Hoşgeldiniz; Bugün 24 Mart 2017 Cuma
Terörizm ve Terörizmle Mücadele|17 Eylül 2015 Perşembe

PKK'nın Yol Haritası: Ya çözüm süreci kumpasına dönüş ya da iç savaşa giden ayaklanma!

Cahit Armağan Dilek tarafından yazıldı.

Bu yazıda PKK terör örgütünün AKP iktidarının zafiyetlerini, zayıf yönlerini ve yumuşak karnını çok iyi tespit edip "sözde ateşkes-terör-sözde ateşkes-terör" kısır döngüsüne sokup tavizler kopardığını, sürekli tekrarlanan ve her seferinde uzayan sözde ateşkes ve sonrasında yoğunlaşan terör döngüsüyle birlikte alınan tavizlerin kapsamının ve içeriğinin de arttığını, PKK'nın terör örgütünün bir devletçiğe dönüştürüldüğünü,  böylece son aylarda tırmanan PKK terör sarmalıyla birlikte artan şehit sayılarının ve buna karı devletin yoğunlaşan operasyonlarıyla da aslında Türkiye'yi yönetenlerin ve Türk kamuoyunun içeriğini ve nihai hedefini bilmediği ama bir kumpas olduğu ortaya çıkan sözde çözüm süreci kapsamında yeniden müzakere masasına oturtulmaya çalışıldığını ya da bu olmaza T.C.'ne karşı PKK'nın büyük ayaklaması başlatacak tehdidinin yapıldığını ortaya koymaya çalışacağız.

 

Çözüm süreci donduruldu!

7 Haziran seçimleri öncesinde çözüm sürecinin durdurulduğu bir dönemi yaşadık. Bunun görünürdeki en büyük nedeni de 28 Şubat AKP-HDP(PKK) ortak açıklamasının seçimlerde AKP'nin oylarını olumsuz etkisi olacağını tespit eden Cumhurbaşkanın hem bu ortak mutabakatı reddetmesi hem de Kürt sorunu olmadığına dair açıklamasıydı. Çünkü Erdoğan 20 Mart'ta Ukrayna'ya gitmeden önce havaalanında yaptığı açıklamada "Çözüm süreci izleme heyetine olumlu bakmıyorum, birilerini tatmin için bu işler yapılmaz. Böyle bir şeyden doğrusu benim haberim yok. Bu olaya ben olumlu bakmıyorum" demiş, 22 Mart'ta Ukrayna dönüşünde de Dolmabahçe açıklamasını doğru bulmadığını, 10 maddeyi kabul etmediğini ve ülkede Kürt sorunu olmadığını ifade etmişti. Bununla birlikte sürecin durdurulmasının asıl sebebinin HDP eşbaşkanı  Demirtaş'ın 17 Mart'ta TBMM grubunda yaptığı "seni Başkan yaptırmayacağız" çıkışı olduğunu Başbakan Yardımcısı Akdoğan'ın 29 Temmuz'da yaptığı "Seni başkan yaptırmayacağız, sözü çözüm sürecinde gerilimi başlattı" sözlerinden anlıyoruz. Buna göre Demirtaş'ın 17 Mart'taki açıklamalarına kızan Erdoğan 20 Mart ve sonrasındaki açıklamalarında çözüm sürecinin durdurulduğunu belirten açıklamalar yaptı.Sebebi üzerinde farklı açıklamalar olsa da sürecin 28 Şubat'ta Dolmabahçe'de kaldığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Bütün bu dönemdePKK'dan AKP'ye sürecin bitirilmesini içeren tehdit ve şantaj içerikli suçlamalar daha sık ve daha sert ifadelerle gelmeye devam etti. Cumhurbaşkanı başta olmak üzere AKP iktidarının yetkilileri de seçimlerde milliyetçi oyları kendi lehine çekebilmek için HDP ve PKK'ya sürekli sert sözlere yükleniyordu. Böylesine karşılıklı sert suçlamaların yaşandığı bir dönemde ilginç bir gelişme yaşandı. Sözcü gazetesinden Saygı Öztürk'ün 10 Mayıs 2015'te köşesinde yazdığı "yalanlanmayan" habere göre 28 Nisan 2015'teki MGK toplantısında Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne son hali verildi ve hükümete gönderildi. Güncellemeye göre PKK terör örgütü siyaset belgesinin iç tehdit bölümünden çıkarılıyordu. Bunun ne anlama geldiği, aşağıdaki bölümlerde de açıklanacağı gibi, çözüm sürecinde PKK'nın nasıl hareket serbestisi kazanarak ülkeyi son 2 ayda savaş alanına çevirdiğinden anlaşılmaktadır.

Seçim sonuçları açıklandı. AKP tek başına iktidarı kaybetti. Seçim sonuçları, seçim sloganları ile özellikle çözüm sürecinin en somut meyvesi olan ve PKK'nın tarihindeki kazanımların en üst seviyesini gösteren 28 Şubat Dolmabahçe mutabakatına göre aslında gerçekleşmesi gereken hükümet senaryosu AKP-HDP koalisyonuydu. Ama HDP'nin PKK'nın siyasi uzantısı olduğunun herkes tarafından bilinmesi nedeniyle AKP'nin her şeyi bu kadar da açıktan (AKP-PKK koalisyonu) yapması toplumun genelinden kabul görmeyecekti. Çünkü böyle bir koalisyon kurup yeni bir anayasa hazırlayarak TBMM'den geçirseler bile referandumdan geçirmeleri mümkün olmayacaktı. Dolayısıyla bu seçenek hiç gündeme getirilmedi. Bu arada Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın AKP haricinde başka bir partinin, koalisyon ortağı olarak olsa bile, hükümette olmasına tahammülü olmadığı beyanatlarıyla da ortaya çıkmıştı. Böylece ipe un serilmeye başlandığını ve erken seçimin önünün açıldığını görüyoruz.

 

PKK terörü tırmanıyor, şehit sayısı artıyor

Türkiye önce seçim ve sonrasında hükümet senaryolarına odaklanmışken diğer taraftan sınırlarımızın hemen ötesinde özellikle güneyimizde Türkiye'nin iç politikasını hatta bekasını da yakından etkileyecek gelişmeler yaşanıyordu.Daha önce IŞİD tehdidinin yarattığı ortamdan istifadeyle Barzani'nin Kerkük dahil Irak kuzeyindeki tartışmalı toprakları işgal etmesine, Türkmenlerin Türkmeneli coğrafyasındaki yerlerinden edilmesine sessiz kalan, Musul konsolosluğu personelinin IŞİD tarafından rehin alınmasını çaresizce seyredip Irak coğrafyasıyla bağlarını koparan Türkiye, 22 Şubat'taki Şah Fırat operasyonuyla Suriye'deki vatan toprağı Süleyman Şah Türbesinin olduğu toprağı da terk etmesiyle Ortadoğu'dan tamamen sınırları içerisine çekilmiş, AKP iktidarının Ortadoğu politikasının iflas ettiği zaten ortaya çıkmıştı. İşte böyle bir ortamda 16 Haziran'da  Tel Abyad düştü, Suriye'nin kuzeyinde PKK'nın oluşturduğu iki kanton (Kobani-Cezire) coğrafi olarak da birleşti, bunun üzerine Kürt koridorunu konuşmaya başladık, CB Erdoğan 26 Haziran'daki konuşmasında  "Suriye'nin kuzeyinde yeni bir devlet oluşumuna izin vermeyiz" dedi. Sınıra yığınak haberleri gelmeye başladı, Türkiye'nin Suriye'ye girmesinin an meselesi olduğu haberleri harekat planlarıyla özellikle hükümete yakın medyada yer almaya başladı. Çözüm sürecinde de süren, seçim öncesinde kıpırdamaya biraz başlayan PKK terör saldırıları Haziran'da daha da hareketlendi, basında tek tük yer bulmaya başladı.

Temmuz ayında ise PKK saldırıları daha görünür olmaya başladı. PKK 11 Temmuz'da sürecin hükümet tarafından bitirildiğini, 14 Temmuz'da da barajları ve TSK'nin Dağlıca'ya saldıran teröristlere yurt içinde operasyon yapmasını da bahane ederek sürecin bittiğini, saldırlar yapacağını ilan etti. Temmuz ayının ilk haftasında ABD heyeti (IŞİD koalisyonu koordinatörü emekli general başkanlığında) Türkiye'de 2 gün süren görüşmeler yaptı. 20 Temmuz 2015'te Suruç'ta IŞİD'li olduğu iddia edilen bir canlı bomba saldırı sonucunda 33 kişi hayatını kaybetti. 20 Temmuz Suruç saldırısı sonrasındaki Bakanlar Kurulunda (22 Temmuz) İncirlik Üssü'nün ABD'ye açılması kararı çıktı.

23 Temmuz'da PKK Suruç'un intikamı adına Ceylanpınar'da 2 polisi hunharca şehit etti. 24 Temmuz'da IŞİD hemen sınır hattı üzeride bir astsubayımızı şehit etti. Sonrasında TSK sınırın hemen öte tarafında adeta taş atımı mesafedeki IŞİD hedeflerini vurdu.  TSK aynı gün Irak kuzeyindeki PKK hedeflerine de kapsamlı hava operasyonları başlattı. Türkiye'nin IŞİD'e yönelik operasyonları bu operasyonla kalıyordu ama PKK saldırıları artarak devam edince TSK'nın PKK'ya karşı misilleme operasyonları da daha büyük çaplı olarak halen devam ediyor.

 

Çözüm süreci öncesi dönemdeki (Haziran 2011-Aralık 2012) terör sarmalı

Artık çok iyi bilinmekte ve her şey o kadar açık seçik ortadadır ki (yapılan açıklamalar ve itiraflar, yazılan makale ve kitaplar, sızan İmralı ve Oslo tutanakları) AKP iktidarı 2006'dan buyana PKK terör örgütüyle gizli görüşmelere başlamış, bu görüşmelerle PKK'nın özellikle seçimler öncesinde sözde ateşkesle terör eylemlerini minimum seviyeye indirmesi AKP'nin de bu fırsattan istifadeyle seçimleri kazanması bunun karşılığında da PKK'nın taleplerinin birer birer hayata geçirilmesi öngörülmüş ve bu çerçevede hareket edilmiştir. Bu durum "andımız"ın kaldırılması, "Ne Mutlu Türküm Diyene" yazılarının silinmesi, "T.C." ibarelerinin sökülmesi gibi idari düzenlemelerinin yanında 2011 seçimlerine kadar demokratikleşme paketleri adı altında PKK'nın taleplerine yönelik yasal düzenlemeler şeklinde olmuştur. Ancak her sözde ateşkes sonrasında terör saldırıları giderek artmış, yeniden sözde ateşkesler için PKK'nın taleplerinin seviyesi yani istenen tavizlerin sınırları da artmış ve genişlemiştir.  

Konuyla ilgili olarak Uluslararası Kriz Grubunun 2012 Eylül ayı başında açıkladığı rapora göre Haziran 2011 seçimlerinden Eylül 2012'ye kadar geçen 14 aylık sürede 222 güvenlik görevlisi şehit edilmiş, 84 sivil hayatını kaybetmiş, bunun karşılığında 405 PKK'lı terörist öldürülmüştür. (Eylül-Aralık 2012 döneminde ise elimizdeki haber ve raporların incelemesinden 60 güvenlik görevlisinin daha şehit edildiği, 20 civarında sivilin hayatını kaybettiği ve 350 civarında PKK'lı teröristin daha öldürüldüğü tespit edilmiştir.). Yani 2013 başında başlayan sözde çözüm süreci öncesindeki "18 aylık" PKK terör sarmalı döneminde 282 şehit, 100 civarında sivil hayatını kaybetmiş, 760 civarında PKK'lı terörist öldürülmüştür.  Kriz grubunun raporuna göre bu rakamlar 2009'daki rakamların 4 katıdır.

Bugünlere ışık tutması açısından Haziran 2011-Aralık 2012 dönemine baktığımızda PKK'nın o dönemde de mayınlı saldırılar gerçekleştirdiğini, Şemdinli-Yüksekova bölgesinde kurtarılmış bölge tesis etmeye çalıştığını, bu kapsamda özellikle 2012 yaz aylarında yoğun çatışmaların olduğunu, devletin buradaki 400 km karelik alana uzun süre giremediğini, sonrasında ise devletin buralarda büyük operasyonlar yaptığını, 2012 sonunda arazide çok zor durumda kalan, büyük kayıplar veren ve askeri anlamda tükenmek üzere olan terör örgütünün hapisteki liderinin perde arkasındaki girişimleriyle AKP hükümetini müzakere masasına çekmeyi başarabildiğini görüyoruz. 

Peki bu nasıl oldu? Yani ülkeyi bu kadar kanlı bir terör sarmalına sokan ancak bitme noktasına getirilmiş bir terör örgütüyle nasıl oldu da AKP hükümeti masaya oturabildi? Yukarıda söylediğimiz gibi her sözde ateşkesten sonraki terör sarmalı bir öncekini aratır derecede kanlı geçti. Bu nedenledir ki kamuoyuna, sloganlardan ibaret olan içeriğini ve nihai hedefini sadece İmralı'daki teröristbaşının bildiği çözüm süreci dayatıldı. Bunu yaparken de teröristlerin başı olan kişinin barışsever olduğu algısı yaratıldı ve kullanıldı. 2012 Sonbaharı'nda terör örgütü askeri anlamda çökme notasındayken 12 Eylül'de hapishanedeki PKK'lıların başlattığı açlık/ölüm oruçları başladı. Devletin, diğer kurum/kuruluş ve kişilerin girişimleri sonuç vermeyince teröristbaşının bir talimatıyla 18 Kasım 2012'de birden sonlandırıldı. Bu yöntemle teröristbaşı Kürtlerin ve PKK'nın tek lideri algısı yaratılmışken, teröristbaşının perde arkasında zaten devletle irtibat halinde olduğunu, 2012 başlarında MİT müsteşarı krizi yaşan AKP hükümetini bu krizden (darbe(!) tehdidinden) kendisinin kurtarabileceği iddiasıyla işbirliği önerdiğini, bunun da çözüm süreci olarak hayat bulduğunu görüyoruz. Bunu görüyoruz ama 2012'nin son aylarında PKK'lıların telsiz konuşmalarına da yansıdığı şekilde (bitiyoruz, gücümüz kalmadı, dayanamıyoruz vs) çökme noktasına gelmiş bir terör örgütünün ve ömür boyu hapse mahkum edilmiş liderinin bir hükümeti nasıl kurtarabileceğini ve iktidardaki partinin yönetiminin de buna inanarak müzakere masasına oturmayı kabul etmesini anlamak mümkün olmadığı gibi dünya tarihinde böyle bir politik-askeri örnek yoktur.

2012'nin son çeyreğinde PKK'nın terör saldırıları sürerken ve buna TSK'nın kapsamlı operasyonlarıyla cevap verilirken PKK yandaşlarından sözde ateşkes çağrısı geldiği gibi AKP iktidarından da PKK'ya (aynı bugünlerde olduğu gibi) silah bırak çağrıları olduğunu görüyoruz. İşte bu çağrılar üzerine Kandil'deki elebaşlarından M.Karayılan'ın Kasım 2012 sonundaki bir açıklaması bugünlerde olacakların da habercisi gibi. Hal böyle olunca göz göre göre, olacaklar biline biline AKP iktidarının çözüm süreci gibi kurguya sahip çıkmasının arkasında başka şeyler mi var şüphesi akıllara gelmektedir. 21.yy Türkiye Enstitüsü uzmanlarından Doç.Dr. Emruhan Yalçın'ın PKK elebaşısı Karayılan'ın açıklamalarını da içeren 10 Aralık 2012 tarihli yazısındaki ilgili bölümler: ...PKK'nın Kandil'deki elebaşı M.Karayılan Başbakan Erdoğan'ın "Silah bırakılması halinde PKK'lıların başka ülkelere gidebileceği" açıklamasına yanıt verirken gündemlerinde silah bırakma olmadığını aksine daha fazla silahlanmak istediklerini söyledi. Karayılan "Ama Türkiye 'silahları bırakalım sorunu diyalog ile çözelim' derse biz de 'hay hay' deriz ve böyle bir çözüme var olduğumuzu belirtiriz" dedi. Kürt sitelerinde yer alan habere göre Karayılan "Bugün Ortadoğu çok karışık, biz niye silah bırakalım? Biz ne için silah aldık, bugün niye bırakalım? Bugün Suriye Kürtleri önceden yaşananları tahmin etmeyip, silahlanmayıp, savunma gücünü kurmasaydı perişan olurlardı. Böyle bir durumda biz niye silah bırakalım?" diye konuştu. Doç.Dr.Yalçın bu açıklamaya şöyle bir yorum eklemiş:İşte Türkiye yöneticilerinin iyi anlaması gereken bir cevap. PKK gibi terör örgütleri geldikleri noktaya silahla geldiklerini bildikleri için, hedeflerine ulaşıncaya kadar silah bırakmazlar. O halde onların anladığı dilden konuşacaksın. Yani silahlı mücadele, bu arada siyasi olarak, ekonomik olarak yapman gerekenleri de yapacaksın.

 

7 Haziran seçimleri sonrasında "terör-sözde ateşkes" döngüsünde son halka

Hemen bir tespit ile bu bölüme başlayalım. Ortaya çıkan bilgiler belgeler, itiraflar ve bugün yaşananlar göstermektedir ki çözüm süreci Türkiye Cumhuriyeti'ne kurulan bir kumpasmış.İşte bu kumpasla 7 Haziran seçimleri sonrasında oluşan politik durum, seçim öncesi dönemden başlayan gerginlikler ve özellikle 20 Temmuz'da Suruç'ta patlayan bombayla birlikte Türkiye yeni bir PKK terörü sarmalına sokuldu. İşte böyle bir ortamda PKK terörüyle son 2 ay içinde 16 Eylül 2015 itibariyle 130 güvenlik görevlisi (asker, polis, köy korucusu) şehit olurken 28 sivil de hayatını kaybetti. Bazı operasyonlardan sonra öldürülen PKK'lı terörist sayısı açıklansa da bir resmi toplam rakam olmamakla birlikte medyanın genelinde isimsiz askeri kaynaklara dayandırılan değerlendirmelere göre son iki ay içinde 1.200 civarında teröristin öldürüldüğü bildirilmektedir.

Son iki aydaki bu insan kayıplarını 2011-2012'deki 18 aylık dönemle mukayese edersek;son 2 aydaki şehit sayısı 2011-12'deki 18 aylık dönemin yaklaşık yarısına ulaşmıştır, 2 ayda öldürülen terörist sayısı ise 2011-12'deki 18 aylık dönemin neredeyse 2 katına yaklaşmaktadır. Diğer bir kıyaslamada da şunu söyleyebiliriz: 2011-12 dönemindeki sayıların 2009'dakilerin yaklaşık 4 katı olduğunu yukarıda belirtmiştik.  Son 2 aydaki şehit sayısı ve öldürülen terörist sayısını 2011-12 döneminin 18 aylık dönemine göre "süre" açısından bir projeksiyonunu yaparak mukayese edersek en kaz 4 kat artış olduğunu görüyoruz. Yani açıkça ortaya çıkan şudur ki her sözde ateşkesten sonraki terör sarmalı katlanarak artmıştır. Tabi burada dikkat çekici olan 2015'te olanların 2011-12'de olanlara göre daha kısa sürede daha yoğunlaşmış olarak gerçekleşiyor olmasıdır.

 

"AKP-PKK çözüm sürecine dönsün" talepleri

Bu son 2 aylık dönemde PKK terörü giderek tırmanırken ve karşılığında TSK'nın operasyonları da devam ederken en sık karşılaşılan talep Türkiye'nin PKK terör örgütüyle müzakere masasına dönmesi çağrısıdır. İşte bu süreçte; 28 Temmuz'da Çin ziyareti öncesinde CB Erdoğan milli birliğimize, kardeşliğimize kast edenlerle bir çözüm sürecini devam ettirmek mümkün değil diyerek sürecin bitiğini ilan ediyordu ama ne olduysa 11 Ağustos'ta çözüm sürecinin buzdolabında olduğunu söyleyerek sürecin bitmediğini belli bir süre için dondurulduğunu açıklıyordu. CB Erdoğan'ın bu açıklaması üzerine AKP'li yetkililer de çözüm sürecini önemsediklerini çözüm sürecine yeniden dönülebileceğini belirten açıklamalar yapıyordu.  AKP iktidarının çözüm sürecine dönmeye istekli olduğunun son ipuçları CB Erdoğan'ın 16 Eylül'de yaptığı açıklamalarda yer almaktadır. CB Erdoğan açıklamasında çözüm sürecinin şu anda dolapta olduğunu belirterek, "Olumlu gelişmeleri yakaladığımız zaman kaldığı yerden niye devam etmesin. Buna mani bir hal yok" ifadelerini kullanmıştır.

Sadece AKP iktidarının temsilcileri değil Kandil ve Avrupa'daki PKK elebaşları, HDP'liler, PKK'nın hamisi Barzanigiller, bütün Batı bloku ülkeleri de AKP'nin PKK ile tekrar çözüm sürecine yani müzakere masasına dönmesini istiyordu.Herhalde son dönemde dünya üzerinde bir sorun üzerinde aynı görüşü savunan bu kadar geniş bir yelpaze ya da ittifak oluşmamıştır! Dolayısıyla konu ve sorun Türkiye'nin bekası ve geleceğiyle ilgili olduğu için bu "PKK severler ittifakı"ndan şüphe duymamak mümkün değildir. Bu durum Batı yani ABD ve Avrupa'nın terör örgütleriyle mücadele kapsamında Türkiye'ye iki farklı dayatma bulunması ikiyüzlülüklerini göstermesi açısından önemlidir. Türkiye'nin IŞİD terör örgütüne karşı operasyonlar yapmasını isteyen Batı PKK terör örgütü söz konusu olduğunda Türkiye'nin mutlaka terör örgütüyle müzakere masasına oturmasını istiyor. Bu baskıyı yapan ülkelerin başında kendi yasalarına göre terör örgütleriyle irtibat kurmak, müzakere yada pazarlık yapmak toleranssız yasak olan ABD'nin olması dikkat çekicidir. Bu farklı yaklaşım Batı dünyasının kağıt üzerinde öyle deseler de aslında PKK'yı bir terör örgütü olarak görmediğinin de ifşasıdır.

PKK terör örgütü ise yabancıların ve özellikle AKP iktidarının yetkililerinden gelen açıklamaları şöyle şöyle algıladı: "AKP çözüm sürecine yeniden dönmek istiyor. Terör saldırıları artıkça toplumun AKP hükümetine 'terör olmasın, yine çözüm sürecine dönelim' talebinde bulunacaktır. Zaten dış dünyanın da baskısı bu yönde. Öyleyse saldırıları yoğunlaştıralım. Çünkü 28 Şubat Dolmabahçe mutabakatını başka bir hükümetin kabul etmesi mümkün değil. Yeni bir hükümet kurulmadan geçici AKP hükümetini sürece dönme kararına zorlayalım.". PKK büyük olasılıkla böyle bir mantıkla saldırılarını artırdı ve ülke geneline yaydı. Çünkü çözüm süreciyle öyle bir kumpas kuruldu ki çözüm sürecine dönülemese de gidişat yine PKK'nın bütün çözüm süreci boyunca yaptığı hazırlıklarını ve başlattığı terör sarmalını büyük ayaklanmaya dönüştürülebilecek olması nedeniyle durum yine PKK'nın hesapladığı yönde ilerleyebilecektir. Çünkü çözüm süreci ve 28 Şubat Dolmabahçe açıklamasıyla PKK hem psikolojik bir üstünlük kazandı hem de doğu/güneydoğuda PKK devletçiğinin alt yapısını oluşturdu yer yer de fiili devlet uygulamalarını hayata geçirdi. Bir de buna Suriye'deki kolu PYD/YPG'nin IŞİD'le mücadele kapsamında kazandığı uluslararası tanınırlık ve destekle meşruiyet kazanma yolunda önemli bir mesafe aldı.

PKK lehine böyle bir durum oluşurken, PKK ile gizli görüşmelerini ve çözüm sürecini seçim kazanma hesaplarıyla örtüştüren AKP hükümeti de PKK'nın bu tavrına karşı herhangi bir terörle mücadele stratejisi olmadan sürekli ve planlı olmasa da misilleme niteliği taşıyan sınır ötesi hava operasyonları için TSK'ya izin verdi. Ne de olsa AKP bu durumun da "AKP teröre taviz vermiyor PKK'ya karşı koyuyor" algısı yarattığına inanıyordu.

 

Yeniden çözüm sürecine dönüş nasıl olacak?

Son 2 aydaki artan terör saldırıları ve katlanarak artan şehit sayısı, yoğunlaşan askeri/polis operasyonları ve katlanarak artan öldürülen terörist sayısı yukarıda özetlenen "sözde ateşkes-terör" döngüsünün yeniden işlemekte olduğunun göstergesidir. Bunun nedeni de çözüm sürecinin daha önceki sözde ateşkeslere göre nispeten daha uzun olması ve bu dönemde terör örgütünün maalesef AKP iktidarının göz yummasıyla doğu/güneydoğuda kazandığı hareket serbestisiyle ağırlıklı olarak bölgede olmak üzere Türkiye geneline silah ve patlayıcıları depolaması, kendi kamu düzenini kurması, böylece büyük çaplı terör saldırılarına hazırlanmış olmasıdır. Bunun böyle olduğunu Cumhurbaşkanından Başbakanına, Bakanlarından diğer AKP'lilerce ve AKP'ye yakın medya mensuplarınca yapılan itiraf niteliğindeki açıklamalardır. PKK da bu gerçeği açıkça teyit etmektedir. PKK elebaşısı Bayık'ın 31 Ağustos'taki "Çözüm süreci boyunca savaş için hazırlandık, bölgede sivil görünümlü silahlı milis yapı kurduk!" açıklaması bunun en somut ifadesi, tonlarca patlayıcılarla yapılan terör saldırıları da en somut kanıtıdır. Bu açıklamayı PKK elebaşısı M.Karayılan'ın yukarıda verilen Kasım 2012 tarihi açıklamasıyla birlikte ele aldığımızda PKK'nın duruşunu ve taleplerini hiç değiştirmeden AKP iktidarını siyasi alanda masada yendiği gibi askeri alanda güvenlik güçleriyle çatışmadan onların da mağlup sayılmasını sağlayacak bir anlayışı kabul ettirdiğini görüyoruz.  

Diğer taraftan bu sefer çatışma sürecinin sıkıştırılmış bir zaman diliminde ve daha yoğun olarak yaşanmasının elbette bunun başka sebepleri de var. Bunun da Türkiye'deki siyasi gelişmeler (1 Kasım'daki erken seçim, AKP'nin yeniden tek başına iktidar olamama ihtmali nedeniyle çözüm sürecinin yeni bir muhatap bulamama kaygısı gibi) ve Türkiye'nin hemen güneyinde IŞİD'le mücadele kapsamındaki yeni oluşumlar (Türk üslerinin ABD liderliğindeki koalisyon ülkelerine açılması, Suriye'ye bölge ülkelerinin kara kuvveti gönderme ihtimali, Rusya'nın Esad rejimine yönelik artan açık askeri desteği kapsamında Rus askeri unsurlarının bölgeye konuşlanması, Suriye'de siyasi çözüm seçeneğinin daha fazla destek bulması vs)  ile bağlantılı olduğunu söylemeliyiz. Çünkü AKP iktidarının izlediği yanlış politikalar PKK terörü sorununu Suriye'nin kuzeyinde PKK'nın kolu PYD'nin özerk bölge (Kürt koridoru) oluşturma projesi nedeniyle Suriye'de savaşla irtibatlı hale de getirmiştir.  Bütün bunlar Türkiye'deki çatışmaların belli bir süre içinde sona erdirilerek çözüm sürecine yeniden dönüşü zorlayan etkenlerdir. Her ne kadar yalanlasa da ABD'nin Ankara Büyükelçisinin görüştüğü bazı Kürt kökenli siyasetçi ve STK temsilcilerine söylediği iddia edilen "Sabredin, bu operasyonlar 1-2 ay sonra sona erer"  ifadesi ABD başta olmak üzere Batı'nın PKK saldırıları ve karşılığında TSK'nın operasyonlarının beklenen bir durum olduğunu, ancak sınırlı bir süre içinde Türkiye'yi bir yerlere yönlendirmeye hizmet edeceğini düşündüklerini göstermektedir.

Peki çözüm sürecine yeniden dönüş nasıl gerçekleşecek, hangi bahane kullanılacak tetikleyici unsur ne olacak?Tekrar edecek olursak 2012 yılının son çeyreğinde AKP iktidarına muhatabınız kim olacak sorularının sorulduğu bir dönemde Başbakan'ın Leyla Zana ile görüşmesi gerçekleşmiş, ayrıca hapishanedeki KCK/PKK'lı tutuklu/hükümlülerin ölüm oruçları çatışmaların önüne geçmişti. İşte böyle bir dönemde hapisteki teröristbaşı "Kürtlerin tek lideri, tek muhatap" olarak sahne sürüldü ve tek bir sözüyle (ölüm oruçları hedefine ulaşmıştır, mesaj yerine ulaşmıştır, ölüm oruçlarına son verilsin) ölüm oruçlarını sonlandırıyordu. Zaten perde arkasından AKP iktidarıyla irtibat halinde olan teröristbaşı "görüldüğü gibi ben tek sözümle terör örgütüne istediğimi yaptırırım, ben söylersem silah da bırakırlar" algısı yaratmış ve AKP'yi masaya oturtmayı başarmıştı.

Artan terör ve şehit sayısı ve karşılığında önceki dönemlere göre katlanarak öldürülen terörist sayısının yanında "sözde ateşkes-terör" döngüsünün işlediğini gösterir şekilde 2011-2012 dönemi sonunda çözüm sürecine geçişi sağlayan benzer olayların bu dönemde de yaşandığını ve daha da yaşanabileceğini görüyoruz. AKP iktidarı çözüm süreciyle muhatap aldığı İmralı'daki teröristbaşını Nisan 2015'ten buyana ortaya çıkarmamakta, ama üzerinde de toz kondurmadan sanki zor günler için ayı 2012'de olduğu gibi "akan kanı, terör saldırılarını ancak o durdurabilir bir de ona soralım" ortamı için saklamaktadır. 2012'deki gibi hapishanelerde yeni bir ölüm orucu oyununu tekrar etmek pek mantıklı gözükmüyor. Ama PKK'nın doğu/güneydoğuda ilan ettiği özerk/kanton yönetimlerinin bazılarında (Cizre, Yüksekova, Silvan, Sur, Şemdinli vs) tam bir iç savaş ortamı yarattığını görüyoruz. Bu bağlamda Cizre tam bir laboratuar olmuştur. Cizre'de 8 gün süren sokağa çıkma yasağı dış dünyanın da dikkatini Türkiye'ye çekmiş AKP iktidarı üzerindeki baskıları artırmıştır. Bu arada bölge genelinde terör saldırılarının ve karşılığında askeri/polis operasyonlarının yoğunlaşarak devam edeceği aşikardır.

Ancak Cizre'deki olayların bir benzeri yine Cizre'de veya Yüksekova'da tekrar edebilir. Yüksekova'da Cizre benzeri bir durumun oluştuğuna dair haber ve raporlar medyada yer almaktadır.  Leyla Zana da yeniden rol almak üzere sahnededir. Cizre'deki olayları bahane ederek ölüm orucuna başlayacağını açıklamıştır. Eğer bu gerçekleşirse başkaların da Zana'ya eşlik etmesi beklenmelidir. İşte gerek Cizre'dekine benzer gelişmeler gerekse yeniden ölüm oruçlarının yaygınlaşması gibi olaylar tam da teröristbaşının devreye sokulmasını yeniden kurtarıcı, barışsever rolüyle topluma pompalanması için uygun anlar olacaktır. Kandil'deki elebaşlarının HDP ve DBP temsilcileriyle yaptıkları görüşmeden sonra 15 Eylül'de yaptıkları açıklamada "tahkim edilmiş ateşkes çerçevesinde arabulucular gözetiminde bir müzakere ve demokratik çözüme hazır olduklarını"söylemesi yeniden çözüm sürecine dönüşün hızlandığının en son işaretleridir.

 

Peki her sözde ateşkesten sonra neden daha fazla terör, şehit, askeri operasyon ve öldürülen terörist?

AKP iktidarının PKK'nın terör örgütüyle başlattığı gizli görüşmelerin sahaya yansıması "sözde ateşkes-terör" döngüsüyle oldu. Bu döngünün ilk safhalarında göreceli olarak daha basit talepleri AKP iktidarınca idari kararlarla karşılandı. Bir süre sonra yasal değişikler yapılarak PKK'nın talepleri hayata geçiriliyordu. Bütün bunlar aslında PKK terörünün siyasallaşmasına da yol açıyordu. Bu döngüdeki son sözde ateşkes dönemi çözüm süreci olarak da bilinen süreçtir. AKP çözüm sürecine kamuoyunu ikna edebilmek için artan terör ve şehitlere atıf yaparak analar ağlamasın sloganını kullandı. Bu yaklaşım terör ne kadar artarsa şehit sayısı ne kadar yükselirse toplumu yeni bir sözde ateşkese razı etmenin de bir uygulamasıydı. Ölüm gösterilerek sıtma razı edilme durumu söz konusuydu. AKP iktidarıyla müzakere masasına oturmak PKK terör örgütü için hedeflediği ancak bu kadar kısa sürede ulaşabileceği bir hayal değildi ama oldu. Çözüm sürecinin sonunda ise PKK daha büyük bir başarı kazanmıştı. Sürecin dondurulup kaldığı dondurulduğu 28 Şubat Dolmabahçe AKP-HDP(PKK) ortak açıklaması ve açıklamanın içerdiği teröristbaşının hazırladığı 10 madde ise PKK'nın başarı belgesi ve silahla bir yere varamazsınız diyenlere inat bir terör örgütünün elinde silahla neler başarabileceğinin en önemli kanıtıydı maalesef.

Yukarıda açıkladığımız nedenlerle 7 Haziran seçimlerinden sonra yeni bir terör sarmalı Türkiye'yi esir aldı. Ama bu sefer 2 aylık süreçte bir önceki terör sarmalı döneminden kat ve kat ağır terör saldırıları, şehit sayısı ve karşılığında binlerce öldürülen terörist var. Çünkü yeniden sözde ateşkes dönemine yani sözde çözüm sürecine dönüş için daha fazla ölüm gösterilip yine sıtmaya razı etmek gerekiyordu. Daha önceki yazılarımızda da söylediğimiz gibi PKK çözüm süreci nasıl biterse bitsin elde ettikleri tavizlerden vazgeçmeyecek sürece yeniden başlarken bıraktıkları noktadan devam etmek isteyecekti. Şimdi yeniden çözüm sürecine dönelim dediklerinde kastettikleri başlangıç noktası 28 Şubat Dolmabahçe açıklamasıdır. Bir hükümet ve devlet için çok ağır ifadeler ve talepler içeren söz konusu o açıklamayı esas alacak şekilde müzakerelere dönüşü halka kabul ettirmenin maliyeti de çok yüksektir. O maliyette artan terör ve şehit sayısıdır. Hal böyleyken AKP'nin sürece dönmekte istekli tavır sergiledikçe PKK sürece dönüş için yeni şartlar da eklemektedir. Bu aşamada en belirgin şart 28 Şubat açıklamasındaki 10 maddeyi esas alacak müzakereleri ve çözüm sürecinin geneli yabancı bir üçüncü göz gözetiminde olsun talebidir.

 

Sonuç olarak;

Son 2 aylık süreçte yaşanan terör sarmalı bağlamında AKP iktidarının yetkililerinin açıklamaları, PKK'lı elebaşlarının ifadeleri Türkiye Cumhuriyeti'nin çözüm süreciyle tam bir kumpasa maruz bırakıldığını göstermektedir.Daha çözüm süreci başlamadan bile PKK'nın "bir diyalog süreci başlasa bile silah bırakmayacaklarını aksine daha fazla silahlanacaklarını" açıklamış olmasına rağmen AKP iktidarının bu süreçte bunlara göz yumduğunu artık herkes biliyor. Böylece PKK çözüm sürecinde kendisine karşı mücadele yürüten devlete karşı hem psikolojik üstünlüğü ele geçirmiş hem de doğu/güneydoğuda hakimiyetini kurmuş kendi devlet yapısını oluşturmuştur. Bu kurduğu yapının kabul edilmemesi durumuna karşılık daha büyük bir ayaklanma yürütebilmek için bölgeyi cephanelik haline getirmiş, oluşturduğu sivil görünümlü milis yapısını silahlarla donatmıştır.

PKK ayrıca, IŞİD tehdidini fırsata çevirerek Suriye kolu PYD/YPG üzerinden uluslararası tanınırlığını artırmış destek yolları geliştirmiş, özgürlük/hak/hukuk arayan bir örgüt görüntüsüyle meşruiyet kazanma aşamasına gelmiştir.İşte böyle bir ortamda hem PKK'nın hedefleri hem de AKP iktidarının başındakilerinin özellikle içeride yaşadığı sorunlarının aşılması için  "sözde ateşkes-terör" döngüsünde belki de son halka olacak yeni bir sözde ateşkes (yani çözüm sürecine kaldığı yerden yeniden başlamak) zorunlu gözükmektedir. Ama bu döngüde hem de son halkasına geçişi sağlayacak kararın maliyeti de yüksek olacaktır. Bu maliyet ise ülkenin ekonomik maliyetinin yanısıra maalesef her seferinde katlanırcasına artan şehit sayısı ve öldürülen teröristtir.

Bu yüksek maliyete rağmen AKP iktidarı bu dönüşe kendini mecbur hissetmesine rağmen sanki böyle bir mecburiyeti yokmuş, sürece yeniden dönüş Türkiye için doğru bir seçenekmiş gibi algı yaratmaya çalışmaktadır. PKK ise yurt içinde her açıdan kendini tahkim edilmiş bir pozisyona getirmiş, arkasına dış desteği de alarak AKP iktidarını zorlamakta ve iki seçenek vermekte aslında tehdit etmektedir: Ya çözüm sürecine yeniden dönüşü kabul edersin ya da iç savaşa yol açacak şekilde ayaklanma başlatırım. Gerek içeride AKP iktidarını ve onun yetkililerini sıkıştıran iddialar ve iç politik takvim gerekse bölgemizdeki politik-askeri gelişmeler ile dış baskılar AKP iktidarını çözüm sürecine yeniden dönüşü kabul ettirmiş gözükmektedir. Halbuki PKK terör örgütü son dönemdeki TSK operasyonlarının da etkisiyle askeri açıdan hem Türkiye hem de Suriye kuzeyinde mücadele edebilecek güçte değildir. PKK ile terör örgütüyle nasıl mücadele edilirse o şekilde mücadele etmesi halinde bırakın PKK'nın Türkiye'ye şartlar dayatmasını PKK'nın varlığı ortadan kalkacaktır. Dolayısıyla zaten geçici bir seçim hükümetiyle iktidarda olan AKP, kişisel ve parti çıkarlarını bir taraf bırakıp Türkiye'nin çıkarlarını, geleceğini ve bekasını korumayı ana hedef almalı, Türkiye Cumhuriyeti'ne yönelik bir kumpasa dönüşmüş çözüm sürecini gündeminden çıkarmalıdır.

Bu yazı 7197 defa okundu.
  • Yorumlar1
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı