Hoşgeldiniz; Bugün 23 Haziran 2017 Cuma
Suriye|09 Ağustos 2012 Perşembe

Suriye’de Kürt Yayılma – Etkisinin Sonucu: Türkiye’de Terör ve Şiddet

Sibel Kalemdaroğlu tarafından yazıldı.

5 Ağustos 2012 tarihinde İsrail’de, Jerusalem Post’da yayımlanmıştır.

Suriye'deki belirsizlik ve çalkantılar, bölgede Türkiye ve Kürt toplumu arasındaki ilişkiler açısından büyük endişe yaratmaktadır.

 

30 Temmuz'dan başlayarak Ankara, Suriye'de süren şiddete karşı güvenlik önlemlerini artırmak için Suriye sınırına Türk Silahlı Kuvvetleri'ne bağlı zırhlı birlikler ve füze bataryaları sevk etmeye başlamıştır. Bu sırada, PKK'nın şiddet eylemleri artışa geçmiştir ve terör örgütü ülkenin Güneydoğu bölgesindeki saldırılarını neredeyse bir haftadır sürdürmektedir.

Ayrıca, PKK Suriye'de Kürt nüfusun yoğunluklu olarak yaşadığı bazı illerde fiilen siyasi kontrolü ele geçirmeyi ve hatta sözde "bayraklarını" Türk sınırına yakın bölgelerde dalgalandırmayı da başarmıştır.

Bu gelişmeler karşısında Ankara, söz konusu bölgelerden Türkiye'ye saldırı düzenlenmesi durumunda harekete geçmekten kaçınmayacağını bildirmiştir.

1 Ağustos'ta Türk Dışişleri Bakanı, Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) lideri Mesud Barzani'yi ziyaret etmiş ve PKK'nın Suriye'deki varlığını ve Kürtlerin özerklik taleplerini sınırlandırma konusunda yardım istemiştir. Öte yandan, artık cini şişeye geri sokmak imkânsız olabilir…

Prof. Davutoğlu'nun Türk Dış Politikasını kurguladığı Stratejik Derinlik paradigmasında, Suriye'nin her zaman büyük beklentiler ve tutkulu ideallerin kaynağı olduğu görülmektedir. Başlarda Ankara, neo-Osmanlıcı entegrasyon politikaları ile komşusu üzerinde emperyal etkisini tesis etmeye çalışmıştır. Daha sonra, Arap Baharı Bahreyn'deki Sünni Monarşiyi ve Nusayrilerin egemen olduğu Şam'ın Baas rejimini tehdit ettiğinde, bahse konu şartlar Ortadoğu'daki mezhepsel fay hatlarında kırılma tehlikesi yaratmış ve bu durum Türkiye'yi Sünni merkezli bir tutum almaya zorlamıştır.

Bu kez Davutoğlu'nun stratejik vizyonu, Körfez ülkelerinin İran kaynaklı tehdit algılamalarını fırsata çevirmeye odaklanmıştır. Zira Körfez ülkeleri İran'ın bölgede artan politik–askeri gücünden ve Lübnan'a uzanan Şii hilalinden büyük ölçüde rahatsız olmaktadırlar. Bu doğrultuda, Türkiye Tahran'ın bölgedeki en yakın müttefikini devirme amacına yönelmiştir. Çünkü böylelikle, Şam rejiminin devrilmesi Suriye'yi Ankara'nın arka bahçesi haline getirecek ve Ankara da kendisini Sünni bloğun tartışmasız lideri ilan edebilecekti.

Ancak öyle görünüyor ki, Suriye ikileminin üçüncü halkasını oluşturan Kürtlerin, özellikle de PKK'ya yakın Demokratik Birlik Partisi (PYD)'nin, yükselişi Türkiye'nin milli güvenliği için bir kâbusa dönüşmek üzere. PKK tehdidinin artması ve Kürt ayrılıkçılığının yayılması oldukça sofistike ve karmaşık bir durumu yansıtmaktadır. Kürt ayrılıkçı terör örgütü tarihi boyunca Ortadoğu gibi bir coğrafyada varlığını sürdürmeyi ve oldukça farklı statükolara uyum sağlamayı başarabilmiş; Soğuk Savaş, Birinci ve İkinci Körfez Savaşları ve 11 Eylül gibi konjonktürel kilometre taşlarından sonra yaşanan büyük dönüşümlere rağmen etkili olmaya devam etmiştir.

PKK monolitik bir yapılanma değildir ve birçok aktörün etkisi ve kontrolü altında olan çok sayıda kanada sahiptir. PKK militanlarının önemli bir bölümü Kürt kökenli Suriyelidir ve Suriye etkisi PKK'nın HPG olarak bilinen terörist silahlı kanadında oldukça güçlüdür. Suriye gibi İran da Kudüs Güçleri vasıtasıyla PKK üzerinde etki sahibidir.

On yıllarca ayrılıkçı terör örgütünün pragmatik liderliği, önemli bir NATO ülkesi olan Türkiye'ye karşı yıkıcı/bölücü faaliyetler yürütebilmiş; Saddam ve Esad gibi tehlikeli tiranlar ile pazarlık yapmayı başarmıştır. Şimdi, PKK, Suriye'nin kuzeyindeki Kürt sınır bölgelerinde hâkimiyetini oluşturarak Türkiye'ye yeni bir tuzak kurmaktadır.

Ankara'nın, Suriyeli muhaliflere olan desteğini arttırmasının ardından PKK eylemlerinde önemli bir artış gerçekleşmiştir. Bunun yanında, isyanın başlangıcında PKK Esad'a Kürt muhalefetini bastırması konusunda ve ülkenin kuzeyini kontrol altına alması konusunda yardım etmiştir. Bunun karşılığında Esad, Ankara ve Şam arasında 1998'de yapılan ve "Suriye, topraklarında PKK'nın silah, lojistik, parasal destek teminine ve propaganda yapmasına izin vermeyecektir" ifadesinin yer aldığı Adana Anlaşmasını ihlal etmiş ve terör örgütünü Türk Hükümeti'ne karşı bir koz ve caydırıcı faktör olarak kullanmaya başlamıştır.

Haziran'da Türk stratejistleri PKK'nın sözde "bayraklarını" ve Abdullah Öcalan posterlerini Suriye'nin Kürt nüfusun yoğun olduğu sınır kasabalarında gördüklerinde neo-emperyal hegemonya rüyalarından uyanmışlardır.

Ayrıca, geçtiğimiz ay, PKK etkisi altındaki PYD pragmatik bir hamleyle Suriyeli-Kürt muhaliflerin Barzani yanlısı unsurları ile anlaşmaya varmış ve Türk sınırının yakınındaki bazı kasabaları kontrol altına almıştır.

IKYB, bu gergin ortamı dikkate alarak, Türkiye'nin öfkesini üzerine çekmemek için uyanık davranmakta ancak öte yandan da Suriye'de oldubittiye getirilen durumun korunması konusunda oldukça cüretkâr olabilmektedir. Öyle ki, geçtiğimiz hafta Bağdat yönetimi, Irak ile Suriye'nin Kürt bölgeleri arasındaki sınırı kontrol altına almak istediğinde, IKBY,Irak Güvenlik Güçleri ile olası bir çatışmaya girmeyi dahi göze alan bir tavır sergilemiştir.

Bu arada, Türkiye'nin Güneydoğu bölgelerinde PKK şiddeti bir süredir alışılmadık bir tırmanma kaydetmiştir. Özellikle Şemdinli'de, terör örgütü farklı bir konsepti benimsemiş görünmektedir. Artık karakollara yönelik vur–kaç taktikleri yerine bazı kritik sınır bölgelerini kontrol altına almayı hedeflemektedir.

Kürt ayrılıkçısı terör örgütünün böyle bir hareket tarzını benimseyerek, kendi faaliyetlerini, Suriye'deki Kürt muhalefetin kuzey bölgelerinin ele geçirme girişimleri ve IKBY'nin de Bağdat yönetimi karşısındaki gücünü pekiştirme çabaları ile entegre etmeyi amaçladığı düşünülmektedir. Böylelikle PKK, bölgedeki Arap ayaklanmaları paralelinde Türkiye'ye "bir Kürt Baharı" dikte etmeyi hedeflemektedir.

Suriye'deki olayların gidişatı yakın gelecekte iki olası sonuca işaret etmektedir. İlk olarak, Baas diktatörlüğü uzun bir süre daha hayatta kalamayacaktır ve ikinci olarak da Suriye'nin toprak bütünlüğünün korunması Esad rejiminin ortadan kalkmasının ardından oldukça şüpheli bir hale gelecektir.

Eğer PKK, Baas rejiminin devrilmesinin ardından oluşacak muhtemel güç boşluğunu başarıyla avantaja çevirebilirse, bölücü mücadelesinde önemli bir üstünlük elde edecektir. Öncelikle, terör örgütü Kuzey Irak modelinde başka bir bölge yaratabilir. Bu düşük yoğunluklu çatışmaların teori ve pratiğinde öncelikli bir jeostratejik parametredir. İkinci olarak, PYD üzerinden Suriye'nin Kürt bölgelerindeki siyasi kontrolün sağlanması terör örgütüne, Ankara-PKK müzakerelerinin yeniden başlaması halinde, gereksinim duyacakları ve kullanabilecekleri, bir ölçüde, "meşruiyeti" kazandıracaktır.

En önemlisi de, Irak'ın Kürt otonomisi ile ortak sınıra sahip olacak olan Suriye'deki özerk bir Kürt yapılanmasının kaçınılmaz olarak yaratacağı ivme Türkiye'ye doğru yayılma etkisi oluşturabilecektir.

Suriye'nin Lübnanlaşması durumunda Davutoğlu'nun dış politika paradigması, imparatorluğu yeniden tesis etme misyonundan daha zorlu bir misyonla karşı karşıya kalacaktır. Bu da, milli birliğin korunmasıdır.

 

 

** Sibel Kalemdaroğlu tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir.

http://www.jpost.com/Opinion/Op-Ed-Contributors/A-Kurdish-spillover-Violence-in-Turkey

Bu yazı 3297 defa okundu.
  • Yorumlar2
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı