Hoşgeldiniz; Bugün 22 Ekim 2017 Pazar
Rusya|15 Nisan 2014 Salı

Rusya ile Kriz NATO'yu Güçlendirir Mi?

Suat Dönmez tarafından yazıldı.

Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için

NATO, 65 yıl önce kuruluş antlaşmasında yukardaki cümle ile de tanımlanan bir anlayışla üyelerini silahlı saldırıya uğramaktan korumak maksadıyla kurulmuştur. Antlaşmasında[1] BM şartına atıf yapan NATO, Soğuk Savaş dönemi boyunca zaman zaman sıkıntılar yaşanmasına rağmen genel bir uyum içinde varlığını sürdürmeyi başarmıştır. Ancak 20.yüzyıl bitmeden Doğu Blokunun yıkılması, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla uluslararası sistemin yapısındaki değişiklik NATO ittifakının varoluş sebebini (reason d’etre) sorgulamasına sebep olmuştur. Çünkü karşısında güç birliği yapılan tehdit ortadan kalkmıştır. İttifakların temel kurulma nedeni, ortak bir tehdit karşısında diğer devletlerin güç dengesi tesisi arayışıdır[2]. O halde NATO bir ittifak olarak neye karşı faaliyet gösterecekti?

Bu durum aslında ittifaklar için tipik bir dağılma sebebidir. Ancak NATO üyesi ülkeler dağılmak yerine ittifakı yeniden tanımlayarak devam etme yolunu seçmişlerdir. Soğuk Savaşın sona ermesiyle birlikte değişikliğe uğrayan uluslararası güvenlik sorunları, NATO’nun yeni durumdaki tehdit ve riskleri ortaya koyarak üyelerine yeni perspektifler sunmasıyla ittifakın parçalanmasını engellemiştir. Zira sıkı iki kutuplu sistemin ortadan kalkarak kimilerine göre tek kutuplu, kimilerine göre de çok kutuplu olarak nitelendirilen uluslararası sistemin yeni yapısı önceki döneme göre farklı güvenlik risklerini de beraberinde getirmiştir. Bu riskler o dönemde dünyanın her yerinde olmakla birlikte özellikle Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’da yoğunlaşmış ve önceki dönemlerden faklı şekillerde ortaya çıkmıştır. Zayıf devletler yada parçalanan devletlerde ortaya çıkan iç karışıklıklar uluslararası toplumu karışmaya zorlamış ve bu kapsamda 1990’lı yıllardan itibaren büyük çaplı insani yardım, barış gücü operasyonları ve benzeri faaliyetler sıkça görülmeye başlamıştır. Ayrıca 11 Eylül 2001 sonrası dönemle birlikte uluslararası terörizme karşı yoğun bir mücadele içine girilmiştir. NATO bütün bu faaliyetlerde aktif görevler alarak kendini ve varoluş gerekçelerini adeta yeniden tanımlamıştır. 1990 yıllarından itibaren içine girdiği faaliyetlerin yanı sıra, açık kapı politikasıyla Soğuk Savaş döneminin önemli bir kısmını 16 üyeli olarak geçiren NATO üye sayısını sürekli arttırarak günümüze gelindiğinde 28 üyeye ulaşmıştır.

Bu dönemde uluslararası güvenlik yapısının sunduğu yeni risk ve tehditler ile, özellikle de belirsizlik faktörü müttefiklerin NATO’nun devamı yönünde karar vermelerini sağlamıştır. Ancak bütün bunlar yine de ittifakın orijinal varoluş sebebinin ortadan kalkmış olduğu gerçeğini değiştirememiştir. Bu risk ve tehditlerin bir kısmı sert güç politikalarını gerektirirken, önemli bölümü aslında yumuşak güç kapsamında halledilmesi gereken (iç karışıklıklar ve insani yardım, uluslararası göç ve mülteci sorunları, yoksulluk ve gelir dağılımı adaletsizliklerinden kaynaklanan sorunlar, küresel ısınma, iklim değişiklikleri, enerji kaynakları ve bunların endüstrilere aktarılması vb.)  sorunlardır. NATO’nun üye ülkelerini ortak düşmana karşı  birbirlerine kenetlenmiş olarak tutan çimentosu artık özelliğini yitirmiştir. Çimentosu ufalanmış ve dağılmaya başlamış olan inşaatın artık ayakta durabilmesi çok güçtür. Binayı güçlendirmek için yapılan dış takviyeler belli bir süre daha yıkılmasını önleyebilir.

NATO 1990’lı yıllardan itibaren Bosna Hersek, Kosova, Makedonya, Afganistan gibi operasyonlarda yer alırken ABD’nin 2003 yılında Irak müdahalesine uzak durmuş, 2011 yılında  ise Libya’ya yapılan müdahalenin başlangıcında yer almamıştır[3]. Bu iki olaydan birincisinde BM Güvenlik Konseyi’nin yetkilendirmesinin net olarak ortaya konamamış olması, özellikle Avrupa kanadı tarafından ileri sürülerek, NATO’nun bu müdahaleden uzak durması sağlanabilmiştir. Ancak Libya olayında, BM Güvenlik Konseyi çok net biçimde Libya’ya askeri müdahaleye yetki vermiş olmasına rağmen NATO’nun sonradan müdahil olması NATO’nun tercihi değildir. Bunu, NATO henüz müdahale için karar aşamasındayken ABD ve Fransa’nın farklı nedenlerle biraz da oldu-bitti ile inisiyatif alması ve acele bir koalisyonla müdahaleye başlaması şeklinde açıklamak daha doğru olacaktır.

Ayrıca giderek artan üye sayısı da ittifakı oluşturan ülke ve buna bağlı olarak geniş bir yaklaşım perspektifinin ittifaka girmiş olması nedeniyle, NATO’nun artık daha çok sesli bir hal almasına neden olmuştur. Bu, ortak karar almayı güçleştiren bir durum olarak ortaya çıkmıştır. Ortak tehdit tanımının zorluklar içermeye başlaması da karar almayı ve ortak hareket etmeyi güçleştiren diğer bir faktördür. Zira geçmişte tehdidin büyük olduğu durumlarda NATO ittifakının daha kolaylıkla karar aldığı gözlenmiştir[4].

Ukrayna’da son dönemde meydana gelen olaylar ve ardından Rusya’nın Kırım ile ilgili kararı NATO içinde ciddi sıkıntı yaratmıştır. Bir anlamda bu gelişmelerle ilk bakışta  Rusya’nın yeniden NATO karşısında zıt bir güç olarak belirginleşmesi ittifakın daha da kenetlenmesini sağlayabileceği düşünülebilir. O halde ittifaklar teorisi kapsamında yeni risk ya da oluşabilecek bir tehdit, ittifakın varoluş gerekçesini sorgulamasını önleyebilecektir.

Ancak ittifak içinde Rusya’ya bakış yukarda sayılan çok seslilik kapsamında farklı yaklaşımları içermektedir. Özellikle Baltık ülkeleri (Estonya, Litvanya, Letonya) ile Polonya ve diğer doğu Avrupa ülkeleri Rusya’yı ciddi anlamda ulusal güvenlikleri açısından için tehdit olarak görmekte ve Rusya’ya karşı daha sert güç içeren bir yaklaşım sergilenmesinden yana tavır koymaktadırlar. Batı Avrupa ülkeleri ise Rusya’ya karşı daha temkinli ve dengeli bir yaklaşmayı tercih etmektedirler. Burada ABD’nin rolünün ne olacağı kadar, Avrupa Birliği kimliği ile bu yapının önde gelen ülkelerin yaklaşımları da önemlidir. Zira bu olayın da geçmişte yaşanmış ABD-AB ayrışmasını tekrarlama potansiyeli her zaman mevcuttur.

Bu durumda, ABD’nin Rusya’ya karşı daha sert önlemler alamadığı bir ortamda AB ülkeleri de temel olarak çeşitli nedenlerle Rusya’ya karşı sert önlemlerden yana tavır alamazlar. Birincisi, bu ülkelerin enerji konusunda Rusya’ya bağımlılıkları önemli bir etken olarak ortaya çıkmaktadır. AB, petrol ve doğal gaz ihtiyacının üçte birini Rusya’dan karşılamaktadır ve AB ülkelerine sevk edilen doğal gazın % 40 Ukrayna üzerinden gitmektedir[5]. AB ülkesi firmaların Rusya ile çok büyük boyutlarda doğalgaz anlaşmaları mevcuttur. İkincisi, Rusya ekonomik ilişkiler itibarıyla AB ile temel bir ticari partner konumundadır ve AB bundan vazgeçmeyi düşünmeyecektir. Üçüncüsü, son dönemdeki ekonomik kriz ve işsizliğin giderek artış gösterdiği AB ülkelerinde savunma harcamaları ikinci dünya savaşından bu yana en düşük seviyelere inmiştir. Ülkeler NATO’ya karşı  savunmalarına GSMH’larının asgari %2 si kadar pay ayırma taahhüdünü[6] yerine getirememektedir. Bu durumda yaşlı Avrupa’nın Rusya’nın bu hamlesi karşısında yapabilecekleri oldukça sınırlıdır.

Ancak ittifak içinde ittifaka son halkalar olarak eklemlenen doğu Avrupa ülkelerinin güvenlik endişeleri yüksektir. Aslında bu endişeler ittifaka tam üye olduklarında beri hiçbir şekilde tamamen ortadan kalkmamıştır. Ukrayna krizi bu ülkelerde derin endişe yaratmıştır. Zira Rusya’nın bu hamlesi karşılıksız kalırsa ilerde Rusya’nın kendilerine yönelik benzer girişimlerinin caydırılması oldukça güçleşecektir. Bu olay karşısında NATO, Rusya’yı kınamış ve onu uluslararası hukuka, uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerine uygun davranmaya ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne saygı göstererek, sorunları diplomatik yollardan çözümlemeye davet etmiştir. 1 Nisan 2014 Dışişleri Bakanları toplantısı sonucu Rusya’nın Kırım’ı topraklarına katmasını tanımadığını da açıklamasına ilave etmiştir[7].  NATO ayrıca Rusya ile ortaklık işbirliği kapsamındaki ilişkilerini de askıya almıştır[8]. Bu yaklaşım endişe duyan ülkelerin beklentilerine tam olarak cevap verememektedir. Aslında 2008 Gürcistan hadisesinde de NATO, Rusya ile askeri ilişkilerini dondurmuştu. Gürcistan’ın konumu da Ukrayna gibi NATO’ya tam üye olmayan, ancak Barış için Ortaklık projesi kapsamında NATO ile işbirliğini sürdüren bir ortak ülke konumudur (partner nation). Ancak daha sonra alınan kararlar doğrultusunda NATO, Rusya ile askeri işbirliği faaliyetlerine 2010 yılından itibaren yeniden başlamıştı. Bu defa durumun ne kadar süreceği ve NATO’nun yeniden Rusya ile normal ilişki dönemine girebileceğini kestirmek için henüz oldukça erken. Ancak iki olayda da benzer olan, NATO’nun Rusya ile her türlü ortaklık işbirliği faaliyetini askıya alırken büyükelçiler seviyesinde NATO-Rusya Konseyi faaliyetine devam etme kararı almasıdır[9]. NATO Gürcistan krizinde olduğu gibi bu defa da Rusya ile diyalog kapsamında en üst düzeydeki politik kanalı açık bırakmayı tercih etmiştir.

NATO, Rusya’nın bu eyleminden ciddi endişe duyan ülkelerin güvenlik kaygılarını gidermeye yönelik olarak bu ülkeleri kısmen tatmin edebilecek bazı somut önlemler almayı da ihmal etmemiştir. Doğu Avrupa ülkelerini kapsayan ve bu bölgelerde NATO askeri varlığını göstermeyi amaçlayan tatbikatlar ile Baltık ülkelerinin hava sahasının NATO ülkelerinin tahsis ettiği uçaklarla kontrol edilmesi bunların en başında gelenleridir. Bu tür kuvvet gösterileri, bu ülkeler için önemli bir güvenlik garantisi olarak algılanmaktadır. NATO halihazırda dört uçakla yaptığı Baltık ülkeleri hava devriyesi görevini Mayıs ayından itibaren on iki uçağa çıkaracağını açıklamıştır[10].

 Sonuç

Reel politik mevcut durumda daha fazla önlem alınmasına imkan vermemektedir. Artık Soğuk savaş dönemindeki iki kutuplu yapıdan söz etmek mümkün değildir. Bu durum,  NATO ittifakı içindeki ülkeleri, ittifak liderinin politikalarına bağımlı hareke etme zorunluluğundan kurtaran bir yapı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu kapsamda, Rusya’nın bu davranışının NATO’nun çimentosunu güçlendireceğini söylemek güçtür. Yelkenlerini şişiren bir miktar geçici rüzgardan öte NATO bu krizden güçlenerek çıkmayacaktır.

O halde bu kriz NATO’nun güçlenmesini sağlamıyorsa çatırdamasına neden olabilir mi?En yalın şekliyle bu sorunun cevabı  ‘hayır’ olacaktır. İttifak içindeki ülkelerin bu tür tutumları aslında yeni değildir. Gerçekte NATO için bu son derecede alışılmış bir durumdur. NATO’nun soğuk Savaş dönemindeki kadar sıkı bağlarla bağlı bir güvenlik ittifakı olmasa da (bu, gerçek olmaktan öte bir algı sorunudur. NATO’nun Soğuk Savaş döneminde de kolektif güvenlik garantisi olan 5. Maddeyi harekete geçirip geçirmeyeceği hep merak ve tartışma konusu olmuştur. 5. Maddenin harekete geçirilmesini, 11 Eylül saldırıları sonucunda Akdeniz’de bir deniz gücü[11] ile terörizme karşı faaliyet gösterilmesi dışında test etme şansı olmamıştır.) bir politik ve askeri işbirliği platformu olarak üye ülkelere sağladığı avantajlar tüm üyelerin onun devamı yönünde tutum takınması için yeterli bir gerekçedir. Bu olayın aslında NATO’nun kurumsal yapısından çok ittifakların gelecekte alacağı yapıyı etkileyeceği düşünülebilir. Zira artık büyük ve hantallaşan yapılarıyla NATO gibi kurumsal ittifakların yerine daha az sayıda ve benzer ortak güvenlik sorunlarına sahip ülkelerin oluşturacakları geçici (ad-hoc) ittifaklar onlara daha çok güvence ve bunun yanında daha fazla esneklik sağlayabilecektir. Bu kapsamda Avrupa’da örneğin İskandinav ülkeleri ve Baltık ülkeleri bir grup, doğu Avrupa ülkeleri veya Visegrad[12] ülkeleri bir grup olarak değerlendirilebilir. Bu örneklerin dışında da bölgesel ve küçük çaplı geçici gruplaşmalar meydana gelebilir. Bu gruplaşma örneklerde verildiği gibi coğrafi/bölgesel etkenlere bağlı olabileceği gibi coğrafyadan bağımsız, doğrudan ortak güvenlik çıkarı temelli de olabilir.

Ancak ittifakla ilgili sayılabilecek bütün olumsuzluklara rağmen NATO üye ülkelerce kabul edilmiş, tarihin en kurumsallaşmış ittifakıdır. NATO, geleneksel ittifak teorisinden ayrılan özelliklerine rağmen günümüzde bir ittifak olmanın yanı sıra, ülkeleri geniş bir kurumsal yapı altında bir araya getiren, işbirliği imkanları sağlayan askeri ortak çalışmalar yanında politik organlarıyla çok yönlü bir platform olarak ülkeler için başarılı bir enstrüman olmuştur. Ayrıca, Avrupa Birliği her ne kadar savunma alanında kendini geliştirmeye çalışıyorsa da bu konuda pek bir aşama kaydedememiştir ve savunma alanında NATO’ya dayanmaya devam etmektedir. AB halen kendini yumuşak güç unsurlarında geliştirmeye gayret etmektedir. Bütün bunlara ilave olarak NATO sayesinde ABD’nin Avrupa’nın savunmasına desteği (transatlantik bağ) devam etmektedir. Bu da ABD’ye Avrupa güvenliğine müdahil olma imkanı sağlamaktadır. Zaten Avrupa ülkeleri de mevcut durumda henüz bu destekten vazgeçebilecek durumda değildirler.

 

 


[1]http://www.nato.int/cps/en/natolive/official_texts_17120.htm

[2]Stephen M. Walt, The Origin of Alliances, Cornell University Press, 1987 s.21

[3]Libya’ya müdahale  ABD, Fransa ve İngiltere’nin aktif olarak ön planda yer aldığı bir ad-hoc koalisyon tarafından hava operasyonuyla başlatılmıştır. NATO daha sonra görevi devralarak devam ettirmiştir.

[4]George Liska, Nations in Alliance: Limits of Interdependence, The Johns Hopkins Press,1968 s.127

[5]http://www.reuters.com/article/2014/03/26/us-usa-eu-summit-idUSBREA2P0W220140326

[6]Secretary General’s Annual Report 2012

http://www.nato.int/cps/en/natolive/opinions_94220.htm?selectedLocale=en

[7]http://www.nato.int/cps/en/natolive/topics_50090.htm?selectedLocale=en

[8]Ukraine Crisis: NATO suspends Russia co-operation, 2 April 2014

http://www.bbc.com/news/world-europe-26838894

[9]http://www.nato.int/cps/en/natolive/topics_50090.htm?selectedLocale=en

[10]Reuters, by Adrian Croft, NATO to triple air patrol from next month, 8 April 2014

[11]Aktif Çaba Operasyonu (Operation Active Endeavor)

[12]http://www.stratfor.com/analysis/ukraines-crises-gives-new-impetus-visegrad-group     (1991’ de kurulmasına rağmen şu ana dek ciddi bir faaliyet göstermeyen Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Macaristan dışişleri bakanları Ukrayna krizini değerlendirmek için bir araya gelmiş ve ilişkileri yeni bir ivme kazanmıştır.) 

Bu yazı 2079 defa okundu.
  • Yorumlar0
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı