Hoşgeldiniz; Bugün 15 Ekim 2018 Pazartesi
Milli Güvenlik ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi|04 Mayıs 2018 Cuma

Suriye Kaça Bölünüyor? Türkiye Suriye’de Niçin Kaybediyor?

Cahit Armağan Dilek tarafından yazıldı.

ABD Dışişleri sözcüsünün geçen haftaki açıklaması adeta yeni Suriye stratejisi gibi ve Türkiye açısından çok sıkıntılı gözükmektedir. Aslında yazılı açıklama son dönemdeki ABD’li yetkililerin açıklamalarının özünü anlatması açısından önemli. Bu yazılı açıklama Türk medyasında metnin tercümesinden satırlarla verildi ancak ABD’nin satırlarla neyi amaçladığı, senaryosunun ne olduğu üzerinde ne haber ne de yorum yapıldı. Bunun en büyük nedeni kuşkusuz Türkiye’nin seçim sürecine girip içine kapanmasıdır. Gelin metindeki ifadelerin perde arkasını anlamaya çalışalım.

Metinde YPG’nin ağırlığını oluşturduğu SDG'yi ortakları ve içinde Türkiye'nin de bulunduğu koalisyon ülkelerini işbirliği yaptıkları aktörler arasında sayıyor. Sonra eğer ortaklarımıza saldırı olursa ortaklarımızı koruyacağız diyor. ABD’nin ortakları korumaktan kastının YPG olduğu aşikar. Böylece Türkiye’nin YPG’ye yönelik Menbic ya da Fırat doğusundaki bir operasyonun önünü kesen bir ifade kullanıyor.

Açıklamada IŞİD'e mücadele bağlamında Türkiye, Lübnan, İsrail, Ürdün Irak sayılarak Suriye’ye komşu bu ülkelerin sınırlarını IŞİD'e karşı emniyetli hale getireceğiz deniyor. Bu Türkiye açısından şu demek; Türkiye-Suriye sınırını emniyetli hale getirmek için destek vereceğiz. Türkiye’nin de Suriye içinde harekat yapmasına gerek yok, ABD ile işbirliği yaparak sınırını IŞİD’e karşı emniyete almak için uğraşsın, IŞİD’e odaklansın, Suriye’den gelecek başka tehdit yok. ABD'nin Türkiye'ye biçtiği rol bu, yani sınırını IŞID'e karşı koru, başka bir tehdit yok, PYD/YPG’den falan bahsetme. ABD Türk hükümetini bu konuda etmek üzere alt yapısını da hazırlamış gözüküyor. Gazeteci Müyesser Yıldız’ın yazdığı ancak seçim nedeniyle gündeme gelemeyen bir değişiklik buna işaret ediyor. Buna göre CIA İnternet sayfasındaki ülke dosyalarında Türkiye, Irak, İran ve Suriye bölümlerinde terörizm başlığı altında PKK’ya ilişkin çok ilginç değişikler yapıldı.  Suriye bölümünde daha önce PYD/YPG PKK terör örgütünün Suriye kolu olarak gösterilirken yeni düzenlemede artık PYD ve YPG’den bahsedilmiyor, terörizm kısmından çıkarılmış durumda. Yani yarın Türkiye, Suriye kuzeyinde PYD/YPG tehdidi var operasyon yapacağız dediğinde Amerikalı muhatapları bizim istihbaratımıza göre orada öyle bir örgüt yok demeye hazırlanıyor. Seçim süreci sonunda Türkiye’nin karşılaşacağı manzaralardan biri bu olacaktır. Bugünlerde bu gelişmelere ses çıkarmayan hükümetin u gelişmeleri kabullendiği izlenimi kuvvetlenmektedir.

Yazılı açıklamanın son paragrafında Suriye'deki tüm azınlıkları (tüm Suriyeler demiş ve etnik/dini grupları sayarken sadece Esad'ı saymamış(!)) onurlandıracak bir siyasi çözüm sağlayacağız deniliyor Bu da etnik/mezhepsel temelli özerk bölgelerin yani Suriye’nin bölünmesinin öngörüldüğünün habercisi. Bunun yanında metinde referans verdiği Cenevre görüşmelerine her grubun katılacağının sağlanacağının da ifadesidir.

Açıklama metninde yer alan “Suriye’de IŞİD’ten özgürleştirilmiş alanları istikrar kavuşturmak için bölgesel ortaklarımızdan ve müttefiklerimizden kuvvet, materyal ve kaynak bağlamında adil katkı verilmesini isteyeceğiz” cümlesinden kasıt şudur: Körfez’deki Arap ülkelerinden (Suudi Arabistan, Katar, BAE, Mısır gibi)  ve müttefiklerimizden (Fransa, İngiltere gibi) asker, malzeme ve ekonomik katkı sağlamak üzere ta 2015’lerden buyana hayata geçirmeye çalıştığı proje yeniden sahneye konulmuştur. Yani Suriye’de özellikle Deyrezzor-Rakka bölgesinde konuşlanmak üzere bir Sünni Arap gücünü getirmek, bunların SDG içindeki Arap aşiret güçleriyle birlikte hareket etmesini sağlayarak Suriye-Irak sınırını kontrol altına alıp Şam ile Bağdat arasındaki fiziki irtibatı kesecek ve doğu/güney sınır boyu bölgesinde bir Sünni bölge oluşturmak üzere harekete geçildiği ilan edilmiş oluyor.

Çünkü benzer şekilde Arap gücünün Tanf bölgesinde de konuşlanması söz konusudur. Böylece zaten ABD kontrolündeki Tanf bölgesinin daha da takviye edilmesiyle Bağdat ile Şam arasındaki doğrudan ulaşım sağlayan hattın da kesilmesi sağlanmış olacaktır. Belki daha da önemlisi, Bağdat-Şam irtibatının kesilmesiyle aslında Tahran-Şam karadan fiziki irtibatının kesilerek Suriye’deki İran etkinliğini azaltmak ve mümkünse sonlandırmak, böylece İsrail’in güvenliği de sağlanmış olacaktır. Söz konusu ülkelerden ABD planına yönelik olumlu değerlendirmeler bunu teyit etmektedir.

Trump’ın Suriye’den askerimizi çekmek istiyorum diğer aktörler de sorumluluğu üstlensin açıklaması Suriye’deki 2 bin askerin maliyetini karşılayamadığından değil tam da bunun yani Suriye’ye Batılı ve bölge ülkelerini (Arap güc) getirmek içindir. Böylece ABD Suriye’deki yalnızlılığını ortadan kaldırıp bir ittifak oluşturmuş oluşturarak hem Rusya hem de Türkiye’nin karşısına  daha fazla aktör/muhatap çıkararak üzerindeki baskıyı hafifletiyor, Suriye’de olup biteceklere ortak ediyor. Yoksa dünya genelinde 130 ülkede 80 binden fazla askeri bulunan ABD’nin Suriye’de 2 bin askerinin masraflarını karşılayamaması hiç de inandırıcı değildir.

Açıklamada ayrıca Trump’ın Macron'la yaptığı görüşmede belirttiği “Suriye'de kalıcı ve güçlü ayak izimizi bırakacağız” sözü tekrar ifade ediliyor. ABD/Batı’nın Suriye’de bırakacağı kalıcı ve güçlü iz Fırat’ın Suriye’yi fiilen ikiye bölmüş olmasından daha da fazlası olacak şekilde açıklama metninde sayılan azınlıklar için özerk bölgelerin oluşturulmasından başka bir şey değildir.  Yani Suriye’nin PKK bölgesi, en az üç Sünni bölge ( 1) Deyrezzor-Rakka bölgesinde, 2) Cerablus-İdlib bölgesinde, 3) İsrail-Ürdün sınır bölgesinde 4) Orta Suriye’de), Suriye batısında Esad yönetimi kontrolünde bölge olmak üzere 5 veya 6’ya bölünmesi senaryosu hayata geçirilmeye başlanmış durumdadır.

ABD hem Türkiye dahil Suriye’ye komşu ülkelerin sınır güvenliğinin sağlanması, hem IŞİD’ten kurtarılan bölgelerde özerk yönetimler inşa ederken bu bölgelerdeki istikrar ve yeniden imar faaliyetlerini yürütmek getirilecek Arap gücünün yanında Suriye kuzeyinde bütün bu faaliyetleri koordine etmek ve desteklemek üzere NATO’nun rol almasını isteyecektir. Çünkü NATO IŞİD karşıtı koalisyonun 75 üyesinden biridir ve böyle bir görev alması NATO’nun daha önceki yıllarda değişik çatışma bölgelerinde yapığı görevlerden biridir, bu konuya yabancı değildir, eğitimli, donanımlı, tecrübelidir. ABD planında Türkiye-Suriye sınırının güvenliğinin sağlanmasında da NATO güçlerinin rol alması büyük olasılıktır.

Diğer taraftan ABD Savunma Bakanı Mattis’in ABD Dışişleri sözcüsünden önce yaptığı “Suriye’de barışı sağlamadan, diplomatlar masada zafer kazanmadan Suriye’den çekilmeyeceğiz” açıklaması da dikkate alındığında ABD adeta “dediğimiz oluncaya kadar Suriye’deyiz ve bizim bulunduğumuz yerlere de kimsenin müdahale etme sine izin vermeyiz” stratejisini hayata geçirmek üzere harekete geçmiş durumdalar. Rus Dışişleri Bakanı Lavrov’un Suriye bağlamındaki her açıklaması da yukarıda tespit ve öngörüleri teyit eder niteliktedir.

Türkiye ise 25 Haziran sabahı seçimden uyandığında avuçlarının içinden kaçırdığı, zemin kaybettiği ve dışlandığı bir Suriye resmiyle uyanacak gibi gözüküyor.  

Peki Türk hükümet bunu bilmiyor mu? Büyük olasılıkla biliyor ve erken seçim kararı alınırken de hem dışarıda yakın çevremizdeki (Suriye haricinde yazı konusu dışında olduğu için bahsedilmeyen Kıbrıs, Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz’deki gelişmeleri de ayrı tutamayız) gelişmeler hem de içeride olumsuz gelişmeler etkili oldu.

İçerde herkesin bildiği ve yaşadığı ekonomik, güvenlik, ifade özgürlüğü vs her türlü alanda yaşanan sıkıntılarla yönetilemeyen bir ülke fotoğrafı var. Şartlar daha da kötüleşmeden seçim yapıp iktidarının süresini uzatmak isteyen iktidar erken seçimi kendi gelecekleri açısından hayati gördü. İç politikadaki bu sıkışıklıkları, açmazları bilen dış aktörler de Türkiye’nin dış politikada adım atamayacağının farkında olarak özellikle bölgeyi dizayna yönelik senaryolarında yeni bir safhaya geçişi sürecini Türkiye’deki gelişmelerle eş zamanlı hale getirdiler.

Bu nedenle dış aktörler hükümeti erken seçim için teşvik etmiştir dersek hiç de abartı etmiş olmayız. Dış aktörlerin özellikle ABD’nin erken seçime yönelik sözde teşviki yaparken kuşkusuz ABD’deki davalar üzerinden şantajlar yapmış olması büyük olasılıktır. Çünkü seçime odaklanıp içeriye gömülecek bir Türkiye sınırlarının dışında olanlarla ilgilenemeyecektir. Nitekim daha erken seçim kararıyla birlikte bunun böyle olduğu, dış politikanın mesela en çok konuşulan konusu olan Afrin’in, Tel Rıfat’ın, Menbic’in gündemden düştüğünü, tek kelime edilmediğini görüyoruz. Bu da iç politikadaki sıkışıkla dış politikadaki egemen aktörlerin baskıları erken seçim kararında etkili olduğu savını destekler mahiyettedir.

Türkiye bir şekilde erken seçime gidiyor ama seçim nedeniyle içeriye gömülecek ve sınırlarının dışını umursamayacak Türkiye,  yeni bir aşamaya geçen Suriye’de devre dışı kalacağı gibi hemen güneyinde bölünen bir Suriye ile ve hatta Fırat’tan Hatay’a Suriye’nin kuzey batısında Türkiye’ye sıçratılmak üzere konuşlandırılan selefi cihatçı terör kuşağıyla karşı karşıya kalacaktır. Böylece Türkiye,  ABD’nin yeni planında YPG Türkiye açısından düşman olmaktan sözde çıkarılmış, PKK ile yeniden masaya oturtulmuş, yeni düşmanı El Nusra terör örgütü olmuş ve Fırat batısındaki yapıyı kabullenmiş olacak bir pozisyona sürüklenmektedir. Bu da Türkiye’nin kaybetmesidir. Beşe ya da altıya bölünmesi projesine tabi tutulan bir Suriye Türkiye’nin bekasına büyük tehdit oluşturacaktır.

Bu tehlikeli resim ortadayken seçimi kazanmak adına iç politik kaygılarla bu konularla ilgilenmemek, görmezden gelmek, üstünü örtmek, gündeme getirtmemek, pazarlık konusu yapmak kabul edilmez. Böyle büyük bir bedeli ödetmeye ve yaşatmaya kimsenin hakkı yoktur. Seçim kazanmak uğruna ülke kaybedilmez. Bu nedenle mevcut iktidarın sorumluluğu mutlaktır.

Bu yazı 4305 defa okundu.
  • Yorumlar0
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı