Hoşgeldiniz; Bugün 23 Eylül 2017 Cumartesi
Teostrateji Araştırmaları Merkezi|20 Ağustos 2015 Perşembe

Diyanetin DAİŞ Raporu Bize Ne Demek İstiyor?

Hilmi Demir tarafından yazıldı.

Öncelikle geç kalmış bile olsa bu raporu oldukça olumlu bulduğumu söylemeliyim. Diyaneti bir şey yapmamakla itham eden biri olarak, Diyanetin “DAİŞ’in Temel Felsefesi ve Dini Referansları” başlığı ile bir rapor hazırlaması ve bir takım somut önerilerle bunu ortaya koyması oldukça önemli bir gelişme. Raporu değerlendirmeye başlamadan, başlığı hususunda bir iki kelam söylemeliyim. Her önüne gelen yerde ve anlamsız biçimde felsefe teriminin kullanılması bu kelimeyi itibarsızlaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Dolayısıyla DAİŞ’in ortaya koyduğu eylem ve söylem biçimine ne kadar felsefe denir oldukça tartışmalıdır. Zaten raporda da DAİŞ’in din anlayışının sathi, yüzeysel ve lafzi bir söylem içerdiği belirtilmektedir. Bu nedenle rapora isim verirken kullanılan felsefe terimi de okuyucuların dikkatini çekmekten öte hiçbir anlam ifade etmemektedir. Doğrusu DAİŞ’in Temel Söylemi/İdeolojisi çok daha doğru bir seçim olurdu.

DAİŞ gibi örgütlerin ideolojisini nasıl tanımlayacağımız önemli bir sorundur. Aslında radikalizm ve cihatçılıkla ilgili literatür açısından DAİŞ’in nasıl tanımlanacağı ciddi bir sorun değildir. Bu mesele Türkiye’de ciddi bir sorun haline gelmiştir. Bu konuda uzun yıllardır yazan biri olarak bu örgütlerin temel ideolojisinin Selefilik olduğunu ve burada kullanılan Selefilik ile tarihteki Ehl-i Hadis ya da Selef-i Sâlihîn’in arasında doğrudan bir benzerlik kurulamayacağını sürekli vurguladım. İslam mezhepler tarihi literatüründe Selefilik diye bir mezhebin olmadığını savundum. Selef şeklinde bireysel tercihlerin ise doktrinleşemediği için mezhep olarak kabul görmediğini ifade ettim. Selefilik 19. Yüzyılda ortaya çıkmış bir ideolojidir. Onun bir mezhep, öğreti olarak kabulü bu yüzyıldan sonradır. Bu iddialarıma karşılık Diyanet uzun süre Selefiliği bir mezhep olarak hem de Ehl-i Sünnetin en önemli kolu olarak literatüründe kullandı. Bugün nihayet bu rapor Diyanetin bu iddialarımızı dikkate aldığını gösteriyor. Zira rapor şöyle diyor: “DAİŞ’in düşünce çizgisi, bir yönüyle tarihte ilmi Selefilik olarak bilinen, İslam’ı en sade ve otantik haliyle anlama ve yaşama çabası olarak nitelenebilecek akımdan ayrılarak şiddet ve tedhişi esas alan politik bir “Selefizm”e dönüşmüştür.” Tarihte İlmi Selefilik ifadesi çok doğru değildir. İlmi Selefilik, 20 yüzyılda Mısır’dan Afrika’ya kadar farklı isimlerde öne çıkan bir akım olmuştur. Ama daha öncesinde literatürde böyle bir Selefilik yoktur. Zaten raporun devamımda şöyle deniliyor: “Zaman zaman medya ve akademiyada hareketin bir yönüyle “Neo-Haricilik” olarak vasf edilebilecek bir İslam yorumunu çağrıştırdığı iddia edilse de aslında İslam dininin ve medeniyetinin tarihinde hiçbir yeri olmayan yepyeni bir vaka ile karşı karşıya olduğumuz muhakkaktır.”

Görüldüğü gibi kafalar oldukça karışık yepyeni bir durumla mı karşı karşıyayız, yoksa tarihten süzülerek gelen bir akımın yeni bir formuyla mı? Hemen birkaç satır sonra rapor yine geçmişe referansla bugünkü olayları açıklamaya çalışır: “..ham yobazlıkla kaba softalık”ın ilginç bileşimlerini üreten Haricilik bugün Selefilik ve mezhepçilik üzerinden yeni ara yollar ve patikalar üretmeye, böylelikle de insanlığın ufkunu daraltmaya devam etmektedir.”

Bu çelişkilerin ana nedeni Selefiliği nasıl tanımlayacaklarını bilmemelerinden kaynaklanır. Bunun birkaç nedeni vardır:

1.      Geçmişte böyle bir mezhep yoktur. 19. Yüzyıldan itibaren çıkan bu hareket İslam dünyasında Osmanlı uleması tarafından şiddetle karşı çıkılmış olsa da 20. Yüzyılın başlarından itibaren bir kısım ulema tarafından mezhep olarak kabul edilmiştir. Vehhabiliğin Mekke ve Medine’yi ele geçirmesi bu din yorumunun benimsenmesinde önemli rol oynamıştır.

2.      20. Yüzyıldan itibaren Mezhep çok fazla itibar görmediğinden ve Mezheplerin birleştirilmesi savunulduğundan Selefiliğin bir mezhep olup olmadığı yeni bir yönelim yada eklektik bir yapı oluşturduğu bir problem olarak görülmemiştir.

3.      Hanefi-Matüridi ve Sufi çevreler dışında Selefiliğe karşı çıkılmamış aksine bu yapı içselleştirilmiştir.

4.      21. Yüzyılda Selefiliğin Çihadi Selefilik olarak hızla yayılması ve taraftar bulması ve bu ideolojinin köklerinin de Selefilikte neşvü nemâ bulması İslam dünyasındaki ilim ehlini bu sorunla yüzleşmek zorunda bırakmıştır.

5.      Bugün İslam dünyası görmezden geldiği, beslediği ve çoğu kez de itibar ettiği bir yapının nasıl şiddet ürettiğiyle hesaplaşmak zorundadır. Raporda da dendiği gibi, bunu komplo teorileriyle başkalarına yükleyerek çözemeyiz.

Raporda 21. Yüzyılın İslam ulemasının aklının karışık olduğunu gösteren ikinci konu da mezhep kelimesinin altında gizlidir. Rapor Selefiliğin bir mezhep olmadığı bir ideoloji olduğu ve yeni bir durum olduğunu söylerken ikide bir sözü Mezhepçiliğe getirmektedir. Selefilik bir mezhep midir? Rapora bakarsak hayır? O halde neden raporda mezhep kelimesi iki de bir Mezhepçilik ifadesiyle olumsuzlanmaktadır?

Hatta raporun giriş kısmında aslında bu örgütün temel dini yaklaşımının mezhep sistematiğini dikkate almadığı iddiası dile getirilmişken. Şimdi tekrar başa dönelim: “Ulaşılan yayınlarındaki üslup ve bilgilerden hareketle örgütün dine yaklaşımındaki temel epistemolojik problem “usulsüzlük” ve “dinin araçsallaştırılması” olarak teşhis edilebilir. Usulsüzlükten maksadımız İslami ilimlerin her bir disiplini için yüzlerce yıl içinde inşa edilerek gelenek haline gelen yöntem ve esasları yok sayıp doğrudan dini metinlere yönelerek bunları bağlamından kopardıktan sonra ideolojik birer kanun maddesine indirgemek suretiyle nevzuhur bir din anlayışı vaz etme teşebbüsleridir.”

Raporda ifade edilen “Usul” İslam geleneğinde mezheplerin kurduğu paradigmatik çerçevelerdir. Kime sorarsanız sorun bu ifadelerdeki “Usul” mezhep anlamına gelir ve dolayısıyla Selefi hareket mezhepçi değil mezhepsizdir. Savunduğu temel yaklaşım da Mezheplerin yüzyıllarca yıldır oluşturduğu doktrinleri dışarda tutarak doğrudan naslara giderek kendine ait bir din anlayışı inşa etmektir. Fakat nedense diyanet raporu bir yandan bunu kabul ederken bir yandan da Mezhepliliği olumsuzlayarak Mezhepsizliğe kapı açmaktadır.  Bunun nedeni Selefiliğe yaklaşımla aynıdır. Selefilik gibi yapılar Mezhepleri dikkate almadığı için ortaya çıkıyor. Ama Diyanet İşleri Başkanlığı da Mezhepler üstü bir duruşu savunduğu için Mezheplerin gerekliliğini itiraf edemiyor.

Raporda Örgütün “Tarihçesi ve Örgütün Gelişmesine Zemin Hazırlayan Sebepler” kısmı önemli tespitler içeriyor. Bununla birlikte “Dini Referansları” kısmında Tekfircilik bahsi oldukça yüzeysel geçilmiş. Tekfirciliğin modern ayrımları ve ideolojik kökleri üzerinde daha elle tutulabilir yorumlar beklerdik. Mesela rapordaki şu ifadeler önemlidir; “bugün “Selefilik” maskesi ve markası altında türeyen bin bir çeşit virüs, güya “öze dönüş” vehmiyle İslam’ın özünü tahrip etmekte, Müslümanları dalalete sevk etmektedir.” Demek ki tecdid ve ihya hareketlerinin özcü doğası İslam düşüncesinde yenilenme yerine ciddi bir kırılma yaşanmasına sebep oldu. Nitekim şu ifadeler hem bu tecdid hareketlerinin yapısını hem de aslında İslamcılığın geldiği noktayı özetlemektedir: “Bugün “Avrupa İslamı” olarak tanımlanmak istenen olgu fıkhı, kelamı ve tasavvufu olmayan, bir “İslam”dır. Bu İslam’ın ne içeriden gelecek yozlaşmaya karşı durabilecek bir geleneği, ne de dışarıdan yapılacak manipülasyonlara göğüs gerecek bir teolojisi vardır.”

Belki de raporun hem en çarpıcı yönü hem de eksikliği raporun her satırında gizli bir İslamcılık eleştirisi yapılmasıdır. İslam geleneğinin üç temel sacayağı vardır. Fıkıh, Kelam ve Tasavvuf. Dolayısıyla bu geleneğe yaslanmayan her düşünce tarihsiz, nesepsiz ve kimliksiz bir İslam inşa ederek katılaşmaktadır.  Zira raporun bir yerinde DAİŞ gibi örgütlerin neden ve nasıl yayıldığı anlatılırken şu tespitte bulunulur: “Ebu Hanife (ö. 767) ve Abdulkadir Geylani’nin (v. 1166) fıkhı ve tasavvufu mezceden İslam yorumunun beşiği, daha Halife Memun (813-833) devrinde kurulan “Beytu’l-Hikme” ile eski Yunan felsefesiyle İslam hikmetinin izdivacını temin eden evrensel şehir Bağdat’ın ruhu tahrip edildi. Sünni kardeşleriyle ortak bir dil geliştirmekte başarılı olan Kazımiye ve Necef-iEşref Şiiliği tarihten silindi.”

Demek ki İslam dünyasında bu temsiller ve onların kurumları tarihten silindiği ve onun yerini türedi yapılar aldığı için İslam dünyasında şiddet dili, türeyecek uygun ortam buldu. O halde ne yapmak lazım, İslam dünyasında bu geleneği yeniden ihya etmek ve temsillerini inşa etmek gerekmez miydi? Evet, ama rapor bu somut tespite karşılık somut olarak ne yapılması gerektiğine hiç değinmiyor. Bence bunun nedeni Diyanetin üst yöneticilerinin mezhep konusunda kafalarının karışık olması. Okuyucu hatırlayacaktır, Raporda IŞİD Usulsüzlükle suçlanıyordu? Soru şu peki Diyanet İşleri Başkanlığı hangi Usul üzere bu sorunları çözmeye çalışacaktır? Biz de Kur’an ve Sünnet’e üst bir çerçeveden mi bakacağız? O halde sizi IŞİD’den ayıran ölçüt nedir. Bana sorarsanız benim cevabım hazır ben Hanefi-Matüridi Usul ve yöntemi; Hoca Ahmed Yesevi’den Hacı Bektaş Veli’ye, İbn Arabi’den Mevlana’ya, Abdulkadir Geylani’den Bahauddin Nakşibendi Hazretlerine kadar İslam’ın irfan ve hikmet yolunu takip etmeyi öneriyorum.

Hani o meşhur soruyla bitirelim neden İbn Sina’lar, Farabi’ler, İbn Rüşd’ler, Fahreddin Razi’ler yetiştiremiyoruz? Çünkü onları yetiştirecek kurumlar ve iklimler inşa edemiyoruz. Bu büyük insanların yetişmesine zemin hazırlayan ilmi iklimin Mantık, Felsefe, Kelam, Hukuk (Fıkıh) ve İrfani ilimleri kendi bünyesinde topladığını hala anlayamadık. İslam dünyasındaki din eğitimi hızla bu ilimleri tasfiye ederek yalnızca rivayete dayalı bir din geleneğine ve ideolojik bir dile mahkûm edildi. Türkiye’de de ilahiyatlarda son program değişikliği aynı sürecin bizde de uygulanmaya konduğunu gösteriyor. Kelamsız, Felsefesiz ve Tasavvufsuz bir din eğitimi size ancak yeni DAİŞ’ler vadeder. 

Bu yazı 4521 defa okundu.
  • Yorumlar0
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı