Hoşgeldiniz; Bugün 23 Eylül 2017 Cumartesi
Teostrateji Araştırmaları Merkezi|09 Temmuz 2015 Perşembe

IŞİD mi, PKK/PYD mi?

Hilmi Demir tarafından yazıldı.

1. Var Olmanın kaçınılmaz Rekabeti: IŞİD ve PKK

Suriye’de uzun süren hatalar zinciri Türkiye’yi hem IŞİD hem PKK/PYD tehdidiyle karşı karşıya bıraktı. Her ne kadar şimdilik Suriye’de PKK/PYD’nin kantonları birleştirmesiyle birlikte sınırımızda bir Kürt devleti tehdidi öncelikli gibi gözükse de, Suriye’ye yönelik bir müdahalenin IŞİD’i de rahatsız edeceği öngörülebilir. Buna karşılık Batı kamuoyunda IŞİD ile alanda mücadele ettiğine inanılan PKK/PYD’ye yönelik müdahalenin meşruiyeti de oldukça sorunlu olacaktır.

Zira uzun süredir IŞİD Suriye’de olup bitenin tek sorumlusu olarak algılanmaya başlandı. Hollywood filmlerini aratmayan sahnelerle ileri teknoloji ürünü tedhiş gösterileri herkesin dikkatini çekiyor. Uyguladıkları aşırı şiddet ve infaz bu örgütün hem medyatik olmasını hem de Batı kamuoyunda büyük bir nefretin oluşmasını sağladı. IŞİD âdete bir mıknatıs gibi dünyanın birçok bölgesinden hem yabancı savaşçıları çekiyor hem de toplumsal tepkiler üzerinde yoğunlaşıyor. IŞİD örgütlü bulunduğu Irak ve Suriye ile yakın coğrafyasının sorunu olmaktan çıkıp küresel bir sorun haline geldi. Özellikle Avrupa’nın 11 Eylül’ü şeklinde lanse edilen Paris’teki Charlie Hebdo isimli mizah dergisine yapılan saldırı IŞİD tabanlı yabancı savaşçılar konusunun gündemden düşmeyeceğini gösterdi.

Farklı kaynaklar Suriye’deki iç savaşa 80’den fazla ülkeden katılan toplam savaşçı sayısının 50.000 ile 80.000 arasında olduğunu tahmin etmekte­dir. ABD istihbarat kaynaklarına göre, çoğu IŞİD safında savaşmak üzere her ay 1000 yabancı savaşçı terör gruplarına katılmaktadır. Türkiye’den katılımın ise 10.000 bulduğu söylenmektedir.[1]Birleşmiş Milletler Gü­venlik Konseyi toplantısında konuşan Obama, iki Amerikan gazetecinin başlarının kesilerek öldü­rülmelerine karşı oluşan toplumsal tepkiyi anla­tırken şöyle bir iddiada bulunmuştur: “İstihbarat teşkilatlarımız 80’den fazla ülkeden 15.000’i ge­çen yabancı savaşçının yakın zamanda Suriye’ye gitmiş olduğunu tahmin ediyor. Bunların çoğu el-Kaide ile ilişkili El-Nusra Cephesi ve IŞİD gibi Suriye ve Irak’ta insanları tehdit eden terör örgütlerine katılmışlardır.”[2]

Demek ki yabancı savaşçılar yalnızca IŞİD’e katılmamaktadır. Fakat kullandığı medyatik araçlar ve aşırı şiddetli infazları, gözleri IŞİD’in üzerine çekmektedir. İşte tam bu noktada IŞİD’in Kobani’ye saldırması ve Kobani'de PKK/PYD güçlerinin çatışmayı kazanması, Batı’da PKK/PYD’yi bir kahraman haline getirdi. Alanda IŞİD ile savaşacak düzenli silahlı güçlerin olmaması ve IŞİD saldırısı Batılılar gözünde PKK/PYD’nin, IŞİD’e karşı Batılı değerleri temsil eden daha ılımlı bir güç imgesi olarak görülmesine yol açtı. Buna karşılık sınırları delik deşik olan Türkiye ise yabancı savaşçılar konusunda bir şey yapmamakla suçlanan ülke konumuna düştü.

Türkiye uzun yılardır PKK’yi terör örgütü olarak Batı kamuoyuna kabul ettirmişken içeride uyguladığı çözüm süreci ve IŞİD ile mücadele PKK’nın tüm olumsuz imajını yerle bir etti. Öyle ki aylar önce katıldığım uluslararası bir toplantıda, Türk Dış İşlerinin emekli olanların bile Peşmerge ve Kandili IŞİD ile alanda mücadele edebilecek tek güç olarak takdim etmelerini hayretle izlemiştim. Sonuç olarak Suriye’de Esad’a karşı muhalifleri destekleyen Türkiye hem Batı hem de iç kamuoyundaki PKK destekçileri tarafından IŞİD ile mücadele etmeyen bir ülke konumuna düşerken PKK, Batının IŞİD’e karşı en güçlü müttefiki konumuna gelmiştir. Maalesef bunda hem Türkiye’nin Suriye meselesinde ve çözüm sürecinde uyguladığı yanlış politikaların hem de İslamcı medyanın söyleminin önemli payı bulunmaktadır.

Şimdi Türkiye Suriye’de PKK/PYD’ye karşı bir askeri operasyonun meşruiyetini hem iç hem dış kamuoyunda anlatmakta oldukça zorlanacaktır. Çünkü IŞİD, PKK/PYD’nin PKK/PYD’de IŞİD’in var oluşunun sebebi haline gelmiş gibidir. PKK/PYD ile mücadele etmek IŞİD’e, IŞİD ile mücadele etmek de PKK/PYD’ye yarayacak gibidir. O halde Türkiye aslında yıllarca Batı kamuoyuna bir terör örgütü olarak anlattığı hem PKK/PYD ile hem de Batı kamuoyunun nefretini kazanan IŞİD ile aynı anda mücadele edemez mi? Aslında bu gün Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı ikilemin ana sebebi, terör ve radikalleşme alanındaki teorik ilişkiyi anlamamaktan kaynaklanıyor. Türkiye uzun süredir Suriye ve Ortadoğu politikasını ve PKK terörü meselesini sözde güvenlikçi olmayan siviller üzerinden yürütmektedir. Fakat bu sivil bürokrasi hem Batı hem de Türkiye’deki terör literatürünü ve uzun yıllar oluşan tecrübeyi, terörü bitirmek için değil daha çok devletle mücadele etmek için kullanmayı tercih etti. Bu da devletin güvenlik kurumlarını zayıflatırken terörün güçlenmesine imkân sağladı. Bu nedenle hem Ortadoğu ve Suriye’de hem de içeride PKK ve IŞİD benzeri yapılarla nasıl mücadele edilmesine ilişkin bir güvenlik paradigmasının kurulmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Bunun için de aslında PKK ve IŞİD gibi aslında birbirine taban tabana zıt gibi gözüken silahlı örgütlerin nasıl olup da birbirlerini beslediklerinin çok iyi anlaşılması gerekir. Öncelikle bu teorik zeminin Türkiye’de devlet eliyle finanse edilen düşünce kuruluşlarının hiçbir çalışmasında bulunamayacağını baştan belirtmeliyim.

2. IŞİD ve PKK Aynı Zeminden Nasıl Besleniyorlar?

Terör sorununun bir yönünü de radikalleşme sorunu oluşturur. IŞİD’e katılan yabancı savaşçılar sorunu ile PKK’ya katılan Kürt gençleri sorunu da aslında radikalleşme bağlamında ele alınabilir. Örgütler arasında derin uçurumlar olsa da toplumsal radikalleşme ve şiddeti meşrulaştıran ideolojiler arasında benzerlikler bulunur. Bunun en anlamlı örneği Filistin mücadelesidir. Filistin Tecrübesi aynı zamanda dini ve sol örgütler arasında bir işbirliğinin varlığını da gösterir. Anti-emperyalist devrimci şiddetin küreselleşmesi ile birlikte aslında bu güne benzer şekilde örgütsel ittifaklar ve ortak eylemlere rastlanmaya başlar. Japon Kızıl Ordunun kurucusu Fusako Shigenobu 1971 yılında Beyrut’a giderek Filistin Halk Kurtuluş Cephesi'yle ilişki kurar ve “FHKC ve Kızıl Ordu’nun Dünya Savaşı Bildirgesi” adlı bir belgesel çeker. Ardından da “Arap Gerillası ve dünya Kızıl Ordusu” adıyla ortak bir bildiri imzalarlar. İki grup1970'li yılların ortasına dek birlikte yol alır.

Şiddeti türeten ortak bir dil, sembol ve kültür dünyası inşa edildiğinin bir diğer örneği de “Che Guevara”dır. Che Guevara’nın resimlerinin hem sol hem de dini görünümlü radikal örgütlerde ortak bir temsili yansıttığını herkes bilir. Bir çok mitingde başı örtülü kızların dahi tişörtlerinde Che Guevara’nın resmine rastlamak boşuna değildir.  Bu da bize radikalleşmeyi sağlayan networkün farklı dil ve temsiller kullansalar bile ortak bir şiddet kültürü oluşturduklarını gösterir. Zaten yabancı savaşçılar ve Suriye’ye akan militanlar üzerine yapılan araştırmalar silahlı mücadeleye giden yolun öncelikle siyasal ve ideolojik radikalleşmeden geçtiğini ortaya koymaktadır.

Radikalleşme süreci oldukça kompleks ve karmaşıktır, siyasal, sosyal, ekonomik ve psikolojik bir çok süreçleri içerir. Radikalleşme sürecinin yatay kesitleri üzerinde duran yaklaşımlar bu süreci ya bireysel özelliklere ya bir grup aidiyetine bağlamakta ya da kitlesel şiddet ve nefret söylemlerine indirgemektedir. Fakat hala bu kimseyi bu grupta neyin radikalleştirdiği konusunda suskundurlar. Gerçekte bu grup içinde ya da kitlede ne olmuştur? Terörizmi yorumlayan bir kısım analizler genellikle baskının, politik sistemin kapalılığının, toplumsal tecridin ya da bireysel yoksunluk ve dışlanmanın şiddete başvurmayı kolaylaştıran süreçler olduğunu söyler. Bu süreçlerin radikalleşmeyi artırdığı ve hareketlendirdiği doğrudur ama tek başına ona meşruiyet kazandırdığı söylenemez. Fakat bu bize radikalleşmenin öncelikle siyasal bir kültür içinde gerçekleştiğini gösterir. İkinci aşama ise radikalleşmenin ideolojik ayağıdır. Radikal siyasal bir kültür içinde ideolojik bilinçlenme ve itikadi bir endoktriner eğitim sürecinden sonra “organizasyonel parçalanma/bölümlenme” gerçekleşir. Sol ya da dini görünümlü örgütler arasındaki fark daha çok ikinci aşamadan sonra gerçekleşir. Siyasal radikalleşme şiddetin aynı zamanda en geçerli siyasal araç olduğuna yönelik ikna sürecidir. Siyasal ve ideolojik radikalleşme süreçleri sürdükçe IŞİD’i yenseniz dahi başka bir örgüt adıyla yeniden canlanacaktır.

Özellikle Müslüman toplumlar için doğu ve güney doğu kültürü içinde PKK ile IŞİD sempatizanların çoğu kez aynı networkü paylaştığı hatta bazen iç içe bile geçtiği görmezden gelinmemelidir. IŞİD saflarında bir çok Kürdün bulunması, PKK içinde de dindar Kürtlerin bulunması bizi doğrulamaktadır. Bir örnek vermem gerekirse IŞİD yada diğer cihatçı örgütlerin İbn Teymiyye’den sıklıkla paylaştığı bir ideolojik slogan vardır: “Alim üç yerde olur, ya hapishanede ya mezarda ya da cephede”. Sosyal medyada PKK yandaşları bu slogana hemen şu yorumu yapmışlardır: “Ya bizim Meleler neredeler? Onlar neden bizim yanımızda değiller?” görüldüğü gibi İbn Teymiyye’nin bu sloganı PKK’yı ötekileştirmemekte tam aksine beslemektedir. Çünkü bu topraklarda PKK her ne kadar sol Marksist jargona sahipse de, dini görünümlü her siyasal şiddet onu besleyecektir. Tersinden de sol siyasal şiddet de bu örgütleri besleyecektir. Dolayısıyla IŞİD ve PKK arasındaki fark birinin Kürt diğerinin Kürt düşmanı olması değil, devlet kurmaya hedeflenmiş iki ayrı ideolojik örgüt olmasıdır.

Türkiye’de öncelikle anlaşılması gereken ortak kültür ve şiddet içerikli siyasal çevre sol yada dini görünümlü olsun her türden radikalleşmeyi besleyeceğidir. Bu nedenle siyasal radikalleşme ve ideolojik radikalleşme süreçleri anlaşılmadan ve bunlarla mücadele edilmeden ne IŞİD ne PKK ne de yabancı savaşçılar sorunuyla mücadele edilebilir.“İdeolojiler, silahlarla yenilmez, daha iyi fikirlerle yenilir” diyen Obama’nın, PYD’nin hiç de iyi bir fikir olmadığına ikna edilmesi için ortaya daha iyi bir fikir koymak gereklidir.Unutmayın ki yabancı savaşçılar yalnızca radikal örgütler için değil PKK/PYD için de geçerli bir sorundur. Batı’dan PYD saflarına katılan birçok yabancı uyruklu terörist vardır. Türkiye’nin hem Batı kamuoyunu ikna edebilmesi hem de Suriye’de sınırlarına yönelik tehdidi önleyebilmesi için öncelikle mücadelesini “uluslararası terör ve radikalizmle mücadele” konseptinde sunabilmesi gerekir. Türkiye’nin, Suriye ve Irak’ın toprak bütünlüğünü bozan her türlü oluşumu tehdit olarak tanımlaması ve sorunu demokratikleşme olarak ortaya koyması gerekir. Ayrıca batı kamuoyunu da bu konseptle ikna etmesi çok daha kolay olacaktır. Yabancı savaşçılarla mücadele etmek için öncelikle radikalleşme süreçleriyle mücadele edilmesi gerektiğini hatırlatmak çok daha doğrudur. Böylece IŞİD yada PKK gibi bir ikilimde kalmadan daha üst bir kavramlaştırma ile mücadelesine meşruiyet kazandırabilir. Yalnız bugünkü stratejik akıl, Diyanet, YÖK, Dışişleri ve güvenlik bürokrasisi bu stratejinin uygulanabilmesini imkânsız hale getirmektedir. Bunun için de Türkiye’nin, terörle mücadelesine radikalizmle mücadeleyi entegre edecek yeni bir yaklaşıma ve kurumsal inşaya gitmesi zorunludur. Çözüm süreci de yeniden “Terör ve Radikalizmle Mücadele: Demokratik İnşa Süreci” olarak adlandırılabilir. Ya da Abdulkadir Selvi’nin bir devlet görevlisinden aktardığı gibi: “PYD'nin rasyonel ve muhatap alınabilecek bir aktör olduğunu düşünüyorsanız” sınırınızda bir terörist devletle yaşamaya hazır olmalısınız.[3] Unutmayın, sırada yenileri vardır...

Bu yazı 4308 defa okundu.
  • Yorumlar0
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı