Hoşgeldiniz; Bugün 29 Temmuz 2017 Cumartesi
Terörizm ve Terörizmle Mücadele|16 Kasım 2015 Pazartesi

“Aşırılıklar Çağı”ndan “Küresel Terör Çağı”na: Paris Terör Saldırıları, Medeniyetler Çatışması ve 21. Yüzyıl

Bülent Şener tarafından yazıldı.

Giriş

Fransa’nın başkenti Paris’te 13 Kasım 2015 gecesi yedi ayrı noktada IŞİD terör örgütü militanları tarafından gerçekleştirilen ve 127 kişinin ölümüyle sonuçlanan eş zamanlı bombalı ve silahlı terör saldırılarının yankıları dalga dalga yayılmaya devam ediyor. “Senin teröristin-benim teröristim” ikiliği üzerinden yürütülen kısır tartışmaları ve karşılıklı suçlamaları bir tarafa bırakacak olursak, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde küresel sistem, uluslararası ilişkiler ve uluslararası politika gerçekten yeni, belirsiz, karmaşık, derinliği ve boyutları net olarak kestirilemeyen bir durumla karşı karşıyadır artık. Bu bağlamda, en sonda söyleyeceğimi en başta söyleyerek konuya giriş yapmak istiyorum: “Arap Baharı” sürecinin ortaya çıkardığı etkilere bakıldığında, “Arap Baharı” süreci etnik/kültürel ve/veya dinsel/mezhepsel “Küresel Terör Çağı”nın başlangıcı sayılabilir artık. Bu süreçle birlikte sosyal, ekonomik ve politik yapıları zaten sorunlu ve kırılgan olan devletler geri döndürülemez bir biçimde etnik ve mezhepsel temelde parçalanmış devletler haline gelerek (failed states/başarısız devletler), bundan böyle doğrudan ya da dolaylı olarak çok daha fazla ve çok daha radikal bir biçimde terör üretmeye devam edecek gibi görünmektedir. Bu çerçevede, Soğuk Savaş dönemi sonrası bireylerin ve toplumların kimliklerini tanımlamada önemli bir unsur olan inanç dindarlığı, özellikle Batı dünyasının dışında kalan toplumlarda ilahi içerikten sıyrılıp yeni edindiği politik anlamla birlikte (siyasal dindarlık) ılımlı ve/veya aşırı toplumsal gruplar açısından Batı dünyasına cihat ilan etmenin ve birçok ülke içinden kendine taraftar bulmanın kutsal argümanı haline dönüşmektedir. Ve ironik bir biçimde, küreselleşmenin 1990 sonrası yakaladığı yüksek ivmeyle birlikte olumlu ve iyimser bir bakışla “küresel köy” olarak betimlenen dünya, 11 Eylül 2001 terör saldırılarından bugüne uzanan süreçte kimlikler karmaşası içinde bazen “flu” da olsa post-modern bir Ortaçağ görüntüsü sergilemektedir aslında. İlerleyen zaman diliminde bu görüntü çok daha netleşeceğe benzemektedir.

 

“Medeniyetler Çatışması”: Kendi Kendini Gerçekleştiren Bir Kehanet (mi?)

Harvard Üniversitesinde görev yapan ve 2008 yılında ölen ünlü siyaset bilimci Samuel Phillips Huntington, 1993’te Foreign Affairs dergisinde yayınladığı “The Clash of Civilizations?” (Medeniyetler Çatışması) isimli makalesiyle akademik ve politik çevrelerde büyük yankılar uyandırmakla birlikte yoğun eleştirileri de üzerine çekmişti. Söz konusu makalesinde öne sürdüğü tezlerin uyandırdığı bu yankılar ve eleştiriler üzerine Huntington, çalışmasını daha da derinleştirerek 1996 yılında “The Clash of Civilizations and the Remarking of World Order” (Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması) adıyla kitap haline getirmişti. Huntington’un bu çalışması her ne kadar yoğun eleştirilere (hatta alaylara) maruz kalsa da, Soğuk Savaş sonrası uluslararası ilişkileri ve uluslararası politikayı anlamada ve ortaya koyduğu geleceği öngörme ve betimleme çabası açısından 20. yüzyılın sonunda en entelektüel çabalardan birini yansıtmaktadır kanımca.

Huntington çalışmasının temelini, Soğuk Savaş sonrası uluslararası ilişkilerin ve uluslararası politikanın yöneliminde medeniyetlerin belirleyici olacağı ve olası çatışmaların da farklı medeniyetlerin, kimliklerin (etnik ve/veya dinsel) ve kültürlerin hem kendi içlerinde hem de birbirileri arasında gerçekleşeceği savı oluşturuyordu. Yazara göre, Soğuk Savaş döneminde uluslararası ilişkileri ve uluslararası politikayı belirleyen temel etkenler “politik” ve “ekonomik” ideolojilerdi. Doğu ve Batı blokları arasındaki kutuplaşma da (Komünizm-Liberalizm) bu karşıtlık üzerinde yükseliyordu. Bu dönemde ulusların birbirine bakışını “Hangi taraftasın?” ve “Biz hangi taraftayız?” soruları anlamlı kılıyordu. Ancak, 1990’lı yılların hemen başında Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, uluslararası ilişkilerde ve uluslararası politikada belirleyici olan “politik” ve “ekonomik” ideolojilerin yerini, “medeniyetler” ve buna bağlı olarak “etnik” ve “dinsel” kimlikler almaya başladı. Böylelikle, bu yeni dönemle birlikte ulusların birbirine bakışını “Sen kimsin?” ve “Biz kimiz?” soruları anlamlı kılmaya başlayacaktır. Yani, artık hem bireyler ve hem de uluslar, gerek kendilerini gerekse karşılarındakini çok daha somut ve kendileri açısından çok daha kutsal/tartışılmaz öğeler üzerinden tanımlamaya başlıyorlardı.[1]

Huntington’a göre, Soğuk Savaş sonrası küresel politika ilk kez çok kutuplu ve çok medeniyetli hale gelmiştir. Medeniyetler arasındaki güç dengesi giderek değişmektedir ve başta Müslüman ülkeler olmak üzere Batı medeniyeti dışındaki pek çok ülke, Batı medeniyeti için istikrarsızlığa neden olan demografik, sosyal ve siyasal patlama içerisine girmişlerdir. Bir yandan medeniyete dayalı bir dünya düzeni ortaya çıkarken, diğer yandan da Batılı olmayan medeniyetler kendi kültürlerinin değerini yeniden keşfetmekte, pekiştirmekte ve sabitleştirmektedir. Batı’nın “evrenselcilik” iddiası, İslam ve Çin gibi büyük medeniyetler ile Batı medeniyeti arasında çok ciddi bir çatışma tehlikesini de beraberinde getirirken; ülkeler de Soğuk Savaş sonrası yönelimlerinde kendi medeniyetlerinin çekirdek ya da önde yer alan devletleri etrafında kümelenmektedirler. Bu bağlamda, Batı’nın varlığını ve üstünlüğünü sürdürebilmesi, Batılıların kendi medeniyetlerinin değerlerini “evrensel” değil, kendi türünde “biricik” olarak görmelerine, Batılı olmayan toplumlardan gelen tehditlere karşı kendilerini korumalarına ve medeniyetlerini yenileyebilmelerine bağlıdır. Son kertede Huntington, çok çarpıcı ve keskin bir ifadeyle “…Batılı olmayan toplumların dinsel değerleri, ahlaki varsayımları ve sosyal yapıları endüstrileşmenin uygulamalarına ve değerlerine [yani, modernleşmeye, siyasal gelişmeye, Batılılaşmaya, ulus-devlete, laikliğe, akılcılığa] en azından yabancı ve bazı durumlarda da düşmandır.”[2] savını ileri sürerek özelde “Batı’ya karşı İslam” genelde ise “Batı ve geri kalanı” (“the West and the rest”) metaforunu bir anlamda Soğuk Savaş sonrası dünyanın ana metaforu olarak ilan etmiş oluyordu.

Bütün bu çerçeve dahilinde Huntington’un yukarıdaki betimlemeleri ve öngörüleri 1991’den bu yana uluslararası ilişkiler ve uluslararası politikada yaşanan gelişmeler dikkate alındığında (Balkanlar’da yaşanan bunalımlar ve etnik temizlikler, Afrika’da yaşanan ve yaşanmaya devam eden etnik ve dinsel soykırımlar, ABD’de yaşanan 11 Eylül 2001 terör saldırıları ve sonrasında ABD’nin Batı karşısındaki hedef tahtasına İslam dünyasını koyarak başlattığı Afganistan ve Irak müdahaleleri, İsrail–Filistin ya da Arap–İsrail/Müslüman–Yahudi çatışmasının aldığı yeni dramatik boyutlar, Charlie Hebdo saldırıları ve nihayet 2010’da başlayan “Arap Baharı” süreci) gerçekten yabana atılır cinsten değildir. Özellikle 11 Eylül 2001 terör saldırıları sonrası Batı’nın kendi içinde bu yönde tartışmalar ve politikalar daha sık ve daha yoğun bir biçimde gündeme gelmeye başlamıştır. “Yabancı düşmanlığı”, “İslamofobi”, “etnik ve dinsel milliyetçilik”, “ırkçılık” ve Suriye’deki iç savaşla birlikte kendini iyiden iyiye hissettiren “mülteci krizleri” gibi olgular ve olaylar hem politik, hem sosyal hem de psikolojik manada Batı toplumlarında kendisini giderek daha çok hissettirmeye başlamıştır. Bu olgular ve gelişmeler karşısında, Batı’nın düşünce ve siyaset dünyasında, Batı medeniyetinin üstünlüğünü ve çıkarlarını diğer medeniyetler karşısında mümkün olan en az kutuplaşma ve çatışmayla koruyabilmek için bir ara yol ortaya atılan “Medeniyetler İttifakı” projesi de, Batı’da üretildiği ve onun çıkarlarını realize etmeye çalıştığı için başarılı olamayarak içi boş bir söylemden öteye gidememiştir.

 

“Aşırılıklar Çağı”ndan “Küresel Terör Çağı”na

2012 yılında ölen ünlü İngiliz Marksist tarihçi Eric Hobsbawm 1994 yılında yayınladığı “The Age of Extremes: The Short Twentieth Century (1914–1991)” (Aşırılıklar Çağı: Kısa 20. Yüzyıl, 1914–1991) adlı eserinde 20. yüzyılı “Aşırılıklar Çağı” olarak niteleyerek, devletler arasındaki savaşların bu yüzyıla damgasını vurduğunu söylemektedir. Birinci Dünya Savaşı’ndan Sovyet bloğunun çöküşüne kadar olarak ele aldığı 20. yüzyılı kendi içinde üç alt döneme ayıran yazarın  (Katastrof Çağı: 1914–1945, Altın Çağ: 1945–1973 ve 1973’den günümüze “Heyelan Çağı”), özellikle Soğuk Savaş dönemiyle ilgili nitelemesi 1991 sonrası karşı karşıya kaldığımız dünyaya bakınca daha da anlam kazanmaktadır. Hobsbawm’a göre, Soğuk Savaş kaos ve istikrarsızlığı değil, tam tersine bir istikrar ve düzen getirmişti dünyaya. Süper güçler kontrol ve etki bağlamında dünyayı kendi aralarında paylaşıp, her biri diğerinin nüfuz alanından uzak duruyordu büyük ölçüde. Gerçek mücadeleler belki de en fazla her iki bloğun dışında kalan bölgelerde cereyan ediyordu. Bu çerçevede Hobsbawm’a göre, Soğuk Savaşı’n Batı’da temelini perçinleyen yegâne unsur yeni bir büyük buhrana duyulan korku olmuştur. SSCB’nin çökmesiyle, 200 yıldır ilk kez görülen bir şekilde, 1990’ların dünyasının herhangi uluslararası sistem ya da yapıdan tamamen yoksun kaldığına dikkat çeken Hobsbawm, 1989’dan sonra düzinelerce yeni bölgesel devletin kendi sınırlarını belirlemek için herhangi bir bağımsız mekanizmaya sahip olmaksızın ortaya çıkmasının bu duruma açıklamaya yettiğini söylemektedir.[3]

Bu anarşik ve belirsiz yapıda küçük ya da başka muhalif siyasal gruplar ve hareketler için (köktendinciliğin yükselişi, etnik ayrılıkçılık, zenginlik-yoksulluk dikotomisinin geldiği boyut, küreselleşen terör vs.) herhangi bir yeri dağıtmak ya da yıkmak artık çok daha kolay ve çok daha mümkündü. Özetle, 20. yüzyıl küresel bir karışıklıkla sona ermişti ve bu karışıklığın hem niteliği belirsizdi, hem de buna son verebilecek ya da denetim altına alabilecek belirgin bir mekanizma da yoktu. Erken biten 20. yüzyılın sonunda, diğer bir deyişle “Aşırılıklar Çağı”nın sonunda, parçalanmış devletler, etnik ve dinsel terör, bölgesel çatışmalar, açlık, yoksulluk, göçler, salgın hastalıklar ve ekolojik yıkımlar 20. yüzyılın kapitalizme ve liberal devlete bıraktığı devasa nitelikte olumsuz bir miras olmuştu adeta. 1990’lı yılların hemen başında Francis Fukuyama’nın ilan ettiği “tarihin sonu”nda[4] ulaşılan mükemmel liberal devlet, liberal toplum ve liberal birey yok edilme tehdidiyle şimdi daha çok karşı karşıya kalmış durumdadır adeta.

 

“Arap Baharı” Bumerangı ve Sonuç

“Arap Baharı”yla birlikte başlayan süreçte, daha önce eski Sovyet ülkelerinde ve Balkanlar’da muhalif grupları destekleyerek gerçekleştirilmeye çalışılan Batı orijinli demokrasi ihracı “Renkli Devrimler”e benzer bir şekilde, Ortadoğu’daki otoriter yönetimleri de bu ülkelerdeki silahlı ya da silahsız grupları destekleyerek devirme süreci, bugün gelinen noktada adeta bir bumerang etkisi göstererek başta ABD olmak üzere Türkiye ve diğer müttefiklerini tehdit edecek boyutlara ulaşmıştır. Toplumların siyasal kültürlerini ve sosyo–ekonomik gelişme dinamiklerini dikkate almadan küresel jeopolitik/jeostratejik hesaplarla Arap ülkelerinde girişilen bu süreç, otoriter yönetimler altında merkezkaç etkileri düşük olan ılımlı ya da radikal etnik ve dinsel grupların (Müslüman Kardeşler, El-Kaide, El-Nusra, IŞİD gibi) üzerindeki baskıyı bir anda kaldırarak, Ortadoğu ve Afrika merkezli yeni, yaygın ve daha öncekilerden çok farklı bir terör dalgasının ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Başta ABD olmak üzere, Türkiye ve diğer Batılı ülkeler tarafından silah da dahil her anlamda hesapsızca desteklenen muhalif grupların içerisindeki aşırılık yanlıları bu sayede içinden çıktıkları toplumları vururlarken, diğer yandan da sürecin gidişatı içerisinde doğal olarak kendi ontolojik hedeflerine yönelerek Hristiyan ve Yahudi dünyasının toplumlarına ve değerlerine de sistematik saldırılar düzenlemeye başlamışlarıdır. Kürtler gibi bir kısım gruplar da aslında terör örgütü olan silahlı unsurlarıyla Irak’ta ve Suriye’de merkezi hükümetlerin boşalttığı/etkili olamadığı alanlarda aşırılık yanlısı gruplarla savaşıyor görüntüsü altında Batılı ülkelerin de desteğiyle “de facto” devletimsi bir yapılanma sürecine girerek, komşu oldukları ülkeler açısından olumsuz bir durum yaratmışlardır. Tüm bu süreçte yaşanan ve iki milyonu aşan mülteci hareketliliği, yaşanmakta olan kaosu büsbütün derinleştirerek sorunla ilgili hemen hemen her devleti siyasal, sosyal, ekonomik ve askeri ikilemler içerisinde bırakmıştır/bırakmaya devam etmektedir.

Açıkçası sorun çok büyüktür, dahası Ukrayna’dan Suriye’ye uzanan dikey bir hat üzerinde başlayan “Yeni Soğuk Savaş”la birlikte yaşanan gerginlikle de hesaba katıldığında, küresel çapta bir savaş ihtimali giderek güçlenmektedir. Bu gidişat karşısında Hobsbawm’ın “Aşırılıklar Çağı” adlı eserinin son paragrafı bir “uyandırma zili” gibidir aslında:

“…Dünyamız hem dışa hem de içe doğru infilak etme tehlikesiyle karşı karşıyadır… Nereye doğru gittiğimizi bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, tarihin bizi bu noktaya neden getirdiğidir. Gene de açıkça görülen bir şey var. İnsanlığın anlaşılabilir bir geleceği olacaksa, bu gelecek geçmişin ya da şimdiki zamanın sürdürülmesiyle olamaz. Üçüncü binyılı bu temelde kurmaya çalışırsak başarısızlığa uğrarız. Ve başarısızlığın bedeli, yani değişmiş bir toplumun alternatifi, karanlıktır.”[5]

 


[1]Bkz. Samuel P. Huntington, Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması, 2. bs., Mehmet Turhan, Cem Soydemir, Yusuf Eradam (Çev.), Okuyan Us Yayınları, İstanbul, Haziran 2002.

[2]Huntington, Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması, s. 98.

[3]Bkz. Eric Hobsbawm, Kısa 20. Yüzyıl: Aşırılıklar Çağı (1914–1991), Yavuz Aloğan (Çev.), Everest Yayınları, İstanbul, 2006.

[4]Bkz. Francis Fukuyama, Tarihin Sonu ve Son İnsan, Zülküf Dicleli (Çev.), Gün Yayınları, İstanbul, 1999.

[5]Hobsbawm, Kısa 20. Yüzyıl: Aşırılıklar Çağı (1914–1991), s. 666.

Bu yazı 1733 defa okundu.
  • Yorumlar0
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı