Hoşgeldiniz; Bugün 21 Temmuz 2017 Cuma
Politik-Sosyal-Kültürel Araştırmalar Merkezi|11 Mayıs 2011 Çarşamba

Kimiz? Mezhepçi ve Hanedancı mı, Yoksa Türk Milliyetçisi mi?

Ali Rıza Özdemir tarafından yazıldı.

Gerçek şu ki, hepimizin Oğuz Han gibi bir kökü, Hz. Muhammet gibi bir iman/ahlâk rehberi, Mustafa Kemal gibi bir çimentosu vardır.

Safevîler ile Osmanlılar arasındaki mücadele, ülkemizde dönem dönem gündeme gelir. Bundan kısa bir süre önce "Şah&Sultan" adlı kitapla konu, yoğun şekilde tartışılmış, Alevî yurttaşlarımızın tepkileri kitabın toplatılması için yargıya başvurmalarına kadar varmıştı. Sebep olarak da, kitapta Alevî Türkmenler hakkında çirkin ifadelerin kullanılması gösterilmişti. Sonrasında "Muhteşem Yüzyıl" isimli "muhteşem" (!) dizi çıktı sahneye. Dizide Şah İsmail'in, aşağılandığına şahit olduk.

Bu yeni bir durum değil! Ne yazık ki, bunlara okul sıralarından itibaren şahit oluyoruz. Özellikle Şah İsmail'in eşi Taçlı Hatun üzerinden bel altı vurmalar neredeyse klasikleşmiş bir tavır. Daha lise sıralarında "milliyetçi" tarih öğretmenimden dinlemiştim bu "övünç" sahnesini. Evli bir kadını alıp, zorla bir başka adama nikahlamak üzerinden nasıl bir "övünç" çıkarılır; bunun takdirini okura bırakıyorum! Zaten Şah&Sultan kitabında da Taçlı Hatun bahsi, ciddi bir yekûn teşkil ediyor.

Sadece bireysel olarak değil, -kasıtlı ya da kasıtsız- kamusal yollarla da geçmişin tatsız hatıraları üzerinden Alevî vatandaşlara gereksiz baskılar kuruldu yıllardır. Alevîlerin yoğun olarak yaşadığı bazı mahallelere Yavuz Sultan Selim'in adının verilmesi herkesin bildiği bir örnektir. Yahut okul koridorlarına asılması gereken Türk büyüklerinin resimleri içinde Yavuz Sultan Selim'in olup, Şah İsmail'in bulunmaması… Çok sayıda okula, kuruma, mahalleye Yavuz Sultan Selim adının verilip, Şah İsmail adının verilmemesi… Ders kitaplarında Safevî dışlanmışlığı… İlk olarak aklımıza gelen birkaç örnek…

Mezhepçi ve hanedancı çevrelerin, Şah İsmail ve Safevîler üzerinden Alevî yurttaşlarımızı rencide etmesi, hoş görülmese de, bir noktaya kadar anlaşılabilir. Ancak bizim anlamakta zorlandığımız husus, Türk milliyetçisi birçok yazarın da bu koroya katılmasıdır.

Son birkaç yılda, kamuoyunda "Türk milliyetçisi" olarak bilinen ikisi profesör üç kalemden çıkan üç tane Türk devletleri konulu kitap okudum. Birisinde Hatay ve Batı Trakya devletleri de dahil olmak üzere 26 devlet incelenmiş. Ama sınırları Fırat ile Ceyhun arasında uzanan Türk devleti Safevîlere yer verilmemiş. Hatta ilerleyen sayfalarda hanlıklar, beylikler ve atabeylikler dahil olmak üzere Türk kavimleri ve devletlerinin listesi çıkarılmış, ancak Safevi Devleti bu listeye konmamış. Diğer iki kitapta Safevîlere yer verilmiş, ancak sadece birkaç cümle ile…

Safevilere yönelik bu dışlamayı ve yok saymayı, hatta belden aşağı vuruşları bir Türk milliyetçisi nereye koymalı? Çünkü Şah İsmail'in Türkmen unsurlara dayanarak kurduğu devlet, Türk kültürüne dayanıyordu. Kendisinin en duru Türkçe'yle şiirler yazması bir yana, hanedanın ve devletin resmi dili de Türkçe idi. Devletin başkenti, İsfahan'a nakledildiğinde de, beklenin aksine resmi dil değişmedi; Türkçe kaldı. Sarayda Çukurova Türkmenlerinin varsağıları çalınıyor, Fuzuli ve Ali Şir Neavi'nin şiirleri okunuyordu. Türkçe yazan şairlere sarayda özel bölümler ayrılmıştı ve bunlar destekleniyordu. Devlet işlerinde On iki hayvanlı Türk takvimi kullanılıyor, askeri birliklere ve görevlilerine "korucu", "onbaşı", "yüzbaşı", "binbaşı" gibi Türkçe unvan ve rütbeler veriliyordu. Selçuklu, Akkoyunlu, Karakoyunlu ve Özbeklerde görülmediği üzere, Safevi sarayından komşu devletlere Türkçe mektuplar da gönderiliyordu. Bütün siyasi çekişmelere rağmen, İran Türkleri ile Anadolu Türkleri arasındaki kültürel birlik güçlenerek devam ediyordu. Değerli tarihçi Prof. Faruk SÜMER'in de ifade ettiği gibi, "Safevi devleti gerek dayandığı zümre, gerek devlet teşkilatı ve gerek kültür bakımlarından kendisinden önce aynı ülkedeki Türk devletlerinden farksız ve hatta belki onların bazılarından daha fazla Türk"tü. Devletin sahibi, diğer Türk devletlerinin aksine Türkmenlerdi. Devleti kuran Türkmen boyları, devlet yıkılıncaya kadar yönetimde söz sahibi olmayı sürdürdüler.

Şüphesiz geçmişte Türk kavimleri ve devletleri arasında yapılan savaşlar ve akıtılan Türk kanı, her Türk'ü rahatsız etmelidir. Ancak geçmişten ders çıkarmak ve Türk birliğinin inşasında aynı hataları tekrarlamamak yerine, dünün acılarını bugüne taşımak ve hatta bunu bir çatışma zeminine çekmek, Türk aydınının uğraşı olmamalıdır. Türk aydının görevi, geçmişten ders çıkarmak ve kimseyi rencide etmeden konuyu entelektüel bir çerçeveye oturtmaktır. Keşke Şah İsmail ve Yavuz Sultan Selim birbiri ile savaşmak yerine, sırt sırta vererek önlerine baksaydılar. Şah, Çin'i aşıp Büyük Okyanus'a, Sultan, Avrupa kıtasını aşıp Atlas Okyanusu'na ulaşsaydı.

Günümüzde her geçen gün daha çözülmez bir hale gelen etnik ırkçılık ve terör sürecinin, daha o dönemde temellendirildiğini unutmayalım. O uğursuz mücadele, başka şekilde olsa bile hâlâ Türk'ün kanını dökmeye devam ediyor.

Safevilere ve Safeviler üzerinden Alevî yurttaşlarımıza yönelik bu dışlama ve yok sayma, geçmişte olduğu gibi, ülkemizin geleceği için de büyük risk unsurları taşımaktadır. Ne yazık ki, Türk milliyetçiliğinin Alevîlere yönelik ciddi bir birlik oluşturma ve kaynaşma politikası olmamış, Alevî vatandaşlarımız aşırı sol örgütlerin ve etnik ırkçı hareketlerin insafına terk edilmiştir. Erzincanlı bir teyzenin "Biz Alevilere "Kürt" derdik, onlar "Biz Kürt değil, Türk'üz" derdi; şimdi biz onlara "Kürt değilsiniz" diyoruz, onlar "Yok, biz Kürdüz" diyorlar" sözlerini bir ibret olarak burada kaydetmek gerekiyor.

Yaşadığımız süreçte Kürtçe ve Zazaca konuşanları da dahil olmak üzere bütün Alevîler, etnik ırkçı saldırılar karşısında Türklüklerini yeniden inşa etmektedirler. Hatta bugün bile yaşattıkları birçok kültürel unsurun, en eski Türk âdetlerine dayandığını keşfetmeleri ile Türklük, bir coşkunluk hali kazanmaktadır.

Gerçek şu ki, hepimizin Oğuz Han gibi bir kökü, Hz. Muhammet gibi bir iman/ahlâk rehberi, Mustafa Kemal gibi bir çimentosu vardır. Bugün Türkiye'de Türklüğün karşı karşıya kaldığı saldırı, sadece bir terör örgütünün güneydoğumuzda halkı rehin alması olayı değildir. Bu saldırı, Türklüğü Asya bozkırlarını sürmeye ahdetmiş yeni bir Haçlı saldırısıdır. Etnik ırkçı saldırılar ve kalkışmalar, bu planın sadece detayı; büyük oyunun küçük parçalarıdır. Türk milletinin, önümüzdeki bin yılı Asya steplerinde değil de Türkiye'de geçirmesi, Türk milliyetçilerinin dirilen millî bilinci tek çatı altında toplamasına bağlıdır.

Bu yazı 3693 defa okundu.
  • Yorumlar0
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı