Hoşgeldiniz; Bugün 21 Temmuz 2017 Cuma
Teostrateji Araştırmaları Merkezi|28 Ekim 2014 Salı

Radikalizmle Mücadele ve Yeni Bir Güvenlik Paradigması

Hilmi Demir tarafından yazıldı.

I.  Giriş

21. yüzyıl hem uluslararası ilişkilerde hem de iç kamuoyunda dini topluluklar, cemaatler ve örgütlerin daha aktif olarak siyasal yaşama müdahil oldukları bir yüzyıl olacak gibidir. Bununla birlikte Türkiye’de özellikle dini inançlardan daha çok grup davranışları ve örgüt yapıları ile uğraşan uzmanlar, teolojik eğitimle donanımlı olmadıkları için dini toplulukları, grupları ve çatışmaları anlamada yetersiz kalmaktadırlar. Özellikle uzun yıllar pozitivist yöntemin etkisinde kalmış uzmanlar dini grupları ve yapıları ya görmezden gelmişler ya da bu yapıları arızi, süreç karşıtı durumlar olarak kabul ederek dışlamışlardır. Pozitivist felsefi bilim, bu dünya hakkında gözlem ve deney yöntemiyle evrensel geçerliliği olan bir bilginin elde edilebileceği ve öngörüler yapılabileceği düşüncesine dayandığından dinsel olanı öngörülemez alan olarak sürekli dışarıda tutmuştur. Bu gün ise toplumsal ve siyasal alanda daha görülür olmaya başlayan dini topluklar ve grupların nasıl yorumlanacağı ise tam olarak kestirilememektedir.

Dinin inanç ve semboller dünyasını, dindarların teorik yapıda sahip oldukları teolojinin nasıl ideolojik araçlara dönüştüğünü anlamadan dini grupların toplumsal rollerini ve çatışmada oynadıkları rolleri kavramaları düşünülemez. Bu açığı kapamaları ancak İlahiyat sahasında biriken bilginin uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi alanına taşınmasıyla mümkündür. Dini-Politik disiplin açısından bir diğer önemli husus dini grupların tarihsel ilişkiler ağı içinde yer alan yatay boyutu ile bizatihi dinin dikey boyutu olan ilahi yada tanrısal olanla nasıl bir ilişki içinde olduğunun açıklanmasıdır. Dinin bir yönü aslında tarihin belirli bir kesitine Tanrı’nın doğrudan müdahalesi ile ilgilidir. Fakat din, vahiy değil de dini bir topluluk ve gruplar olunca, müdahaleye içkin olan toplumsal yapıların öncelikli olduğunu unutmamalıyız. Dini hareketlerin dini-politiğini ele almada, ilahiyat disiplinlerini arkasına alan yeni bir yaklaşım kaçınılmaz gözükmektedir. Türkiye bölgesel bir güç olarak dini kültürü bir yumuşak güç aracı olarak etkili bir biçimde kullanmak ve çevresinde olup biten dini radikalleşmeye karşı daha korunaklı kalmak istiyorsa öncelikle güvenlik paradigmasında kökten bir değişiklik yapmak zorundadır.

II.  Yeni Tehdit

Türkiye uzun yıllar bölücü terörle mücadele etmek zorunda kaldı, başlatılan çözüm süreci ile birlikte kendince bu sorunu hallettiğini düşündüğü bir süreçte, Ortadoğu coğrafyasındaki istikrarsızlık rüzgârlarıyla yeni bir terör tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Türkiye kendi sınırları dışında esen dini radikal grupların şiddet dalgasına karşı kendisini korunaklı hissedebilir. Ama bu, şimdilik böyledir. 80’lerle başlayan dünyadaki küresel etkiler (Afgan Cihadı, Bosna Savaşı, Irak müdahalesi ve Suriye iç savaşı gibi) tüm dünyada dalga dalga radikalizmin genleşmesine ve yayılmasına sebep olmuştur. Özellikle Batı’dan gelen her müdahale bu sürecin geri döndürülmez biçimde daha da yayılmasına neden olmaktadır.

Dinin kamusal alandan çekileceğine ilişkin sekülerleşme teorisi ne kadar yanlış çıktıysa, küreselleşme ile birlikte dünyanın daha demokratikleşeceğine ilişkin umutlarda git gide tükenmektedir. 11 Eylül saldırısı sonrası başlayan Bush Doktrini ve Ilımlı İslam Modeli de radikalizmin yayılmasını engellememiştir. Laiklik ve demokrasinin dini radikalizmi engelleyeceğine ilişkin modeller Suriye iç savaşına katılan Avrupa’da eğitilmiş ve yetişmiş yeni nesiller tarafından geçersiz kılınmıştır. Hatta Avrupa’nın kendi bahçesinde yetiştirdiği (homegrown) iyi ve teknik eğitim almış bu yabancı savaşçıların öfkesi ve azminin Müslüman toplumlardaki bireylerden daha ileri olduğunu bile söyleyebiliriz. Görülüyor ki, gerek dini kamusal alandan dışlayan katı laik modeller (Fransa) gerekse kamusal alanda dine rol veren pasif laik modeller (ABD gibi) gerek ise dini yasalarla yönetilen (Suudi Arabistan) ülkelerden radikal örgütler militan kazanabilmektedir. Fark yalnızca birinde bu sayının çok yüksek olması diğerinde ise ona göre sayının daha az kalmasıdır.

Washington Post’ta yayımlanan grafiğe bakarsak, eğer radikal örgütler İngiltere, Fransa, Türkiye ve Mısır’dan aynı sayıda militan kazanabiliyorlar ise, ülkelerin sahip oldukları siyasi kültürün ve demokratik katılım modelinin tek başına işe yaramadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Dolayısıyla bu tecrübe ve kendi coğrafyamızda yaşadığımız bu süreci iyi analiz ederek, gelecekte ciddi bir sorun oluşturacağı şimdiden belli olan radikalizme yönelik yeni bir söylem ve mücadele yöntemi geliştirmemiz gerekmektedir.

Baştan bu gün karşılaştığımız IŞİD benzeri radikal örgütlerin uzun süredir var olduklarını kabul etmeliyiz. 11 Eylül saldırısı ile birlikte adından söz ettiren El-Kaide ve Afganistan’da bölgesel bir güç olarak kendini kabul ettiren Taliban hareketi ve bunlara bağlı olarak irili ufaklı birçok örgüt yaklaşık 30 yıldır silahlı mücadelede oldukça önemli bir yol kat etmiştir. Orta Asya’dan Kafkaslara, Ortadoğu’dan Afrika’ya, Balkanlar’dan Avrupa’nın içlerine kadar geniş bir alanda bu örgütlerle karşılaşmak mümkündür. Bu kadar geniş bir coğrafyada var olmalarını sağlayan şey nedir? İşte bu sorunun cevabını bulabilirsek neden bu kadar farklı siyasi kültür coğrafyalarında taban bulup toplumsal alana eklemlenebildiklerini de anlayabiliriz.

Kanaatimce uzun yıllar bu konuyla ilgilenenler radikal şiddet taraftarı örgütleri yerel süreçlerle ele alarak onları salt Batı karşıtlığı ile açıklama yolunu tercih etmişlerdir. Ortadoğu’nun geri kalmışlığı, demokrasi eksikliği, totaliter yapıları, Batılı bazı devletlerin desteği, ABD’nin yanlış dış politikası, dışlanmışlık vb. birçok açıklama modeli bu zamana kadar dile getirilmiştir. Kuşkusuz bunların radikalleşmede önemli olmadığını iddia etmiyorum.  Ama şu son yaşadığımız IŞİD hadisesi ve IŞİD’e Ortadoğu ve Avrupa devletlerinden ortak katılım olması tüm bu modellerin yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılıyor. Artık dini radikalleşme yalnızca Ortadoğu coğrafyasına ya da Afganistan-Pakistan hattına hasredilecek bir olay değildir. Bunu dünyada iletişimin küreselleşmesi ve bilginin rahatlıkla paylaşımı ile de izah etmeye kalkmanın tek başına yeterli olmayacağı kanaatindeyim.

Bu zamana kadar yatay anlamda sosyal, siyasal, ekonomik ve teröristin yaşamsal öyküsüne ilişkin çok şey söylenmiştir. Oysa bu radikal örgütlerin dikey itikadi ideolojileri hakkında çok fazla konuşulmamıştır. Benim iddiam; faillerin kendi itikadi ve ideolojik öğretilerinin aslında yatay alandaki tüm ilişkileri belirleyen ve yeniden anlamlandıran bir etkisi olduğudur. Dolayısıyla hangi coğrafyada hangi kültürel ortamda bulursa bulunsun bu failler her durumu aynileştirerek kendilerine karşı alınan tedbirleri etkisizleştirmektedirler.

III. İdeoloji ve İtikat

Okuyucu için sözü daha fazla uzatmadan kendi analizimde yukarıdaki soruyu nasıl cevapladığımı ortaya koymak istiyorum. Bence gerek Batılıların gerek ise yerli oryantalist söylemin radikalizmin küreselleşmesini anlamada zorlanmalarının nedeni “ideoloji ve itikat” ikilemini görmezden gelmesidir. Çünkü 21. yüzyılın postmodern söylemi ideolojiyi ve büyük anlatıları tarihin çöplüğüne gönderirken, küreselleşmenin tüm ideolojik söylemleri yumuşatacağını varsaymıştı.  Postmodern söylemin mutlak hakikatleri göreceleştirici dilinin dini kimlikleri yumuşatarak, sivil toplum alanını birbirine açacağını düşünüyordu. İdeoloji kavramı özellikle liberal söylemler tarafından olumsuz bir anlam olarak kullanıldı.  Bu olumsuz anlama göre; ideolojiler, kesin, kapalı, yeniliğe direnen, büyük ölçüde insanların duygularına hitap ederek yayılan ve kendisini savunanlardan mutlak bağlılık isteyen şeylerdi. Mesela bu anlamda Ortadoğu ülkeleri bu türden bir ideolojiyi halklarına dayatırken, ABD’nin Irak’ı işgali oldukça açık, hoş görülü bir davranıştır. Oysa görüldüğü gibi bu iddianın bizatihi kendisi ideolojiktir. Ayrıca her katı fikirliliği ideoloji olarak tanımlamak da doğru değildir. Örneğin üretim de çok katı fikirlere sahip olabilirim ve hatta belirli bir standardı korumak için olmam da gerekir ama bu bir ideoloji değildir.

Üzerinde en fazla anlaşma sağlanan cevap belki de, ideolojiyi, egemen toplumsal grup veya sınıfın iktidarını meşrulaştırmakla ilişkili gören tanımdır.[1] Bu tanımda ideoloji; Egemen iktidarın  kendisini, kendisine yakın inanç ve değerlerin tutunmasını sağlayarak ve kendisine meydan okumaya kalkışan fikirleri de sistemli bir mantıkla, dışlayarak ve toplumsal gerçekliği kendine uygun yollarla inşa etmesi olarak görülür.Küreselleşmenin bu tanımda düzeltmemizi gerektirdiği yön egemen sınıf vurgusudur. Çünkü iletişim araçları genellikle, egemen ideolojiyi yaygınlaştıran etkili araçlar olarak görülür. Oysa artık iletişim yalnızca onun tekelinde değildir. Dolayısıyla ideolojiyi salt egemen iktidar söylemine bağlı olarak yorumlayamayız. Ayrıca ideoloji iyi örülmüş makul inanç sistemleri olduğu kadar duygulanımsal, mitsel ya da simgesel boyutları da içerebilmektedir. İdeolojinin itici gücü, iktidar tekeline rağmen muhalefeti örgütleyebilme imkanına bağlıdır. Din ideolojik yapıyla eklemlenmeye başladığı andan itibaren büyük grup kimlikleri için kaçınılmaz bir çimentoya dönüşür. Din ve onun inanç alanını oluşturan itikatla birlikte bir grup psikolojisinin etkisi altına girmiş olursunuz. Yaptığınız şeyler şahsi olmaktan çıkar ve artık inanalar topluluğunun bir üyesi olarak bize dönüşür. İdeolojileşen itikad kişisel bir inanç olmaktan çıkarak toplumsallaşır ve büyük grup kimliği haline gelir.

Modernizm dinler karşısında seküler inançlar inşa ederek ulus kimlikleri bir arada tutmaya çalışmıştı. Postmodernizm devlet ve ulus kimlikleri dağıtırken aynı oranda alt kimlikleri dağıtmak yerine birbirine daha da yaklaştırdı. Özellikle milletleşme sürecini tamamlayamayan Ortadoğu’da Selefi itikad kendisine oldukça güçlü bir alan buldu. 1978’den itibaren başlayan konjonktürel süreçlerdeki iç çatışmalar İslamcı ideolojinin devam eden söylemi ile Selefi itikadın birbirine daha da yakınlaşmasını sağladı.  Ortadoğu’da dağılan her devlet bu yeni ideolojik itikadın daha da genleşerek büyümesine katkı yaptı. Müslümanlar kendileri için yeni bir kimlik inşa etmek zorunda kaldılar. Müslümanların yaşadığı coğrafyadaki siyasal kimlikler ve devletler uzun süreden beri irite edildiğinden ve aşındırıldığından onları artık bir arada tutacak yeni bir ideolojiye ihtiyaçları vardı. Ve bu kimlik Müslümanlık üzerinde yeniden inşa edilmeye başlandı. Fakat Müslümanlık tarihsel ve coğrafi kültürel kimlikler üzerine artık tutunamazdı. Bu nedenle kendisine Ehl-i Sünnetin siyaseti dışlayan kimliği yerine siyasal kimliğe müsait olan Selefi itikad yani iman ve inanç üzerine kurulu bir kimlik tercih etti. Zaten uzun süredir bu itikat İslamcı hareketlerce yeniden oluşturulmuştu.Böylece dini inanç ve itikad bulunduğu coğrafyadan dışarı çıkarak ümmet adı altında küresel boyutta taraftar ve inananlar kitlesine kavuşmuş oldu.

20. Yüzyılın sonuna kadar Müslümanlar kendilerini Ehl-i Sünnet olarak büyük bir ailenin parçası olarak görüyorlardı. Geleneksel toplumda Müslümanlar Ehl-i Sünnet inancını bir itikat olarak algılıyorlar ve bunu bir siyasal kimlik olarak düşünmüyorlardı. Müslüman olmak ile bir siyasi kimliğe sahip olmak arasında fark görüyorlardı. Bunun en somut örneğini iki Müslüman devlet arasındaki siyasi savaşlarda görmek mümkündür. Söz gelimi Osmanlılar Memlüklüleri fethettiklerinde Memluklu âlimler Osmanlı uygulamasından şikâyet ederken bunun Müslüman kimliklerine değil Memlüklu kimliklerine bir saldırı olduğunu söylüyorlardı. Müslümanlık bir itikat olarak düşünüldüğünden zaten buna yönelik bir saldırı olması düşünülmezdi. İnsan ya tasdik etmiş ve iman etmiştir ya da tasdik etmeyip küfrü seçmiştir. İman ettikten sonra artık onun imanını yok edecek bir eylemde söz konusu olmazdı. Dini kuralların uygulanıp uygulanmaması günahkâr olmakla ilişkilendirilirdi. İnsanların günahları kamusal alanı ilgilendiriyorsa ceza verilirdi yoksa günahla insan baş başa bırakılırdı. 

Müslümanlığın siyasal bir kimlik olarak doğması daha çok Vehhabilikle başlayan süreçle ortaya çıkmıştır. Ve ilk defa uygulamadan doğan yanlışlıklar ve hatalar Küfr ve Şirk olarak etiketlenerek Müslüman kimliği tek ve yegâne kimlik olarak tanımlandı. Daha sonra bu kimliğe Ehl-i Sünnet itikadından farklı olarak Selefilik inancı eklendi. Böyle yeni bir İdeoloji itikad birlikteliği inşa edildi. İslam’ın salt bir inanç ve bireysel tercihe indirgenemeyeceğini söyleyen İslamcılık aslında önce saldırdığı bu itikatta köklü bir değişim yaptı.

Müslümanlar arasında bu ideoloji o kadar yayılmaya başladı ki, Ortadoğu’da Türkiye’de ya da Avrupa’da da yaşasa da aynı ideolojik itikadi bağla birbirine bağlı hale geldiler. İtikat o kadar güçlü bir bağdır ki,  postmodern kimlikler onu söküp atamaz. İtikadın ideolojileşmesi aslında tüm anlatıları geçersiz kılar. İslam dini açısından itikad salt bireysel bir inancı ve kişinin Tanrı’nın varlığına ilişkin bir onayanını ifade etmez. İtikad daha çok bir Müslümanın inanç, toplum ve değerler alanına ilişkin oluşturduğu temel referansları ve kodları belirler. Bu ilkeler İslam ümmeti ya da toplumu denilen ortak bir kültür dünyasının, meydana getirilen yada getirilecek olan kurumların hukuktan siyasete kadar tüm alanların kurucu ilkeleridir. Bu nedenle İslam dünyasında her gruplaşma şu ya da bu şekilde bir akaid etrafında kümelenir. Bu toplulukların eylemlerini anlamanın yolu her şeyden önce bir prizma gibi dış dünyayı anlamlandıran bu akaid ilkelerini ve bu ilkelere bağlı sembolleri anlamaktan geçmektedir.

Alman ideolojisi adlı eserlerinde K. Marx ve F. Engels şöyle diyorlardı: Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf aynı zamanda zihinsel üretim araçlarını da elinde bulundurur. Bu gün ise artık yazılı ve görsel basın ve sosyal medya üzerinden aynı itikada sahip milyonlarca insan zihinsel üretim araçlarını kendi tekellerinde bulundurma şanslarına sahipler. Küreselleşmenin araçlarını kullanan bu “yeni terörizm”,  kültürler arası iletişim ve ulaşımın iyileşmesi; insanların sürekli göç etmesini, kullanarak kendisini çok uluslu devlet dışı kuruma, tüm yeryüzüne yayılan sonsuz bir şebekeye dönüştürmüştür. Terörist eylemler artık herhangi bir mesafeden ya da uzak bir yerden uzaktan kumandayla kontrol edilebiliyor. Bu yeni terörizmin benzersizliği, tekno-web denilen dalgalara binerek, sonsuz sayıda yeni iletişim aracı ve saldırı tarzı geliştirerek küreselleşmeyi tehdit etmesidir. Hedef tespitinde ve uygulamada tek sınırı kendi hayal gücüdür.Modern uydu ve iletişim teknolojisi yalnızca aşırılıkları birbirine bağlayan bir platform değil aynı zamanda bir 'siber-ümmet' yaratmıştır.[2]İşte bu ümmetin ideolojik itikadı Selefilik yada daha özel bir ifadeyle devrimci selefi söylemin inşa ettiği itikaddır.

Türkiye bu “Yeni Terörizmin” itikadi ideolojisini ve bu ideolojinin kullandığı sembolik araçları ve dili anlamadan bu yeni durumla mücadele etmesi imkânsızdır. Batı dünyası ve Oryantalist bakış yatay alanla dikey alan, sosyal olanla imânî ve itikadî olan arasında ilişki kurmakta zorlandığından bu yeni durumu anlamakta zorlanıyor. Bu gün dünyada birçok ülkede itikadî eğitim ve temel eserler Selefi çevrelerce yönlendirilmektedir. Dolayısıyla öncelikle itikadî süreç ideolojik propaganda olarak bireyleri bu 'siber-ümmet'in bir parçası haline getirmekte daha sonra da bu bireyler örgütlere kazandırılmaktadır. Selefi davet ve itikad eğitim yaygın ve örgün eğitim kurumları aracılığıyla politik endoktrinasyon işlevi görerek çoğul toplum içindeki bireyleri mümkün olduğunca birbirlerine benzeterek aynılaştırmaktadır. El-Kaide ya IŞİD gibi örgütlere katılan bireylerin tüm farklılıklarını terk ederek nasıl birbirinin aynı hale geldiğini gözlemlemek ne dediğimiz anlamak açısından yeterlidir. Militarist örgütsel yapının ayakta tutulabilmesi için rasyonel olmaktan ziyade duygusal temellere dayanan doktriner bir eğitimin yapılması gerekir. İtikad bu eğitim için oldukça elverişli bir araç olarak kullanılır.

Yukarıdaki şekilde göstermeye çalıştığımız gibi, bireysel karakter, toplumsal çevre, siyasal kültür ve eylemi gerçekleştirme imkânı sunacak olan stratejiler ve lojistik destekler ve aidiyet duyduğu siber ümmet itikad prizmasından geçerek anlamlandırılır. Eğer ölmeye ve öldürmeye değecek kadar bir inanç ve onay itikadî bilinçte yer bulamamışsa bu radikalleşme bireyi eyleme yönlendiremeyecektir. Radikalleşme sürecini bilgilendirme, itikadileşme, ideolojileştirme, gruplaştırma, aidiyet kazandırma ve sonuçta eyleme yönlendirme şeklinde dinamik bir süreç olarak okumak zorundayız. Ve bu sürecin en önemli merhalesini şekillendiren bilgilendirme, itikadileştirme ve ideolojileştirme sürecini göz ardı ederek IŞİD ve benzeri yapılarla baş etmek imkânsız gibidir. Türkiye’nin en temel sorunu bu alanları analiz edecek ve değerlendirecek bir stratejik akla sahip olmamasıdır.  Türkiye’deki gerek güvenlik paradigmaları gerekse uluslararası ilişkiler kuramları ve yapıları dini ideolojik grup ve örgütleri, itikadileşme süreçlerini anlayacak, yorumlayacak ve değerlendirecek biçimde yeniden yapılandırmalıdır.

IV.             Sonuç

Türkiye bölgesel güç olmak için tarihten getirdiği kültürel mirası ve dini bir yumuşak güç aracı olarak kullanabileceğini düşünmüştü. Aslında Ortadoğu coğrafyasına uzun yıllar hükmetmiş bir devletin bakiyesi olarak Türkiye, bunu düşünmekte haksız da değildi. Fakat hesaplayamadığı 20. Yüzyıldan itibaren Sünni dünyada hızlı bir değişim ve itikadi farklılaşma gerçekleşmişti. Artık Ortadoğu Osmanlı’nın bıraktığı eski coğrafya değildi. Dini alan hızla Körfezdeki Selefilik ile İran’dan esen Şiilik rüzgârına terk edilmişti. ABD ve Batılı birçok devlet İslami alanda eğitim alanlarını sonuna kadar Selefiliğe açmışlardı. İtikadın Müslüman bireyin hayatındaki belirleyici rolünü ve dinin hegemonik bir güç aracı olduğunu bizden önce keşfeden Batılı devletler, aslında Selefiliğin Ehl-i Sünnetin yerini almasıyla hem bölgeyi rahatça yönetebilecekler hem de Türkiye’yi eski hinterlandı olan coğrafyadan hızla uzaklaştıracaklardı. Şiilik ve Selefilik arasındaki rekabet ateşi alevlendikçe, kazanan hep Batı dünyası kaybeden ise hep bölgesel devletler oluyor.

1980 darbesiyle Türkiye’de gündeme konan “mezhepler üstü din eğitimi” ve 2000’li yıllardan sonra sivil dernek ve yayınlar ve bezende resmi söylemle desteklenen Selefi din anlayışı hem Türkiye’nin sahip olduğu kadim mirası reddetmekte hem de Türkiye’yi bir aktör olmaktan çıkararak bir meful durumuna düşürmektedir. Bununla birlikte Türkiye gelecekte bölgede esmesi muhtemel radikalizme karşı da kendi eliyle kendisini daha güvensiz hale getirmektedir. Türkiye bölgesel güç olmak için her şeyden önce yanlış bir strateji üzerine kurduğu din kartını yeniden gözden geçirmelidir.


[1] Tery Eaglaton, İdeoloji, çev. Muttalip Özcan, İstanbul, 1996, s. 25.

[2] Ranstorp Magnus, “Statement of Magnus Ranstorp to the National Commission on Terrorist Attacks Upon the United States March 31, 2003”. http://www.9-11commission.gov/hearings/hearing1/witness_ranstorp.htm. (Erişim: 21.10.2014)

Bu yazı 5508 defa okundu.
  • Yorumlar2
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı