Hoşgeldiniz; Bugün 22 Ekim 2017 Pazar
Terörizm ve Terörizmle Mücadele|05 Ekim 2017 Perşembe

Barzani’nin İhaneti ve Bölge Barışı İçin Harekât

Ünal Atabay tarafından yazıldı.

 

Barzanilerin Osmanlı’dan Beri Değişmeyen Tutumları

Barzani Ailesi; Osmanlı İmparatorluğu’nun sön döneminden günümüze kadar, bölgede hep huzursuzluk kaynağı olmuşlardır. Osmanlı döneminde; bir taraftan bayrağı altında yaşadıkları ülkenin ekmeğini yerlerken, bir taraftan da Osmanlı’nın zayıflamasını fırsat bilerek İngilizlerle iş birliği yapmışlar, parçalanan Osmanlı topraklarından fırsatçılıkla pay almaya çalışmışlardır.

Bu ailenin Türkiye’ye olan düşmanlıkları, 1900’lü yılların başına kadar gitmektedir. Bugünkü davranışları da o günlerden çok farklı değildir. Tarihin nasıl tekerrür ettiğini anlamak için o günlere kısaca dönülmesi, konunun anlaşılması bakımından faydalı olacaktır.

Mesut Barzani’nin amcası Şeyh 2’nci Abdulsselam kendi önderliğinde Kürt aşiret liderlerini toplar ve 1907 yılında Osmanlı İmparatorluğu’na bakınız nasıl bir telgraf çekerler.

   - Kürtçe’nin resmi dil olarak kabul edilmesi,

   - Bölgedeki yerel yöneticilerin Kürt olmasının sağlanması,

   - Eğitimin Kürtçe yapılması,

   - Kürt bölgesinden alınan vergilerin Kürt bölgesi için kullanılması.[[i]]

Osmanlı İmparatorluğu söz konusu telgrafı alır almaz, bunu bir ayrılık-isyan niyeti olarak algılar ve derhal askeri gücünü bölgeye sevk eder, Barzani aşireti iki ay kadar direnir ve sonunda Osmanlı’dan kaçarak o zamanki Hakkari Nasturi Patriği’ne sığınırlar.[[ii]]

Barzani aşiret reisi bu olay sonrasında da hiç rahat durmaz, bir yıl sonra yeniden toparlanırlar ve bölgedeki Osmanlı birliklerini rahatsız etmeye devam ederler, nitekim Osmanlı Devleti bunun üzerine 1909’da tekrar bir harekât başlatır ve aşiret şeyhleri Osmanlı’dan canını zor kurtararak bu defa Hakkari’de ki Nasturi Tayyari aşiretine sığınırlar, aşiret mensupları da dağlara kaçışırlar.

Barzani’nin dağlara kaçışan aşireti mensupları, altı ay sonra, itaatsizlik ve isyandan vazgeçme sözü ile Osmanlı Devleti’ne teslim olurlar. Bu durum üzerine Osmanlı Devleti; isyancıları bağışlar, Barzan halkının mağdur ve fakir olanlarına da hazineden 1000 lira para yardımı yaparlar.[[iii]] Barzaniler, 1910-1913 yılları arasında ise biraz rahat dururlar ve bu tarihler arasında hayat normal mecrasına girdiğinden bir suskunluk dönemi yaşarlar.

Nitekim, 1913 yılına kadar geçen suskunluk döneminin sonunda, Osmanlı’nın 1’inci Dünya Savaşı’nda itilaf devletleri ile savaşa başladığı bir dönemde, Barzan şeyhi 2’nci Abdulsselam'la Rus ve İngilizler işbirliği halinde Kürtlerin ve Ermenilerin nasıl ayaklandırılacağı planını yaparlar.[[iv]] Barzani’ler aynı dönemde, bayrağı altında yaşadıkları Osmanlı Devleti’ne de asker vermek istemezler.

Barzan şeyhi, Rus Çarı’nın temsilcileriyle gizlice görüştükten sonra bugünkü Gürcistan üzerinden dönerlerken, Osmanlı tarafından yakalanırlar ve Osmanlı’nın bağımsız mahkemelerinde hainlikten idama mahkum edilirler, 11 Aralık 1914’de de infazları gerçekleştirilir.[[v]Bilindiği gibi vatana ihanetin cezası her yerde idamdır. Bugünlerde FETÖ için de aynı şeyi konuşmuyor muyuz? Barzani aşireti, o dönemde Osmanlı topraklarında Osmanlı bayrağı altında yaşamaktadır. Ancak, yaşadıkları ülkenin yedikleri ekmeğine ve vatanlarına ihanet etmekten geri kalmadıkları için, Osmanlı Devleti bu ihanetin bedelini bunlara böylece ödetmiştir.

Barzani’nin 1924 ve 1930 Yıllarında Dağlıca’da ve Şemdinli’deki İhaneti

Barzani aşireti, 1924 yılında Şemdinli/Şapatan bölüğüne ve aynı anda Şemdinli/Nehri-Bağlar’da bulunan tabur merkezine 500 kişi ile saldırmışlar[[vi]] ve 1930 yılında da Ağrı İsyanı’na destek olmak adına Dağlıca’da bulunan hudut bölüğüne aynı şekilde 500 kişi ile saldırmışlardır.[[vii]] Saldırılarda bir çok vatan evladı şehit olmuştur. Bilindiği gibi, buradaki hudut birliklerimiz PKK Terör Örgütü tarafından da defalarca saldırıya uğramış ve onlarca şehitler verdiğimiz, mücadelemizin simgesi olan önemli yerlerdendir.

İhanete Karşı Türk Ordusu’nun Asil Davranışı

Mesut Barzani’nin amcası Şeyh Ahmet Barzani’nin 1931 yılında bölgesinde başlattığı isyanı, İngilizlerin zor kullanarak terbiye etmeleri üzerine, 1932 yılında İngilizlerin hışmından kaçarak Türkiye’ye sığınmışlardır.[[viii]] Sığınmalarından sekiz yıl önce Şemdinli’de ve iki yıl önce ise Dağlıca’da Türk Ordusu’nu arkadan vuran Barzani aşireti, “teslim olana dokunmama” ahlakı ile yetişen Türk Ordusu tarafından bu defa misafirperverlik geleneği ile karşılanmış ve sığınmalarına müsaade edilmiştir.

Mesut Barzani’nin babası o döneme ilişkin şöyle diyordu; “...Türkiye bizi asabilirdi, İngilizlerden kaçarak seve seve Türkiye’ye ölüme gelmiştik, fakat Türkiye’de beklediğimiz akıbet bizi karşılamadı, nitekim orada iyi muamele gördük,...bizlere iyi muamelede bulundular...”.[[ix]] İngilizlerden canlarını zor kurtararak Türkiye’nin şefkatine sığınan Barzanilerin 8-9 ay sonra  Irak’a geri dönmelerine de yine insanımızın geleneksel ahlakına yakışır bir şekilde müsaade edilmiştir.

Barzani aşireti, birlikte yaşadıkları topluma, yaşadıkları topraklara hiç sadakat ve aidiyet göstermemişlerdir. Irak’ın ABD tarafından işgalinde, yaşadıkları ülkenin ABD tarafından yıkılıp tarumar edilmesinde Barzani peşmergeleri birlikte iş tutmuşlardır. Aynı şekilde Osmanlı’nın son döneminde ki sıkıntılı günlerinde, Rus ve İngilizlerle iş birliğinde bulundukları gibi.

Hiç Değişmeyen Küstahlıkları

Barzanilerin tüm bu arkadan hançerleme ahlaklarına karşı, günümüzde Türkiye Cumhuriyeti’nin Barzani aşiretine verdiği tavizleri, devletleşme yolunda bizim ülkemizden aldıkları desteği hiç bir yerden almamışlardır. 1990’lı yıllarda PKK ile mücadele kapsamında Türkiye tarafından, peşmergelere silah yardımı yapılmış ve milyon dolarlarla para desteğinde bulunulmuştur.[[x]] Tüm bunlara rağmen gelinen noktada, PKK ile çatışmasızlık anlaşması yapmışlar ve bölgelerinde barınmalarına müsaade ederek Türkiye’ye saldırmalarına sessiz kalmayı sürdürmüşlerdir.

Günümüzde ki iktidar döneminde; Türkiye Cumhuriyeti bunları adamdan saymış, devlet protokolü uygulamış ve Kürdistan bayrağı Ankara’da göndere çekilmiştir. Dahası da var. AKP Parti Kongresi’nde onur konuğu olmasından, Diyarbakır mitingine davet edilmesinden, peşmergelerin Türkiye toprakları üzerinden Kobani/Suriye’ye geçişlerine kadar davul-zurna ile eşlik edilmesinden, daha bir çok desteği ve yardımı almışlardır. Ama bunların hiç birisi, onların PKK’ya verdiği desteğin kesilmesini, Türkiye’ye karşı yaptıkları sayısız küstahlıkların önüne geçilmesini sağlamamıştır.

Referandum Sonuçları Yok Hükmündedir

Barzani, 25 Eylül 2017’de gerçekleştirdiği referandum kararını kendi halkına sormadan almıştır. Bu karar için, yerel yönetim parlamentosunun iradesine başvurmamıştır. Kaldı ki parlamentolarının kapısına Barzani ailesi tarafından kilit vurulmuş, üç yıldır fiilen kapalıdır. Kendi içlerindeki muhalefete, farklı düşünenlere hiç sabırları yoktur. Bölgesinde diğer etnik ve azınlık halklardan bir çok insan yaşamasına rağmen, bunların da hiç görüşleri alınmamış ve yok sayılmışlardır. Hele hele Türkmenleri gözleri bile görmemiştir.

Referandumu, halkın % 40-50’sinin istemediği yönünde bilgiler vardır. Yerel parlamentolarının iradesine başvurmamalarının nedenin bu durumdan kaynaklanmış olabileceği düşünülmektedir. Referandum kararını, eğer yerel parlamentoların da almış olsaydılar, her ne kadar kararları Irak Anayasası’na aykırı olsa dahi, en azından yerel halkın demokratik talebinin olduğu belki bir mana taşıyabilirdi. Bu nedenlerle, bölge ülkelerinin, referandum sonuçlarını yok hükmünde saymaları kaosun önlenmesi bakımından uygun düşmektedir.

Bölgede Üretilmek İstenilen Senaryo

ABD’nin başını çektiği egemen derin akılların Ortadoğu’da ilk gayesi; bölgede kontrol edilebilir bir Kürdistan kurmaktır. Bu Kürdistan vasıtasıyla da; Türkiye’nin ve İran’ın bölgedeki etkinliklerini ABD menfaatlerine karşı sınırlamak, İsrail’e yakın bir müttefik oluşturmak istemektedirler.

Egemen derin akıllar; kontrol edilebilir bir Kürdistan’ın yaratılması yolunun ise, aşiret sistemine dayalı güdülebilir bir toplumdan oluşan bir devletten geçtiğini gayet iyi bilmektedirler. Çünkü, söz konusu coğrafyada ki enerji kaynaklarının akıllı Kürtler tarafından yönetilmesini istememektedirler. Barzan aşireti bu anlamda, ABD’nin çıkarlarını yerine getirebilecek uyumlu ve kontrol edilebilir bir topluluk olarak görülmektedir.

Kürtlerin ayrı coğrafyalarda ki yaşayış tarzları, birbirinde ayrılan ekonomik ve sosyo-kültürel yapıları nedeniyle, kendi aralarında birliktelik tesis edebilecek yeteneklere sahip olmadıkları mütalaa edilmektedir. Bu nedenle, ABD başta olmak üzere egemen akıllar siyasi ve/veya ekonomik birlikteliğin çizgilerini, yönetim biçimini ve siyasi oluşumları kendilerinin belirlemek istediği müşahede edilmektedir.

Söz konusu kapsamda, Barzani önderliğinde önce Irak kuzeyinde bağımsız küçük bir Kürdistan kurulmak istenecektir. Egemen güçler; bugüne kadar başta Türkiye’ye karşı olmak üzere bölgede manivela unsuru olarak kullandıkları PKK’yı ise, ABD’nin Barzani üzerinden yürüteceği bir senaryo ile kontrol edilebilir bir seviyeye indirecek şekilde, minimiz edilmesi yönünde düğmeye basacakları değerlendirilmektedir.

PKK’nın minimize edilmesi kapsamında, Suriye’deki PYD/YPG unsurları da dahil olmak üzere Barzani güçleri ile birleşmesini sağlamak isteyecekleri düşünülmektedir. Bu birleşmede, PYD’nin desteğiyle Suriye’nin Kuzeydoğusu’nun da (Fırat’ın doğusu) Kuzey Irak ile coğrafi olarak birleştirilmesinin hedefleneceği mütalaa edilmektedir.

PKK’nın bu minimize edilmesi faaliyeti ile birlikte, geçici bir süre Türkiye’ye tehdit olmaktan çıkarılması düşünülmektedir. PKK’nın ABD tarafından bu şekilde tasfiye edilmesi halinde, Türkiye, 33 yıldır mücadele ettiği örgütten kurtulmanın vereceği rahatlama ile Barzani bölgesinde kurulacak küçük Kürdistan’a sıcak bakmaya başlayacaktır.

Bu uygulamanın da yetmeyeceğini düşünen egemen akıllar, Türkiye’nin kaygılarını gidermek için bu defa;  PKK’nın bitirildiği temasını işleyerek Barzani bölgesinin Türkiye ile ekonomik birleşmesini gündeme getirecekleri değerlendirilmektedir. Nitekim, Türkiye’nin ABD eski Büyükelçisi Robert Pearson’un; “Türkiye’nin güneydoğusuyla Irak’ın kuzeyi tek bir ekonomik bölgedir.”[[xi]] şeklindeki ifadesi, bu niyetlerini açığa vuran bir söylem olarak değerlendirilebilir.

ABD’nin gizli emellerini tezgahlayan taşeron düşünce kuruluşlarından biri olan Rand Corporation’ın 1993 yılındaki raporuna da bir bakalım bu konuda ne diyorlar; “…Kürtçe konuşulan, dünyanın çekim merkezi olan Türkiye, kaçınılmaz bir ayrılıkçı harekete direnme ve sınırlarında kendine düşman bir devletin kurulmasına maruz kalma yerine, bu durumu, tüm Kürtleri bir federasyon çatısı altında Türkiye’ye bağlamanın aracı olarak kullanacaktır.”[[xii]]

Söz konusu ekonomik entegrasyonla beraber “Türkiye topraklarının büyüyeceği, Musul-Kerkük bölgesinin kontrol edilebileceği” şeklinde Türk kamuoyunun inandırılmasına çalışılacağı, ayrıca, Suriye Kuzeydoğusu’nun da (Fırat’ın doğusu) entegrasyona dahil edilmesinin gerektiği, dolayısıyla Türkiye’ye tehdit oluşturan bölgenin tamamının Türkiye tarafından kontrol edilebilir hale geleceği empoze edilerek, Suriye Kuzeydoğusu’nun da Kuzey Irak ile entegrasyonunun gündeme getirileceği mütalaa edilmektedir.

Türkiye’nin bahse konu plana yönelik kuşkusunu gidermek için, bu defa ekonomik entegrasyonun yanı sıra siyasi entegrasyonu da içerecek şekilde, her bir parçanın kendi öz durumuna uygun olarak ve özerk bölgeler halinde Türkiye’nin kontrolüne bırakılması şeklinde bir kumpas planının geliştirileceği değerlendirilmektedir.

Senaryo Çerçevesindeki Esas Tehlike

Söz konusu kumpas senaryosu sonucunda, “Türkiye coğrafyası büyütülmüş oldu ve Misak-ı Milli sınırlarına ulaştık” diye sevinen Türkiye’nin önüne bu defa; demografik, sosyolojik, kültürel, ekonomik bütünleşmenin uyumsuzluk bunalımı yarattığı ileri sürülerek, özerk parçaların Türkiye’den bağımsız olarak ayrı ellerden idaresinin dayatılacağı düşünülmektedir.

Bu aşamada uykuda bekletilen PKK tekrar devreye alınarak, bölge ülkelerindeki tüm Kürt unsurlarının da desteğiyle, Türkiye’nin Güneydoğusu’nun koparılmasına ve böylece “Birleşik Kürdistan” projesinin hayata geçirilmesine çalışacakları mütalaa edilmektedir. Çünkü böyle bir Kürdistan ancak İsrail’e hizmet edebilir. Küresel akıllar bunun farkındadırlar. Sadece Barzani’nin bölgesi, İsrail’in ve diğer küresel güçlerin ihtiyaçlarını tek başına karşılayamaz.

Tüm bu senaryo girişimleri; bölgede Türk-Kürt, Arap-Kürt ve Türk-Arap çatışmasının fitilini ateşleyeceği kuşkusuzdur. Etnik çatışmanın yanı sıra, domino etkisiyle mezhebi çatışmaların da körükleneceği bir gerçektir. Bu tehlikenin önüne geçilebilmesi için, şimdiden; Türkiye-Irak iş birliği ile ABD başta olmak üzere diğer güç odaklarını bölgede dengeleyerek ve Rusya’ya da alan açarak, yeni bir askeri ve siyasi eksen tesis edilmesi ile mümkün olabileceği değerlendirilmektedir.

Bölge Barışı İçin, Türkmenî ve Kürdistanî İki Ayrı Özerk Bölge

Irak kuzeyinde sadece Kürtler yaşamamaktadır. Bölge de; Türkmenler, Araplar, Asuriler-Nesturiler, Keldaniler, Ezidiler, Aramiler, Süryaniler, Şabaklar, Ermeniler gibi bir çok etnik ve azınlık topluluklar bulunmaktadır. Aynı şekilde Türkmeneli bölgesi ve Kerkük için de benzer durum söz konusudur. Bölgede kalıcı istikrarın sağlanmasının zorluğu da burada yatmaktadır.

Bu topluluklar tarih boyunca birbirinden bağımsız yaşamaya alışmış topluluklar olmakla birlikte, barış adına bölgeye getirilebilecek en iyi sistem; burada yaşayan bütün halkların ve inanç sistemlerinin bir arada ortak bir bilinç içerisinde kendi varlıklarını ve sosyo-kültürel yapılarını koruyarak yaşayabildikleri, her kesimi kucaklayan ortak demokratik bir yönetim modeli ile mümkün olacağı düşünülmektedir.

Irak’ın kuzeyinde; Türkmenler ve Kürtlerin başat rol oynağı iki hakim kültür öne çıkmaktadır. Bu iki toplum, birlikte yaşadıkları halkları kavrayacak şekilde ve her alanda eşit temsil edildikleri bir yönetim modeli ile yönetildikleri takdirde, bölgede istikrar ve barış içerisinde bir arada yaşamanın sağlanabileceği değerlendirilmektedir.

O halde, Kürt bölgesinde Erbil merkezli Kürdistanî Özerk Bölgesi”, Türkmeneli coğrafyasında ise Musul merkezli “Türkmenî Özerk Bölgesi”olacak şekilde Irak merkezi yönetimine bağlı siyasi bir yönetim düzeni tesis edilmesinin bölgenin hayrına olacağı kıymetlendirilmektedir.

Ayrıca, Kerkük bölgesinde, burada yaşayan tüm halkların eşit statüde olduğu ve ortak yönetildiği, Türkiye ve Irak’ın garantörlüğünde, garantör ülkelerin ve özerk bölgelerinde petrolden ortak pay aldığı, “Kerkük Özel Federal Bölgesi” şeklinde bir idare sisteminin tesisinin bölgedeki tüm huzursuzlukları sona erdireceği düşünülmektedir. Böylece, bölge dışı egemen akılların planlarının akamete uğrayacağı gibi, bölgenin çatışmasız bir ortama, huzur ve sükûna kavuşacağı mütalaa edilmektedir.

Bölge Barışı  İçin, Harekât

Yukarıda belirtilen bu siyasi oluşumun bölgede yaşayan etnik ve azınlıkların tarihsel yapısındaki karmaşıklıkları ve sosyo-kültürel az gelişmişliğin durumu, vatan-devlet oluşturma konusunda birliktelik ilkelerine sahip olamamaları, kaynakların kullanılması konusunda kendi hakkından fazlasına sahip olma arzuları gibi nedenlerle, dışarıdan bölgesel bir müdahale olmadan, kendi aralarında demokratik-medeni çerçevede bir anlaşma sağlayamayacakları değerlendirilmektedir.

Bu durumun, kaçınılmaz olarak tüm bölgenin istikrarını bozacağı düşüncesinden hareketle, ABD’nin bölgeyi dizayn etmesine fırsat vermeden, öncelikle Irak ile iş birliği çerçevesinde, bu mümkün olmadığı takdirde müstakil olarak;

Fırat Kalkanı Harekâtı’nda olduğu gibi, Suriye Kuzeydoğusu-Irak Kuzeybatısı arasından Dicle Kalkanı ile Musul-Kerkük’ü de içeren Türkmeneli Coğrafyası’na girilmesinin ve böylece Barzani güçlerinin doğu-batı ekseninde bloke edilmesinin, eş zamanlı olarak bölgede Rusya ile ortak menfaat alanı yaratılmasının ve böylece yukarıda belirtilen Türkmenî ve Kürdistanî siyasi oluşumun merkezi Irak'a bağlı olarak gerçekleştirilmesinin, tüm bölge ülkelerinin menfaatlerine uygun düşeceği değerlendirilmektedir.



[[i] ] Erdal Sarızeybek, Cemaat ve Barzani, Sarızeybek Yay., İstanbul, 2013, s.108.

[[ii]] a.g.e., s.109.

[[iii]]Ahmet Uçar, “Barzaniler”, makale, Osmanlı Araştırmalar Vakfı, Tarih Düşünce Dergisi, Aralık 2002.

[[iv]] Erdal Sarızeybek, a.g.e., s.112.

[[v]]   Erdal Sarızeybek, a.g.e., s.113.

[[vi]] Erdal Sarızeybek, “Barzani’nin Dedeleri Türk Askerlerini Asmıştı, Unuttunuz mu?”, makale,   http://askerhaber.com/1296, 03 Ekim 2012.

[[vii]]  Ahmet Takan, Temmuz 1930 Oramar Ayaklanması, makale, Yeniçağ Gazetesi, 23 Mart 2012.

[[viii]]Ahmet Uçar, a.g.m.

[[ix]]  Ahmet Uçar, a.g.m.

[[x] ]“Türkiye Barzani’ye Bunu Bile Göndermiş”, www.internethaber.com., 02 Eylül 2010.

[[xi]]   Ünal Atabay, “Ayrılıkçı Kürtlerin Musalla Taşı PKK”, Alibi Yay., Ankara, Nisan 2017, s.149.

[[xii]]  Rand Corporation Türkiye Raporu, 1993.

Bu yazı 1667 defa okundu.
  • Yorumlar0
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı