Hoşgeldiniz; Bugün 23 Eylül 2017 Cumartesi
Teostrateji Araştırmaları Merkezi|29 Eylül 2014 Pazartesi

Bir Güvenlik Tehdidi Olarak Selefilik

Hilmi Demir tarafından yazıldı.

 

I. Giriş

Yaklaşık altı yıldır İslam düşüncesinde 20. yüzyılın başlarından itibaren yaşanan kırılmanın, Türkiye ve çevresinde derin bir krize neden olduğuna ve bu krizin geleneksel yapıları sürekli tahrip ederek Selefi düşünceyi güçlendirdiğine dair yazılar kaleme alıyorum. Doğrusu bu süre içinde bu gün yazılarımızı alıntılayan çevrelerin hiç biri bu uyarılarımıza kulak vermedi. Aksine sağ-muhafazakâr çevreler bizi bu meseleyi abartmakla itham ederken, sol-ulusalcı çevreler ise dini konuşmaktan hep uzak durdular. Ayrıca itiraf etmeliyim ki, Anadolu coğrafyasında hala Hanefi-Matüridi geleneğe tutunmaya çalışan ve çoğu kez ötelenen geleneksel yapılar ile Milliyetçi çevre dışında bu tehdide kulak veren de olmadı.

Ne zaman ki, IŞİD meselesi Irak ve Suriye’nin bir iç meselesi olmaktan çıkıp küresel bir sorun haline geldi ve 21. Yüzyıl Enstitüsü tarafından yayımlanan “Selefiler ve Selefi Hareketi IŞİD Ne Kadar Sünnidir?”[1] raporumuza uluslararası kamuoyu ilgi gösterdi, birçok çevre Türkiye’de bu meseleyi gündeme almaya başladı. Fakat bu defa da, aslında 21. yüzyılda Türkiye’nin küresel bir güç olarak var olup olamayacağı ve Ortadoğu ile İslam dünyasının geleceğini ilgilendiren bu önemli mesele bir iç politika malzemesi yapılmaya başlandı. Bu nedenle öncelikle birkaç hususun altını çizmekte fayda mülahaza ediyorum:

· Öncelikle biz bu meseleyi bir iç politika meselesi olarak değil Türkiye ve İslam dünyasında 21. Yüzyılda Hegemonik bir güç kurulup kurulamayacağı ile ilgili daha büyük bir sorun olarak görüyoruz.

· İkinci olarak, Türkiye’de İslam düşüncesinin Selefileşmesi sorunu bugünün değil, 20. Yüzyılın genel bir sorunudur. Bu sorunu Ortadoğu’nun konjonktürel dönüşümüne yerleştirmeden mesele anlaşılmaz.

· Üçüncü olarak, Türkiye’nin düşünsel dönüşümü bugün gerçekleşen bir süreç değil, aksine bu gün yaşananlar bir sonuçtur. Türkiye’de katı laikler, İslamcılar, askeri darbeler şöyle ya da böyle İslam düşüncesinin geleneksel köklerinden uzaklaşarak Selefileşmesine el birliğiyle katkı sağlamışlardır.

Suriye ve Irak’ta yaşananların Anadolu coğrafyasında yaşanmasını istemiyorsak öncelikle bu meseleyi iç politika malzemesi yapmaktan kurtararak entelektüel bir sorun haline getirmemiz gerekir. Yoksa gelecek tehdit, Milliyetçi, Laik, İslamcı ya da Ulusalcı ayırmadan hepimizi tağut düzeni altında eşitleyerek tekfir kılıcıyla hizaya getirecektir. Bu nedenle Selefiliği bir iktidar sorunu olmaktan daha çok bir özgürlük ve medeniyet sorunu olarak görmeyi öneriyorum.

II. Selefilik bir tehdit midir?

                Selefilik bugün yanlış biçimde dile getirildiği gibi selef yadaselef-i sâlihinin sahip olduğu din anlayışını değil, 20. Yüzyılın başından itibaren geleneksel Sünnilikten uzaklaşarak, dini ıslah hareketlerinden devrimci-cihatçı hareketlere kadar geniş bir networke sahip olan İslami hareketi temsil etmektedir.[2] Müslüman toplumlarda Şiilik karşısında ona rakip ve onunla rekabet halinde olan ikinci büyük ağ Selefiliktir. Selefi networke bağlı grupları üç yapı içinde kabul etmek mümkündür:

1.Metin ve hadis merkezli olmayıp İçtihad düşüncesini öne çıkaran Islahçı Selefiler; 2. Hadis ve metin merkezli, kurtulmuş fırka iddiası taşıyan, dışlayıcı karaktere sahip silahlı eylemi ve şiddeti bir yol olarak gören Devrimci Selefiler; 3. Hanbeliliğe bağlı olan Selefileri ise Vehhabi-Selefiler olarak adlandırabiliriz. Doğal olarak Selefiliğin çağımıza kadar genleşerek büyümesini sağlayan İbnTeymiyye’den Abdulvehhaba, Seyyid Kutup’dan Azzam’a kadar oldukça geniş bir ağda büyük ideologları olmuştur. Selefiliğin ideologları ve köklerini şu tabloyla açıklayabilirim:

 

 

Dolayısıyla Selefilik Sünnilik değil daha çok İbn Teymiyye’nin görüşleri ile Hanbeliliği esas alan ve Vehhabilikle yeniden üretilen kadim mirasların hepsini bozulma ve sapma olarak gören çağdaş bir harekettir. Bu açıdan Selefilik modern bir ideolojidir ve çoğu özelliklerini modernitenin çelişkilerinden beslenerek ve onun açıklarından yararlanarak kazanmıştır. Selefiliği bir network olarak adlandırmamızın nedeni, farklı grup, topluluk ve siyasal yapıları, geleneksel Sünnilikten farklı olarak, ortak bir akidede birleştirmeyi ve bunu politik bir ideoloji olarak yönlendirmeyi başarmış olmasıdır.[3] Böylece ılımlı ve siyasal söylemi onaylayan yapılardan devrimci-cihatçı hareketlere kadar birçok farklı örgüt ve yapıyı uluslararası düzeyde bu ağa ortak akideyle bağlamakta ve çağın ruhuna uygun olarak kırılgan toplulukları çok daha kolay mobilize edebilmektedir. Bu bağlamda Selefiliğin hem İslam dünyası hem de küresel barış için bir tehdit olarak algılanmasını gerektiren iki önemli neden vardır:

· Geleneksel yapıları tasfiye ederek, onların yerine daha kırılgan yapılar üretmektedir. Çünkü İslam dünyasını kadim mirastan uzaklaştırmak, Müslümanları batı karşısında daha savunmasız ve kırılgan yapmaktadır. İslam dünyası entelektüel derinliğini kaybettikçe daha çok katılaşmaktadır. İdeolojik ve dini-politik sertlik ise militarist yönelimler için uygun bir zemin sağlamaktadır.

· Sünniliği tasfiye ederek onun tahtına oturmayı başarmış olan Hanbeli-Vehhabi mezheplerine dayanan, ister devrimci olsun ister olmasın, Selefilik radikal ve cihatçı örgütler için ideolojik bir meşruiyet ve taban sağlamaktadır. Çünkü İslam geleneğini paranteze alan bu tür Selefilik dinin anlaşılmasında te’vil denilen yorum mantığına değil lafzi-literal anlama bağlıdır. Bu da onun dini daha sabit ve statik bir biçimde anlamasını sağlar. Dinin farklı yorum biçimlerine müsaade edilmez. Bu yorum biçimleri bazen aşırı biçimde din dışı kabul edilir. Felsefeye, eleştirel düşünceye, tasavvufi tefekkür biçimine, din adına karşı koyar. Böylece teröre başvuran devrimci Selefi örgütler, şiddete başvurmasını gerekçelendireceği uygun bir ideoloji bulmuş olurlar. El-kaide’den IŞİD’e kadar tüm devrimci-cihatçı örgütlerin Selefiliğe tutunması bu açıdan önemlidir.[4]

 

III. Selefi Davet ve Propaganda

Vehhabilikten itibaren Selefilik sahih ve otantik bir din anlayışını temsil ettiği iddiasında bulunmuştur. Selef kelimesinin dini temsil gücünü kullanarak Hz. Peygamber sonrası Sahabe, Tabiûn ve Tebe-i Tabiûn döneminin saf, bozulmamış din anlayışını temsil ettiğini savunmuştur. Bu iddia aynı zamanda bu üç nesilden sonra özellikle mezheplerin ortaya çıkarak şekillendirdiği geleneğin toptan dışlanması, bid’at ve sapkınlık olarak etiketlenmesini de beraberinde getirmiştir. Bozulma ve saflaştırma iddiaları her zaman kitleler için çekici olmuştur.

Kendisi belirli bir tarihselliğin sınırları içinde gelişme olanağını bulduğu halde zaman ve mekandan bağımsız bir kaynaktan hareket ettiği iddiası toplumda kendisine meşrulaştırıcı bir zırh sağlamıştır. Bu zırha karşı çıkacak geleneksel yapılar ve mezhepler de Entelektüel Selefilik tarafından tasfiye edildiğinden, Selefi söylemi yanlışlama imkânı yok gibidir. Ilımlılarla katı olanları ortak noktada birleştiren en önemli unsur ikisinin de özcü olmasıdır. Ilımlılar geleneği İslam’ın sahih yorumundan bir uzaklaşma olarak görürlerken, katı Selefiler de gelenekteki uygulamaları ve yorumları şirk ve bid’at kabul ederek aynı sahih yorum anlayışına vurgu yaparlar. Dolayısıyla her ikisi de tarihte bir türlü gerçekleşememiş bir sahip İslam adına geleneği tasfiye etmek yolunu seçerler.

Bununla birlikte Ilımlılar Batı kültürünü dikkate alınması gereken bir değer olarak kabul ederken, katı Selefilik Batı’ya ait her şeyi ve evrensel değerleri tağut dedikleri beşeri bir söylem olarak etiketleyerek kökten reddeder. Böylece eleştiriden kurtulmak ve siyaset dışı kalmayı başarmış olur. Selefi söylem özellikle modernizmin çelişkilerini yaşamak zorunda kalan Müslüman genç nesiller için icat ettiği “saf ve gerçek İslam” temsili ile oldukça çekici gelmektedir. Yahudilerin "seçilmiş millet" , Faşizmin "ari ırk" tasavvuru Katı Selefilikte seçilmiş toplum mitine dönüşmüştür. Tevhid ve Şirk diyalektiği ile politize ettiği İslam’ı yeniden hayata hakim kılmak, Müslümanları; İslam dünyasını, Batı sömürüsünden, zalim ve müstebit yöneticilerden, esaretten, taklitten, hurafelerden kurtarmak; medenileştirmek, birleştirmek ve kalkındırmak gibi söylemler genç kitleleri kendisine çekmektedir. Radikal eylemi demokratik hak ve talepleri içeren herhangi bir eylemden ayıran en temel unsur, şiddetin bir yöntem olarak tercih edilmiş olmasıdır. Siyasal düzeni kökten değiştirme talebi çoğu zaman kamu baskısıyla karşı karşıya kaldığında ise, değişim için yalnızca siyasal araçlara başvurmanın çare olmadığı dile getirilerek şiddete başvurmak meşrulaştırılır ve radikalizme doğru evirilme başlamış olur.

Çoğu yerde radikal hareketlerin terörü tercih etmelerinin nedeni siyasal hareketlerde terörün çözüme ulaşmada en etkili yol olarak görülmesidir. Söylemlerindeki siyasal vurgular ve önemli şiddet eylemlerine karışmaları bu tür gruplara olan ilgiyi arttırmıştır. Bu fikrin kökleri 1900’lardaki Rus anarşistlere kadar uzanmaktadır. Sosyalist Devrimci Parti üyesi olan ünlü devrimci terörist Boris Viktoroviç Savinkov’un (19 Ocak 1879 – 7 Mayıs 1925) “Teröristin Hatıraları” adlı eserinde kendisine şu soru sorulmaktadır;

- “…Yalnızca terör kısmında mı yer almak istiyorsun.

- Evet.

- Yalnızca terör mü?

- Evet.

- Neden genel faaliyetlerde yer almak istemiyorsun?

- Çünkü terörün sonuca varan bir anlamı olduğuna inanıyorum…”[5]

Bu nedenle Cihatçı Selefilik aslında İslam’ın kendisinden değil devrimci sol hareketlerin İslami bir söylemle yeniden üretilmesiyle doğmuş hareketlerdir. Batı medyasında tercih edilen cihatçı Selefilik kavramsallaştırılmasının devrimci-selefilik olarak tanımlanması bu açıdan yanlış olmayacaktır.

Cihat kavramının anti-emperyalist karakteri çoğu kez dış düşmana yönelik bir tavır olarak ortaya çıksa da, bid’at ve şirk terimlerine yüklenen anlamlarla bu tavır iç düşmana doğru rahatlıkla yönlendirilebilir. Bu nedenle Selefilikteki Batı düşmanlığı çoğu kez, Batının içerdeki müttefikleri olan diğer Müslümanların tekfir edilmesine yol açar. Vehhabiliğin Osmanlıya ve Türklere karşı politize ettiği şirk kavramı böylece Müslümanların tekfiri ve öldürülmesini haklılaştıran bir söyleme dönüşmüş olur. Bu noktada Vehhabi ve Selefi radikalizmini Haricilikten ayırmak gerekecektir. Haricilik tarihte ilk defa Hz. Ali’yi Kur’an ile hükmetmemekle suçlayarak, isyan etmiş bir kalkışma hareketidir. Vehhabi ve Selefiler ise bu ilkenin yanına bir de bid’at ve şirk kavramlarını ekleyerek yeni bir söylem inşa etmişlerdir. Bid’at İslam’dan sapma ve dinde olmayan uygulamalar anlamına gelirken, Şirk iseAllah’ın ilahlığına uygun olmayan davranışlarda bulunma olarak tarif edilebilir. Böylece Selefi davet, İslam’ın içindeki uygulama ve gelenekleri de tekfire konu yapmayı başarmış olur.  Dolayısıyla Devrimci-Selefilik Haricilikten öte ve ondan farklı bir yapı sergiler. Selefi söylemin döngüsel çevresi ve buna sağlanan kaynak yeni militanlar kazanılmasına da imkan sağlar. Bunu şu şekilde açıklayabiliriz:

Selefi Söylemin Diyalektiği ve Militan Kazanma Süreci:

IV. Ütopyacılık yada Hilafet Devleti

 

Devrimci-Selefi söylem Hilafeti Batı karşısında mutlaka ikame edilmesi gereken dini bir görev olarak takdim eder. Hilafet’in İslam’ın öngördüğü politik bir sistem olup olmadığı farklı bir tartışmadır. Bizi burada ilgilendiren Hilafetin ihya edilmesinin politik olarak nasıl bir çatışmayı beslediğinin anlaşılmasıdır. İslam dünyasında Hilafetin siyasal gücünü ve bunun bir ayrışma unsuru olarak ne kadar kullanışlı olduğunu ilk keşfedenler İngilizler olmuştur. İngiliz Dışişleri Bakanlığı danışmanı ve bir Arap dili-kültürü uzmanı olan, George Percy Badger şöyle diyordu: Eğer Araplar da Osmanlı sultanını aynı şekilde halife olarak tanırlarsa onun İslâm alemindeki şöhret ve nüfuzu muazzam derecede artar. Bunun doğuracağı sonuç İngiltere'nin aleyhine olabilir. Bu yüzden İngiltere Araplar üzerindeki Osmanlı otoritesinin genişlemesini önlemeye çalışmalıdır.[6]

Hz. Peygamber Arap olduğu için hilâfet bir Arap kurumu olarak kabul edilmektedir. Zaten İslam literatüründe Hilafetin şartları arasında da “Halife Kureyştendir” ilkesi yer almaktadır. Bu nedenle İngilizler bu kuraldan hareket ederek Osmanlının İslam dünyası üzerindeki etkisini kırmak istemişlerdir. Nitekim daha sonra Times’da “ (Osmanlı) Sultanın halifeliği gerçek değildir ve bu haliylede Hindistan'daki İngiliz çıkarları açısından bir tehdit oluşturabilir. Bunu önlemek için oradaki müslümanlara bu iddianın gayri meşru ve zındıklık olduğunu özellikle vurgulamamız lazımdır”, şeklinde makaleler kaleme alınır. Bunun sonucunda Osmanlı’ya isyan eden Mekke Şerif’i hilafet makamına oturtulur. Görüldüğü gibi İngilizlerin Hilafet sevdası Osmanlı’nın Ortadoğu’daki etkisini kırmak ve İslam dünyası ve Hindistan üzerindeki emperyalist emellerini daha kolay gerçekleştirmekten kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla Devrimci-Selefi örgütlerin Hilafet sevdası acaba bundan farklı mıdır? Sözgelimi IŞİD’in Hilafet ilanında Halife olarak seçilen el-Bağdadi’nin Nesebinin El-Huseyni ve El-Kureyşi olarak isimlendirilmesi aslında İngilizlerin söylediği gibi Hilafetin Araplılığını savunmaktan başka bir anlam mı içermektedir. Zira Kureyşlilik şartı Hilafetin Arap ve yalnızca Peygamber soyuna ait olduğu anlamına gelir.

Bununla birlikte aslında İslam dünyasında bu şartın 11. Yüzyıldan itibaren pratikte uygulanmadığı da bilinmektedir. Bu nedenle Sünni alimler, bu şartın esnetilmesi gerektiğini düşünmüş olacaklar ki, farklı şekillerde bu şartı yorumlama yoluna gitmişlerdir. Mesela Amidî ve İcî, bu şartın üzerinde ittifak edilen değil hakkında ihtilaf bulunan bir şart olduğunu belirtmişlerdir. Hilafetin Türklerin eline geçmesi ile birlikte bu şart üzerine ilk ciddi muhalefet gerçekleşmiştir. Bu konuda ilk ciddi ilmi eser yazan âlim, Tarsusî’dir. Memlukler dönemi âlimlerinden Tarsûsî, Memlük sultanına takdim ettiği “Tuhfetu’t-Türk fîmâYecibu en-Yu’melefi’l-Mülk” adlı eserinde, Kureyşli olmadığı için iktidarını meşru saymayan Şâfiîlerin, kendisinden nasıl vali ve hâkimlik görevi aldıklarını sorgulaması ve sultanın, onlara değil, siyasî iktidar için Kureyşlilik şartı aramayan Hanefilere görev vermesi yolunda tavsiyede bulunmuştur.

Vehhabi-Selefi İslam tarihi anlayışına göre hilafetin Arapların dolayısıyla Kureyşin elinden çıkmasıyla İslam dünyasının gerileme tarihi başlamıştır. 11. Yüzyıldan itibaren İslam dünyasında dinden ve şeriattan uzaklaşılmış ve din dışı uygulamalar (bid’at) yayılmıştır. Hilafetin bir Kureyşli eliyle diriltilmesi hem bu tarih okumasını canlı tutmakta hem de Ortadoğu’da Türkiye’nin etkisini kırmak için uygun bir ideolojik söylem inşa etmektedir. Dolayısıyla Hilafet söylemi hem tarihsel olarak Türkleri ötekileştirmekte hem de Türkiye’yi İslam dünyası üzerinde siyasal bir aktör olmasının meşru zeminini zayıflatmaktadır.

 

V. Ilımlısı mı Katısı mı Tercih Edilmelidir?

11 Eylül saldırıları sonrası Devrimci-Cihadi Selefiliğe karşı ABD’nin açtığı topyekün savaş ve Irak işgali ile Ortadoğu’nun daha demokratik bir topluma doğru evirileceği ön görülmüştür. Fakat bu gerçekleşmemiştir. Arkasından aynı umutlar Arap baharı ile yeniden yeşermiş, Suriye ve Irak’ta ilan edilen bir İslam Devleti ile son bulmuştur. Şimdi birincisinden daha geniş bir katılımla Devrimci-Cihadi Selefiliğe karşı ikinci bir savaş ilan edildi. Batı dünyası neden sürekli Körfez kaynaklı bu dini-politik yorumu yani Selefiliği desteklemesine rağmen yine onlar tarafından desteklenen bu gruplarla mücadele etmek zorunda kalıyor?  Kuşkusuz aynı soru Suud ve Katar gibi Vehhabi_selefi devletler içinde sorulabilir; neden hem destekleyip hem de mücadele ediyorlar? Hz. Ömer İslam’dan önce yola çıkarken helvadan put yapardık sonra acıkınca da yerdik, diyor. Aslında bu olayda buna benziyor. Ortadoğu’da bildiğimiz anlamda hukuki kurumlar üzerine inşa edilmiş devletler değil kabile mantığı üzerine kurulmuş siyasal sistemler mevcuttur.[7] Başka bir ifadeyle söyleyecek olursak Ortadoğu’da Kabile ve aşiretler üzerine inşa edilmiş ve gelirin paylaştırıldığı devletler vardır. Dolayısıyla aynı devlet içinde biri radikal Selefiliği desteklerken birisi var olmak için Batı yanlısı daha ılımlı bir Selefiliği destekleyebilir. Bu ülkelerin Batı üniversitelerinde kurdukları kürsülerde oldukça modern eğitimi desteklerken aynı zamanda Afganistan-Pakistan hattında fonlarıyla kurdukları yaklaşık 2500 medresede toplam 250.000 kişilik bir fanatikler ordusu yetiştirmeleri başka nasıl anlaşılabilir. Bir eliyle yaptıklarını diğer elleriyle yıkma aşiret mantığının bir sonucudur ve İngilizler bunu çok iyi kullanmayı öğrenmişlerdir.

Bununla birlikte, radikal ve militarist grupları Batılı devletlerin ve istihbarat örgütlerinin Müslüman coğrafyayı istikrarsızlaştırmak için bir araç olarak kullandıklarını da reddedemeyiz.İslam dünyası ile Batı arasında kurulan dengesiz, adaletsiz uluslararası sistem ve bu sistemin anarşik dinamizmi şiddeti üreten önemli unsurlardan birisidir. Buna rağmen Ortadoğu’da devrimci Selefi şiddet yalnızca kendisinin veya bir başkasının yaşamını, özgürlüğünü, onurunu ve malını korumak amacıyla ortaya çıkan tepkisel bir şiddet türü olarak ele alınmaz. Bu şiddetin en önemli özelliklerinden birisi öç alıcı karakteridir. Çünkü Selefilik içerde ve dışarda tüm düşmanlarını İslam’a karşı ihanetle suçlar. Şirk bir ihanettir, tağutun yasalarına uyup kendi belirledikleri şeriatın yasalarına uymamak bir ihanettir. Çünkü insanlık tarihi, Şeytan’ın Yaratıcıya ihaneti ile başlar. Dolayısıyla İslam dünyasındaki bu yapıların ikame etmesi, tutunması ve yönlendirilmesinde Selefi söylemin etkisini görmemizden gelemeyiz. Batının lojistik desteği Selefilik ideoloji sayesinde kendisine devşireceği silahlı gruplar bulmasına imkân vermektedir. Bu nedenle Selefiliğin askeri ve diplomatik gücü tek yerden değil birçok kanaldan beslenmektedir.

VI. Sonuç

Sonuç olarak ılımlı Selefilik ile Devrimci Selefilik çoğu kez aynı bahçede yan yana yeşerebilmektedir. Bundan dolayıdır ki, batı kendi bahçesinde yetişen teröristlerle mücadele etmek zorunda kalıyor. Ilımlı Selefilik yada batının Ilımlı İslam dediği Selefilik İslam dünyasını kadim mirasından ve geleneğinden kopararak dini düşüncenin donuklaşması, entelektüel derinliği kaybetmesi, kendi iç modernleşmesini inşa edememesi gibi sonuçları bakımından İslam dünyası için aşılması gereken bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Buna karşılık Devrimci Selefilik ise, şiddeti yaygınlaştırarak coğrafyamızı istikrarsızlaştırmakla kalmıyor Müslümanları kendi içinde birbirine karşı da şeytanlaştırıyor. Selefi söylem yalnızca şiddeti üretmiyor aynı zamanda entelektüel bir çölleşmeye de neden oluyor. Selefilik Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Ondokuz Mayıs Üniversitesi akademik yıl açılış töreninde altını çizdiği kadim geleneğe düşmandır. Davutoğlu kadim geleneği Turan’dan İran’a, Roma’dan Bizans’a, Anadolu’dan Balkanlar’a birçok kültürün iç içe geçtiği zengin bir miras olarak tanımlarken oldukça haklıdır. Fakat Selefilik bu mirası külliyen reddeder ve bu kültürleri din dışı bularak bunlarla İslam’ı yan yana getirmeyi büyük bir sapkınlık olarak kabul eder. Cahiliyye denilen bu yapılarla İslam asla birlikte bulunamaz. Bu iddia İslam düşüncesini saflaştırmaktan daha çok onun zengin mirasını kurutacak bir projedir. Ve ne yazık ki, İlahiyatlardan felsefe ve kelam derslerini kaldırmaya kalkan YÖK’ten Suriye ve Irak’a destek adı altında Türkiye’de içselleştirilen birçok sivil toplum kuruluşları bu projeye destek vermektedir. O halde, Selefilik bu kadim geleneğin son mirasçısı olan Osmanlı’nın tüm izlerini İslam dünyasından silmek isterken Türkiye’nin bunu bir tehdit olarak algılamaması nasıl düşünülebilir.

Kısaca ifade edecek olursak, Batı dünyasının sıklıkla dile getirdiği gibi Devrimci Selefiliğin karşıtı yada alternatifi Ilımlı Selefilik-İslam değil İslam dünyasının kendi tarihsel tecrübesinden ortaya çıkacak ahlaki, entelektüel bir dini düşüncenin yeniden ihyası olacaktır. Bu açıdan Hanefi-Matüridi ve Eş’ari geleneği keşfetmek iyi bir başlangıç olacaktır kanaatindeyim. Sorun bu mezhepler değil bu mezhepleri paranteze alan Selefi söylemin kendisindedir. Ve yıllarca bu ülkeye bir program olarak dayatılan ve 80’sen sonrası askeri rejim eliyle hayata geçirilmeye çalışılan mezhepler üstü din eğitimi Selefilikten başka bir şey değildir. Gerçekten Selefiliğe karşı bir şeyler yapmak istiyorsak Anadolu’da harmanlanan hikmet, irfan ve fıkıh geleneğini sağcısı, solcusu, marksisti ve İslamcısı ile yeniden keşfetmemiz lazım.  Bu ülkenin sağcısı da solcusu da ünlü İtalyan Marksist düşünür A.Gramsci kadar teoloji bilmedikleri sürece, Batı’nın Müslümanları, mazlumları bombalayacağı daha çok ittifaklar göreceğiz. Çünkü Selefilik hem cumhuriyetin değerlerine hem de Osmanlı’nın temsil ettiği geleneğe düşmandır. Maalesef Türkiye’de bir kesim Cumhuriyetin değerleriyle kavga ederek bir diğer kesimde Osmanlı’nın mirasına sırtını dönerek dolaylı da olsa Selefiliği beslemiştir. Şimdi ne yapabiliriz diyenlere yıllardır dile getirdiğim üç öneriyi bir daha tekrarlamakta yarar görüyorum:

1. Anadolu’da Hanefi-Matüridi mirası ve Ortadoğu’da ise bu mirasla birlikte Eş’ari geleneği ihya edecek bir kültür politikası geliştirmeliyiz.

2. Nakşibendi, Mevlevi ve Bektaşi gelenekleri hem kurumsal hem de öğreti olarak yeniden ihya etmenin yollarını bulmalıyız.

3. Çatışma ve Güvenlik Akademisi kurarak Ortadoğu ve çevremizde dini, etnik ve politik çatışma risklerini analiz ederek yeni politika ve stratejiler geliştirecek bir kurumsal yapılanmaya mutlak surette gitmeliyiz. Artık bundan böyle dini yapıları ve bu yapıların vaziyet alış biçimlerini dikkate almadan güvenlik konuşamayacağımızı anlamamız gerekir. Dini-Politiği uluslararası, siyaset bilimi ve güvenlik bilimlerinde okutulacak bir program olarak kabul etmeliyiz. Dini-politiği bilmeden Ortadoğu’yu yönetmek imkânsızdır. 


[5] Hasan Köni, “Uluslararası Terörizm ve Dünya Düzenini Etkilemesi”, TBMM Kültür Sanat

Yayınları, 1. Dipnot, s. 49, http://www.tbmm.gov.tr/kultursanat/yayinlar/yayin018/018_00_006.pdf, (Son erişim tarihi: 06 Aralık 2013).

[6] Bkz. Azmi Özcan, İngiltere’de Hilâfet Tartışmaları, 1873-1909, İslâm Araştırmaları Dergisi, 1998, sayı: 2, s.51.

[7] Bu konuda bkz: Turgut Şahin,İslam Yönetim Anlayışının Tarihi Arka Planı: Cahiliye Dönemi Arap Yönetim Mantığı, Türkiye Günlüğü (98),yaz 2009,s.92-107.

Bu yazı 12874 defa okundu.
  • Yorumlar0
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı