Hoşgeldiniz; Bugün 21 Ekim 2018 Pazar
Orta Asya Araştırmaları Merkezi|21 Mart 2016 Pazartesi

Türkiye-Rusya İlişkileri Yeniden Düzenlenmeli!

Erhan Canikoğlu tarafından yazıldı.

Türkiye’nin 24 Kasım’da Suriye sınırında Rusya’ya ait SU24 savaş uçağını düşürmesi Türkiye ve Rusya arasındaki ilişkilere ciddi zararlar vermeye başladı. Ankara’nın Rusya’yı bölgede savaşan Türkmenleri ve ılımlı muhalefeti vurmakla suçlaması, uçağın aidiyetinin saptanamadığını ileri sürmesi, sınır ihlalini gösteren iz haritasını yayınlaması, uçağın müteaddit defalar ikaz edilmesine karşın bölgeden uzaklaşmaması üzerine angajman kuralları çerçevesinde düşürdüğünü savunması Rus liderliğini ikna etmedi. Kremlin, uçağın düşürülmesini dost bir ülke tarafından “sırtından hançerlenmek” olarak kabul etti. Bugüne kadar ilk kez bir Rus savaş uçağı NATO üyesi bir ülke tarafından düşürülmüştü. Rusya’yı rahatsız eden başlıca hususlar; uçağın düşürülmesinin psikolojik etkisi, paraşütle atlayan pilotların cihatçılar tarafından dini sloganlar eşliğinde hedef alınması ve her alanda yoğun işbirliği yaptığı  komşusundan beklemediği bir davranışla karşılaşmasıydı. İki ülke Soğuk Savaş’ın psikolojik engelini, Rusya Federasyonu’nun 1990’lı yıllarda karşı karşıya kaldığı ayrılıkçı hareket,  PKK terörü ve bölgesel sorunlarda perspektif farklılığı gibi sebeplerden ötürü  gecikmeli olarak aşmış, siyasi, ekonomik, ticari, askeri ve terörle mücadele alanlarındaki işbirliğinin desteklediği güven ortamını oluşturmak neredeyse 20 yıl sürmüştü. Ankara ve Moskova, pek çok konuda farklı görüşe sahip olsalar da birbirlerinin çıkarlarına saygı göstermişti. Türkiye’nin Suriye krizinde sergilediği tutum ve Rus uçağını düşürmesi yaklaşık 20 yılda oluşturulan karşılıklı güvene ve çıkara dayalı ilişkilerin hızla bozulmasına yol açtı.

Türk-Rus Jeopolitik Coğrafyası

Son dönemde giderek kırılganlaşan ve 24 Kasım’da Rus uçağının düşürülmesiyle zirve yapan Türkiye-Rusya arasındaki güvensizliğin tarihi sebepleri bulunmaktadır. Sözkonusu güvensizlik ise çoğunlukla iki ülkenin aynı jeopolitik alandan beslenmesinden kaynaklanmaktadır. Burası Avrasya coğrafyasının en önemli iki alt bölgesi olan Orta Asya ve Kafkasya’dır. Türkler, Kafkasya ve Orta Asya’daki akrabalarıyla tarihi ve kültürel bağlarına saygı göstermektedir. Soğuk Savaş döneminde ABD Sovyetler Birliği’ni İslam ülkelerinden oluşan bir ‘Yeşil Kuşak’ ile kuşatma stratejisi uygularken, Birlik bünyesindeki milliyetçi akımları canlandırarak bağımsızlık mücadelelerini teşvik etmek için Türkiye’nin potansiyeline güvenmişti. Ruslar ise doğuya ve güneye doğru Türk jeopolitiğinin üzerinde ilerlemişlerdir. Rus Çarlığı ve Sovyetler Birliği bu coğrafyaya kültürel ve ekonomik açılardan kök salmış, Rusya Federasyonu ise ‘yakın çevre’ olarak nitelendirdiği, aynı bölge üzerindeki nüfuzunu terk etmeye yanaşmamıştır. 

Soğuk Savaş Sonrası ve Tarafların Pozisyonları

Sovyetler Birliği’nden Rusya Federasyonu’na geçiş sancılı oldu.  KGB liderliği, Sovyetler Birliği’ni tekrar canlandırmak için darbe girişiminde bulundu. Ancak gidişatın artık geri çevrilemeyeceği anlaşılınca gevşek bir birlik olan Bağımsız Devletler Topluluğu kaygıları bir miktar hafifletti. Boris Yeltsin, Mihail Gorbaçov’un temelini attığı şeffaflık ve yeniden yapılanma politikalarını sürdürmeye çalıştı.  Ancak Moskova’da Atlantikçi (Batıcı) ve Avrasyacı güçler arasında 8-9 yıl sürecek rekabetin temelleri de atılmış oldu. Taraflar  hem fikri düzeyde hem de pratikte yoğun bir iktidar mücadelesi verdiler.  Siyasi, ekonomik ve toplumsal istikrarı sağlayamayan Kremlin çok sayıda sorunla uğraşmak zorunda kaldı.

Siyasi kriz, Çeçenistan’ın bağımsızlık mücadelesi, diğer Cumhuriyetler de ortaya çıkan ayrılıkçı akımlar, ekonomik sorunlar, liberal ekonomiye geçiş sancıları, sınırların dışında kalan etnik Rusların ve nükleer silahların akıbeti, Rus siyasi kadrolarının baş etmesi gereken başlıca sorunlar arasındaydı.

Türkiye, ANAP, DYP ve koalisyon hükümetleri ile yönetildiği 1990-2001 arasında geleneksel dış politika ilkelerinden ayrılmadı. Ankara, Rusya ve Türki Cumhuriyetlere yönelik politikasını iki eksende ilerletti. Türkiye Rusya’nın iç sorunlarından uzak bir görüntü vererek Moskova ile ticari ve ekonomik ilişkilerini geliştirmeyi istedi. Öte yandan, Türki Cumhuriyetlerle çeşitli işbirliği platformları geliştirerek bu ülkelerin uluslararası toplum nezdinde yer edinmelerine yardımcı oldu. Türk müteşebbisleri kardeş ülkelerde yatırıma, ticarete teşvik etti.  Zamanla Ankara’nın Batı’nın bölgeye yönelik politikalarında kolaylaştırıcı rol oynadığı görüldü.

Ancak Türk karar vericiler üç konuda stratejik hata yaptılar: Ankara (1) Çeçenistan’ın bağımsızlığını destekleyen Batılı ülkelerle paralel hareket etti. (2) Azerbaycan’da Moskova ile yakın ilişkileri savunan Aliyev’e karşı bir darbeye girişimine karıştı. (3) Özbekistan’da Moskova’ya sıcak bakan Kerimov’a karşı  olan grupları destekledi. Bu üç siyasi hareket tarzı, Moskova’nın Ankara’ya karşı güven duygusunu tamamen ortadan kaldırmasa da büyük ölçüde azalttı. Moskova’nın Soğuk Savaş sırasında Türkiye’deki sol ve Kürtçü örgütlere destek vermesi, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılmasından sonra bir süre Moskova’da misafir edilmesi dikkate alındığında bu tür adımlar zaman içinde tolere edilebilecekti.

Putin’in İç İstikrarı Sağlaması

Vladimir Putin’in Ağustos 1999’da Başbakanlığa atanmasının ardından Çeçenistan’a yönelik yeni bir askeri harekat başlatması, Rus liderliğinin ülkenin daha fazla bölünmesine ve Çeçenistan’ın bağımsızlığına izin vermeyeceğini gösterdi. Bu askeri operasyon, Putin’e 31 Aralık’ta vekaleten de olsa Devlet Başkanlığı makamını getirdi. Putin, bütüncül bir stratejiyle çeşitli alanlarda attığı adımlarla ülkesini yeniden süper lige çıkardı. Kuşkusuz bu süreçte Rusya’nın en büyük gelir kalemini oluşturan petrol ve doğalgaz fiyatlarının artması anılanın elini güçlendirmişti.

Kremlin öncelikle cihatçıların katılımıyla ve başvurdukları terör eylemleriyle artık ulvi bağımsızlık mücadelesi niteliğini ve görüntüsünü kaybeden Çeçenistan sorununu çözdü. Tataristan ile yetki devri anlaşmasını gündemde tuttu. Rusya Federasyonu’nda etnik ve dinsel farklılığı bağımsızlık gerekçesi olmaktan çıkarmak için kimi Cumhuriyetleri ve idari birimleri birbirleriyle birleştirdi. Ülke genelinde yedi bölgeye temsilci atayarak Kremlin’in emir ve talimatlarının mahalli düzeyde denetimini sağladı. Merkezi gücü pekiştirmek için idari birimlerin yöneticilerinin Moskova tarafından atanmasını ya da Moskova’nın aday gösterdiği kişiler arasından seçilmesini sağladı. Medya ve sivil toplum üzerindeki denetimi artırdı. Batılı ülkelerin medya, sivil toplum kuruluşları ve uluslararası siyasi ve ekonomik kuruluşlar ile şirketler vasıtasıyla iç siyaseti kontrol etmelerini önlemek için bu alanlarda sıkı tedbirler aldı. Rus silahlı kuvvetlerinin reform ve modernizasyonuna büyük önem verdi. İstihbarat ve güvenlik servislerini çağın gereklerine göre düzenlerken, terörle mücadelede kendisinin de bir süre direktörlüğünü yaptığı Federal Güvenlik Servisi’ne lider rolü verdi. Her alanda uluslararası toplumla ortak hareket etmeye özen gösterdi. Bölgesel örgütlenmelere güçlü destek verdi.

Rus lider 1990’lı yılların kaotik ortamında Rus iş çevrelerinin Batılı şirketlerle işbirliği içinde, devlete ait enerji şirketlerini, sanayi kuruluşlarını, bankaları çok cüzi miktarlarla satın alarak ülkenin milli kaynaklarının transferine razı gelmedi. Bu amaçla yeniden devletleştirme stratejisini hayata geçirdi. Özelleştirilen pek çok kuruluşu yeniden kamulaştırdı. Güvenlik bürokrasisini KİT’lerin yönetimine getirdi. Aralarında enerji kaynakları, madenler, hammaddeler, ileri teknoloji, haberleşme, savunma sanayii gibi çok sayıda alanın bulunduğu stratejik sektörlerde faaliyet gösterecek yabancı şirketlere ya da kişilere son derece katı denetim süreci başlattı.

Kremlin’in Rusya’nın ‘Yakın Çevrede’ Güvenliği Sağlaması

Kremlin, Afganistan ve Pakistan ekseninde gelişen dinci terör alt yapısının Orta Asya ülkelerine, Rusya’ya ve giderek ortaklığı stratejik düzeye ulaşan Çin’i istikrarsızlaştırmasına izin vermedi. Bu kapsamda hem çevresindeki laik rejimleri korudu, hem bölgesel güvenlik platformlarını pekiştirdi hem de 11 Eylül sonrasında ABD’nin Afganistan harekatına destek verdi.

Kremlin, ülkenin askeri, siyasi ve ekonomik çıkarları açısından  ‘yakın çevre’ olarak tanımladığı eski Sovyet Cumhuriyetleri’ne özel önem verdi. Bu ülkelerin hammadde ve enerji kaynaklarını  uluslararası pazarlara ulaştırmayı, dolayısıyla ekonomik karşılıklı bağımlılığı sürdürmeyi, böylece enerji kaynaklarını çeşitlendirmek isteyen ülkelerin elini zayıflatmayı hedefledi. Kuşkusuz güvenlik ve ekonomik çıkarlar eski Sovyet ülkelerinde Moskova’ya sadık rejimlerin işbaşında kalmasını gerektirmekteydi.   Bağımsız Devletler Topluluğu, Ortak Güvenlik Anlaşması Örgütü ve Avrasya Ekonomik Birliği gibi siyasi, askeri ve ekonomik mekanizmalarla devletler arası ilişkileri pekiştirdi.

Rusya, Gürcistan’da ve Kırgızistan’da başlangıçta başarılı olan Batı yanlısı renkli devrimleri geri çevirmeyi başardı.  Özbekistan ve Tacikistan’daki darbe girişimlerini yerel ortaklarıyla engelleyebildi. Kazakistan, Belarus (Beyaz Rusya) ve Ermenistan bu süreçte Moskova’nın en yakın müttefikleri oldular. 

Rusya, Gürcistan’ın ayrılıkçı Abhazya ve Güney Osetya’ya yönelik politikasının önündeki en büyük engeldi. Gürcistan’ın 2008 yılında Güney Osetya’yı işgali teşebbüsünü püskürttü. Ardından Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlıklarını tanıyarak her iki Cumhuriyeti Gürcistan’ın gölgesinden kurtardı. Dolayısıyla ileride Kuzey Osetya’nın da bağımsızlığının önüne geçerken, Abhazya sayesinde hem Karadeniz’deki kıyısını genişletti, hem de bu Cumhuriyet’in tarım potansiyelini denetimi altına aldı.

Rusya’nın Ukrayna Stratejisi

Öte yandan Ukrayna’da Moskova yanlısı Yanukoviç’in Meydan darbesiyle devrilmesi üzerine bu ülkedeki stratejik çıkarlarını kısa sürede gerçekleştirdi. Öncelikle Kırım’ın, Ukrayna’dan bağımsızlığını ilan ederek Rusya Federasyonuna iltihakını destekledi. Böylece Karadeniz’de stratejik açıdan son derece önemli Sivastopol deniz üssünün sahibi oldu. Artık Ukrayna’ya üs için kira ödemesine de, doğalgazı piyasa fiyatlarının altında satmasına da gerek kalmadı. Buna paralel olarak Ukrayna’nın güneyindeki Donbas bölgesindeki ayrılıkçıları destekleyerek Kırım’dan sonra bu bölgede de Kiev’in egemenliğine fiilen son verdi. Rusya, Rus azınlığı, donmuş anlaşmazlıkları, siyasi, ekonomik ve askeri gücünü, kültürel üstünlüğünü ve Batı’nın bir türlü doymayan çıkarcı politikalarını ve iki yüzlü siyasetini çevresinde nüfuzunu yeniden tesis etmek için başarıyla kullandı.

Moskova, Ukrayna’nın Rusya’dan satın aldığı doğalgazın parasını ödememesi, Avrupa’ya ait doğalgazı  boru hatlarından alıp iç tüketiminde kullanması ve Washington-Brüksel-Moskova arasındaki ikircikli politikaları üzerine Kuzey ve Güney Akım adıyla iki alternatif boru hattı projesi planladı.  Böylece hem doğalgaz naklinde Kiev’e olan bağımlılığını azaltmayı hem de AB’nin Ukrayna üzerinden Rusya’ya baskı yapmasını önlemeye çalıştı. Almanya’da sonlanan Kuzey Akım faaliyete geçerken, Ukrayna krizini gerekçe gösteren Brüksel’in baskıları üzerine Güney Akım projesi hayata geçirilemedi.  Rusya bu kez projeye “Türk akımı” adını vererek Türkiye üzerinden Avrupa’ya yeni bir boru hattı yapılmasını teşvik etti.

Türkiye’nin Rusya Politikası’nda Çeyrek Asır

Türkiye gerek Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin karşı kampında yer alması gerekse 1990’lı yıllarda Batı’nın Rusya Federasyonu ve Türki Cumhuriyetlerdeki çıkarlarına paralel hareket etmesi sebebiyle Moskova tarafından ihtiyatla yaklaşılan ülkeler arasında yer almaktaydı. Balkanlar ve Kafkasya’daki savaş ve çatışmalarda, donmuş anlaşmazlıklarda, Kıbrıs konusunda Ankara ve Moskova’nın pozisyonları çoğunlukla birbirlerine karşıttı.

Böyle bir atmosferde Türk müteahhitleri, müteşebbisleri ve tüccarlarının Rusya pazarına girmeleri, Türkiye ve Rusya arasındaki diplomatik, enerji, ticari, güvenlik ve istihbarat alanlarında işbirliğinin artması, uluslararası radikal dinci terör örgütleriyle mücadelede yüksek düzeyli mutabakat, Türk-Rus vatandaşları arasındaki evlilikler, Rusya’nın dış politikasında tarihi pozisyonlarının yanısıra ekonomik çıkarlarını öne çıkarması, dolayısıyla ikili ve bölgesel ekonomik mekanizmalara önem vermesi, bu işbirliğinin artmasında önemli rol oynadı. Kuşkusuz Ankara’nın da Rusya ile tarihi anlaşmazlıklarını, üçüncü ülkelerle sorunlarında Rusya’nın pozisyonunu, dış ve ekonomik politikalarında küresel stratejiler yerine kendi ulusal çıkarlarına özen göstermesi bu yakınlaşmaya ciddi katkı sağladı. Türkiye, Rusya’nın istikrarını bozacak herhangi bir uluslararası inisiyatiften özenle uzak durdu. Böylece Moskova ve Ankara arasındaki ekonomik çıkarlara dayalı ilişkiler giderek karşılıklı güven ilkesinden güç alarak gelişmeye başladı.

Ancak, Ankara’nın özellikle 2009-2010 yıllarından itibaren değişen dış politika tercihleri, Ortadoğu ve Afrika coğrafyasındaki rejim değişikliklerini desteklemesi, son olarak Suriye’de Esad rejimini devirmeye çalışan muhalefeti ve uluslararası güçleri desteklemesi Rusya’da büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Türkiye, Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlık ilanlarında, Kırım’ın Rusya’ya iltihakında kuzey komşusunu rahatsız edecek eylem ve söylemlerden ısrarla kaçınmıştı. Buna karşın Rusya’nın stratejik çıkarlarının olduğu Afrika ve Ortadoğu bölgesinde demokrasi adı altında Batı yanlısı rejimleri işbaşına getirme projesinde Türkiye’nin aktif rol oynaması Moskova’nın son on yılda olgunlaştırdığı güven duygusunu yeniden zedeledi. Rusya, 24 Kasım’da Türkiye-Suriye sınırında bir savaş uçağının Türkiye tarafından düşürülmesini sert bir şekilde kınadı. Sadece bununla yetinmeyip iki ülke arasında son 25 yılda geliştirilen ve son on yılda pekiştirilen bağları birer birer kesmeye başladı.

Sonuç

Türkiye’nin özellikle son beş yılda Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da uyguladığı politika içeride ve dışarıda farklı tepkiler alıyor. Türkiye’de dış politikayla ilgili çevreler barış, diyalog ve işbirliğine dayalı geleneksel politikaların ‘proaktif politika’ adı altında giderek güce dayalı niteliğe evrilmesinden kaygılanmaktalar. Bunun uzun vadede Türkiye’nin ulusal çıkarlarına zarar vereceği düşünülmekte.   Türkiye, modernleşme ve rasyonellik ilkelerine dayalı geleneksel dış politikasından uzaklaştıkça ihtiyatı elden bırakıyor. Böylece, içeride Türk toplumu daha derin çizgilerle ayrışırken, dışarıda da hasım sayısı gün geçtikçe daha da artıyor. Rusya ile yaşanan son gerginlik ise Türkiye’nin dış politikada yaşadığı sorunların hepsini geride bıraktı. Bu gerginlik, özellikle ekonomisi kırılgan olan Türkiye’yi daha fazla etkileyecekmiş gibi görünüyor. Türk karar vericilerin Rusya ile ilişkilerin mevcut durumunu bir kez daha gözden geçirmelerinde fayda görülmektedir. Türkiye ve Rusya’nın farklılaşan ulusal çıkarlarına ulaşmak için her türlü meşru aracı kullanmaları kabul edilebilir. Ancak ne ulusal çıkarlar ne de devletler arası ilişkiler kişisel husumet boyutuna indirgenmemelidir. Zira, devletler arasındaki ilişkilerde esas olan ulusal çıkarlardır ve anlaşmazlık yaşanılan herhangi bir ülke ile çıkarların gerektirdiği işbirliği yeniden kurulabilir. Kişiselleştirilen husumetlerin aşılarak yeniden işlerin yoluna koyulması ise bu kadar kolay olmamaktadır. Dolayısıyla siyasiler ülkelerinin ulusal çıkarları için gerektiğinde geri adım atabilmeli, gerginliği azaltmalı, medya aracılığıyla ve kamuoyunun gururunu okşayan mesajlar vermek yerine diplomatik yollardan doğrudan ve/veya saygın arabulucular üzerinden iletişim sürdürülmelidir.  Moskova ve Ankara arasında güvenin yeniden tesis edilmesinde öncelikle siyasi iradeye, ardından  sivil ve askeri bürokrasiye, uzman ve akademisyenlere, sivil toplum örgütlerine ve halklara önemli görevler düşmektedir.

 

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü internet sitesinde yer alan yazılar, sadece yazarlarının görüş ve değerlendirmelerini yansıtmakta olup, bunların sitemizde yayınlanması, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü tarafından tümüyle veya kısmen benimsendikleri veya ‘Enstitünün’ kurumsal görüşünü yansıttıkları şeklinde alınamaz.

Bu yazı 3158 defa okundu.
  • Yorumlar0
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı