Hoşgeldiniz; Bugün 23 Eylül 2017 Cumartesi
Teostrateji Araştırmaları Merkezi|24 Haziran 2015 Çarşamba

Selefi ve Kürt Devleti: Türkiye Anadolu’ya mı Hapsediliyor?

Hilmi Demir tarafından yazıldı.

19. yüzyıla kadar dünya egemenliği Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Doğu daha çok Osmanlı üzerinden İslam dünyasını temsil etmekteydi.  Batılı devletlerin tüm çabası Osmanlı’yı mümkün olduğu kadar geri çekilmeye zorlamaktı. Kısmen de başarılı oldular.  Osmanlının hinterlandı o zamanki iki güç tarafından paylaşıldı: Fransa ve İngiltere. İngiliz coğrafyacı H.J. MacKinder ve Amiral Mahan 19. Yüzyıl sonu ve 20. Yüzyıl başında Dünya hâkimiyetinin yolunun Kenar Kuşak Ülkelerinde kurulacak mutlak hâkimiyetten geçtiğini ilan ettiler. Alfred Thayer Mahan, Deniz Hâkimiyeti Teorisi, H.J. MacKinder de Kara Hakimiyeti Teorisi ile öne çıktılar. Bu teorilerde hâkimiyet kurulacak bölgeler ile kenar çevre ilişkileri farklı kurgulansa da, ortak olan bir görüş vardı.  Yeni dünya hâkimiyeti için mutlaka Türkler eski hinterlantlarından uzak tutulmalıydılar.

Dolayısıyla 20. Yüzyıldan itibaren Ortadoğu’da Türklerin geri dönmemesi, İslam dünyasının kontrol edilmesi ve yönetilmesi için İngiliz stratejisinin inşa ettiği kontrollü bir çatışma doktrini uygulamaya konuldu. II. Dünya Savaşından sonra İsrail’in kurulmasıyla birlikte bu stratejiye üçüncü bir unsur daha katılmış oldu. Türklerin geri dönmemesi, İslam dünyasının kontrol edilmesi ve İsrail’in güvenliği, artık Ortadoğu’nun yönetilmesi için ana eksen olarak kabul edildi. Soğuk savaş döneminde bu üç eksen çok fazla ihmal edilmedi. İran devrimi ve Afganistan Savaşı Ortadoğu’da bölgesel iki gücü öne çıkardı. İran Şiiliği ve Körfez eksenli Selefilik. Körfez eksenli Selefilik Batı için her zaman dost ve müttefik bir güç olarak görülmüştü. İran Şiiliği ise artık yayılmacı ideolojisiyle Batı ile bölgede rekabet eden ve İsrail’in güvenliğini tehdit eden bir güç olarak görülüyordu.

Soğuk Savaş'ın bitmesiyle Batı için "Kenar Kuşak Ülkelerinde"ki hâkimiyet yarışı artık yeni bir mecraya evirilmişti. Komünizm tehdidi yerini önce İran Hizbullah'ına sonra da 11 Eylül saldırısı ile Selefi Cihatçılara bıraktı. Konjonktürdeki değişim, Rusya’nın ve Çin’in ABD karşısında dengeleyici bir güç olarak doğması ve Irak’ta Şiiliğin güç kazanması,Ortadoğu’da yeni tehdit ve dostluklar kurulmasını gerektirdi. Bununla birlikte 20 yüzyılda Ortadoğu için belirlenen üç eksen asla değişmedi: Türklerin engellenmesi, Enerji kaynaklarının paylaşımı ve İsrail’in güvenliği.

Yalnızca Irak’ta yapılan yanlış ve hatalı müdahale ile Rusya ve Çin’in yeni süper güçler olarak dünya siyasetine çıkışı, Ortadoğu’da bu üç önceliğin uygulanması için farklı dengelerin ve aktörlerin doğmasına yol açtı. Bölgede güç kaybeden ABD’nin ve krizle boğuşan Avrupa’nın yerini doldurması muhtemel olan Türkiye’nin çevrelenmesi, İsrail’in ve Suud merkezli Selefi ülkelerin güvenliğinin garanti altına alınması gerekiyordu. Ortadoğu’daki ülkeler bu stratejinin uygulanmasına zorluk çıkarabileceğinden, Ortadoğu yeniden dizayn edilmeliydi. Türklerin geri dönmemesi, Enerji hatlarının kontrolü, İsrail ve İran Şiiliğine karşı Suud Selefiliğinin güvenliğinin sağlanması için Suriye’nin parçalanması; Irak ve Suriye’de bir Kürt devleti ve Körfez ideolojisiyle uyumlu Selefi bir devletin kurulması planı uygulamaya konuldu. 2012’den beri yazdığım ve IŞİD’in çıkışıyla birlikte artık kesin olarak emin olduğum bu planı, Türkiye’de iktidara yakın düşünce kuruluşları dikkate almadığı gibi güvenlik bürokrasisi de maalesef farkına varamadı.

