Hoşgeldiniz; Bugün 23 Eylül 2017 Cumartesi
Orta Doğu ve Afrika Araştırmaları Merkezi|14 Ekim 2014 Salı

Suriye’de Tampon Bölge ve Türkiye’nin Güvenliği

Dr. İlhan Yılmaz Cömert tarafından yazıldı.

1. Giriş

Suriye’deki iç savaşta, Şam yönetimini devirmeye odaklanan Ankara, Esad’ın birkaç ay içinde düşeceğini hesaplayarak bu yönde politika oluşturmuştur. Fakat Rusya, Çin ve İran faktörlerini iyi hesap edememiştir. AKP hükümetinin beklentilerinin aksine, Esad rejimi devrilmemiştir. Üstelik Türkiye’nin bütün gayretlerine rağmen Suriye’deki muhalif hareketler de birleşememiştir. Bunları yaparken 3 milyona yakın Suriye Türkleri’ne yönelik bir politika üretememiş, onları dikkate bile almamıştır. Suriye’de iç savaşın uzaması,  Irak’taki istikrarsızlık, IŞİD gibi radikal terörist unsurları ortaya çıkarmıştır. PKK ise Suriye’de başlayan iç savaşı iyi değerlendirerek Rojava denilen Suriye’nin kuzeyinde hakimiyet kurmaya başlamıştır. Bölgede 3 ayrı kanton oluşturulmuştur. Ayn El Arap(Kobani), Afrin ve Cezire kantonlarında PKK’nın Suriye’deki kolu olan PYD gittikçe güçlenmiştir. Esad rejimiyle iyi ilişkiler kuran PYD, otorite boşluğundan da yararlanarak kendisine ciddi bir alan açmış, Türkiye ile de oyalama görüşmeleri yaparak, mevcut şartları PKK/PYD lehine çevirmeye başlamıştır. Neticede, Türkiye’de 30 yılı aşkın silahlı mücadele vermesine rağmen istediği sonuca erişemeyen PKK, Suriye’de toprak sahibi olmuştur.

Suriye’de Irak Şam İslam Devleti(IŞİD) ortaya çıkmış ve kazanımlar elde etmeye başlamıştır. IŞİD,  Musul- Kerkük -Telafer bölgesinde Türkmenleri katledip, 350 bin civarında Türkmenin(250.000’i Telafer’den)[1]  başka bölgelere sığınmasına sebep olduğu zaman, olayları seyreden ABD ve AB ülkeleri, Erbil’e yaklaşınca Kürtleri korumak için hava harekatına başlamışlardır. Bu sayede Musul barajı ve Kerkük bölgesi peşmergeler tarafından işgal edilmiş, Türkiye, buna sesssiz kalmıştır. Türk sınırına sığınmaya çalışan Türkmenler, Arap, Kürt ya da Yezidi olmadıkları için geri çevrilmişlerdir[2].

Suriye’de kurduğu üç kanton arasında bağlantıyı sağlamayan PKK/PYD, bu stratejik hatasının bedelini ağır ödemiştir. Ayn el Arap(Kobani)’yi kuşatan IŞİD hızla ilerlemiş, yaklaşık 200 bin Suriyeli(büyük çoğunluğu Kürt)’nin Türkiye’ye sığınmasına sebep olmuştur. Ayn el Arap(Kobani) nüfusu 50 binin üzerindedir. Sadece Kürtler değil, % 30 oranında Arap ve Türkmen de yaşamaktadır.

2. Tarafsız Bölge, Güvenli Bölge, Uçuşa Yasak Bölge, İnsani Yardım Koridoru ne anlama gelmektedir?

IŞİD’ın Ayn El Arap(Arap suyu-Kobani)’a saldırmasından  sonra, Türkiye sınırına gelen ve sayısı hızla artan Kürt sığınmacılar neticesinde BM’de, uluslarası arenada dile getirilen “güvenli bölge”, “tampon bölge”, “uçuşa yasak bölge” ne anlama gelmektedir? Türkiye tarafından önerilen “Tampon Bölge” gerçekten güvenli midir? KCK/PKK/PYD tarafından dile getirilen “insanî koridor” nedir? Şimdi bu kavramları açıklamaya çalışalım.

Tampon bölge, düşman birlikleri, grupları ya da milletleri birbirinden ayırmak için oluşturulmuş ara bölge olarak tanımlanmaktadır. Buna güvenli bölge denildiği de olmaktadır. Tampon bölgeler genellikle askerden arındırılmış bölgelerdir. Tampon bölgeler, karşıt gruplar arasında şiddeti önlemek, çevreyi korumak, yerleşim birimlerini endüstriyel kazalardan ve felaketlerden korumak, tutukluların kaçarken rehine almasını veya saklanmasını engellemek, göç akınını engellemek suretiyle güvenlik ve asayişi sağlamak,  terör saldırıları ve terörist sızmalarının önüne geçmek gibi çok çeşitli amaçlarla oluşturulabilir. Ancak bu yöntemi kullanmanın hukuki şartları ve yolları üzerinde yerleşik bir teamül bulunmamaktadır. Bu konuda  uygulanan  metodlardan ilki, bir ülkenin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararına dayanarak tampon bölge ilan etmesi, bir ülkenin, koalisyon birliği ya da NATO gibi uluslararası bir örgütün bu BM kararına dayanarak harekete geçmesi, ardından bu doğrultuda belirlenen bölgeyi kara ve havayoluyla askerî araçlarla kontrol etmesidir. Bu, fiilen ilgili ülkeye askerî müdahale anlamına gelmektedir.

İkinci yöntem ise BMGK kararı bulunmaması durumunda yine bir ülke, koalisyon gücü ya da uluslararası askerî bir örgütün bir alanı tampon bölge ilan etmesidir. Ancak bu durumda ilgili ülkenin BM’ye şikâyette bulunma ve uluslararası camiadan destek arama hakkı bulunmaktadır. Bu yöntemde ülke, eğer askerî gücüne güveniyorsa operasyonla da karşı koyabilmektedir. Bu durumda sıcak çatışmalar yaşanmaktadır.  Yine egemenlik alanında boşluk varsa, komşu ülke güvenliğini kontrol edemiyorsa, komşu ülkeden saldırılar geliyorsa BMGK kararı bulunmadan tampon bölge oluşturma hakkı doğabilir şeklinde değerlendirilmektedir.

Tampon bölgedikey, noktasal ve paralel olarak uygulanabilir. Tarihte tampon bölge ilk olarak Vietnam(Güney-Kuzey)’da uygulanmıştır. Kıbrıs’ta Lefkoşe’de BM gözetiminde ara bölge bulunmaktadır. Türk Silahlı Kuvvetleri(TSK)’nin PKK’lı teröristlerin topraklarımıza girmesini önlemek maksadıyla, Irak toprakları içinde geçici süreyle bazı toprakları kontrol etmesi-adı konmasa bile- fiili olarak tampon bölgenin oluştuğu durumlara örnek gösterilebilir.

Suriye’de Tampon Bölge uygulanabilmesi için öncelikle BMGK kararı olmalı, Türkiye açısından her şeyden önce Suriye’nin kuzeyinde Kürt devleti oluşumuna hizmet etmemeli, bu nedenle Türkiye açısından amacı, fayda/zararları iyi belirlenmeli, Türkiye’yi mezhepsel çatışmaların içine çekmemeli, Türkiye’nin orta ve uzun vadeli çıkarlarına zarar vermemelidir. Aksi takdirde, 1993 yılında Irak’ın kuzeyinde oluşturulan güvenli bölge gibi, Kukla Kürt devleti altyapısını oluşturacaktır.

Uçuşa yasak bölge, üzerinde herhangi bir hava taşıtının uçmasının yasak olduğu bölgedir. Askerden arındırılmış bölge teriminin hava sahaları için eş anlamlısıdır. Uçuşa yasak bölge, genellikle nükleer araştırma tesisleri, yer istasyonları (dünyanın yörüngesindeki uydulardan yayınlar alan radyo ya da televizyon röle istasyonları), rafineriler, yüksek idare binaları (parlamento, başkanlık sarayı vb.) gibi stratejik noktalar ile antik eserlerin korunması amacıyla uygulanmaktadır.  Uçuşa yasak bölge uygulamalarına, Irak(1991-2003), Bosna-Hersek(1993-1995) ve Libya(2011) gösterilebilir.

Körfez Savaşı’nın akabinde Irak içinde Kürtler ve Şiiler tarafından başlatılan ayaklanmalar Saddam Hüseyin yönetimince özellikle hava taşıtları kullanılarak şiddetli bir biçimde bastırılmıştır. Ortaya çıkan insani kriz nedeniyle 1991 yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 688 no’lu kararıyla Irak’ta 36. paralelin kuzeyiyle 32. paralelin güneyini Irak hava taşıtlarının uçuşuna yasaklanmıştır.

Yasak, Irak Savaşı'nın başladığı 2003 yılına kadar devam etmiştir. Güvenlik Bölgesi yüzünden iki parçaya bölünen Türkmenler, iki ayrı bölgede iki ayrı dram yaşamışlardır. 36. Paralelin altında kalan ve Türkmen nüfusunun çoğunluğunu(% 85) barındıran bölge Bağdat yönetiminde kalmış, bu paralelin üstündeki bölgede varlığını devam ettirmeye çalışan Türkmenler ise, iktidar olduğunu söyleyen, ancak uluslararası zeminde  meşruiyeti ve hukuki statüsü olmayan faşist Kürt yönetiminin insafına terkedilmişlerdir. Burada Türkiye’nin katkılarıyla oluşturulan güvenli bölge, Irak’ın Kuzeyi’nde Özerk bir Kürt oluşumuna sebep olmuştur. Dolayısıyla Türkiye, Kukla Kürt Devletini kucağında büyütmüştür.

Bosna Savaşı sırasında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından Bosna-Hersek hava sahasındaki askeri uçuşları yasaklayan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından 1993 yılında 781 no’lu kararı çıkarılmıştır. Ancak bu karar Irak’taki kadar etkili olamamış, Müslümanlar göz göre göre katledilmiştir.

18 Mart 2011’de, Birleşmiş Milletler Güvenlik KonseyiLibya’da Muammer Kaddafi’ye bağlı güçler ile muhalifler arasında devam eden çatışmalarda sivilleri koruma amacıyla uçuşa yasak bölge oluşturulmasına yetki veren, Libya’da derhal ateşkes sağlanması çağrısında bulunan ve rejime yönelik yaptırımların daha da sıkılaştırılmasını ve genişletilmesini öngören karar tasarısını kabul etmiştir. Bu sayede Libya’daki muhalif unsurlar rahat hareket edebilmiştir.

İnsanî yardım koridorutampon bölgenin bir başka çeşidi olarak değerlendirilebilir. Güvenlik sağlanmadan böyle bir koridorun oluşturulması mümkün değildir. İnsani yardım koridorunun güvenliğini Esad güçleri dışında bir kuvvet sağlayabileceğinden bu da yabancı bir barış gücünün Suriye'ye girmesi demek  anlamına gelmektedir. Suriye yönetiminden izin alınmadan koridor açılamayacağı aksi halde bunun savaş ilanından farksız olacağı görüşü uzmanların çoğunluğu tarafından dile getirilmektedir. PKK/PYD/KCK’nın sözünü ettiği ve yaklaşık 180 kilometre uzunluğundaki insani yardım koridoru[3], PYD’nin kontrolünde bulunan Ceylanpınar ilçesinin hemen karşısında yer alan Rasulayn(Serekaniye)’dan Ayn el Arap(Kobani)’ye kadar uzanmaktadır.  Üzerinde çok sayıda köy ve IŞİD’in denetiminde ve koalisyon uçaklarının hedefinde olan Tel Abyad bulunmaktadır. Ancak sınırın Türkiye tarafından bu koridorun açılması ihtimali vardır. Bu da son derece sakıncalıdır. Suriye  yönetimini dikkate almadan insani yardım koridoru açılamaz, yardım kararı uygulanamaz.  

İnsani yardım koridorunun Türkiye tarafından uygulanması mümkün değildir. Ayn el Arap(Kobani)’deki savaş, Suriye iç savaşıdır. PKK/PYD, Suriye Kürtlerini tek başına yönetme hırsıyla Barzani’yle bile iktidarı paylaşmaya karşı çıkmaktadır. Ayn El Arap(Kobani)’ta çarpışan iki terör örgütünden PKK/PYD unsurlarına yardım etmek, Türkiye’nin kendi elleriyle Kürdistan’ın Suriye parçasını oluşturmasına hizmet edecektir. Türkiye’nin herhangi bir terör örgütünü desteklemesi ve Irak’ta, Suriye’de iç savaşlara taraf haline gelmesi onarılamayacak zararlara yol açabilir.Türkiye’nin her iki tarafı da terör örgütü olarak görmesi gerekir.. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan, Enerji Bakanı Yıldız “bizim için PKK da, IŞİD de aynı[4]  şeklinde açıklama yapmışlardır. Hükümetten gelen açıklamalarda IŞİD’in ve PKK’nın terör örgütü olduklarının altı çizilmiş, ikisiyle de mücadele edileceği ifade edilmiştir. Ancak bunlar halka atılan hamasi nutuklarda kalmamalı, icraata dönüşmelidir. IŞİD’in Ayn El Arap(Kobani)’ı ele geçirmesi, PKK/PYD kantonlarıyla irtibatı koparacağı için kısa vadede Türkiye’nin çıkarlarına daha uygundur. Daha sonra IŞİD’ın da bir şekilde icabına bakılmalıdır.

Dışişleri ve MİT yetkililerinin PKK’nin Suriye kolunun başında bulunan PKK/PYD’li terörist başı Salih Müslim’le görüşmesinin akıl ve mantık kurallarıyla açıklanması mümkün değildir. Onun da Kandil’deki PKK’lı teröristlerden(Murat Karayılan, Cemil Bayık vb.) hiçbir farkı yoktur. Türkiye’ye girer girmez tutuklanıp hapse atılması gerekir. İngiltere, Fransa, Almanya, ABD gibi demokrasinin beşiği ülkelerde böyle safiyane hareketlerin olması mümkün değildir. Ülkeleri aleyhinde faaliyet gösteren terörist liderler bırakın hapse atılmayı, derhal ortadan kaldırılır.

3. Sığınmacı Sorunu ve Türkiye’ye Etkileri

Ayn el Arap(Kobani)’deki IŞİD-PKK/PYD savaşından kaçan 200 bine yakın Kürt sadece Türkiye’ye sığınabilmiştir. Aynı şekilde onbinlerce Iraklı Yezidi Kürdü de yine Türkiye kamplarda barındırmıştır. Türkiye’nin kabul ettiği Iraklı ve Suriyeli sığınmacı sayısı 2 milyona doğru yaklaşmıştır. Yine de kimseye yaranamamış, PKK “Türkiye Kobani’ye yardım etmiyor” diyerek şehirleri yakıp yıkmaya, eylemler yapmaya başlamıştır. PKK eylemleri IŞİD’ı ve benzer örgütleri daha da güçlendirebilecektir.  Sığınmacıların Türkiye’ye maliyeti, devlet yetkililerinin ifadesiyle 4,5  milyar dolar civarındadır[5]. Buna Suriye ile ticari zararlarımızı da eklersek ülkenin 10 milyar doların üzerinde bir kaybı bulunmaktadır. Suriye’den giren Arap plakalı araçlar memleketin her köşesine durdurulmadan, kontrol edilmeden gidebilmiştir. Ayrıca bu sığınmacılarla birlikte içeriye ne kadar terörist veya Suriye ajanı girdiği bilinmemektedir. Bunların Türkiye’ye sadece kısa vadede değil, orta ve uzun vadede de zararları görülecektir. Hükümet ayrıca Türkiye’nin yeterince işsizi yokmuş gibi, Suriyeli sığınmacılara kimlik vermekten ve istihdam etmekten bahsetmektedir[6]. Türkiye’nin Suriye’de en baştan itibaren BMGK olmasa bile kendi güvenliği açısından bir tampon bölge oluşturması, ya da kendi sınırları içinde oluşturduğu kampların dışına sığınmacıları bırakmaması gerekirdi. Artık Türkiye’nin her köşesinde Suriyeli sığınmacı sorunu vardır.

Bilindiği üzere I. Körfez Savaşı’ndan sonra Saddam’ın zulmünden kaçan  500.000’i aşkın Iraklı Kürt[7]  1991 olayında “sığınmacı”olarak kabul edilmiştir. Sığınmacılarla birlikte PKK’lı teröristler de sınırlarımızdan içeri girmiş, o yıllardan sonra terörist saldırıların yoğunluğu ve sayısal miktarı artmış, karakollar büyük terörist gruplar tarafından baskına uğramaya başlamıştır. Kürt Sığınmacılar, saldırgan,  kural tanımaz, kuldan utanmaz tutumlarıyla, ekili dikili alanlara, hayvanlara, yerleşim alanlarına bir milyar doların üzerinde zarar vermişler, Türkiye’deki yerleşik Kürt unsurlarının bile tepkisini çekmişlerdir[8]. Sosyolojik bir araştırma yapıldığı taktirde, şehirlerde olay çıkaran, etrafı yakıp yıkan PKK/KCK’lı unsurların o dönemden Türkiye’ye yerleşen Kürtlerle bağlantısı tespit edilebilir.

4. Sonuç

IŞİD terör örgütü, Kuzey Irak’ta peşmergeleri vurmaya başlayınca, bu zamana kadar fiili bir harekette bulunmayan  ABD ve müttefikleri, havadan  IŞİD mevzilerini bombalamaya başlamış, Suriye’de PKK’nın Suriye yapılanması olan PYD unsurlarına Ayn El Arap(Kobani)’a saldırınca Suriye’de tampon bölge, güvenli bölge gündeme gelmiştir. Maalesef aynı konu, Telafer, Musul ve Kerkük’te Türkmenler  katledilip göçe zorlanırken söz konusu olmamıştır.

Türkiye Atatürk’ün “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesi gereği, geçmişten beri komşularıyla iyi ilişkileri ilke edinmiştir. Dış ilişkilerini de buna göre düzenlemiştir. Ancak Suriye politikasında yaptığı yanlışlarla tarafsızlığına gölge düşürmüştür. Türkiye ABD'nin Büyük Ortadoğu projesinin bir parçası olmamalıdır. Suriye ve Irak’ta ülke yönetimlerini hedef alan, görmezden gelen tutumlarından vazgeçmelidir. Dış politikasını komşu ülkelerle barışçı çizgiye oturtmalıdır. PKK/PYD ve IŞİD unsurlarını terörist olarak görmelidir. Ülke topraklarında terörist ya da muhalif unsurların eğitilmesine alet olmamalıdır. Suriye’de PYD’yle işbirliği içine girmemelidir. Eğer uygulanırsa, Tarafsız Bölge’nin kendi güvenliğine tehdit oluşturmaması için gerekli tedbirleri almalıdır. Acilen “çözüm süreci” ne son vermeli, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da PKK hakimiyetindeki şehirlerde devletin yeniden egemen olmasını sağlamalı, halkı terör örgütünün tahakkümünden kurtarmalıdır.

Unutulmamalıdır ki, “Tarih tekerrürden ibarettir. Eğer ibret alınsaydı hiç tekerrür eder miydi?



[1]  Yeniçağ, 21 Eylül 2014.

[2]  Yeniçağ, 21 Eylül 2014.

[3]  Türkiye, 07 Ekim 2014.

[4]  Türkiye, 04 Ekim 2014; Radikal, 05 Ekim 2014.

[5]  Hürriyet, 10 Ekim 2014.

[6]  Milliyet, 09 Ekim 2014.

[7] Aralarında 15 ile 80 bin Türkmen olduğu da ifade edilmektedir. Ancak Türkiye bu konuda Kürtlere gösterdiği duyarlılığı Türkmenlere göstermediği için herhangi bir tespit yapmamıştır. Bkz:Suphi Saatçi, Tarihten Günümüze Irak Türkmenleri, Ötüken yay., İstanbul, 2003, s.268-269.

[8] Sığınmacıların net rakamları ve Türkiye’ye maliyeti ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Muhteşem Kaynak, Iraklı Sığınmacılar ve Türkiye(1988-1991), Tanmak yay., Ankara, 1992, s.155-157.

Bu yazı 5066 defa okundu.
  • Yorumlar5
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı