çok ciddi iktisatçılar Keynes’in Genel Teorisi’nin “kötü düzenlenmiş”, “kötü yazılmış”, “çelişkiler” ve “muğlaklıklar” içeren bir kitap olduğunu söyleseler de; Keynes, kendinden sonrasını önemli ölçüde dönüştürmeyi başardı.  

Keynes’in tam olarak ne demek istediği konusunda, bazen, birbiriyle uzlaştırılamayacak kadar büyük farklılıklar içeren yaklaşımlar geliştirildi. Bunların başında ‘Yeni Keynesyenler’ gelmektedir. 1970’lerde ortaya çıkan Yeni Keynesyen akımın amacı, 1970’lerde gözden düşen Keynesyen iktisada yeniden itibar kazandırmak ve bu bağlamda, Yeni Klasik iktisatçılar tarafından yöneltilen eleştirilere ikna edici cevaplar sağlayacak şekilde Keynesyen iktisadın makroekonomik çerçevesini, mikroekonomik temellerle yeniden formüle etmekti. Bunda da başarılı oldular.  

Keynes’in iktisada getirdiği devrim niteliğindeki en büyük yenilik, ekonomiye makro bakmasıdır. Klasiklerin genel eğiliminden farklı olarak, Keynes makro değişkenler ve bunlar arasındaki ilişkiler üzerinde yoğunlaşmaktadır. Piyasa mekanizmasının aksaklıkları ve katılıklarını bertaraf etmek üzere kamu maliyesi ve para politikalarının dönüştürücü ve yönlendirici etkilerine başvurulmasının önemine işaret etmektedir.

Yeni Keynesyen iktisatçılar ise, makro teorinin mikro temellerini oluşturmaya yönelik, iki farklı koldan yürümüşlerdir: Birinci gruptakiler, nominal fiyatlar ve ücretlerdeki katılıklar üzerinde durmuşlardır. İkinci gruptakiler ise eksik enformasyon ve piyasa başarısızlığı konularını işlemişlerdir. Tüm bu teorik tartışmalar bir yana, sonuç olarak Yeni Keynesyenler de, piyasa mekanizmasının önceliğinden taviz vermeksizin, farklı politikalar yoluyla da olsa ekonomiye müdahale edilmesi gerektiği görüşünü savunmuşlardır. 

Yeni Keynesyenler genelde, ekonomiyi tam istihdama yöneltecek güçlerin var olduğu şeklindeki klasik görüşü paylaşırlar. Ancak piyasa mekanizmasındaki aksaklıklar sebebiyle, bunun sağlıklı bir şekilde çalışmadığını söylerler ve bu nedenle hükümet müdahalesini önerirler.

Keynes’in, özellikle kriz dönemlerinde kamu harcamalarının artması gerektiği tespiti, tüm gerçekliğiyle önümüzde durmaktadır.

Bugün geldiğimiz noktada hükümetler, para basmaktan başlayarak, ellerindeki tüm araçlar ile virüsün ekonomik etkilerine karşı mücadele etmektedirler. Yani Keynesyen politikalar bugün itibariyle zirve yapmış durumdadır. Aynı zamanda, Yeni Keynesyen müdahaleler de ekonomideki aksaklıkların yaşandığı noktalarda devreye sokulmuştur. Örneğin maske pazarında fiyatların yükseldiğini gören iktidar pazara müdahale ederek, sorunu giderme amacıyla tedbirler uygulamaya koymuştur.  Tüm sektörler genelinde çalışacak olan “Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu”nun, fahiş fiyat artışı ve stokçuluk uygulamaları karşısında firmalara ceza vererek piyasaları regüle etmesi beklenmektedir. Virüs sonrası dönemde de bu müdahaleler devam edecek ve süreçte kamunun ekonomideki konumu ve gücü artmış bir şekilde çıkılacaktır. Borçlanarak ya da para basarak da olsa virüsün ekonomik etkileri ile mücadele eden kamunun iktidar alanı genişleyecektir. 

ÖZEL SEKTÖR  

Sermaye birikimi eksikliği ile birlikte, büyüyen ekonomimizin yeni aktörlerinin kaynak ihtiyaçları; büyümenin dış kaynakla gerçekleşmesini zorunlu kıldı. Dış kaynak ile büyüyen reel sektörümüz, geçtiğimiz senelerde yaşanan, yüksek faiz ve yavaşlayan büyüme ile büyük bir sarsıntı geçirdi. Yapısal reformları gerçekleştirme konusunda eleştirilebilecek olan ekonomi yönetimi, kısa dönemli ve gerçekten pratik çözümlerle ekonominin büyük zararlar görmesini engelledi. Geçmişte sürekli ifade edilen, kredi hacmindeki büyümenin özellikle ticari kredilerde gerçekleşmesi isteği, karşılık buldu. Yıllardır etkin şekilde kullanılmayan, Kredi Garanti Fonu, reel sektörümüzün finansman ihtiyacını karşılayarak, derman oldu. Bu tür kredilerin, tasfiye kayıtlı olarak verilmesi; geçtiğimiz sene sonunda, vade sonundaki ihtiyaçlarla ilgili soru işaretleri yaratırken, korkulan olmadı ve salgından kaynaklanan ek finansman ihtiyacı da aynı kaynakla karşılandı. Bugün, bankaların, bürokratik sebeplerle gecikmeleri ve özel bankaların çekingen davranmaları dışında, reel sektörün finansmanı ile ilgili alınan kararlar isabetlidir ve fayda sağlamıştır. Bu kararların ve kısa süreli çalışma ödeneği gibi sosyal güvenlik politikalarının; salgın ile mücadele kapsamında verilen sokağa çıkma yasağı kararının ekonominin çarklarını durdurmasının önüne geçtiği söylenebilir.      

Bununla birlikte, özel sektörde, çalışma koşulları ve hedefler açısından, tüketici tarafında olduğu gibi, Covid-19 sonrasında kısmi bir değişim ve dönüşüm yaşanacaktır. Kesin olan şu ki “sosyal mesafe” kavramı her daim tüm aktivitelerin belirleyicisi olacaktır.  

İşletmelerin faaliyetlerinin sürdürülebilirliği için, işletmelerde gerekli yeni organizasyonel yapılanmanın sağlanması gerekmektedir. Bunun için firmaların, ofislerinde ya da tesislerinde kısıtlı ya da tam personelle faaliyetlerine devam ederken; virüse yönelik önlemleri tam anlamıyla almalarını sağlayacak kontrol sistemlerini oluşturmaları gerekecektir. İşyeri, ofis ya da tesis ortamında, gerekli tedbirlerin alınması, hem halk sağlığı anlamında virüsün yayılmasının önüne geçilmesi, hem de iş güvenliği bağlamında zorunlu olacaktır. Ancak işverenin, tedbirlerinin etkinliğini ve alınan tedbirlerin uygulanması noktasında çalışanların hassasiyetini kontrol altında tutması gerekmektedir. Rassal olarak yapılacak kontroller ya da çalışanın inisiyatifine bırakılan uygulamalardan ziyade, bir sistem dahilinde salgın ile iş ortamında mücadelenin gerçekleştirilmesi yerinde olacaktır. Zira, ulusal çapta alınan tedbirlerin gevşetilmesi ve kademeli olarak, ücretsiz izinli bulunan çalışanların işe dönmeleri ile birlikte, çok sayıda firmada, salgının yayılmasını engelleyici mücadelenin sistematik temelde yürümesi gerekmektedir.

Bu noktada bir diğer kritik gelişme, ofis ortamında salgından kaynaklanan herhangi bir hukuki anlaşmazlık durumunda, tarafların sorumluluklarının belirlenmesidir. Zira, hukukçular, önümüzdeki dönemde mahkemelerde ciddi sayıda davanın açılacağını; çalışanlardan birbirlerine bulaşan, ya da çalışma ortamında yayılan, virüs kaynaklı, işçi ve işveren kesimini karşı karşıya getirecek çok sayıda iş/tazminat davasının gündeme geleceğini dile getirmektedirler. Hali hazırda çok sayıda şirket, söz konusu hukuki sorumluluk nedeniyle belirsizlik yaşamakta, ofis/fabrika ortamında yeni dönemin çalışma koşullarını tasarlamaktadır. İşverenin çalışma ortamını salgın ile mücadeleye yönelik yeniden tasarlaması, sosyal mesafeyi gözeten koşullar oluşturulması gerekmektedir. Bu noktada inovatif çözümler de geliştirilebilecektir. Nesnelerin interneti (IoT) sistemi ile çalışanların fabrikada/ofiste sosyal mesafeyi koruyup korumadıkları, üretim yerinin hangi noktalarının sosyal mesafeye uygun olmadığı tespit edilecektir.  

DİĞER BEKLENTİLER

Virüs süreci ile birlikte dijitalleşme eğiliminin hızlanması ve pek çok hizmetin dijitale kayması zaten bilinen bir gelişmedir. Özellikle orta ve yüksek teknoloji ile üretimde, küresel değer zincirinde hızlı bir kopma yaşanması olası değildir. Ülkelerin üretim altyapıları uzun yıllarda kurulmakta, bu nedenle hızlı sıçramalar meydana gelmemektedir. İthalata bağımlılığın azalması, ülkelerin üretimde kendilerine yeter hale gelmeleri, özellikle sanayi ürünlerinde, çok zaman almaktadır. Bu nedenle sanayideki değer zincirinde bir dönüşüm oldukça zaman alacaktır. Ancak tarım gibi dönüşüme daha açık alanlarda, ülkelerin yeterliliklerini sorgulayacakları ve bu alanda çok daha farklı politikaları uygulamaya koyacakları düşünülmektedir.  

Aynı zamanda bu tür sektörlerde; tedarik zincirinde, yavaş da olsa, kopmaların etkisiyle, zincirin kısalacağı ifade edilebilir. Üretim yerinde tüketimin cazip hale geleceği, e-ticaretin hayatımıza tamamen nüfuz edeceği bir dönemin başladığı herkesin malumudur. Tabii ki, özellikle ülkemiz gibi büyük sayılabilecek pazarlarda; gıda ve perakende sektörü gelişecek, turizm sektörü ise dönüşecektir. Kısa dönemde, büyük, ‘her şey dahil’ turizm tesisleri cazibesini yitirecek, hatta uygulanacak yaptırımlarla, mevcudiyetini sürdürmekte zorlanacak, küçük, butik hizmet veren oteller ve günlük kiralamalarla müstakil ve izole alanlar sunan tesisler cazip hale gelecektir.  

Evden çalışma pratiğinin zorunlu olarak hayatımıza girmesi, kolay kabullenilmesini sağladı. Bu durum, özellikle Kobilerin; nitelikli istihdama daha kolay ulaşımını, tüm ülke pazarına yayılma cesaretini ve organizasyon yeteneğini geliştirecektir. Uzaktan çalışmayı, toplanmayı sağlayacak uygulamaların hayatımıza daha çok gireceğini ve değer kazanacağını söyleyebiliriz. Sanal toplantı imkânı veren ‘Zoom’ programının (çok tartışılan güvenlik açıklarına rağmen) yanında, uygulamalar ve platformların içerisinde haberleşme, sanal toplantı imkânı veren ‘Twilio’ gibi programlar ve ‘Upwork’ gibi dışarıdan, sözleşmeli çalışma -freelancer- platformları da bir anda popüler oldu. Ülkemizde de bu tür platformların daha çok değer kazanacağını düşünüyoruz.  

Az gelişmiş ülkelerde virüsün ekonomik etkilerini azaltmaya yönelik olarak, IMF ve Dünya Bankası çok daha aktif olacak, bu durum söz konusu ülkelerin küresel (neoliberal) politikalara olan bağımlılığını artıracaktır. Ülkelerin vergi gelirlerini artırmaya yönelik atacakları adımların başında gümrük vergilerinin yükseltilmesi olacaktır ki bu da virüs salgını sonrası dönemde dış ticaret hadlerinde kısmi bir yükselişi beraberinde getirecektir. Ancak bu durum da en fazla ticaret sapmasına yol açacak, özellikle Çin ile ticaretin azalmasına sebebiyet verecek, ancak uzun dönemde ülkelerin birbirlerine verecekleri tavizler sonrasında küresel ticaret, yeniden virüs salgını öncesi konumuna gelecektir.  

Bununla birlikte, Avrupa Birliği’nin salgın ile mücadelede yaşattığı hayal kırıklığını, Dünya Sağlık Örgütü’nün, Çin’de başlayan salgını, çok geç kabul etmesi ve bununla mücadeledeki yetersizliğini, çağdaş dünyanın değerlendireceğini ifade etmek gerekiyor. Özellikle Avrupa ülkeleri, ileride kendi ayakları üzerinde durabilecek şekilde, önlemler almaya başlayacaklar. İtalya ve İspanya’da yaşananlar başta olmak üzere, salgın deneyiminin, Avrupa Birliği’nin geleceğinde rol oynayacağı görülüyor.   

TEKNOLOJİNİN SALGIN SÜRECİNDE KULLANIM ÖRNEĞİ

Yazımızın sonunda, başta sözünü ettiğimiz, ülkemizin hızlı bir şekilde üzerinde çalışması gerektiğini düşündüğümüz, teknoloji ve yenilikçi kavramlara ve bu kavramların, salgın durumlarında dahi nasıl kullanılabileceğine dönelim. Okuyanları sıkmamak adına, bu örneği en sona sakladık.  

11 Eylül sonrası, nasıl bütün imkanlar teröre karşı önlem almak amacıyla kullanıldıysa; bu salgın sonrası da aynı şekilde, teknolojik imkanların sağlık alanında daha yoğun kullanılacağı açıktır. 

Yapay zekâ, hali hazırda sağlık uygulamalarında, son yıllarda diğer teknolojilerden bağımsız olarak daha agresif bir şekilde kullanılmaya başlanmıştı.  Covid-19’un salgın olarak dünyada hızlıca yayılması ile birlikte de, ‘Erken Tanı Amaçlı Yapay Zekâ Uygulamaları’ öne çıkmaya başladı. 

Dünya, daha önce çiçek hastalığı ile mücadelede dijital sistemlerin başarısını gözlemlemişti. O durumda da amaç, Covid-19 salgınında olduğu gibi, önce hastaya ulaşmak ve bunun için agresif bir ön tanı çalışması yapmaktı. Günümüzde de yapay zekâ, şehirlerde alınacak karantina karalarında, ya da biraz daha genel anlamda; ülke için alınacak kararlarda, alınacak tedbirlerin gerekliliği noktasında ve bu tedbirler alındığı takdirde etkisinin ne olacağının anlaşılması adına, aktif olarak kullanılmaya başlanmıştır.   

Bununla beraber, toplum sağlığı açısından bakıldığında vakanın nereden gelip, kimlerle yayıldığının bulunmasında, özetle filyasyon çalışmasında, yapay zekâ uygulamaları kullanılmaktadır. Dünyada bu sistemin örneği; sağlık bakanlıklarıyla beraber Kuzey Amerika’da aktif kullanılmaya başlanan, ‘Blue Dot’ firmasının ‘Insights’ ürünüdür.  

Bu sistem kendini ispatlamıştır ve halihazırda teşhis sisteminde kullanılmaktadır. Yapay zekânın diğer teknolojilerle entegre kullanımı sonucunda minimum hatayla bulabildiği vakalar ise daha çok, akciğer tomogrofisi üzerinden 3 boyutlu modelleme ve sonrasındaki pnömoni teşhisidir.  

Bununla birlikte, yapay zekâ ile teşhis konusunda en başarılı ülke Güney Kore olmuştur. Yapay zekâ tabanlı hızlı tanı kiti, Güney Kore’de 3 haftada geliştirilmiş ve 1 hafta içinde Avrupa

Birliği’nden onay almıştır. Bu da yapay zekânın hızını ve gücünü göstermektedir. Ancak, bunun altında, geçmişe dayalı bir tecrübe mevcuttur. Güney Kore, 2015 yılındaki Mers salgınında, akıllı karantina sistemi oluşturmuştur.  Burada amaç, hasta izleme sistemi ile, hastanın  yerlerin ve görüşmüş olduğu kişilerin kayıt altında tutularak yayılımın önüne geçilmesidir. Salgının başladığı anda Güney Kore bu sistemi direkt devreye almış ve bu şekilde, doğru kişilere, doğru testleri hızlı bir şekilde gerçekleştirmiştir.

Bu başarının ardından, Avrupa devletleri de teknoloji firmalarına, ellerindeki verileri ‘makine öğrenmesi’ ve ‘derin öğrenme’ modellerinde kullanmaları amacıyla açmaya başlamışlardır. Avrupa’nın ana hedefi ise, hastalığı geçiren ama hiçbir belirti göstermeyen kesime yönelik bir teşhis sistemi ortaya koyabilmektir.  

Daha çok hastalık verisine sahip ve verilerle daha çok zaman geçirmiş olan Çin ise, X-ray bilgileri ve CT-Bilgisayarlı Tomografi- görüntüleri üzerinden ön tanı ile beraber radyolojik verileri işleyen tavsiye sistemlerini doktorların kullanımına sunmuştur.  

Covid-19 salgını için, yapay zekâ ile beraber, en çok kullanılan bir diğer teknoloji de “arttırılmış gerçekliktir’.  

Örneğin; bulunduğunuz noktada hapşırıp/öksürdüğünüzde nerelere olası olarak damlacık yayıldığını ve buna bağlı olarak, nereleri temizlemeniz gerektiğini anlatan, halkı bilinçlendiren ve bunu da ilgili gerçek görüntü üzerine animatif görüntüleri işleyen çalışmalar dünyada kullanılmaya başlanmıştır. Yapay zekâ ile navigasyon sistemlerini beraber çalıştıran bir başka çalışmada, doktorun lezyona ulaşması için hangi segmentleri kontrol etmesi gerektiğini yapay zekâ destekli navigasyon ile gösterilmekte ve teşhis daha keskin bir şekilde yapılabilmektedir. Bu çalışmanın dünya üzerinde kullanılmasına ait standardizasyonu sağlayan tüm belgeler tamamlanmış durumdadır.  

Ayrıca, yapay zekânın bir başka veri işleme seçeneği olan, ‘ses işlemenin’ üzerinde yeni çalışmalara başlanmıştır. Burada hedef, kişinin bilinen/görünen enfeksiyonu olmasa bile ses değişimlerinden akciğerinde enfeksiyon olup olmadığı kontrol edilip, olası hastalık şüphesine göre tomografiye ya da teste yönlendirilmesidir.

Yapay zekâ ile, tanı ve teşhis uygulamalarının üzerinde yapılacak çalışmaların devam edeceği açıktır. Veri toplama sürecinin önemi göz önünde tutularak, ülkemizde de multidisipliner çalışmaların yapılmasının gerekliliği de çok açıktır.

REFERANSLAR

  • Spread of a Novel Influenza A (H1N1) Virus via Global Airline Transportation N Engl J Med 2009; 361:212-214 DOI: 10.1056/NEJMc0904559
  • Infectious disease implications of large-scale migration of Venezuelan nationals Journal of Travel Medicine, Volume 25, Issue 1, 2018, tay077, https://doi.org/10.1093/jtm/tay077
  • Measles and the 2019 Hajj: risk of international transmission Journal of Travel Medicine, Volume 26, Issue 6, 2019, taz058, https://doi.org/10.1093/jtm/taz058
  • Ebola virus outbreak in North Kivu and Ituri provinces, Democratic Republic of Congo, and the potential for further transmission through commercial air travel Journal of Travel Medicine, Volume 26, Issue 7, 2019, taz063, https://doi.org/10.1093/jtm/taz063
  • Travel Surveillance and Genomics Uncover a Hidden Zika Outbreak during the Waning Epidemic Cell Press Coronavirus Resource Hub Zixin Hu, Qiyang Ge, Shudi Li, Li Jin, Momiao Xiong “Artificial Intelligence Forecasting of Covid-19 in China”, Cornell University, 2020
  • Lin Li “Artificial Intelligence Distinguishes COVID-19 from Community Acquired Pneumonia on Chest CT”, Original Research Thoracic Imaging, 2020
  • Linda Wang “COVID-Net: A Tailored Deep Convolutional Neural Network Design for Detection of COVID-19 Cases from Chest X-Ray Images”, Harvard University 2020.
  • Arni S.R. Srinivasa Rao, Jose A. Vazquez “Identification of COVID-19 Can be Quicker through Artificial Intelligence framework using a Mobile Phone-Based Survey in the Populations when Cities/Towns Are Under Quarantine”, The Society for Healthcare Epidemiology of America, 2020.
  • businessinsider.com
  • theguardian.com
  • foreignpolicy.com
  • nytimes.com
  • cancerresearchuk.org
Dr. Ali Yücelen

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Misafir Yazar

ÜYE GİRİŞİ

Şifremi unuttum
  1. SON MAKALELER
  2. ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu   - 29-11-2020

Türkiye’nin Afrika ve Libya Politikası

Türkiye’nin Afrika politikasını, daha çok Sahra Altı ülkeler ile ilişkiler açısından, Kuzey Afrika’yı ise, Orta Doğu ve Kuzey Afrika (MENA) politikası olarak değerlendirmek bazı açılardan daha isabetli olabilir.