Suudi Arabistan ve İsrail’in Büyük Kürdistan devleti için anlaştığının ortaya dökülmesiyle birlikte şimdi kıyamet kopuyor.[1]Özellikle Suudi Arabistan’ın wikileaks belgelerinin ortaya saçılmasıyla birlikte bu konu hakkında daha birçok somut veriye sahip olacağız gibi görünüyor.  En son PKK’nın Suriye kolu PYD/PYG güçlerinin Tel Abyad’ı IŞİD’den temizleyerek kontrolü ele geçirmesi ile Türkiye sınırındaki kantonları birleştirme hedefine çok yaklaşması, birden bire yukarıda bahsi geçen plana sırtını dönenleri harekete geçirdi.  "Suriye’de bir Kürt devlet mi kuruluyor?" şeklindeki söylemlere daha fazla yer veren iktidar çevrelerindeki bu panik, aslında aldatılmış olmanın da bir ruh halini yansıtıyor gibi.[2] Çünkü onlara göre IŞİD, PYD’nin bölgeye yerleşmesine asla müsaade etmeyecekti. Oysa biz yine IŞİD’in ortaya çıkışının Kürt devleti kuruluşuna giden yolu hızlandıracağını daha önce ifade etmiştik.

Türkiye’de İslamcı çevrelerin anlayamadıkları İsrail, ABD ve Suudi Arabistan'ın hem IŞİD hem de Kürt Devleti için nasıl aynı anda çalıştığıdır. Oysa bu oldukça basit bir çatışma taktiğidir. Şöyle izah edeyim:

1. Irak ve Suriye’de merkezi devlet parçalanıp dağıldığında, merkezi devlet etrafındaki yapılar da dağılmıştır. Devletin yerini aşiret, silahlı güçler ve örgütler almıştır. Bu yapılar özellikle Irak’ta Şiileşen devlet tarafından merkeze eklemlenemedi. Şiilik bu arada en güçlü yapı olarak diğer güçler üzerinde tahakküm kurmaya başladı.

2. Kürt ve Sünni coğrafya Şiilik karşısında tek güç olarak birleşemezdi. Zira farklı sosyoloji ve siyaset gelenekleri tarafından kontrol ediliyorlardı. Bu durumda geriye Kürt ve Sünnileri Şiilik karşında bir güç olarak çıkaracak bir stratejiye ihtiyaç vardı. Bunun en iyi yolu bu güçleri kontrollü olarak birbiriyle çarpıştırmaktı. Zira çatışma ve ötekileştirme en iyi konsolide etme aracıdır. IŞİD’in Irak ve Kobani'de Kürtlere saldırması Kürtleri konsolide etti ve bir araya getirdi. Türkiye’deki çözüm süreci de çok ince bir taktikle Suriye ve Irak’ta PKK destekli Kürt grupların rahatça bir araya gelmesine zemin hazırladı.

3. Sünni coğrafyadaki dağılmışları ise bir araya getirmek oldukça zordu. Kürtler uzun süredir etnik temelli bir mücadele yürüttüğünden siyasal olarak daha bilinçli ve örgütlü bir topluluktur. Buna karşılık Sünniler uzun süre devletin gölgesi altında var olduklarından örgütlenmeye ihtiyaç duymamışlardır. Sünni coğrafyada örgütlü yapılar olmadığından siyasal bir talep yaratmak zordu.

4. Sünniler içinde Irak direnişi esnasında hapishanede radikalleşen Baasçılar ile al Kaide arasında yapılan aşı Irak’ta iyi bir başlangıç oluşturabilirdi.  Zira geleneksel yapılar ve radikalleşmeden uzak laik, seküler çevrelerin İslam devleti çatısında bir araya getirilmesi kolay bir süreç olamayacaktı. Önce IŞİD’le şiddet ve vahşet denendi, korku ile bu kitleler arasında bir çekim gücü oluşturuldu.

5. Özgür Suriye ordusu ile daha ılımlı olanlar bir araya getirildi. Çok fazla tutmadığı görülünce IŞİD’in korku devletine karşıda bu kez yine Selefi cihatçılık üzerinden daha ılımlı yeni bir yapı kuruldu.

6. Sünni coğrafyada özellikle Sünniler arasında önce bir birine rakip bloklar oluşturuluyordu. Bunlar bir biriyle çatıştırılarak güçlü olan ayakta kalsın mantığıyla, aslında dağılmış gruplar bu bloklar arasında konsolide ediliyordu. Bölgede ABD’nin hedefi IŞİD’i tamamen yok etmek değil, IŞİD ile mücadele adı altında aslında daha ılımlı cihatçılığı güçlendirerek İran’a karşı yeni bir devlet kurmaktır.

7. Daha sonra muhtemelen ya bu yapılar birleştirilerek ya tek bir yapı oluşturulacak ya da birisi tasfiye edilecektir. Suudi Arabistan Savunma Bakanı'nın Rusya teması da muhtemelen Rusya’yı Suriye’nin parçalanması ve daha ılımlı bir grubun yönetime ortak olması konusunda iknâ etmeye yöneliktir.[3]

Görüldüğü gibi Suriye meselesinde hem körfezdeki Selefi devletler hem de İsrail ortak bir çıkar için Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmektedir. Yeni Ortadoğu’da parçalanmış bir Irak ve Suriye öngörülmekte ve burada biri Kürt devleti, birisi de Selefi (bazıları ona Sünni diyor) devlet olarak iki yeni devlet istenmektedir. Bu iki devlet baştan beri dediğimiz üç amaç içinde oldukça uygun düşmektedir: 1. Türklerin Ortadoğu’dan uzak tutulması, İslam dünyası üzerinde yeni bir Türk egemenliğine engel olmak, 2. Enerji güvenliği, 3. İsrail ile Selefi Körfezin İran Şiiliği karşısındaki güvenliği.

Türkiye ise bu oyunda hem kaybeden hem de çevrelenen ülke konumundadır. Buna rağmen nasıl olup da bu oyunda Türk devletinin Suudi Arabistan ile işbirliği içinde yer aldığı sorulabilir. Kanımca bu işbirliğinde iktidara yeni Osmanlıcılık pompalayan lobilerin oldukça önemli etkisi vardır. Nasıl ki İslamcı Kürt lobiler iktidarı çözüm sürecine ikna ettiyse, aynı şekil de İslamcı Körfez lobileri de Suriye meselesinde daha aktif olarak yer alması için iktidarı ikna etmiş gözüküyorlar. Böylece iktidar aslında bölgesel bir güç olmak için çıktığı yolda, Osmanlı’nın Almanya ile savaşa girmesi gibi sonuçta kendini Anadolu’ya hapsetmiş oldu. Türkiye’de İslamcılık hem barış süreci hem de Suriye’deki cihatçılığa eklemlenerek bu iki süreci de yönetemedi. Aslında kendi elimizle kendi çevremize tuzak kurulmasına hizmet etmiş olduk.

Seçim sonrası Türkiye’de kurulacak yeni hükümet seçeneklerinde, bence yapılan bu iki yanlışı telafi edecek bir seçenek üzerinde durulması gerekiyor. Son zamanlarda çözüm süreci konusundaki geri adımı bunun bir işareti olarak okumak mümkündür. Bununla birlikte Kürt devleti tehdidinin artık yalnızca bir etnik sorun olmadığının görülmesi gerekir. Ortadoğu’daki değişen konjonktür Kürt meselesini radikalleşme süreçlerine ve bu örgütlerin var oluşlarına bağımlı hale getirmiştir. Bu nedenle MHP kurulacak hükümette yer alacaksa çözüm sürecini Ortadoğu’daki radikalleşmeyle asimetrik olarak değerlendirmesi gerekir. Diğer bir ifadeyle radikalleşmeyle mücadele ile PKK meselesi artık iç içe bir meseledir. Çünkü ya ikisiyle birlikte mücadele edersiniz ya da ikisi birlikte devletlerini sınırlarınıza kadar getirir.  Birisiyle diğerini yok edeceğini zannetmenin oldukça yanlış bir taktik olduğu artık açıkça ortaya çıkmıştır. Yeni Hükümetin çözüm süreciyle ilgili atacağı adımları, mutlaka Ortadoğu’daki radikalleşmeyle mücadele konseptiyle uyumlulaştırması gerekir. Bu oyunu bozamadığı takdirde, Selefi ve Kürt devleti ile çevrelenmiş bir Türkiye yeniden Anadolu’ya hapsedilecektir.

Bu yazı 6297 defa okundu.
  • Yorumlar0
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı