Hoşgeldiniz; Bugün 25 Haziran 2017 Pazar
Suriye|13 Ekim 2016 Perşembe

Fırat’ın Doğusunu Vurmadan İçeride PKK’yı Bertaraf Etmek İmkansız!

Cahit Armağan Dilek tarafından yazıldı.

Başbakan Binali Yıldırım, 11 Ekim 2016 günkü konuşmasında “terör devam ederse Fırat’ın doğusu için de gereğini yaparız” dedi. Terör devam ettiğine göre ve bu söylem terör örgütünü korkutmayacağına göre yapılması gereken vakit geçirmeden, Suriye kuzeyinde PYD kontrolündeki bölgeden gelen terörist ve silah/patlayıcılarla yeni bir terör saldırısı yaşanmadan yapılmalıdır.

Başbakanın bu açıklamaları benim 6 ay önce yazdığım makalemi hatırlattı. Makale ise Başbakan Yıldırım'ın gereğini yaparız dediği yapılması gerekenin yapılması için çok geç kalındığını  bir kez daha göstermektedir.

Bu makale aslında 09 Nisan 2016 tarihinde yayımlanmıştır. Ancak PKK terörünün gittikçe artması, Bahar aylarının gelmesiyle birlikte beklendiği gibi terör saldırılarının kırsala doğru kayması ve yaygınlaşması, PKK’nın sahip olduğu anlaşılan gelişmiş SA-18 omuzdan atılan füze sistemiyle TSK’nın gelişmiş teknolojiye sahip Cobra helikopterini düşürmesi, PKK’nın gelişmiş bu tür silah ve sistemleri Suriye kuzeyindeki PYD üzerinden edindiğinin artık aşikar olması, Türkiye’de operasyonlarda PYD/YPG’ye ait dokümanların, kimliklerin, PYD/YPG’ye verilmiş ABD ve Avrupa üretimi silahların/patlayıcıların  yakalanması 9 Nisan’da yayımlanmış bu makaledeki değerlendirmelerin ve önerilerin önemini ve güncelliğini koruduğunu, dolayısıyla Türkiye’nin karar vericileri tarafından yeniden dikkate alması gerektiğini ortaya koymuştur. Bu nedenle 9 Nisan 2016 tarihli aynı makale yeniden yayımlanmaktadır;

PYD bölgesini vurmadan içeride PKK’yı bertaraf etmek imkansız!

Türkiye PKK terör sarmalına maruz kalmışken ve beka sorunu yaşarken iç siyaset kısır çekişmelere ve gerçek gündemle ilgisi olmayan konular (yeni anayasa, dokunulmazlıklar, siyasi partilerdeki iç çekişmeler vs) maalesef gündemin ana maddeleri olmaya devam ediyor.

Türkiye’nin güneydoğusundan gelen terör haberleri, artan şehit sayısı bir türlü Türkiye’nin gerçek gündemi olamıyor ya da birileri tarafından kasıtlı olarak gündemden düşürülecek şekilde yapay gündemler yaratılıyor.

Güneydoğumuzdaki ilçelerin PKK’nın hendek, el yapımı patlayıcı, keskin nişancılarıyla kurtarılmış bölgeler haline getirilmesi üzerine başlatılan operasyonlar şuanda Yüksekova ve Nusaybin ağırlıklı olmak üzere devam ediyor. Daha önce PKK’lı teröristlerden temizlendiği açıklanan Silopi’ gibi yerlerde yeniden çatışmaların başlaması ise dikkat çekici. Son günlerde çokça şehit verdiğimiz Nusaybin’de daha önceki aylarda operasyon yapılmış olmasına rağmen şimdi terör örgütünün daha kapsamlı bir terör saldırısını gerçekleştiriyor olabilmesi de aynı şekilde dikkat çekici.

Aynı ilçelerde hem ikinci kez terör operasyonları yapmak zorunda kalmak hem de şehit sayılarının artması soruları da beraberinde getiriyor. Bunların en başında da yapılan operasyonların siyasetin baskısıyla alelacele mi yapıldığı gelmektedir. Diğer bir soru ise mevcut kanunlar gereği terörle mücadele operasyonlarından sorumlu gözüken sivil kadroların yetersiz oldukları ve biraz da siyasi çekincelerle ilgili tüm güvenlik güçlerini/istihbaratı eşgüdüm içinde sevk ve idare edemedikleridir.

Her ne kadar bölgeden gelen haberler terörle mücadelede askerin komutayı devraldığına yönelik olsa da terör saldırıları önlenemiyor, ilçe merkezlerinin teröristlerden temizlenmesi gittikçe uzuyor ve şehit sayıları gittikçe artıyor.

Bunun en baştaki nedeni kuşkusuz Türkiye’nin bir terörle mücadele stratejisi olmamasıdır. Stratejinizin olmaması da uygun zamanda uygun yerde uygun araçla teröre müdahale için ilgili birimlerinize talimat vermediğiniz anlamına gelmektedir. Bu nedenledir ki çözüm süreci denen kumpas sürecinde terör örgütü şehirleri patlayıcılarla donatmış, hendekler-tuzaklar kurmuş, teröristleri yerleştirmiştir. Bunun böyle olduğunu iktidar sahipleri de itiraf etti ancak kendilerine karşı maalesef herhangi bir yaptırım henüz uygulanmadı.

Biz bu işin böyle olduğunu 7 Haziran sonrasında başlayan terör sarmalında ve halen yaşayarak acı içinde tecrübe ediyoruz. Ancak burada akla gelen ve mutlaka açıklanması gereken sorular var. Çözüm sürecindeki durum itiraf edildi, peki ama şuanda çatışmaların devam ettiği ilçelerde, örneğin Nusaybin’de, terör örgütü bu kadar hendeği ne zaman kazdı, patlayıcıları ne zaman yerleştirdi? Eğer bunlar 7 Haziran’dan ve 1 Kasım’dan sonra yapıldıysa ki öyle gözüküyor, mevcut hükümet madem çözüm süreci denen AKP-PKK anlaşması buzdolabındaydı, neden o zaman müdahale edilmedi, buna müdahale edilmesi için talimat vermekten sorumlu olanlar neden talimat vermedi ve ilçelerin kontrolünün tamamen PKK’ya geçmesine neden olundu?

Yukarıda özetlenenler dışında artan terör saldırıları ve şehit sayısının nedenleri bağlamında bilerek veya bilmeyerek göz ardı edilen husus ise PKK terör örgütünün özellikle sınır ilçelerinde bu kadar uzun sürecek direnişi nasıl sağlayabildiğidir. Bunun cevabı da PKK’nın asıl kaynağının sınır ötesinde olduğudur. PKK her ne kadar Irak kuzeyinde üslenmiş durumdaysa da Suriye’de yaşanan iç savaş nedeniyle PKK’nın Suriye kolunun Suriye kuzeyinde oluşturduğu hakimiyet ve ABD’nin PYD’ye verdiği siyasi/askeri destek PYD bölgesini PKK’lı teröristler için ana güvenli sığınak haline getirmiştir. TSK’nın Irak kuzeyine yaptığı operasyonlardan kaçan PKK’lılar Suriye kuzeyine konuşlanmış, ayrıca IŞİD’le mücadele eden PKK/PYD’liler özellikle şehir içi çatışmalarda önemli deneyimler kazanmışlardır.

İşte hem Suriye kuzeyindeki çatışmalarda tecrübe kazanan PKK’lı teröristler hem de ABD/Rusya ve diğer Batı ülkelerinden PYD’ye verilen askeri destek malzemeler/patlayıcılar/silahlar kolaylıkla maalesef çok geçirgen olan sınırımızdan Cizre ve Nusaybin gibi sınır ilçelerimize rahatlıkla transfer edilebilmektedir. Terör örgütünün uzun süredir bu ilçelerde varlığını sürdürebilmesinin arkasında bunun olduğu mutlaka kabul edilmelidir. Nitekim bunun böyle olduğu bir süredir istihbarat raporlarında yer almış, bu durum basına da yansımıştır. Bütün bunların içinde terör örgütünün artık gelişmiş teknolojiye sahip olduğunun anlaşılması (örneğin drone’lar ile istihbarat toplayabilmesi, termal kameralar, keskin nişancı silahları, tanksavar roketler, füzeler kullanması vs) Batı desteğinin ve bunların son dönemde yapılan yardımlar olduğunun kesin kanıtlarıdır.

Türkiye içinde yürütülen terörle mücadele operasyonları gereklidir, kararlılıkla sürdürülmelidir ancak yeterli değildir, pansuman tedbiri gibi olmaktadır, sivrisineklerle mücadele gibidir, ama asıl olması gereken bunu kaynağında yani bataklığa müdahaledir. Türkiye Irak kuzeyine operasyonlar yapmaktadır ama bu yeterli değildir. Her ne kadar şuanda Kandil PKK için simgesel olarak ana üssü konumunda olsa da değişen şartlar nedeniyle Suriye kuzeyi PKK’nın fiiliyatta operasyonel ana üssü ve güvenli sığınağı olmuştur. Burayla Türkiye’nin irtibatını kesmeden, terör örgütünün burada oluşturduğu inler imha edilmeden, Türkiye’deki teröristlere lojistik ve eleman akışını kesmeden terörü sonlandırmak mümkün değildir.

Peki ne yapılmalıdır?

Türkiye PYD’nin terör örgütü olup olmadığı bağlamında ABD ile gereksiz bir tartışmaya girmiş, yine Türkiye’nin beka sorununa hiçbir katkısı olmayacak şekilde Cerablus-Azez hattına sözde ılımlı muhaliflerin yerleştirilmesi gibi bir konuda PYD’yi de işin içine katarak bir pazarlık ortamına sürüklenmiştir. Bu süreçte Türkiye maalesef PYD’ye zamanında müdahale etmemesinden kaynaklanan sanki haksız bir konuma da kendi elleriyle düşmüştür.

Ama PYD bölgesinden Türkiye’ye yönelen terör devam etmektedir. Bu nedenle Türkiye Suriye kuzeyindeki PKK/PYD hedeflerini vurmadıkça içeride daha çok sayıda şehit vermeye devam edecek, ilçelerin gerçek anlamda terörden temizlenmesi mümkün olmayacaktır. BM anlaşmasının hükümleri, BM Güvenlik konseyinin terörle mücadele kapsamında aldığı kararlar, uluslararası hukuktan kaynaklanan haklar (sıcak takip vs) bu bağlamda Türkiye’den yanadır.

Bu hareketle birlikte diğer yapılması gereken husus Türkiye-Suriye sınırı boyunca her iki tarafında belli bir mesafenin “ateş serbest” bölgesi ilan edilmesidir. Böylece buralarda tespit edilen her türlü hedefin, hareket eden her şeyin anında ateş altına alınacak, teröristlerin sınır geçişlerine karşı caydırıcılık oluşturulacaktır. Bunun içinde 24 saat kapsama sağlayacak şekilde TSK’nın en gelişmiş istihbarat, keşif, gözetleme imkanları bu bölgeye yönlendirilmeli, ihtiyaç duyulan sistemler çok acil şekilde satın alınarak kullanıma sokulmalıdır.

Pek tabii ki Türkiye’nin bu hareketine karşı ilk tepki ABD’den gelecek ve engellemeye kalkacak, özellikle IŞİD kapsamında sağladığı istihbaratı kesmekle ve konuyla hiç ilgili olmayan başka alanlarda tehdit eden uygulamaları hayata geçirmeye çalışacaktır. Ancak Türkiye aynı Amerikan Başkanı Johnson’ın mektubuna verilen cevapta olduğu gibi, aynı 1974’te olduğu gibi milletin ve devletin bekası hayati olduğunda tek taraflı harekete geçebilecek kudrettedir.

Sonuç olarak;

Türkiye Suriye kuzeyindeki PKK/PYD hedeflerini vurmadıkça akıntıya kürek çekmekten başka bir şey yapmış olmayacak, analar/babalar/eşler/çocuklar ağlamaya devam edecek, ağlamamış ana-baba kalmayacaktır. Türkiye’nin maruz kaldığı beka tehdidinde PKK ile mücadele, bu kapsamda da PKK’nın terörü sürdürebilmesinde güvenli sığınak ve ana merkez durumuna gelmiş Suriye kuzeyindeki PKK/PYD hedeflerini mutlaka vurması, sınırdan terörist geçişini engelleyecek şekilde sınır hattında ateş serbest bölgeleri oluşturması gerekmektedir. Bu bağlamda Cerablus-Azez hattına ılımlı muhaliflerin yerleştirilmesine karşılık PYD’ye müdahale edilmemesiyle pazarlık edilmesi PKK terörünü ve şehit haberlerin gelmesini kabullenmek anlamına gelir. Eğer böyle bir pazarlık var ise bundan da derhal vazgeçilmelidir.

Türkiye’nin sivil ve askeri karar vericileri önümüzdeki onlarca yıl terörün dünyanın en önemli tehdit unsuru olacağı gerçeğinden hareketle, terör örgütlerinin tuzağına düşmeden geçici sözde ateşkes yalanlarına inanmadan terörün ve terör örgütlerin asıl kaynaklarına yönelmelidir. PKK gibi terör örgütleri yıllarca varlığını sürdürebildiğine göre öğrenen organizasyonlar olarak hem taktik ve eğitim hem de teknolojiyi de kullanmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’de bu hususu gözden kaçırmamalıdır. Bu çerçevede terörle mücadelede kullanılacak son teknoloji sistemleri de süratle güvenlik güçlerinin envanterine katmalıdır. Devlet en büyük öğrenen organizasyon olarak bu hususları atlamamalıdır.

Bütün bunları belli bir uyum içinde yapabilmek için de mutlaka bir Terörle Mücadele Stratejisi hazırlanmalıdır.

Bu yazı 2220 defa okundu.
  • Yorumlar0
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı