Öngörüsüzlük Ve Milli Muhalefet

3 Ekim’de AB ile Müzakereler başlaycak ilanını yapan ve ucu açık görüşmeleri Ankara’da Kızılay Meydanında Türk milletine düzenlediği festivalle zafer diye satmaya çalışan AKP hükümeti ve basındaki AB lobisi büyük bir panik içinde.

Türk halkına yönelik "algılama yönetimi" adı verilen psikolojik savaşı beraber yürüten AKP-basın ikilisi Türkiye'nin kendisinden her isteneni kabul etmiş olmasına rağmen 3 Ekim görüşmelerini başlatmama eğiliminin büyümesinden ne yapacaklarını bilemez durumdalar.

AB içinde Fransa'nın başını çektiği önemli ülkeler, Türkiye'nin Kıbrıs Rum kesimini örtülü tanımasının yeterli olmadığını ifade ederek, Rumların Kıbrıs Cumhuriyeti olarak resmen tanımasının görüşmelere başlamak için şart olduğunu ileri sürüyorlar. Defalarca altını çizdik. AB ahlaki bir zemine dayanmayan, ahde vefa ilkesine sadık olmayan, Türkiye'ye sürekli yalan söyleyen ve nihai amacı Türkiye'yi tam üye yapmak değil, parçalamak olan bir kuruluştur.

Türkiye'yi yöneten heyete ve Türk bürokrasisine hakim olmuş kör AB tutkusu, gerçeklerin görünmesine sürekli engel oldu. AB'ye tam üye olmak isteyen Türk yurttaşları ülkemizin bölünmesini mi istiyorlar? Tabii ki hayır. Ancak, tutku öylesine gözlerini kör etmiş ki, AB'nin politikalarının anlamını çözmek istemiyorlar. Çözdükleri zaman ise anlamak istemiyorlar. Anladıklarında ise AB adına özür dileyip, "olur böyle şeyler, nasılsa düzelir" şeklinde bir yaklaşım sergiliyorlar.

AB ise Türk siyasal elitinin bu yaklaşımını sonuna kadar istismar ediyor. Öyle ya Türkiye'de AB'ye karşı duran, açık ve köklü bir şekilde tam üyeliğe "HAYIR" hiçbir siyasal veya bürokratik bir direnç yok. AB sürecinin Türkiye Cumhuriyetinin altını oyduğunu gören, PKK ile mücadele kabiliyetlerinin bile elinden alındığını ifade eden Türk Silahlı Kuvvetleri bile "AB'ye karşı değiliz" diyor.

Tabii ki, Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran Ziya Gökalp-Atatürk-Türkeş çizgisinin devamı olan Milliyetçi Hareket Partisi hala "onurlu Avrupa Birlikçi" olmakta israr ederse, kime ne demeye hakkımız oluyor. AB'nin haksız, onursuz ve alçakça politikalarına karşı Türk milletinin haysiyetini temsil etmesi ve AB'nin suratına tokat gibi vurması gereken MHP neresinin onurlu olduğunu Ülkücü Harekete bile anlatamadığı politikada neden israr etmektedir? Çünkü "onurlu AB'cilik" ile "Erzurum Kongresi'nde savunulan Amerikan mandacılığı arasında" hiçbir fark yoktur. İkisi de iyi niyetle yapılmıştır ama sonucu milletin yok oluşu anlamına gelir.

Sözde onurlu AB'cilik politikası, Türk milletinin AB'ye karşı gerçek tepkisinin ortaya çıkmasına engel olmaktadır. Kendilerine Türk milliyetçilerinde bile AB karşısında önderlik edecek bir güç bulamayan Türk halkı mazlum, kırgın, kızgın yine şehit cenazelerinde göz yaşı dökmeye başlamıştır. Gözünü kan bürümüş PKK'lı teröristler ise Kuzey Irak'tan verdikleri mesajlarda "Bombalama eylemlerinde turistleri öldürmeyin, Türkleri öldürün" demektedirler.

Siyasal muhalefet perakende politikalar ile olmaz. Siyasal muhalefet güçlü, esaslı ilkeler üzerinde olur. MHP'nin etkili bir siyasal muhalefet yapabilmesi için önce Türkiye'yi iç savaş ve bölünme noktasına götüren AB ve Irak'taki Türkmenlerin yok edilmesi süreçleri karşısında sonuç alıcı bir politik tavır, duruş ve ilkeler bütünü ortaya koymalıdır. Bütün bunları yapmayan bir MHP'nin oyu yükselir mi? Buna "evet yükselir", "hayır yükselmez" diyen arkadaşlarımız var.

Bence doğru cevap, "Yükselse ne olur!" cevabıdır. Yükseldiği zaman, Türk milliyetçisi ilkeler üzerinde siyaset yapmadığımız için AB Uyum yasalarını hükümettten çekilmek için sebeb saymadık. A.Öcalan'ın idamı için gerekeni yapmadık. Daha sonra vatan ihanet dediğimiz İkiz Yasaları imzaladık. ABD'nin yolladığı Derviş'in koltuğunun altında getirdiği 15 yasaya el kaldırdık. Tahkime evet dedik dahası onunla yetinmeyim, tahkimi zaten gelmiş olan yabancı sermayeyi kapsayacak şekilde uyguladık. Elçibey rahmetlinin Türkiye'ye tedavi için getirilmesine karşı çıktık, getirenlere de " Aldığımız oy içinde radikal ülkücü oyu %7. Biz bu oyu tatmin etmek için Elçibey falan istemiyoruz. Biz bütün sağın oyuna sahip çıkacağız" dedik.

Şimdi, "Türkiye bir çiçek tarlasıdır. Farklı renkte, farklı kokuda, farklı boyda çiçekler vardır" diyerek siyaset yapan, "Ve bu partide kendisini Türk hissetmeyenlerde var. Onlar da burada siyaset yapabilmeli" diyerek MHP'yi onurlu AB'cilikten sonra "mozaikçi" yapan bir anlayışla MHP yükselse ne olur? Türkiye'ye ne faydası olur? Türklüğün hangi yüksek menfaatleri temsil edilir?

Her ülkücü "oyumuz yükseliyor mu yükselmiyor mu" şeklindeki gereksiz tartışmayı bir yana bırakıp, aziz ve canımızdan kıymetli ülkemiz ayağımızın altından gözgöre göre çekiliyor. "Bugün izlediğimiz politikalar bu felaketi engellemek için doğru politikalar mıdır?" Sorusunu kendi kendisine sormalıdır. İçinde bulunduğumuz durumu çok iyi anlayalım: Türkiye çağdaş bir Sakarya savaşı vermektedir. Çağdaş Sakarya, Kerkük-KKTC hattıdır. Sakarya Savaşı, Türkiye'nin tam bağımsızlığına büyük bir inanç ve iman, Türk gençliğinin sonsuz fedakârlığı ve Türk milletinin asil direniş gücü sayesinde kazanılmıştır.

Ancak Sakarya Savaşını kazanmamızı sağlayan bütün bunların ötesinde savaşı yöneten Mustafa Kemal Paşa'nın ve kumanda heyetinin geliştirdiği yeni muharebe metotları ile bağımsız Türkiye'ye "Ya İstiklal Ya Ölüm" diyecek şekilde inanmalarıdır. Bütün bir dünyanın karşılarında olduğu, ordunun üçte ikisinin Eskişehir- Kütahya muharebelerinden sonra dağıldığı bir ortamda bile Türk'ün iman dolu direniş gücüne olan inançları, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının başarıya ulaşmasını sağlamıştır.

İçinden geçtiğimiz günlerde Türkiye'nin Türk kimliğine meydan okunmaktadır. Güneydoğu'da alçakça bir bölücü saldırının hızla arkasına Kuzey Irak'I da alarak yürümektedir. Karadeniz bölgesinde Pontus çıbanının tekrar diriltilmeye çalışılmaktadır. Fener Rum Patrikhanesi'nin ve Ayasofya komplolarının güçlendirilmektedir. Ermeni sinsi eylemlerinin Doğu Anadolu'da etkinleşme çabası içindedir.

AB komplosu ile KKTC yok edilmeye çalışılmaktadır. İşte böyle bir durumda, MHP ve Ülkücü Hareket, Birinci Meclis'in sahip olduğu inanç ve iman ile Anadolu'daki Türk damgasına meydan okuyan iç ve dış her türlü alçakça girişime"dur" diyerek, onları Anadolu'ya gömmek için yiğit bir mücadeleyi başlatmalıdır.

Ancak bunu yapmak yerine, önce SSCB'nin sonra AB'nin hazırladığı "mozaikçi" tezleri benimseyerek Türk milliyetçilerine kabul ettirmeye çalışan, Türk tanımını "sulandıran" "bu partide kendisini Türk hissetmeyenlerde siyaset yapabilmeli" diyerek, mozaikçiliği haklı göstermeye çalışan bir siyaset Sakarya'nın ve Dumlupınar'ın değil, ancak Sevr'in altına imza atabilir.

Çok açık bir şekilde ifade edilmelidir. "Ne mutlu Türküm diyene" diye haykıramayan, kendisini Türk hissetmeyen, Türk kültürü ve tarihi dışında bir milletin tarihine sadakat duyanlar MHP'de siyaset yapmamalıdır. Onlar nerede isterlerse siyaset yapabilirler ancak MHP "Ne Mutlu Türküm diyen"lerin partisi olarak kurulmuştur ve öyle kalacaktır. Mesele MHP'nin oylarını yükselmesi veya azalması değil, MHP'nin tam bağımsız milli devleti koruyabilecek Türk milliyetçiliğini %40'larla iktidara taşımasıdır.

Son ekleyen 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Editörü