Hoşgeldiniz; Bugün 21 Temmuz 2017 Cuma
Teostrateji Araştırmaları Merkezi|12 Haziran 2015 Cuma

Elimizde Patlayan “din kartı”: Dindar Kürtler Neden HDP’ye Oy Verdi?

Hilmi Demir tarafından yazıldı.

New York Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç Dr. Selçuk Şirin HDP’nin, yüzde 6’dan 10’a dindar Kürtler sayesinde yükseldiğini söyledi.[1] Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da HDP’nin aldığı oy oranları da AKP’den HDP’ye ciddi bir seçmen geçişinin olduğunu gösteriyor. Siyasal tercihini bu yönde kullanandindar Kürtlerin etnik temelli olduğu açık olan ve dini tercihleriyle de mesafeli hatta zıt bir yapıyla yakınlaşması özellikle iktidara yakın İslamcı çevreler tarafından oldukça sürpriz bir sonuç olarak okunuyor.

Markist, Sol bir örgütlenme olan PKK terör örgütü ile ideolojik ve organik yakınlığı bulunduğu iddia edilen HDP’nin dindar Kürt seçmen tarafından tercih edilmesi İslamcı yazar ve basın tarafından oldukça sert bir şekilde eleştiriye tabi tutuluyor. Seçim süresince Zerdüştlükle itham edilen bir siyasi kadronun, iktidarın yaptığı “açılıma” rağmen oylarını artırmış olması, İslamcı sosyolojinin ve siyaset biliminin anlamakta zorlandığı bir vakıa olarak önümüzde duruyor. Basında Kürtlere yöneltilen, en hafif deyimi ile “bizi arkadan vurdular” ithamı da İslamcıların,  şimdilik bu geçişin sosyolojisini anlamaktan uzak olduğunu gösteriyor. Yada Milliyetçi oylar artıı buna karşılık dindar Kürtler de kendi etnik milliyetçi partisini tercih etti demek meseleyi açıklamaktan uzaktır. Bu takdir de neden aynı şeyin Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşanmadığını anlayamazsınız.

Dindar Kürt seçmeninin HDP’yi tercih etmesi bizim için aslında çok da olağandışı olmayacaktı. Hatta beklenen bir sonuç olduğunu baştan söylemeliyim. Bu konuda daha önce söylediklerimiz ve yazdıklarımızla “din kartı”nın bölgede seçmeni HDP’den uzaklaştırmayacağı, tam aksine geri tepip dindar Kürtleri HDP’ye kanalize edebileceğini dillendirmiştik. Özellikle Diyanetin bölgede Kürt din adamları olarak bilinen “Mele”leri kadroya alması ve Şafiiliği güçlendirme çabalarının işe yaramayacağını[2] ve Zerdüştlük üzerinden PKK’nın eleştirilmesinin anlamsızlığına işaret etmiştik. İkincisi de “açılım süreci”yle birlikte bölgenin tamamen PKK güçlerine terk edildiğini, artık terör ile arasına yıllarca mesafe koyan Kürtlerin bile bölgede tek otorite olarak PKK ve güçlerini kabul etmeye başladığını ve bu durumun Kürtleri hem devletten hem de AKP’den koparacağını Sayın Prof. Dr. Ümit Özdağ ve Milliyetçi aydınlar defaatle dile getirmişti. Dolayısıyla bir çok uzman için aslında beklenen bir sonucun İslamcılarda büyük bir hayal kırıklığı yaratmasının ana nedeni “din kartı”nın umulan sonucu vermemesinden kaynaklanmaktadır.

Özellikle Diyanetin seçime girilirken Cuma Hutbesindede Irkçılık ve Milliyetçilik üzerine verdiği hutbe de iktidarın “din kartı”na hala ne kadar önem verdiğin göstermektedir. Aslında bu hutbe de hiç alakası olmayan ve Hadislerin vurud sebebi (Hz. Peygamber’in söylediği bağlamdaki olaylarla ilgisi) ve semantiği ile alakasız şekilde “asabiyyet” Irkçılık ve Milliyetçilik olarak yorumlanmıştır. Asabiyye’nin nasıl anlaşılması gerektiğine ilişkin asıl kaynak yine Diyanetin düzenlediği bir sempozyumda Prof. Dr. Kaşif Hamdi Okur tarafından dile getirilmiştir.[3] Anlaşılıyor ki bilinçsizce “din kartı”nı oynamak Diyaneti kendi yayınlarındakileri anlama körlüğüne yöneltmiştir.

Yukarıdaki açıklamalarımdan dinin ideolojik, kültürel rolünü inkar ettiğim ya da küçümsediğim zannedilmesin. Tam aksine bunun ne kadar önemli olduğunu hatta dış politikada, bu rolün uzun süre ihmal edildiğini söylediğimi 21. Yüzyıl Enstitüsünü takip edenler çok iyi bilirler. Benim bu arada “din kartı”nı oynamak için sahaya inenlerin, dindar olmakla herkesin bu kartla rahatça oynayabileceğini düşünecek kadar da bu işlerden uzak olduklarını göstermeye yöneliktir. 21. Yüzyılda din ve dini hareketler siyasi kimliklerin, radikal örgütlerin kendi ideolojilerini meşrulaştırmak için kullandıkları en önemli araçlardan birisi haline gelmiştir.

Bu nedenle “din kartı”nı oynamaya kalkanların bölgesel faktörleri, dini grupları ve farklıkları, radikalleşme süreçlerini, çatışmada dini ideolojinin kültürel rolünü, dini aidiyet ile etnik aidiyet arasındaki ilişkiyi ve daha bir çokfaktörü bilmesi, analiz etmesi ve bir strateji belirleyerek işe başlaması gerekir. Ve en önemlisi bu süreç ve faktörler üzerine yürüttüğü çalışmada teoloji, antropoloji, politik psikoloji, tarih, siyaset, güvenlik gibi inter-disipliner bir çalışma zorunludur. Oysa hem PKK ve terör sorununda hem de Suriye meselesinde iktidar İslamcı reflekslerle “hepimiz din kardeşiyiz” vârî 19. Yüzyıl ittihad-ı İslam ideolojisiyle her sorunu çözebileceğine inandı. Bu meseleleri daha geniş çerçevede hatta muhalif fikir ve görüşlerden de beslenerek ele almak yerine, dar alanda etrafına aldığı ve çoğu İslamcı strateji kurumları ile bir hamaset edebiyatı ile işi yönetebileceğini zannetti.    Bugün uğradığı ve muhtemelen de devam edecek olan hayal kırıklığı “Dindar Kürtlerin ihaneti” değil, aslında bölgede Kürtler ile dini radikalleşme arasında yaklaşık 10 yıldır süren politikaların doğal sonucudur. Kısaca açıklamaya çalışayım:

1.Bölgede dindarlık ve Müslümanlık gibi genel tanımların hiçbir karşılığı yoktur. Çünkü din, siyasi bir kimlik olarak kullanılmaya başlandığından itibaren  ideolojik bir kimliğe dönüşerek anlam kaybına uğrar. Söz gelimi bölgede yalın Müslüman değil, Hizbullah, Menzil, Hizbu’t-Tahrir vb. ideolojik kimlikler vardır ve muhatabınız bunlardır. Bu grupların her birinin sosyolojisi ayrıca çalışılmalıdır.

2.Şafilik bölgede artık dar bir alandaki ve yalnızca ibadetlerle ilgili davranışları kodlayan bir mezhep haline gelmiştir. Bu mezhebi öne çıkartarak hiçbir kazanım sağlayamazsınız. Bölgede özellikle gençlerin dini düşüncesini belirleyen şey yukarıda geçen dini ideolojik gruplardır.

3.Bölgede geleneksel eğitim kurumlarındaki din görevlileri yani “Mele”lerin dini ideolojik gruplara karşı etkili olacağını varsaymak safdilliktir. Radikal dini gruplar ve Sosyal medyada yayınlan dini görüşler gençler üzerinde daha etkilidir.

4.Bölgede radikalleşme arttıkça dindar Kürtler HDP'ye doğru bir eğilim içine girecektir. Çünkü Bölgede Şehirleşme ve şehir nüfusundaki artış seküler eğilimleri artırmaktadır. Ayrıca radikalleşme etnik milliyetçiliği ortadan kaldırmayacak aksine daha da güçlendirecektir.

5.Çünkü Kürt kimliği dini kimliğin ötekisi değildir. HDP her ne kadar din üzerine oynamasa bile bölgede dini yapılardaki Kürtçenin belirleyiciliği ve Kürt kimliği dini kimliği içeren baskın bir aidiyete dönüşmüştür.

6.Kimlik aidiyeti İslamcıların sandığı gibi din karşıtı bir duruş içermez. Özellikle içinde yaşadığımız modern zamanda kimlik aidiyeti seküler bir alan doğurarak dini kimliğe imkân tanır. Bu da hem etnik aidiyet hem de dini aidiyetin iç içe geçmesini sağlar. İslamcılık yanlış biçimde sekülerleşmeyi dini dışlama olarak anladığından kimlik ile din arasındaki modern ilişkileri anlamakta yetersiz kalmaktadır.

7.Suriye’de IŞID ile Nusra her ikisi de şeriat devleti istediği halde nasıl çatışıyorsa, bölgede de dindar Kürtlerin grupsal aidiyetleri birbiriyle çatışabilmektedir. Yani dindarlık her zaman birleştirici bir unsur değil, bazen de farklı dindarlıklar sebebiyle çatışmanın sebebidir. Suriye’de çatışan her grubun şöyle ya da böyle bir ucu da bölgede yer bulmaya başladıysa eğer, bu durumda bölgede dindarlıklar arasında bir dağılma olmuştur. Bu da aslında bizim tarafımızdan çok dindar görülen kesimleri ötekilerin dindarlık baskı karşısında HPY’ye itmiş olabileceğini gösterir.

8.“Din kartı”nı oynarken karşınızdakinin de aynı kartı açabileceğini ve toplumu ikna etmede daha avantajlı olacağını her zaman düşünmelisiniz. Ayrıca bölgede "din kartını" oynayan İran ve Suudi Arabistan gibi Türkiye'den daha güçlü başka aktörlerin olduğunu da unutmayınız. Hatta Türkiye'nin "din kartı"nda Ehl-i Sünnet değil Selefi ideolojinin daha baskın olduğu iddia edilebilir.  Ve buda bölge dindarlığında diğer aktörlerin etkisini daha baskın hale getirmektedir.

9.Bölgede radikalleşme Kürt Milliyetçiliğini zayıflatmıyor aksine Kürtleri PKK ve HDP etrafında birleştiriyor. Ayn al Arab'a IŞID saldırısı da aslında buna yönelik bir strateji olarak okunmalıdır. Suud Arabistan'ın İran'a karşı bölgede bir Kürt devleti istediğini 2012'de açıkça ifade etmiştik. Dolayısıyla "din kartı"nın bu stratejiyi dikkate alınarak dizayn edilmesi gerekirken tam aksine bu stratejiyle uyumlulaştırılmıştır.

10.Her şeyden önemlisi "din kartı" onun içini dolduracak dini bir ideoloji olmadan oynanamaz. Ortadoğu'da bu kartı açan iki ideoloji vardır; biri İran Şiiliği diğeri ise Selefiliktir. Türkiye bunlar arasında üçüncü bir yolu mu tercih etmektedir? Tabii ki hayır. Türkiye hem resmi hem de sivil dindarlık olarak kendi geleneklerinden beslenmeyen bazen Selefi bazen İran Şiiliğine yakın oldukça karmaşık bir yol izleyerek bu iki ideoloji arasına sıkışmış durumdadır. Bu durumda daha baştan bu oyunun elinde patlayacağının görülmesi gerekirdi.

11.Siyonizm, Haçlı, Zerdüşt gibi tanımlar karşıdaki kitleyi size doğru çekmez. Çünkü oy veren nesil için bunların çoğunun hiçbir anlamı yoktur. Gezi, 80 öncesi jargonların işe yaramadığını göstermiştir. O gün dediğim gibi dindarlık form değiştirmiştir.  İktidar kaybetti diye küfürler savuran başı açık bir kız ve iktidar kaybetti diye sevinen başörtülü bir HDP’li bize bunu göstermiştir.

Sonuç olarak hem bu ülkede bir arada yaşama kültürünün gelişmesi hem de Ortadoğu’da radikalleşmenin önlenmesi için dini kültür ve inancın çok hem de çok önemli olduğunu düşünüyorum. Dini düşüncenin özellikle Türkiye gibi yüzyıllarca Ehl-i Sünnetin iç kalesi olmuş bir devlet için, içeride ve dışarıda kullanabileceği yumuşak güç enstrümanı olabileceğini de biliyorum. Ama bunun romantik İslamcılıkla ve “hepimiz din kardeşiyiz” hamasetiyle heba edildiğini de görmemiz gerekir. Bir medeniyet tasavvuru inşa etmenin adına “medeniyet” eklenmiş birçok dernek açmak ve devlet yardımı almakla başarılamayacağını görmemiz gerekir.

“Din kartı”nın doğru şekilde oynanması her şeyden önce İslam coğrafyasının doğru bir şekilde okunmasıyla mümkündür. Bunun birinci aşaması; İslam dünyasında “bir arada yaşamayı kolaylaştıran bilgi setlerinin parçalanmış, örtülü referans sisteminin deforme olmuş ve ortak itikadi birliğin karşıt ideolojilerce tahrip edilmiş olduğunu anlamaktır. Ortak bir İslam dünyasından bahsedebilmeniz için öncelikle ortak bir inanç ve kültür dünyası inşa etmeniz gerekir. Küresel düzeyde toplumları, onları yöneten siyasal sistemleri etkilemek istiyorsanız onları ikna edecek dini, felsefi, siyasi, ekonomik, askeri ve entelektüel bir dil inşa etmeniz gerekir. Her hegemonya inşası ve çevreyi etkileme biçiminin stratejik bir dili vardır. Bu dili belirleyen faktörler de dilin inşa edildiği ortak bir tarihi/medeni/coğrafi tecrübedir. Bu tecrübeyi dile getirmeden ve bu tecrübeye yaslanmadan hiçbir dil hegemonik bir stratejiye dönüşemez. Türkiye çevresinde ortak bir dil inşa edecek, en üst düzeyde, kültürel, dini, itikadi, felsefi ve tasavvufi eğitim veren küresel düzeyde bilgi merkezlerini inşa etmeden “din kartını” asla oynayamaz. Türkiye'nin "din kartı" oynayabilmesi için öncelikle bölgede alternatif ve kendi geleneğine yaslanan dini bir ideoloji belirlemesi gerekir. Bazen Selefi bazen İran Şiiliğine yaslanarak bu yapılamaz. Hele hele Haçlı, Siyonist, Zerdüş gibi bir dille özellikle de bölgede radikalleşmeye yol açan bir politikayla böyle bir dilin inşa edilemeyeceği çok açıktır. Bu dille, bırakın İslam dünyasını kendi toplumunuzu bile ikna edemezseniz.


[2]Hilmi Demie “Dinayet’de Koruculuk Sistemi”, http://www.usgam.com/tr/index.php?l=807&cid=623&konu=0&bolge=14.

[3]Kutlu Doğum Haftası  “Hz. Peygamber Kardeşlik Ahlakı Ve Kardeşlik Hukuku” Sempozyumu, DİB Yayınları, Ankara, 2013, s. 171.

Bu yazı 6963 defa okundu.
  • Yorumlar0
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı