Hoşgeldiniz; Bugün 24 Eylül 2017 Pazar
Teostrateji Araştırmaları Merkezi|17 Eylül 2014 Çarşamba

Nakşibendilik Selefileşiyor mu?

Hilmi Demir tarafından yazıldı.

Türkler Müslüman olduktan sonra, Horasan’dan Irak’a ve Irak’tan Anadolu’ya kadar tasavvuf, bu topraklarda İslam düşüncesinin vazgeçilmez bir unsuru olmuştur. Bu gün sanıldığının tersine tasavvuf yalnızca halk dindarlığının değil ulemanın ve devlet adamlarının da içli dışlı oldukları temel bir değerdi. Bu nedenle Horasan’dan Anadolu topraklarına kadar İslami hayat biçimini ve İslam düşüncesini tasavvuftan bağımsız ele almak imkansız gibidir. Bu topraklarda İslam düşüncesinde ki farklılığı ve zenginliği, Müslüman toplumun hayatındaki dinamizmi ve çok renkliliği tasavvuf, kelam ve fıkıh geleneğine bağlamak gerekir. Tarihsel süreç içinde bu üç alan birbiriyle iç içe Selçuklu ve Osmanlı düşünce geleneğine ve yönetim modeline de şeklini vermiştir.  Fıkıhta Hanefilik, Kelam da Eş’ari ve Matüridilik, Tasavvufta Vahdet-i vücut ve Nakşilik bu topraklarda siyaset, ahlak ve toplumsal düzen yani hukuk ve düşünce geleneği yani teoloji ve felsefe üzerinde her zaman belirleyici olmuştur.

Nakşibendilik uzun yüzyıllar Ehl-i Sünnetin ve özellikle de, Hanefi-Matüridi düşüncenin kalesi olmuş bir tarikat olmuştur. Bugün Türkiye’de Nakşibendilik hala bu özelliğini kısmen korusa bile, bazı Nakşibendi dergahların Selefiyye itikat ve yolu öven tavırlar içinde olduğunu da görmek mümkündür. Bu durum ister istemez Nakşibendilik Türkiye’de Hanefi-Matüridi çizgisini kayıp mı ediyor?  Sorusunu gündeme getiriyor. Ya da acaba Nakşibendilik Ehl-i Sünnet çizgisinden Selefiye’ye mi savrulmaktadır? Sorusunu sormayı zorunlu kılıyor.  Bu soruları cevaplamanın yolu Nakşibendiliğin tarihsel süreç içinde itikadi alanda nasıl bir çizgi izlediğini ve mezhep sistematiği içindeki konumunu sorgulamaktan geçiyor. Çünkü çağdaş araştırmaların yaptığı gibi mezhep sistematiğini dikkate almadan Nakşibendilik üzerinde konuşmak, Şerif Mardin’in yaptığı gibi (aşağıda yer vereceğiz) yanlış analojiler kurmaya yol açacaktır.  Son olarak bu yazının Naşibendi meşayıhından olan büyük dedelerime bir borcum olduğunu da belirtmek isterim.

I. Nakşibendilik

Osmanlı’da da tasavvuf, seçkinler ve Sünni ulema arasında ilk dönemlerden itibaren ana unsurlardan biri olmuştur. Bu gelenek, Moğol istilasından kaçan mutasavvıfları ve bilginleri ülkelerine kabul eden, onları himayelerine alan Selçuklu sultanlarına kadar uzanır. Osmanlı’nın ilk yüzyılında Sünni ulema çevresinde en fazla itibar edilen tasavvufi düşünce İbn Arabi (ö. 1240)’nin vahdet-i vücutçuluğu olmuştur.  İbn Teymiyye (ö. 1328) İbn Arabi’nin fikirlerine oldukça sert bir muhalefet yöneltmişse de Eş’ari ve Hanefi-Matüridi çevrede itibar görmemiştir.Hanefi bir alim olan Bahaüddin Nakşibend (ö. 1318-1389) tarafından kurulan Nakşibendîlik dinin temel ilkelerine ve uygulamalarına bağlılığı nedeniyle ulema arasında oldukça taraftar bulmuştur. Nakşibendîlik dinin temel kurallarına, ibadetlerine ve uygulamalarına aşırı derecede önem gösterir. Toplumdaki ahlaki bozulmaya yönelik eleştirel bir tavır içinde olur. Bu özelliklerinden dolayı Şerif Mardin Nakşibendîliği, yanlış biçimde bir tür Püriten Vehhabilik hareketi olarak yorumlar.[1]  Şerif Mardin’i yanlışa düşüren en temel nedenlerden birisi Nakşibendiliğin inanç alanındaki yaklaşımını dikkate almamasıdır. İtikat konularında Nakşibendî ulemanın yazdığı eserleri gözden geçirmediği ve mezhep sistematiğini bilmediği için yanlış bir analoji kurmuştur.

Nakşibendilik Hanefi bir çizgide ilerlemiş ve Türk boyları arasında yayılmıştır. Tarikat Bahaüddin Nakşibend’in vefatından sonra halifeleri Alaeddin Attar, Zahid Bedahşi ve Muhammed Parsa tarafından geniş bir bölgeye yayılmıştır.[2]Nakşibendî tarikatının Osmanlı topraklarına gelmesinde en büyük pay şüphesiz Molla İlahi’ye aittir. İstanbul’da Molla İlahi ile başlayan ve daha sonra Emir Buhari tarafından büyük bir yaygınlık gösteren Nakşibendilik, kısa bir süre içerisinde Anadolu dışında Akşehir, Kastamonu, Isparta, Bolu, Bursa gibi önemli şehirlerde yayılmıştır. Tarikatın Osmanlı topraklarında etkili olması Müceddidilik koluyla olmuştur. Müceddidilik XVII. yüzyılın ortalarından sonra Hindistan’da doğdu XVII. yüzyılın sonlarında Osmanlı topraklarına etkili olmaya başladı. Müceddîdiyye, Muhammed Billah (ö.1013/1603)’ın en önemli halifelerinden biri olan İmam-ı Rabbanî (ö.1034/1624)’nin düşünceleri çerçevesinde, Nakşibendilik içinde gelişen tasavvufî bir ekoldür. Müceddîdiyye ismi Sirhindî’nin Müceddid-î elf-i sanî (ikinci bin yılın yenileyicisi) unvanına atfen oluşturulmuştur. İmam-ı Rabbani Hanefi-Matüridi bir çizgiye sahiptir.

XIV. yüzyılda Osmanlı topraklarında etkili olan bir diğer Nakşibendilik kolu Halidiyye kolu olmuştur. Halidilik, XIX. yüzyıl başlarında Hindistan’dan Batı Asya’daki Osmanlı topraklarına Şehrizorlu Şeyh Halid (ö.1242/1827) tarafından getirilmiş, bir Nakşibendî-Müceddidi koludur. Mevlânâ Halid-i Bağdadî 1813-1823 yılları arasında Bağdat'ta yaşamış ve Kadiri dergâhında eğitim görmüş bir Mevlevi'dir. Mezhep olarak Şafi-Eş’ari çizgidedir. XVII ve XVIII. YüzyılOsmanlı düşüncesi üzerine yapılan çalışmalar bu yüzyıllarda yetişen önemli tasavvuf rehberlerinin (meşayıh) büyük bir kısmının medrese tahsili gördüğünü, çoğunun müderrislik ve kadılık gibi payeler taşıdıklarını göstermektedir. Bu dönemlerdeki tasavvuf rehberleri İslami ilimlerin her alanında eserler ortaya koymuşlar ve ulemana ve Şeyhülislamların çoğu da mutasavvıflara yakın olmuştur. Bu açıdan NakşibendiyyeOsmanlı’da daha çok ilmiyye sınıfının tarikatı olarak adlandırılmıştır. Dolayısıyla Nakşibendilik Osmanlı devletindeki ulema, kalemiye ve Seyfiyye arasında oldukça rağbet görmüş bir tarikat olmuştur. Sözgelimi kendisi hem bir fakih hemde Nakşi Şeyhi olan  olan Ebu Said Hadimi bunun en iyi örneklerinden biridir. Bu gün Konya’nın Hadim ilçesinde meftun olan bu zat aynı zamanda çok katı bir Hanefi-Matüridi alimdir.

Osmanlı toplumunda bir diğer Nakşibendiliğin önemli temsilcisi Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi (ö. 1893) olmuştur. Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyetinde dini düşünce üzerinde iz bırakan bir şahsiyettir. Şeyh Ahmed Gümüşhanevî’nin sohbetlerine Sultan Abdülmecid, Abdülaziz ve Abdülhamid’in katıldığı ve Abdülhamid ile özel bir yakınlığı olduğu bilinmektedir.

Sonuç olarak Osmanlı’dan Cumhuriyete Nakşibendiliğin Halidi kolu ve Gümüşhanevi tekkesi siyasi ve dini hayatımızda izler bırakmıştır. Bu gün Türkiye’de Halidi koluna bağlı dört büyük tekke vardır ve bu tekkelere bağlı bir çok ünlü devlet adamı, siyasetçi, ilim adamı yetişmiştir. Bu tekkelr şunlardır: a. Gümüşhanevi Tekkesi; b. İsmet Efendi Tekkesi; c. Kelami Dergahı; d. Kaşgari Tekkesi.

II.  Nakşibendilik Hanefi-Matüridi Çizgiden Saptı mı?

Nakşibendilik kuruluş itibariyle Hanefi bir mezhep kimliğine sahip olmuştur. Osmanlı toplumunda dini hayatın büyük oranda Hanefilik üzerinden inşa edildiğini zaten biliyoruz. Özellikle Orta Asya çıkışlı olan Nakşibendilik ve Horasan’dan Anadolu’ya akan Yesevilik Hanefi-Matüridi kimliğin taşıyıcı unsuru olarak görülebilir. Nakşibendiliğin Müceddiye kolunun kurucusu olan İmam-ı Rabbani’nin yaşadığı Hindistan 18. Yüzyılda Babürlüler tarafından yönetilmekteydi. Türk kökenli bir imparatorluk olan Babür İmparatorluğu bugünkü Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Afganistan'ı kapsamaktaydı. 16. Yüzyıldan 18. Yüzyıla kadar oldukça zengin ve güçlü bir imparatorluk olan Babür devleti Türklerin etkisi altında şekillenmiş ve mezhep olarak da Hanefilik etkisi altında kalmıştır. İmam-ı Rabbani’nin Mektubat adlı eseri bu açıdan gözden geçirildiğinde itikadi ve fıkhi açıdan koyu bir Hanefi-Matüridi metinle karşı karşıya kalırız. Hanefi-Maturidi çizgideki tek sapma Nübüvvet gelmeden önceki (Fetret) bir zamanda kişinin sorumluluğu meselesidir.

Buna karşılık Halidi Bağdadi’ye geçtiğimizde karşımıza Şafi ve Eş’ari bir alim çıkar. Kürt kökenli bir alim olarak Halidi Bağdadi mezhepsel kimlik olarak Fıkıhta şafi itikatta ise Eş’ari bir çizgiyi takip eder. Bununla birlikte İrade-i Cüz'iyye konusunda yazdığı bir risalede yer yer Eş’ariliği Selefe yaklaştırmaya çalıştığı gözlerden kaçmaz.

 

Fakat daha erken dönemde Nakşibendiliğe intisap etmiş olan Osmanlı uleması Hanefi-Matüridi çizgisini korumuştur. Bunun en güzel örneklerinden birisi Ebu Said Hadimi’ye aittir. Sayın Başbakan Ahmed Davutoğlu ile aynı memlekete yerleşmiş bulunan (bir akrabalıkları var mı araştırmak gerekir) Ebu Said Hadimi Mecelle’ye fikirleriyle katkı yapmış oldukça önemli bir İslam Hukukçusudur. O, dinî ilimlerle tasavvufî eğitimin birlikte verildiği Konya-Hadim’de bulunan medresenin de müderrisidir. Nakşibendiliğe intisap ettiği bilinen Hadimi fıkhi ve itikadi alanda Hanefi-Matüridi çizginin mümtaz bir temsilcisidir.[3] Bu çizgide diğer bir zikre değer mutasavvıf da Erzurumlu İbrahim Hakkı (ö.1186/1772)’dır. Onun itikadi alanda tam bir Matüridi olduğunu zikretmek yerinde olacaktır.

Halidi Bağdadi ile Nakşibendiliğin Hanefi-Matüridi çizgiden sapmadığının en anlamlı örneklerinden birisi Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi’dir. Gümüşhanevi’nin kaleme aldığı ve Türkçede de bir çok kez çevrilerek yayımlanan eseri oldukça ilginçtir. Türkçeye Ehl-i Sünnet itikadı olarak çevrilen eserin orijinal adı Camiu'l-Mutun fi Hakkı Envai's-Sıfati'l-ilahiyyeve'l Akaidi'l-Maturidiyye ve Elfazı'l-Küfri ve Tashihi'l-A'mali'l-Acibeti’dir. Eser adında da yer verildiği gibi Matüridi inanç esaslarını temele alarak yazılmıştır. Gerçekten de eser incelendiğinde Gümüşhanevi’nin iyi bir Hanefi ve Matüridi müntesibi olduğunu görürüz. Hatta eser Türkçe’yeçevirildiğinde Bedir yayınları tarafından eserin başına bir “Tenbih ve Uyarı” konularak okuyucuya şöyle seslenilmiştir:

Aziz Müslüman!

Bil ki, itikad ve amelde yegâne hak yol Ehl-i Sünnet ve cemaat yoludur… İtikaddaehl-i sünnet mezhebinin iki büyük imamı vardır: İmam Eş'ari ve İmam Matüridi. Bu iki imam, Sünni Müslümanların inanç önderleridir… Daha sonralan «Selefiye» denilen hatalı bir mezhep çıkmıştır. Bunun kurucusu İbn Teymiye'dir. Devam ettiricileri de Muhammed İbn Abdülvehhab, Cemalüddin Afgani, Muhammed Abduh, Reşid Rıza gibi gayr-ı muteber eşhastır. «Selef-i Salihin» ile «Selefiye Mezhebini» birbirine karıştırmamak gerek Birinciler ehl-i sünnetin öncüleridir, ikincisi ise ehl-i bid'attendir.

Gümüşhaneviliğin fikri temsilini ve bu çizgideki eserlerin basımını üstlenen Bedir yayınevinin1994’te bastığı diğer bir eserde Ehl-i Sünnetin Müdafaası adlı eserdir. Eser bu gün Türkiye’de hızla yayılan Selefilik ve Vehhabiliğin delillerine yönelik ciddi eleştiriler yöneltir. 1994’de kadar basılan bu eserler her nedense 2000’li yıllardan sonra çok fazla gündeme gelmemeye başlar. Hatta resmi söylemde bu uyarının tam zıddını bir yönelim dikkatlerden kaçmamaktadır. Söz gelimi Diyanet’in bastığı iki ciltlik ilmihalin birinci cildinde Ehl-i sünnet tasnifi şöyle verilir:

Ehl-i sünnet, Allah'ın zâtı, sıfatları, âlemin yaratılışı, kader, peygamberlik, mucize ve keramet, şefaat, haşir ve âhiret gibi İslâm akaidinin temel konularında fikir birliği içinde olmakla beraber, bu konuların detaylarında, izah ve yorumlanmasında farklı görüşlere de sahip olmuş, bu sebeple kendi arasında, Selefiyye, Mâtürîdiyye ve Eş‘ariyye olmak üzere üçe ayrılmıştır.[4]

Bu tasnifin Gümüşhanevi’nin eserindeki tenbih ile taban tabana zıt olduğu hatta bu tasnifin 19. Yüzyıla kadarki Sünni gelenekle dahi uyuşmadığı çok açıktır. Çünkü İlahiyat fakültesi hocalarının yazdığı AÖF Kelama Girişkitabında doğru olarak şu tespite yer verilir: Ehl-i sünnet kavramı Eş‘arî-Mâtürîdî öncesi dönemde Ehl-i rey taraftarları başta olmak üzere Ashâbu’l-hadîs ve daha başka birçok gurubu içine alan bir kavramdı, bu iki ekolden sonra ise bu ekolleri ve Ashâbu’l-hadîsiiçeren bir kavrama dönüşmüştür. Görüldüğü gibi aslında İlahiyat Fakültesinde yazılan ders kitapları içeriği ile Diyanet ve 90 sonrası akaid kitaplarındaki Ehl-i Sünnet telakkisi arasında ciddi farklar bulunmaktadır. Zira geleneksel tasniflerde Şehristani ve Amidi’de açıkça görüldüğü gibi İslam tarihindeki fırkaların sayısı 73 olarak kabul edilir.[5] Bu fırkalardan birisi fırka-i naciyeyani kurtuluşa eren fırkadır. Bu da Eş’ariler, muhaddislerin ilk nesilleri ( es-selef mine’l-Muhaddisîn) ve Ehl-i Sünnet ve’l- cemaat olarak üçe ayrılır. Burada muhaddislerin ilk nesilleri ile Selefiyye asla birbirleri yerine kullanılamaz.[6] Osmanlı uleması bu tasnifi değiştirerek Eş’ariler ve Matüridilerden oluşan Ehl-i Sünnet ve Cemaat olarak belirlemiştir. Vehhabiler ve çağımızdaki Selefiyye buna dahil edilmemiştir. Hatta bu konuda yukarıda gördüğümüz İslami yayınlarda ve çevrelerde ciddi bir hassasiyet görülmektedir. Buna karşılık Türkiye’de 90’lı yıllardan itibaren basılan ve son zamanlarda Nakşi çevrelerde basılan akaid metinleri dikkate alındığında, Sünni gelenekten ciddi bir kopuş yaşanmaktadır. Sözü fazla uzatmadan Nakşi çevreye ait olan çağdaş metilere şöyle bir bakmak yeterli olacaktır. Ehl-i Sünnet İnancı adıyla yayımlanana eserlerde iman tanımı Eş’ari ve Hanefi-Matüridilere göre verildikten sonra amellerin imanın bir parçası olduğu Ehl-i Sünnetin inancı olarak takdim edilmektedir. İkinci olarak Ehl-i Sünnet mezhepleri sayılırken Selefiyye diyanet ilmihalinde olduğu gibi ilk sıraya yazılmaktadır. Oysa Gümüşhanevi’nin Bedir yayınevi tarafından basılan metninde bu husus özellikle reddedilmektedir. Dolayısıyla ne Diyanet ve ne de çağdaş metinlerin tasnifi geleneksel ve Osmanlı ulemasının tasnifiyle uyuşmamaktadır. Bu tasnife ancak Osmanlı’nın sonu ve Cumhuriyet dönemindeselefilik etkisi açıkça görülen yazarlarda görmekteyiz. Bunlardan birisi  yazdıklarında Selefiliğin açık etkisi görülen İzmirli İsmail Hakkı ve Nakşi şeyhi olan Muhammed İhsan Oğuz olmuştur. İzmirli Mulahhas İlm-i Tevhid adlı eserinde Ehl-i Sünneti, Selefiyye, Maturidiyye ve Eş’ariyye olarak üçe ayırarak bu tasnifi zikreder. Muhammed İhsan Oğuz’da Mezhebi Selef adlı eserde bu tasnife bağlı kalır. Fakat bu tasnif Vehhabi izleri taşıdığı için Nakşi çevrelerde ve İlahiyat Fakültelerinde 90’lara kadar çok da itibar görmez.

Çünkü aşağıda tabloda açıkça görüleceği gibi Nakşibendilik 90’lara kadar akaid metinlerinde bir mezhep sistematiği içinde kalarak meselelere yaklaşmıştır. Bu mezhepler ise büyük oranda Matüridi ve Eş’arilik olarak temayüz etmiştir. Tabloda yer alan “Evet” cevabı Eş’ari ve Matüridiliğe, “Hayır” cevabı ise Selefi ve Selefiyye’ye ait cevaplardır. Buna göre 90’dan sonra ise daha çok Selefi bir yorum tercih edilmiş yada bazı konulara ise hiç yer verilmemiştir.

Nakşibendiliğin gelenekle irtibatını ve 90 sonrası değişimini de şu tablonun açıklayacağı kanaatindeyim. Bu tabloda yer alan konulara dünden bu güne akaid yazarlarının yer verip vermediklerine baktığımızda değişim ve süreklilik anlaşılacaktır: 

 

Yukarıdaki tabloya bakıldığında Gümüşhanevi’nin geleneksel Sünnilik ile sıkı irtibatı gözlerden kaçmayacaktır. Bu tabloda Ebu Hanife (ö. 150), Tahavi (ö. 321/939), Hakîm es-Semerkandî (ö. 342/953), Nesefi (ö. 537/1142) ninakaid metinleri Ehl-i Sünnetin kurucu metinleri olarak kabul edilir. Gümüşhanevi ve Osmanlı Nakşibendiliği bu kurucu metinlerin izinden ayrılmamış gibidir. Buna karşılık son zamanlar da yazılan akaid kitaplarında Eş’ari ve Hanefi-Matüridi ekolleri ile Selefiyye ve Vehhabi-Selefiyye arasında ihtilafa sebep olan konulara yer verilmediği ya da bu konuların oldukça yumuşatıldığı açıkça görülmektedir. Dolayısıyla 90’san sonrası akaid metinlerinde Nakşibendiliğin bazı kollarının Selefiliğe doğru kaydığını söylemek yanlış olmayacaktır. Okuyucu bu kolların hangisi olduğunun bilgisine,  akaid metinlerinin içeriği ve konularını bu tablolarla kıyaslayarak rahatlıkla ulaşabilirler. Bu noktada okuyucunun Eş’ari ve Matüridi akaid metinlerinin içeriği ile Selefi akaid metinleri arasındaki konu içeriğini de bir tabloyla görmesi faydalı olacaktır:


Elinize bir akaid metni aldığınızda yukarıdaki tablonun sağındaki konuların yer aldığı metnin artık bir selefi metin olduğunu çok rahatlıkla anlayabilirsiniz. Buna karşılık sol taraftaki konuların yer aldığı metin ise mezhep sistematiği içinde Eş’ari ya da Matüridi bir metindir. Tablo I’de yer alan konuların tümüne birden evet cevabı verecek bir metin de asla Selefi çizgide görülemez.

III. Sonuç

Nakşibendilik mezhepsel olarak iki farklı kolda ilerlemiştir. Kürt olan Nakşi Alimler genelde Şafi-Eş’ari çizgide iken, Türk olan alimler çoğunlukla Hanefi-Matüridi çizgiyi takip etmişlerdir. Osmanlı’da Nakşibendiliğin ana çizgisi ve Türkiye Cumhuriyeti’nde takip edilen dergahlar yine büyük oranda Hanefi-Matüridi çizgide devam etmişlerdir. Türkiye’de özellikle 70’lerden sonra başlayan Seyyid Kutup, Mevdudi ve Hasan el-Benna gibi Selefi İslam anlayışına ait yayınlar İslam düşüncesinde ciddi bir kırılama yaşanmasına sebep olmuştur. Bu sıralarda kaleme alınan Tevhid başlığındaki metinler ile Sünni gelenek arasında büyük bir uçurum bulunmaktadır. Buna ek olarak mezheplerin İslam düşüncesinde gerilemenin ana sebebi olarak görülmesi ve Mezheplerin birleştirilmesinin savunulması(telfik)  Ehl-i Sünnet kavramını anlamsızlaştırmıştır.

79’daki İran devrimi ve Şii devrimci fikirler bu sürece farklı bir ivme kazandırmıştır. Ve yine aynı tarihlerde başlayan Afganistan cihadı Türkiye’deki İslami düşünceyi geleneksel bağlarından uzaklaştıran yeni bir dalga yarattı. Bu sürece eklenen 80 darbesi ve Askeri rejimin Rabıta teşkilatıyla içli dışlı olarak gerçekleştirdikleri operasyonlar Türkiye’de gittikçe gelenekten uzaklaşan İslami düşünceyi farklı bir evreye çekerek Selefileştirdi.  Bu gün aslında Hanefi-Matüridi çizginin en dirayetli temsilcileri olması beklenen Nakşibendiliğin Sünnilikten uzaklaşma macerasını, Siyasal İslamcı kanatlarla ittifakında ve Türkiye’de etkili olan Selefi-Vehhabi lobinin çalışmalarında aramak gerekecektir. Nakşibendilik siyasal İslamcılığa yaklaştıkça Selefileşmekte, Nakşibendilik Selefileştikçe Türkiye’deki İslami hareketler yerelliklerini kaybetmektedir. Bugün Türkiye’de İslami düşünce aslında kendi köklerini kurutarak dirilmeye çalışıyor. Ne kadar ilginçtir ki, irileştikçe kökleri daha da kuruyor.  Yalnızca Türkiye’de değil Müslüman coğrafyalarda Selefilik alan genişlettikçe İslam düşüncesi felsefe, sanat, metafizik ve ilmi alanda derinliğini kaybediyor. Heybetli şehirler, batı tarzı yaşam ve kent kapitalizmi büyüyor ama kültürel bir kuraklık ve sığlık yayılıyor. Kurduğumuz modern şehirler ve hayat tarzı şiddetin ve öfkenin yayılmasını engellemiyor. Tam aksine yeni Selefi şiddet dalgası tamda buradan besleniyor.

Unutmamak gerekir ki, her şiddet ve terör örgütü şiddete başvurmasını gerekçelendireceği bir ideolojiye yaslanır. Bu gün Ortadoğu’da faaliyet gösteren adına Batılıların cihatçı dedikleri yapıların çoğunluğu Selefiyye ideolojisinden beslenmektedirler. Yıllarca Türkiye bu konuda en korunaklı ülke gibi göründü. Bunun sebebi aslında Anadolu’da yüzyıllarca tasavvuf, kelam, felsefe ve fıkıhla harmanlanan Hanefi geleneğidir. Bu geleneğin tasavvuftaki son kalesi Nakşibendilik kan kaybettikçe ve sahip olduğu  Hanefi-Matüridi çizgisinden uzaklaştıkça artık Türkiye’de bu şiddet dalgası karşında güvenli olma özelliğini kaybedecektir. Bizden uyarması…

 


[1] Şerif Mardin’in geniş bir eleştirisi için bkz. Fatih M. Şeker, Cumhuriyet İdeolojisinin Nakşibendilik Tasavvuru Şerif Mardin Örneği, İstanbul, 2007.

[2] Bu konularda daha geniş bilgi için bkz. Necdet Tosun, BahâeddinNakşibend Hayatı, Görüşleri, Tarikatı, İstanbul, 2003.

[3] Kaşif Hamdi Okur,Osmanlılarda Fıkıh Usûlü Çalışmaları (Hâdimî Örneği), İstanbul: Mizan Yayınevi, 2010, s. 81-82, 85vd.

[4] İlmihal İman ve İbadetler, Türkiye Diyanet Vakfı İSAM, c. I, s. 23.

[5] Şehristani, el-Milel ve’n-Nihal, Beyrut, 1996, c. I, s. 104-106; Kadir Gömbeyaz, İtikadî Fırka TasnifçiliğindeÂmidî’ninYeri , UluslararasıSeyfuddînÂmidî Sempozyumu Bildirileri = International Conference on Sayf al-Din al-AmidiPapers, 2009, s. 290-291.

Bu yazı 23322 defa okundu.
  • Yorumlar10
  • Onay Bekleyenler2

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı