Hoşgeldiniz; Bugün 23 Kasım 2017 Perşembe

FİKİR TANKI

Yavru Vatan Elden mi Gidiyor? Emekli Büyükelçi Tugay Uluçevik yorumladı... Kıbrıs sorununda taraflar anlaşmaya yakın oldukları intibaını vermeye çalışmaktadırlar. Özellikle KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Akıncı, bu konuda titizlik ve çözüm için acelecilik göstermektedir. Sayın Akıncı demeçlerinde bir an önce çözüme ulaşmanın hem Kıbrıs Türk halkı için, hem Türkiye için, hem de Kıbrıs adasının bulunduğu bölge için faydalı sonuçlar ortaya çıkaracağını vurgulamaktadır. Önce şunu ifade edeyim: BMGS'nin ve özellikle Akıncı'nın her vesileyle "müzakerelerde büyük ilerleme sağlandığına" dair açıklamalarına esas teşkil eden sözde ilerlemeler, Kıbrıs'taki iki tarafın karşılıklı iyi niyet ve anlayışla gündemdeki maddeler üzerinde sağladıkları uzlaşılar sonucunda değil, biran evvel çözüme ulaşmak için çabalayan KKTC görüşme heyetinin verdiği özlü tavizler sayesinde gerçekleşmiştir. Diğer taraftan, Sayın Akıncı'nın her vesileyle Türk kamuoyuna yönelik olarak ifade ettiği çözümün faydalı sonuçlarına dair ümit uyandırıcı sözlerinin gerçekleşebilmesi için, her şeyden önce Ada'ya çözümle birlikte gerçek barışın gelmesi ve barışın sürmesi gerekir. Oysa AB'nin ve ABD'nin teşvikleriyle acele ile elde edilmeye çalışılan çözüm şekli Ada'da kalıcı barış ortamı yaratacak gibi görünmemektedir. Çünkü çözümün üzerine bina edildiği BM parametreleri sadece Rum - Yunan tarafının öteden beri savunduğu tezlere, ortaya attığı mesnetsiz iddialara uygun bir çözüm ortaya çıkarabilir. Nitekim de böyle olmaktadır. Çözümle birlikte her şeyden önce KKTC ortadan kalkacaktır. Oysa sadece Rumlardan oluşan ve 1960 Anayasası'na aykırı şekilde tamamen Rumlardan müteşekkil bir heyet tarafından yönetilen - tırnak içinde söylüyorum - "Kıbrıs Cumhuriyeti" yeni bir anayasa ile yoluna devam edecektir. Kıbrıs Türk Toplumu bu devlete federal bir anayasa ile yamanacaktır. Federe birim halini alacaktır. Kıbrıs Türk halkı kendi devletine, yani KKTC'ne sahip çıkamamış, KKTC'ni yaşatamamış olmanın psikolojik ezikliğini, hattâ boynu büküklüğünü yaşarken, Rum halkı kendi tezlerini hâkim kılmış, kendi devletini yaşatmış olmanın moral üstünlük duygusu içinde olacaktır. Türk Ulusu esasen tarihinin en zor dönemlerinden birini ve hattâ başlıcasını yaşamaktadır. Böyle bir durumda Kıbrıslı soydaşlarımızı, yavru vatan Kıbrıs'ı, sakat bir çözümle Rum - Yunan ortaklığına teslim etmiş olmanın moral bozukluğunun etkileri Türkiye'de de kendisini hissettirecektir. Türkiye henüz AB'ne tam üye kabul edilmeden sağlanacak sakat bir çözüm şekliyle, Kıbrıslı soydaşlarımız federasyona yamanarak AB üyesi statüsü kazanacaklardır. Kıbrıslı soydaşlarımız Rumlarla ve Yunanistan ile birlikte AB statüsü içinde bulunurken Türkiye bu statünün dışında tutulmağa devam edilecektir. Türkiye Kıbrıs'tan uzaklaştırılacak ve soydaşlarımızın bizimle yabancılaştırılması süreci başlayacaktır. Türkiye'nin günümüzdeki hasımları "Türkiye 60 senedir 'millî dava' dediği bir davasına sahip çıkamamıştır; demek ki Türkiye zafiyet içindedir" düşüncesine kapılıp Türkiye'ye yönelik meş'um emellerinde ve plânlarında daha da cesaret bulacaklar, cüretkâr hale geleceklerdir. Diğer taraftan, Rumlar ve Yunanistan "enosis", yani bir Rum/Yunan adası telâkki ettikleri Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanması, Yunanistan ile bütünleşmesi ülküsünden vazgeçmiş değillerdir. Rum tarafının Meclisi'nin 1967'de kabul ettiği "enosis" kararı hâlâ geçerliğini muhafaza etmektedir. Rum lider Anastasiadis ve Yunan yetkililer her fırsatta "Kıbrıs helenizminden" , "helenizmin ortak çıkarlarından ve hedeflerinden" söz etmektedirler. Bir süre önce de Yunan Savunma Bakanı Kammenos, Kıbrıs Adasında önce İngiliz İdaresine, daha sonra yıllarca Kıbrıs Türk halkına karşı terör eylemlerinde bulunmuş olan EOKA örgütü ile irtibatlı kuruluşları törenle ödüllendirmiştir. Bu kişinin 2015 başında Kardak kayalığımıza çelek bırakmak suretiyle bir tahrik hareketinde bulunduğunu da hatırlıyoruz. Ayrıca yine hatırlayalım: Yunanistan'da EOKA terör çetesinin anısına Atina'nın merkezine dikilen heykelin açılışını, Eroğlu ile Anastasiadis arasında müzakereleri başlatan Ortak Bildirinin yayınlandığı dönemde Yunanistan Cumhurbaşkanı ve GKRY lideri Anastasiadis'in birlikte yapmışlardır. Günümüzde de ırkçılığın, ırkçı şiddet hareketlerinin ve eylemlerinin özellikle Avrupa'da yükselişte olduğu gözden ırak tutulmamalıdır. Bu yükseliş güney Kıbrıs'ta da görülmektedir. ELAM örgütü buna örnektir. Siyasî parti haline dönüşmüş ve GKRY Meclisine girmiştir. Bunlara karşılık, ne yazık ki, KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Akıncı göreve seçildikten sonra verdiği ilk demeçte "anavatan - yavru vatan" söylemini sorgulamış ve karşı çıkmıştır. Demek isterim ki, önümüzde duran sakat çözüme ulaşıldığı takdirde, Rumların ve Yunanistan'ın Kıbrıs adasını tam bir Yunan adası haline getirme ve Ege'den sonra Kıbrıs'ta da Türkiye'yi güneyden kuşatma azmi daha da güçlenecektir. Bütün bu sebeplerle ve şimdi sözü uzatmamak için saymadığım başkaca sebeplerle önümüzdeki dönemde çözüme ulaşılsa dahi; kurulduğu zannedilen barış ortamı sürekli olamayacaktır. Çözümle birlikte, Kıbrıslı soydaşlarımızı ve Türkiye'yi, - hiç temenni etmiyorum ama - Kıbrıs'ta çeşitli gaileler bekleyecektir. Ayrıca, gerçek odur ki, müzakere sürecinde Türk tarafı ve Türkiye için çok önemli olan noktalar hakkında henüz bir mutabakat oluşmuş değildir. Federasyonun olmazsa olmaz niteliğindeki bir kurumu, yani "dönüşümlü başkanlık" konusunda, iki tarafın federasyon içindeki siyasî eşitliği konusunda, henüz Rum tarafının mutabakatı sağlanmış değildir. Çok sayıda görüş ayrılıkları, anlaşmazlıklar devam etmektedir. Bildiğiniz gibi görüşmeler Kasım ayında bir süre Kıbrıs dışında İsviçre'nin Mont Pelerin kasabasında cereyan etmiştir. Oradaki görüşmelerde Rumlar ayak sürümüştür. İlk aşama toplantılarından sonra Türk tarafı ilerleme sağlanması için toprak konularında da elini gösterecek şekilde açılımlar yapmış ve hatta taviz vermiş olmasına rağmen, Anastasiadis istişareye ihtiyaç duyduğunu söyleyerek İsviçre'den ayrılmıştır. Yunanistan Başbakanı Çipras ve Adada da kendi Ulusal Konseyi ile istişarelerde bulunmuştur. On gün sonra Mont Pelerin'de görüşmeler yeniden başladığında Rum tarafı uzlaşmaz tutumunu sürdürmüştür. Rumların masada 'vermeden alma' peşinde olduklarını daha net belli olmuştur. Kanaatimce o aşamada KKTC ve Türkiye “tamam artık buraya kadar. 15 aydır uluslararası toplumun gayretleri ve Türkiye'nin teşvikleriyle müzakere yapılmıştır. Türk tarafı olarak biz oldukça esnek davrandık ve davranmaktayız ama sonuç alamamaktayız. Federal çözümde tarafların siyasî eşitliğini sağlayan temel kurumlar ve hak ve yetkiler bile Türk tarafından esirgenmektedir. Bu süreç artık bitmiştir. Kıbrıs Türk halkı kendi iradesiyle kurduğu KKTC'yi yine kendi iradesiyle yaşatacaktır. Herkes kendi yoluna" denilmeliydi. Bu tarihî fırsat kaçırılmıştır. Maalesef, Sayın Mustafa Akıncı ve Türkiye müzakere sürecinin devamından yana tutum takınmışlardır. Neticede ABD, İngiltere, AB de devreye girmişler; Sayın Çavuşoğlu da KKTC'de temaslarda bulunmuş ve neticede BM gözetiminde müzakerelerin bu sefer de Cenevre'de devam etmesi hususunda 1 Aralık gecesi BMGS'nin Kıbrıs Özel Danışmanı'nın düzenlediği ve Akıncı ile Anastasiadis'in katıldığı akşam yemeğinde mutabakata varılmıştır. Bu mutabakata göre 9-10-11 Ocak 2017 tarihlerinde Cenevre'de, her iki taraf, yani Akıncı ve Anastasiadis, Ada'daki iki toplumun liderleri sıfatıyla masaya oturacaklardır. İki lider arasındaki görüşmelerde o vakte kadar anlaşmaya varılamamış olan konularda - çeşitli kaynaklarda henüz anlaşmaya varılamamış konuların sayısı hakkında verilen rakamlar 50 ile 300 arasında değişmektedir - anlaşma sağlanmasına çalışılacaktır. 11 Ocak'ta taraflar birbirlerine toprak ayarlamaları konusunda haritalarını sunacaklardır. 12 Ocak'tan itibaren de - BM'nin tabiriyle "Kıbrıs hakkında bir konferans" başlayacaktır. Bu konferansın bitiş tarihi belirtilmemiştir, ucu açıktır. Yine 1 Aralık akşamı yapılan açıklamada “gerektiğinde başka ilgili taraflar da konferansa davet edilecektir” denilmiştir. AB, toplantıya katılabileceğini belirtmiştir. İnternette okuduğuma göre Rusya da katılmak istemektedir. Hatta Güney Kıbrıs'taki Komünist AKEL Partisi Çin'i bile toplantıya davet etmiştir. KKTC ve Türkiye Konferansın bu şekilde katılımcı sayısı bakımından genişletilmesine kararlılıkla karşı çıkmalıdırlar. Bildiğiniz gibi KKTC ve Türkiye bu konferansı “Beşli Konferans” olarak adlandırmaktadır. Yani Kıbrıs'taki iki tarafın veya toplumun Liderleri ile 3 garantör ülke Türkiye, İngiltere ve Yunanistan'dan oluşan beşli bir konferans. Ancak Rumlar ve Yunanistan bu konferansı "Uluslararası konferans olarak" nitelendirmektedirler. Rumlar ve Yunanistan Rum tarafının Konferansa "Kıbrıs Cumhuriyeti Devleti" olarak katılmasını istemektedirler. Ve hattâ bunun böyle olacağını pervasızca söylemektedirler. Bu konuda GKRY, iktidarı ve muhalefetiyle hemfikir görünmektedir. Rumlar, ayrıca, Konferans'a AB'nin ve Güvenlik Konseyi'nin Daimî üyelerinin de katılması gerektiğini kendi mesnetsiz gerekçelerine göre anlatmaktadırlar. Yapmak istedikleri, KKTC Konferans'a "toplum" olarak katılırken, Rum Toplumunun 'Kıbrıs Cumhuriyeti Devleti" olarak Türkiye'nin karşısında oturmasını sağlamaktır. GKRY'nin ve Yunanistan'ın Konferansın kendi emellerine uygun düşen biçimde teşkilâtlandırılması ve yönetilip yönlendirilebilmesi maksadıyla çeşitli diplomasi, protokol, usul ve şekil hilelerine başvurmalarını beklemeliyiz. Rum - Yunan ortaklığının öncelikle ve önemle sözde "Kıbrıs Cumhuriyeti'nin" Konferans'ta temsil edildiği görüntüsünü verecek bir düzenleme yapılması yönünde faaliyete geçmeleri beklenmelidir. Bu konuda Türkiye ve KKTC çok dikkatli olmalıdırlar. Konferansın asıl katılımcıların sadece garantör devletlerle birlikte Kıbrıs'taki iki toplum olması gerektiğinin üzerinde durulmalıdır. BMGS nezdinde gereken teşebbüsler KKTC ile Türkiye tarafından birlikte eşgüdüm içinde yapılmalıdır. Rum - Yunan cephesi ve BM sekretaryası çeşitli hilelerle, konferanstaki taraflar içine "Kıbrıs Cumhuriyeti'ni" de dahil etmeğe çalışırlarsa, bu konferansa Kıbrıs Türk tarafının ve Türkiye'nin katılmaması gerektiği görüşündeyim. Bildiğiniz üzere Türkiye 12 Ocak'ta açılacak Konferans'a katılacaktır. Bu Konferans'ta "güvenlik ve garantiler" konusu gündemi teşkil edecektir. Bu böyle olmalıdır. Bununla beraber, Rumların üzerinde anlaşılamamış konuları garantörlerin de katılacağı toplantıda gündeme getirme çabasında olacakları beklenmelidir. Bu çok tehlikeli bir manevradır. Çünkü o zaman işin boyutları değişecektir. Rumların gizlemedikleri emeli, AB üyesi statülerinden de aldıkları güç ve cesaretle, Kıbrıs Türk tarafını saf dışı bırakarak, bütün konuları "işgalci" güç dedikleri Türkiye ile masada yüz yüze müzakere etmektir. Türkiye'nin kendilerini yani Rum yönetimini muhatap almasını sağlamaktır. Türkiye bu oyuna gelmemelidir. Bir an önce çözüm hevesinde olan Sayın Akıncı Rumların buna dönük manevralarına göz yummamalıdır. Güvenlik ve garantiler konusunda Rum tarafı ve Yunanistan tam bir görüş ve ağız birliği içinde hareket etmektedir. AB'de kendilerine destek vermektedir ve hattâ cesaretlendirmektedir. Rum - Yunan cephesi Konferansın amacının garantilerin ortadan kaldırılmasını ve Türkiye'nin Ada'daki askerî varlığının tamamen geri çekilmesini sağlamak olması gerektiğini savunuyorlar. Güvenlik ve garantiler konusunun Türkiye ve KKTC için hayatî bir konu olduğunu söylemeye lüzum görmüyorum. 1959 - 1960 mutabakatları ve antlaşmalarıyla merhum Adnan Menderes'in Başbakan olduğu dönemde Türkiye'nin Kıbrıs'ta elde ettiği fiilî ve etkin garanti hak ve yetkilerinden Türkiye'nin vazgeçebileceğini, hattâ sulandırılmasına izin verebileceğini düşünmek, tahmin ve tasavvur etmek dahi istemiyorum. Türkiye bu haklarından ve yetkilerinden vazgeçerse korkarım tarih tekerrür etmiş olacaktır. Osmanlı Devleti en güçlü devrinde 1571'de Kıbrıs'ı egemenliği altına almış, Yıkılma Devrinde 1878'de Sultan II. Abdülhamid tarafından İngiltere'ye kaptırılmıştır. 1923 Lozan Konferansı'nda İsmet Paşa Kıbrıs Adası'nın Yunanistan'a verilmesi teklif ve teşebbüslerine karşı çıkmış; bunları sonuçsuz bırakmıştır. Antlaşma'nın ilk taslağında Ada'nın kaderinin ileride tayin edilmesinde Türkiye'nin söz sahibi olmasını imkânsız kılan maddeye İsmet Paşa kararlılıkla itiraz etmiş ve maddeyi tadil ettirmiştir. Başbakan merhum Adnan Menderes Türkiye'nin uluslararası siyaset ve diplomaside yıldızının parlak olduğu bir zamanda 1959'da Kıbrıs'ı tekrar Türkiye'nin yetki ve etki alanına dâhil eden; Türk askerinin Ada'da konuşlandırılmasına imkân veren ve böylece Rum - Yunan ortaklığının "enosis" emellerini boşa çıkaran bir anlaşma yapmayı başarmıştır. Yine, Türkiye 1959 - 1960'da elde ettiği hak ve yetkileri, Başbakan merhum Bülent Ecevit ve Başbakan Yardımcısı merhum Necmettin Erbakan zamanında, CHP - MSP koalisyon Hükûmeti zamanında, Yunanistan'ın Ada'da askerî darbe yaparak enosis'i ilân teşebbüsünü önlemek üzere kullanmıştır. Kahraman Silâhlı kuvvetlerimiz 5 gün içinde hazırlanmış ve Türkiye'nin sebebiyet vermediği bir savaşı, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtımızla zaferle sonuçlandırmıştır. Türkiye bu harekâta bir savaşın muhtemel bütün risklerini, tehlikeli sonuçlarını göze alarak girişmiştir. Kıbrıslı soydaşlarımızın 21 Aralık 1963'deki Rum saldırılarından itibaren 11 yıl boyunca verdikleri şehitlere ilâve olarak Türkiye Barış harekâtımız sırasında da yüzlerce evlâdını şehit vermiştir. Yüzlerce gazimiz vardır. Barış harekâtımız Kıbrıs sorununun gerçekçi ve yaşayabilir bir çözüm şekline kavuşturulması için gerekli parametrelerin ada sathında fiilen oluşmasını sağlamıştır. Kıbrıs Türk halkı kendi bağımsız ve egemen Devletine, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne sahip olmuştur. İşte şimdi bir an önce sonuçlandırılmak istenen Kıbrıs müzakere süreci ile varılabilecek çözüm şekli, Kıbrıslı soydaşlarımızın 11 yıl hayatları pahasına enosis'e karşı direnmek suretiyle, Türkiye'nin de büyük fedakârlıklarla 1974 Barış Harekâtımız ile sağladığı bütün sonuçlarını, Rum - Yunan cephesinin emellerine uygun biçimde ortadan kaldıracaktır. Tekrar ediyorum, önümüzde duran çözüm şekli, başta KKTC'nin varlığı ve iki kesimli siyasî coğrafya olmak üzere 1974'ün bütün sonuçlarını fiilen ve hukuken sıfırla çarpacaktır. Kanaatimce gelişmeler Kıbrıs Türk varlığının geleceği ve Türkiye'nin Kıbrıs ile ilgili ve ilişkili hayatî ulusal güvenlik çıkarları açısından endişe vericidir. Bununla beraber, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Talip Erdoğan'ın, hafızam beni yanıltmıyorsa, 29 Kasım günü yaptığı bir konuşmada, mealen, "aylardır, yıllardır Kıbrıs için görüşme yapılıyor; sürekli oyalamayla geçiyor; Rumların taktiği bu; 'Hep bize verin' diyorlar. Kıbrıs'ı tamamen almak istiyorlar; hedefleri bu. Durun bakalım; neyi veriyoruz, neyi alıyorsunuz? Orada şehitlerimizin kanı var! Aç tavuk kendini buğday ambarında sanırmış, bunların yaptığı bu" şeklindeki sözlerinden, ifade etmeliyim ki, inşirah buldum; yüreğime su serpildi. Sayın Cumhurbaşkanı'nın sözleri gerçeklerin yalın bir dille ifadesidir. Rumların çözüm ile güttükleri amacın nihayet doğru bir teşhisidir. Sayın Cumhurbaşkanı'nın bu sözlerinde mündemiç hareket hattının masa başında KKTC ve Türkiye heyetlerinin söylem ve tutumlarında somut ifadelerini bulmasını dilerim ve beklerim. Bununla beraber, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın mealen naklettiğim sözlerini dile getirdiği konuşmasından bir hafta kadar sonra Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Sayın İbrahim Kalın'ın düzenlediği basın toplantısında Kıbrıs konusunda söylediği bazı sözler var. Mealen nakletmeye çalışayım. Sözcü Kalın Cenevre Konferansı'nda Türkiye'nin Sayın Cumhurbaşkanı tarafından temsil edileceğini açıkladıktan sonra şunları söylediğini hatırlıyorum: "... Türkiye Annan Plânı zamanından itibaren Kıbrıs konusunda daima 'bir adım önde olma' siyaseti izlemiştir. Bu siyasetimiz bugün de devam ediyor." Mealen böyle. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın biraz önce naklettiğim ve gerçeklerin yalın ifadesi olarak değerlendirdiğim sözlerinin karşısında Sözcü Kalın'ın bu aşamada da "Türkiye'nin bir adım önde yürüme politikası" uyguladığı ve Cenevre Konferans'ında da uygulayacağına dair beyanına bir anlam verebilmiş değilim. Kalın'ın bu sözlerini, Sayın Cumhurbaşkanı'nın Türkiye'ye yakışan sağlam bir duruşu tasvir eden ifadeleriyle bağdaştıramıyorum. Sayın Cumhurbaşkanı'nın değerlendirmeleriyle çelişkili buluyorum. Türk Hükûmeti'nin Annan Plânı döneminde uyguladığı "bir adım önde yürüme" siyaseti o zaman başarılı mı olmuş ki, Türkiye'ye ve KKTC'ne somut getirileri mi olmuş ki, şimdi yine uygulanmasına devam ediliyor? Şurası bir gerçektir: O dönemde Türkiye’nin uyguladığı ve sermaye çevrelerinin ve medyanın, belirli istisnalar dışında, yaygın biçimde desteklediği “bir adım önde yürüme” siyaseti ve yaklaşımı, ne Kıbrıs sorununun çözümünü sağlamış, ne Rum tarafı çözümü referandumda yüzde 76 nispetindeki oyla reddederken Kıbrıs Türk Tarafı’nın çözüme yüzde 65 oyla “EVET” demesi Kıbrıslı Türklerin siyasî statüsünü yükseltmiş ve üzerinden ambargoların kalkması sonucunu doğurmuş, ne de bu yaklaşım AB üyelik sürecinde Türkiye’nin önünün açılmasına katkıda bulunmuştur. Bu da Kıbrıs konusuyla ilgili ibret alınması gereken kayda değer bir gerçektir, olgudur. AB’nin ve ABD’nin Kıbrıslı Türklerin üzerindeki ambargoların kaldırılması yönünde tedbirler alacakları yolunda referandumun hemen ertesinde resmen verdikleri sözlerin hiçbiri tutulmamıştır. KKTC üzerindeki ambargolar, olduğu gibi devam etmiştir. Türkiye'nin AB üyelik sürecinde halen 14 fasıl AB Konseyi'nin ve GKRY'nin engellemeleri yüzünden bloke edilmiş durumdadır. 2004’de çözümü Kıbrıs Türk Tarafı’nın kabul ettiği; Rum Tarafı’nın reddettiği; Türkiye’nin çözüme “evet” oyu vermesi için Kıbrıs Türk kamuoyunu yönlendirdiği gibi olgular, BM, AB organları ve uluslararası siyasetin başaktörleri tarafından unutulmuş bulunmaktadır. Bu çevreler, yine, 2004’den önce olduğu gibi, çözüm için Türkiye’nin ve Kıbrıs Türk Tarafı’nın adımlar atmasını talep etmektedirler ve bunu beklemektedirler. Türkiye’nin AB sürecinin ilerleyebilmesinin şartları arasında yine Türkiye’nin yok hükmündeki “Kıbrıs Cumhuriyeti’ni” dolaylı biçimde de olsa tanımasına yol açacak adımları atması gereğini zikretmektedirler. Bu sebeplerle Cenevre Konferansı öncesinde Türkiye'nin "bir adım önde olma veya yürüme siyaseti" izleyeceğinin açıklanmış olmasını talihsizlik olarak değerlendiriyorum. Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yerinde ifadesiyle "hep bize verin" diyen Rum tarafına "bir adım önde yürüme" siyasetiyle "siz bir isteyin bizi iki vereceğiz mi" diyeceğiz. Diplomasi de böyle bir siyaset veya taktik veya pazarlık ortaya sağlıklı, yaşayabilir bir çözüm çıkaramaz. Hattâ çözüm çıkaramaz. Bunun böyle olduğunu 2004'deki tecrübe ibret verici biçimde göstermiştir. Karşı tarafın isteklerine cevap veren tavizlerle ortaya çıkan belge çözüm anlaşması değil, teslim belgesi olur. Şunu da belirtmek isterim: Annan Plânı döneminde ve sonrasında Türkiye'nin "AB üyelik sürecimiz Kıbrıs konusu yüzünden zarar görmesin; bu sebeple Kıbrıs'ta esnek davranalım; oyunbozan olmayalım" gibi bir kaygısı, hattâ takıntısı vardı. Oysa Türkiye'nin AB üyelik sürecini olumsuz etkileyen asıl faktörün Kıbrıs konusu olmadığı artık bellidir. Avrupa Parlâmentosu'nun Türkiye'nin "müzakere sürecinin geçici olarak dondurulmasını" tavsiye eden raporundaki gerekçeler okunduğu zaman bu gerçek görülebilmektedir. Türkiye sırf Kıbrıs müzakere sürecinin gündemindeki konulardan "güvenlik ve garantiler" konusunun müzakere edileceği Konferans'ta 1960 Antlaşmalarıyla Kıbrıs'ta elde ettiği fiilî ve etkin garanti hak ve yetisinin sulandırılmadan aynen devam etmesi hususunda kararlı davranmalıdır. Kıbrıs adası Türkiye'nin dış güvenlik kuşağının en önemli dilimlerinden, cephesinden biridir ve hattâ başlıcasıdır. Kıbrıs adasının Türkiye'nin aleyhinde emeller besleyen güçlerin eline geçmesi veya oraya bu çeşit güç odaklarının, yuvalarının konuşlanmasının Türkiye'nin ulusal güvenliğinin askerî, ekonomik, enerji, çevre, vs gibi bütün veçheleri için büyük tehlikeler doğuracağını vurgulamağa lüzum yoktur. Esasen Kıbrıs sorunu 1950'lerde Ada'ya egemen olan İngiltere'ye ve sonra Kıbrıslı soydaşlarımıza karşı Rum teröristlerin yürüttüğü faaliyetler, gerçekleştirdikleri eylemler sonucunda ortaya çıkmıştır. Kıbrıs sorununun ortaya çıkmasıyla birlikte Ada'dan çeşitli boyutlarda tehditler Türkiye'ye de yönelmiştir. Türkiye, fiilî ve etkin garanti haklarını kullanarak gerçekleştirdiği Barış harekâtımızdan sonra geçen 40 küsur yıl boyunca Kıbrıs'tan ülkemize yönelebilecek tehdit ve tehlikeleri kontrol altında tutabilmiştir. Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan çeşitli vesilelerle "ülkemize tehdit nereden geliyorsa, Türkiye'nin orada olacağını; Irak'tan geliyorsa orada, Suriye'den geliyorsa orada olacağını" söylemiştir. Bu söylem elbette ki Kıbrıs adası için de geçerli olmalıdır. Diğer taraftan, Kıbrıs sorununa bulunabilecek çözüm çerçevesinde Türkiye'nin 1960 Antlaşmalarıyla Kıbrıs'ta elde ettiği fiilî ve etkin garanti hak ve yetkilerinin sulandırılmadan devam etmesinin Türkiye için vazgeçilemez bir koşul olduğu Türkiye tarafından çeşitli vesilelerle açıklanmış bulunmaktadır. Buna dair Millî Güvenlik Kurulu'nun kararları vardır. Devlet adamlarımızın demeçleri vardır. Başbakan Sayın Binali Yıldırım Kasım ayı sonunda TBMM'de Parti Meclis Grubu konuşmasında ve kısa bir süre önce de TBMM'de 2017 yılı Bütçe konuşmasında "Türkiye'nin etkin garantörlüğünün devamının Kıbrıs'ta varılacak bir anlaşmanın olmazsa olmazı" olduğunu ifade etmiştir. Temennim, gelişmelerin ve Cenevre Konferansı'nın Kıbrıs adasında gerçek barışı sürekli olarak sağlayacak bir çözümü ortaya çıkarmasıdır. Cenevre konferansında Rum - Yunan ortaklığı çözümsüzlüğü sürdürme taktiklerine başvurursa veya Kıbrıs Türk tarafı ve Türkiye için çözüm çerçevesinde vazgeçilmez nitelikteki unsurlar üzerinde Rum tarafının ve Yunanistan'ın mutabakatı sağlanamazsa, on yıllardır tekrar tekrar sahneye konulan Kıbrıs sorununa çözüm arama oyununda sahne perdesi Türk tarafınca indirilmelidir. Türkiye ve KKTC Kıbrıs sorununun doğal çözümüne doğru kararlılıkla yürümelidirler. Doğal çözümün temeli 1974 Barış Harekâtımız ile atılmıştır. Bu temel üzerinde Kıbrıs Türk halkının iradesiyle KKTC inşa edilerek doğal çözüm pekiştirilmiştir. Cenevre Konferansı'nda anlaşma ortaya çıkmadığı takdirde bağımsız ve egemen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Türkiye’ye ilâve olarak Türkiye’nin ve KKTC’nin dostları ve kardeşleri tarafından da diplomatik olarak tanınmasını sağlamak için diplomasi çarklarının döndürülmesine başlanılmalıdır. İleride Rum tarafı da gerçek anlamında iki devletli bir çözüme hazır olduğunu ortaya koyduğu zaman Rumlarla bir konfederasyon kurulmasının koşulları müzakere edilmelidir. Kaynak:Haberanaliz
Bekir Ali YÜKSEL tarafından 01 Ocak 2017 Pazar 18:40'te yazıldı. 72 defa okundu

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı