Hoşgeldiniz; Bugün 25 Şubat 2018 Pazar
Terörizm ve Terörizmle Mücadele|05 Mayıs 2011 Perşembe

Terörle Dans

Kenan Ertürk tarafından yazıldı.

ABD'nin düzenlediği operasyonla Bin Ladin'in ölü olarak ele geçirilmesiyle ikiz kulelerin enkazında Bush tarafından verilen söz, on yıl sonra da olsa yerine getirilmiş oldu.

Usame Bin Ladin Pakistan'da bu ülkenin hiçbir üst düzey yetkilinin bilgisi ve izni olmadan ABD özel kuvvetleri tarafından düzenlenen operasyonla ölü olarak ele geçirilmesiyle ikiz kulelerin enkazında Bush tarafından verilen söz on yıl sonra da olsa yerine getirilmiş oldu. ABD'li yetkiler "bu operasyonu dünyada başka hiç bir ülkenin gerçekleştiremeyeceği" belirtti. Bin Ladin'in öldürülmesi "insan hakları savunucusu" ve "ileri demokrasi öncüsü" AB ülkelerini hiç rahatsız etmedi.

ABD Guantanamo'daki bir çoğu El Kaide militanı olduğu bile kesin olmayan yüzlerce tutukluyu yıllarca hiç kimse ile görüştürmeden, mahkemeye çıkarmadan, işkence sınırını zorlayan ve belki de aşan sert sorgulama teknikleriyle "hırpalayarak" tutmaktadır. Bu yaklaşım hukuki, insani ve "halkla ilişkiler" açısından bir çok sıkıntı yaratsa da, tutukluların bir kısmından toparlanan bilgilerin sabırlı ve titiz tekniklerle analizinden Bin Ladin'in ve daha bir çok üst düzey örgüt yöneticisinin izinin sürüldüğü anlaşılmaktadır. ABD terörle mücadele konusunda son 10 yılda birçok hata yapmış olmakla beraber dilini ve kültürünü iyi bilmediği örgüt liderlerinin tamamına yakınını yakalamış ya da öldürmüştür. Aynı süre boyunca Türkiye'nin ise aynı dili ve kültürü paylaştığı, sınırın ötesinde "hemen dibinde" konuşlanan terör örgütüne ve liderlerine karşı zaman zaman kamuoyunun "gazını almak" için yapılan sınırlı ve neredeyse sembolik operasyonlar haricinde önemli hiçbir adım atamamış olması düşündürücü olmanın ötesinde "acıklıdır." ABD'nin Irak'taki varlığı gerekli operasyonların yapılmasının önündeki önemli bir faktör ise de bu engel yaratıcı, kararlı ve cesur diplomatik ve askeri adımlarla aşılamaz değildi. Türkiye'nin ABD güvenlik politikalarına verdiği ve verebileceği destek ABD'nin Türkiye'nin sınır ötesinde sürekli, ciddi ve sonuç odaklı operasyonlar için "izin vermesini sağlamalıydı." Ayrıca Başkan Obama'nın operasyona ne kadar yakından ve ayrıntılara hakim olarak karar tarttığı, askerlerine nasıl "ev ödevleri verdiği" ve seçenekleri yakın danışmanlarına nasıl tartıştırdığını görünce askeri konulara ilgisizlik, bilgisizlik ve bunun da ötesinde bir tür "alerji" ile yaklaşan Ankara'daki liderlerin devlet adamlığının en önemli unsurlarından olan "askeri gücü etkin ve ekonomik kullanma" konusunda ne kadar zayıf oldukları daha iyi anlaşılmaktadır. AKP Hükümeti askerin ülkenin iç siyasetinde eskiden oynadığı belki sağlıksız denebilecek rolü sınırlandırmaya kafasını o kadar takmıştır ki, TSK'nın güvenlik politikasının meşru ve gerekli bir unsuru olarak kullanılmasına da "katlanamaz" hale gelmiştir. "Yumuşak güç" bir çok şeyi başarabilir ama sert güç unsurlarını tamamen "alet çantanızın" dışına atarsanız PKK gibi kıvrak, kurnaz ve kararlı bir örgüte karşı başarılı olmanızın zor olacağı artık anlaşılmalıdır.

Türkiye'nin bölgenin sorunlarının farkında olarak, ABD'nin yaptığı gibi terör örgütü ile mücadeleyi kararlı ve ısrarla sürdürmesi ve ona anladığı dilden cevabını vermesi gerekirdi. Türkiye'nin uluslararası ortamlarda sıkça gündeme getirdiği terörle mücadelede ortak hareket edilmesi çağrısına ABD'nin ve AB'nin kayıtsız kalmasının nedenini anlaması çok uzun sürdü. Pakistan'da Türkiye gibi ABD'nin önemli müttefiklerinden biri olmasına rağmen Bin Ladin'e yönelik operasyon hakkında bu ülkeye bilgi verilmemesi, Irak'ta "Çekiç Güç" görevleri kapsamında terör örgütüne yardım edildiği söylentileri, ABD'nin terör örgütleri ile mücadelede "çifte standardını da" ortaya koymaktadır.

Öcalan 1999'da yakalanarak teslim edildiğinde onun akıbetinin Bin Ladin gibi olacağını uman büyük bir çoğunluk hayal kırıklığına uğradı. Yakalandığında "kendisine imkan verilirse Türkiye'ye hizmet etmekten mutlu olacağını" belirten Öcalan, teslim edilirken ABD'ne verilen "öldürülmeme şartı" ve AB uyum yasaları ile "idam cezasının" kaldırılması sonucu "pazarlık" gücünün farkına vardı. Zamanla Öcalan'ın cezalandırılma süreci öylesine sulandırıldı ki, iş; yeni ceza evi yapılması, duvar kağıdı kaplanması, "canı sıkılmasın diye" yanına arkadaş tutuklu gönderilmesine kadar gitti. Gelinen aşamada Öcalan devletle pazarlık yapan, ülkenin siyasi sürecini belirleyen "danışılması gereken kişi" haline getirildi.

Devletin İmralı ile yaptığı görüşmeler, ister istemez, teröre ve terör örgütüne meşruluk kazandırdı. Terörle mücadele olması gerektiği gibi "silahla" değil de, siyasal alanda yürütülmeye başlandı. Bu mücadele "analar ağlamasın", fidanlar ölmesin" sloganları ile vicdanlarda hazmettirilmeye çalışıldı. Terör örgütü ile yapılan görüşmeler, devletin tam kontrolünde ve inisiyatifinde yürütülebilseydi günümüze kadar yitirdiğimiz binlerce şehit, küstürdüğümüz binlerce gazi, kaybedilen milyarlarca dolar ve boşa geçen onlarca yıla rağmen belki anlayışla karşılanabilirdi. Ama öyle olmadı, gelinen aşamada İmralı ile yapılan görüşmelerde kontrolün terör örgütünün eline geçtiği anlaşıldı. "Açılım" kapsamında terör örgütü mensuplarının Habur'da karşılanması, öldürülen teröristlerden "şehitlerimiz", terör örgütü elebaşına "sayın" denmesi terörle mücadelede gelinen noktayı ortaya koymaktadır.

"Kürt açılımı"; etnik ayrımcılık temalarını çağrıştırsa da, sorunun gerçek muhatabı olan bölge halkı ve onların gerçek temsilcileri ile görüşülerek sürdürülebilseydi sorunun çözümüne çok önemli katkı sağlayabilirdi. Ancak "açılım süreci" başından beri PKK/BDP/Kandil ekseninde yürütüldüğünden bu günkü kaos, çatışma ve gerginlik ortamının ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Terörü askersiz bitirmek gibi bir yaklaşımın mümkün olmadığı görülmüştür. "Kürt sorunu" terör örgütünden ve onun kurulduğu günden beri hedefi olan taleplerinden ayırt ederek çözmek asıl amaç olmalıdır.

Bu yazı 2909 defa okundu.
  • Yorumlar0
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı