Hoşgeldiniz; Bugün 24 Eylül 2017 Pazar
Suriye Krizi İzleme Merkezi|03 Eylül 2013 Salı

Suriye’de Sınırlanan Avrupa Savunma İşbirliği

Sezgin Mercan tarafından yazıldı.

Suriye iç savaşı gerek ulusal, gerek bölgesel gerekse de uluslararası düzeylerde etkiler yaratan niteliği ile varlığını korumaya devam ediyor. Savaşın etkileri Avrupa ülkelerinden de yakından hissediliyor. Çünkü Suriye iç savaşı Avrupa ülkelerinin hem kendi aralarında, hem ABD ile olan ilişkilerini tartıştırttığı gibi, bir de dış politikalarını ve uluslararası alandaki konumlarını da tartıştırtıyor. Aslında şimdi, Arap Baharı sürecinin İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya gibi önde gelen Avrupa ülkelerinin dış politikalarında etkinlik güdüsü ile yarattığı birikim, Suriye iç savaşında ortaya çıkıyor. Bu noktada ilginç olan husus ise, bu birikimin, Suriye’deki son gelişmeler üzerine bu ülkeye yönelik olarak askeri güç unsurlarının ya hiç kullanılmaması ya da kullanımının sınırlanması şeklinde ortaya çıkıyor oluşundadır. Bir başka deyişle, birikim, ilgili aktörleri ya diplomatik girişimlere ya istihbarat çalışmalarına ya da Suriye’deki muhalif hareketin desteklenip güçlendirilmesine yönlendirmektedir.   

Arap Baharı sürecinin Avrupa ülkelerinde yarattığı birikim çeşitli aşamaların bir sonucu olmuştur. Bu aşamalardan biri Suriye iç savaşı ise diğeri de yakın geçmişte yaşanılan Libya krizidir. Birikimin askeri güç unsurlarının kullanılması yoluyla ortaya çıkması, daha önceden karşı karşıya kalınan bir durum olmuştur. Hatırlanacağı üzere, 2011’deki Libya krizinde İngiltere, Fransa ile ortak bir tutum takınarak birlikte hareket etmişti. Libya krizinin, İngiltere'nin güvenlik ve savunma meseleleri karşısında, ABD'ye endeksli geleneksel tutumunun değişim sürecine girdiğini gösterdiği dahi düşünülmüştü. İngiltere ile Fransa arasındaki işbirliği de ABD’nin o dönemde geri planda kalmasının sonucunda pekişmişti. İngiltere’nin o dönemde Libya üzerinde uçuşa yasak bölge ilan edilmesini isterken ABD'ye danışmadığını bilmekteyiz. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden, ABD'nin tutumunun ne olacağını görmeden askeri müdahale yanında, uçuşa yasak bölge ilanı konusunda ikinci bir kararın çıkarılmasına çalıştığını da hatırlıyoruz.

İngiltere ile Fransa arasındaki bu işbirliği örneği, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy ve İngiltere Başbakanı David Cameron'ın ülkelerinin dış politikalarını pragmatizm eksenine kaydırmasının bir göstergesi olmuştu. Fransa ve İngiltere'nin o dönemdeki stratejik yakınlaşması belli pragmatik gerekçelere dayanmıştı. O dönemde Fransa ve İngiltere’nin Libya'da Shell, BP, Eni ve Total'in sözleşmelerinin devamı için ayrıcalık kazandığı gündeme gelmişti. Bu işbirliği ve yakınlaşmanın bir hukuki temeli de vardı elbette. O da 2 Kasım 2010 tarihli Savunma İşbirliği Anlaşması[1] idi. Savunma İşbirliği Anlaşması, Avrupa’nın en büyük iki savunma bütçesine sahip İngiltere ile Fransa arasında, NATO ve Avrupa Savunması faaliyetlerini destekleyecek şekilde, nükleer güç unsurları üzerinde dayanışmayı, askeri işbirliğini ve uluslararası krizlere stratejik ortaklık temelinde birlikte müdahale edileceğini öngören bir anlaşma statüsündedir. Libya'daki askeri operasyonda da iki ülke bu anlaşmaya dayanarak birlikte hareket etmiştir. Son üç yıllık dönemde, uluslararası krizlere askeri müdahale söz konusu olduğunda Avrupa’dan İngiltere ve Fransa’nın öne çıkmasının sebebi de aslında budur.

Şimdi aynı öne çıkış, yine İngiltere ile Fransa arasındaki savunma işbirliğine dayalı refleksle gerçekleştirilmiştir. Fakat bugün, Arap Baharı süreci kapsamında Libya örneğinden sonra gelinen nokta itibariyle, Suriye'de Esad sonrasında ne olacağı sorusu, Avrupa ülkelerini, Suriye’de iç savaşın başladığın günden bu yana oldukça düşündürmektedir. Bunu, Suriye'deki olayların başlangıcından itibaren geçen süre zarfında İngiltere, Fransa ve Almanya'nın tutum ve girişimlerinden anlamak mümkündür. Başlarda, Avrupa ülkelerinin Esad hükümetinin yıkılmasının ardından Suriye'deki kimyasal ve biyolojik silahların ve tesislerinin kontrolünü sağlamak için askeri bir kara gücü oluşturmanın planlamasını yaptığı haberleri basına yansımıştı. Fakat önde gelen Avrupa ülkelerinin Suriye'ye askeri güç gönderme konusunda temkinli oldukları da görülmüştü. İngiltere, Fransa, ve Almanya dışındaki çoğu AB ülkesi Suriye’de askeri koruma gücünün oluşturmasına karşı çıkmıştı. Suriye krizinde ülkedeki Esad muhalefetinin örgütlenmesi, kurumsallaşması ve insani durumun iyileştirilmesi üzerine odaklanılmıştı. Bunu desteklemek içinde istihbarat faaliyetleri artırılmıştı. Böylece de ABD, İngiltere, Fransa, Almanya arasında Suriye'deki koşullarla ilgili istihbarat paylaşımı yapılmıştır. Almanya'nın dış istihbarat servisi olan BND'nin Başkanı Gerhard Schindler’in, dış istihbarat servisi olarak Suriye ve Afganistan'a odaklanacaklarını açıklaması bunun bir örneği olmuştur. İngiliz istihbaratının da Suriye'yi ağırlıklı olarak Güney Kıbrıs'tan izlediği, aldığı bilgileri ABD ve Türkiye'ye verdiği, bu bilgilerin Özgür Suriye Ordusu'na ulaştırılmasını da onayladığı haberleri yerli ve yabancı basında yer almıştır.

Suriye’de Esad yönetiminin kimyasal silah kullandığı iddialarıyla gündeme gelen askeri müdahale konusu, Batı kanadından özellikle ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya’nın gündemini kurumsal açıdan üst düzeylerde oldukça meşgul etmiştir. Aynı zamanda konu, kamuoylarının da gündemine yoğun şekilde yansımıştır. Bu ülkelerde, Suriye’ye askeri müdahalenin desteklenip desteklenmediğini ölçen çeşitli kamuoyu yoklamaları yapılmaya başlanmıştır. Hükümetler ya tartışmanın başında askeri müdahaleye karşı çıkmış, ya da konunun ‘dinlendirmeye bırakma’ diyebileceğimiz türde bir tutumla parlamentolara taşınmasına zemin hazırlamıştır. Yani hükümet başkanları inisiyatif kullanarak operasyon kararı vermemişlerdir. Hatta İngiltere’de olduğu gibi hükümetler, Batı ittifakında, ülkenin uluslararası konumunda ve kendilerine muhalif partiler karşısında zora düşme pahasına koşullar netleşmeden askeri operasyon düzenlememeyi tercih etmiştir.

İngiliz Hükümeti, İngiliz Parlamentosu’nun Suriye’de kimyasal silah kullanıldığı kesinleşmeden İngiltere’nin bir askeri operasyona dahil olması teklifini reddeden oylamasının gereğini yapmıştır. Son durum itibariyle, İngiltere şu sonuçlarla karşı karşıya kalmıştır: 1- İngiltere'nin Suriye’ye yönelik bir askeri operasyona katılma olasılığı düşmüştür. 2- Atlantik ittifakının önemli bir ayağını oluşturan askeri işbirliği artık mutlak olmaktan çıkmıştır. 3- İngiltere'nin uluslararası askeri krizlere yaklaşımında 'Almanya soğukkanlılığı' sergileyebilecek olduğu görülmüştür. 4- Uluslararası müdahalelerde halk iradesinin kararlara daha fazla yansıtılıp dikkate alınacak olduğu su yüzüne çıkmıştır. 5- Hükümetlerin uluslararası müdahalelerde çok maliyet ile az maliyet arasında denge kurmaya daha fazla özen göstermeye başladığı anlaşılmıştır.

Almanya, Suriye’de ya da başka bir ülkede kimyasal silah kullanımının kabul edilemeyeceğini, böyle bir kullanım olduğunda buna müdahale edilmesi gerektiğini savunmuş, ancak aktif bir askeri müdahaleye katılım konusunda gönüllü olmamıştır. Hele de genel seçimlere haftalar kala, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in, kamuoylarında tartışmalı olan askeri müdahaleye destek kararı vermesi çok da gerçekçi bir beklenti olmayacaktır. Bunu yaptığı takdirde Merkel, Sosyal Demokratların eline hükümeti seçim öncesi zora sokacak büyük bir koz vereceğinin farkındadır. Almanya, aslında Suriye iç savaşına müdahil olma konusunu parlamenter zeminde İngiltere ve Fransa’dan önce tartışmıştı. Muhalefet partileri konumundaki Yeşiller Partisi ve Sol Parti Merkel Hükümetinin parlamentoya danışmadan ya da bilgi vermeden Suriye meselesiyle ilgili olarak Almanya'yı olası bir çatışma ve ya savaş içine sokabileceğinden kaygı duyduklarını ve Türkiye'deki Alman ajanlarının Akdeniz'de konuşlanıp Özgür Suriye Ordusu'na aktarılmak üzerine bilgi topladığı düşünülen Alman deniz kuvvetlerine ait askeri geminin varlığı gündeme taşımışlardı. Bu durum karşısında Almanya Savunma Bakanlığı bir açıklama yapmış ve geminin Doğu Akdeniz'de bilgi toplamak amacıyla tutulması şeklinde bir uygulamanın uzun süreden beri var olduğuna işaret etmişti. Yani Alman hükümeti üzerinde parlamenter baskı daha önceden oluşmuştu.

Fransa ise bu açıdan günümüze kadar daha rahat bir süreç geçirmiş, Suriye ile ilgili bir tampon bölgenin oluşturulması ve sınırlı bir uçuşa yasak bölge ilan edilmesi, dolayısıyla da askeri müdahalenin gerçekleştirilebileceği fikrini dahi benimseyebilmişti. Sarkozy dönemi ile birlikte Fransa’nın uluslararası alanda aktif, etkin, müdahaleci ve ABD müttefiki bir konuma geldiği gözlenmiştir. Hollande’ın cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte Fransa’nın Orta Doğu genelinde ve Suriye, Lübnan, Libya özelinde liderlik işlevi yürütme çabasının devam ettiği görülmüştür. 2007’den itibaren giderek artan ABD-Fransa yakınlaşması, Suriye krizinin ittirmesiyle güvenlik zemininde daha da artmıştır. Hatta son gelişmelerde de görüldüğü üzere Fransa, Suriye’ye askeri operasyon konusunda ABD’den dahi daha fevri karar alabilecek bir ülke konumuna düşmüştür. ABD ve İngiltere’de yaşanan parlamento süreçleri Fransa’yı frenlemiş ve Fransız Parlamentosu’nun da Suriye konusunda görüş bildirecek olması gündeme gelmiştir. Hollande dönemi ile Fransa’nın ABD’nin sağ kolu olma yolunda ilerlediği yönündeki tespitimiz[2] Suriye krizi ile test edilmeye devam etmektedir. Fransa’nın Suriye’ye yönelik askeri operasyonu aktif olarak destekleyeceğini açıklaması ve askeri hazırlığını yapması gibi son gelişmeler de bu varsayımı desteklemektedir. Yukarıda belirtildiği üzere, İngiltere ‘Almanya’laşırken Fransa adeta ‘İngiltere’leşmiştir. Fransa’nın karşı karşıya kaldığı tabloda, Hollande’ın operasyonda aktif yer alma kararı ile ABD ve İngiltere’nin mevcut tutumları arasındaki ikilemin olduğu göz ardı edilmemelidir. Demokrasinin beşiği olarak tanımlanan Fransa’da hükümetin Fransız Parlamentosu’nu ülkedeki yarı başkanlık sisteminin de etkisiyle dikkate almaz tutumu, başkanlık sistemi ile yönetilen ABD’de Kongre kararının beklendiği şartlar altında bir başka ikileme işaret etmiştir. Mevcut koşullarda Fransa’nın Suriye’ye yönelik sınırlı bir askeri operasyonda ABD’ye aktif askeri destek sağlamaya en istekli Avrupa ülkesi olduğu açıktır.    

İtalya ise, zaten Suriye’de kimyasal silah kullanılması tartışmaları gündeme geldiğinde beri olası bir askeri operasyona karşı olduğunu, bunun ancak Birleşmiş Milletler zemininde, onun kararıyla olabileceğini ve aksini desteklemeyeceğini açıklamıştır. İtalya’nın duruşu, Esad’ın uluslararası mahkemece yargılanmasının sağlanması yönündedir. Tüm bu hususlardan anlaşılabileceği üzere, Suriye’ye askeri müdahale konusu uluslararası hukuka uygunluk ve meşruiyet sorunu ile karşı karşıyadır. Uluslararası hukuk koşullarının sağlanamadığı noktada meşruluk arayışları devreye girmektedir. Askeri operasyon için sağlanan meşruiyet operasyonun da sınırlarını belirlemektedir.

Son olarak dikkat çekmek gerekirse, Avrupa’da, her ne kadar yukarıda bahsedilen birikim askeri müdahale seçeneğini tartıştırmış ve ülkelerde farklı karar süreçleri işlemiş olsa da, gelinen son nokta itibariyle, ki bu da askeri müdahalenin sınırlı olmasıdır, Suriye’ye müdahalenin niteliği tartışılırken ortak bir noktaya gelinmiştir. İngiltere, Fransa ve Almanya’nın Suriye konusunda geldiği son ortaklık noktası, 2003’teki Irak müdahalesinde dış politika ortaklığı açısından büyük bir ayrışma yaşayan AB’nin, Suriye krizinde ortak bir dış politika tutumu sergileyebilmesine de yansıma potansiyeli taşımaktadır.

Bu yazı 4648 defa okundu.
  • Yorumlar1
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı