Hoşgeldiniz; Bugün 24 Nisan 2017 Pazartesi
Milli Güvenlik ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi|30 Temmuz 2016 Cumartesi

Evet FETÖ’yü Mutlaka Yok Edelim Ama TSK’ya Kıymayalım!

Cahit Armağan Dilek tarafından yazıldı.

15 Temmuz FETÖCÜ terörist darbe girişimin hemen sonrasında yazdığımız yazılarda ve katıldığımız TV programlarında şunları söylemiştik;

– 15 Temmuz önceki yıllardaki kumpaslar sürecinin ikinci safhası olduğunu ve onu tamamlamak üzere uygulamaya sokulduğunu görmeliyiz.

– Her ikisinde de Türkiye’nin ağırlık merkezi TSK hedef alınmıştır. Ağırlık merkezini yok ettiğiniz ya da etkisiz hale getirip belini kırdığınızda ana hedefi ya da ana kütleyi (ki burada Türkiye) etkisiz hale getirmek mümkün olacaktır.

– 15 Temmuz gecesinde yaşananlar darbe girişiminin bir Etki Odaklı Harekat olarak planlandığını, bu bağlamda darbe girişiminin arkasındaki esas güçlerin darbenin başarısız olmasını, yaratılacak etkiyle sonuç almayı ana hareket tarzı olarak benimsediklerini öne çıkarmaktadır.

Bu kapsamada;

– Türkiye’de muhtelif alanlarda anayasal yasal değişikliklerin yapılmasını zorlamak,

– Türkiye’deki bölünmeleri hızlandırmak,

– Türkiye’yi içinde bulunduğu Batı ittifakının taşeronu haline getirmek,

– Jandarma dahil TSK’nın etkisiz hale gelmesi ülke içinde gittikçe artma meylinde olan terör sarmalına karşı mücadelede başarısız olmasını ve ülkenin bir savaşa sürüklenmesinin önünü açmak,

– Türkiye’nin en başta gelen milli gücü TSK’yı Türkiye’nin dış politikasını destekleyemez duruma sokmak, böylece sınırlarının hemen dışında aleyhimize gelişmelere müdahale edemez konuma sokmak,

– Sadece ülke içinde değil TSK içinde de bölünmeler yaratmak, ayrıca TSK ile Polis’i düşman taraflar olarak konumlandırmak, istihbarat teşkilatının güvenirliğini sıfırlamaktır.

Jandarma ve Sahil Güvenlik’in İçişleri Bakanlığı’na bağlanması

İşte 15 Temmuz darbe girişiminin yarattığı bu etkilerle TSK’nın bir daha darbe yapamaz hale getirilmesi fikrini en üst sıraya çıkartırmış, bu kapsamda darbeye ortam hazırlayan gerçek sebepler araştırılmadan TSK’nın bağlantılarının, yapısının, görevlerinin değiştirilmesi tek çözüm olarak kabullenilmiş, uygulamaya geçilmiştir.

Nitekim FETÖ ile mücadele bağlamında Jandarma ve Sahil Güvenlik tam olarak İçişlerine bağlandı. Bu teşkilatları doğrudan İçişleri Bakanlığına bağlayarak FETÖ’nün TSK’ya sızmasının ve etkisinin önleneceği, FETÖ ile mücadele edileceği hesap ediliyorsa da gerçek sebebin bu olup olmadığı bilinmediğinden doğru sonuç almak mümkün olmayacak gözükmemektedir. Çünkü halihazırda İçişleri Bakanlığı emrindeki Polis’ten atılanların sayısı ortada, MEB’deki öğretmenlerin sayısı ortada, Sağlık Bakanlığındaki doktorların, Adalet Bakanlığındaki savcıların hakimlerin sayısı ortada. Yani Bakanlık bağlısı olmak sorunu çözmüyor. Dolayısıyla Jandarma ve Sahil Güvenliği tam olarak İçişleri Bakanlığına bağlamak sorunu çözmeyecektir.  Zaten Jandarmanın İçişlerine bağlanması 15 Temmuz’da gündeme gelmiş bir konu da değildir. Bu konunun uzun yıllar öncesinden buyana zaten Hükümetin gündeminde olduğunu düşündüğümüzde işin başka yönlere kayabileceğini ve FETÖ ile mücadeleden beklenen sonucun alınamayacağı kaygısını ifade etmekte fayda var.

 

Yapılan KHK bağlantı değişikliğiyle Jandarma artık askeri bir kuvvet değil silahlı genel kolluk kuvvetidir. Sahil Güvenlik de aynı şekilde. Bunların askeri kimliği olmadığı söyleniyor ama askeri rütbeler kullanmaya devam edileceği anlaşılıyor. Görev yapan personele subay veya astsubay, general amiral demeye devam ediliyor.  Askeri olmayan bu kuvvetlere er tertiplemeye devam edilecek mi? Subay ve astsubay kaynakları olarak yine TSK’nın okulları mı kullanılacak? KHK de bunlar yazılmamış. KHK’ye göre İçişleri Bakanı Jandarma Sahil Güvenlik Emniyet personelini birbirleri içinde görevlendirebilecek yani karma karışık bir yapı bizi bekliyor. Jandarmanın silah ve teçhizatları Polise devredilebilecek. Böylece Polisin ağır silahları olacak. Polis bu ağır silahları şehir içinde nerede kullanacak? Bu düzenlemelerle Jandarma ve SG kimliği, yapısı, görevi, kapsamı, kültürü karmaşık, karışık birimlere dönüşmüştür. Özellikle Jandarmanın askeri kültürünün ortadan kalkması TSK’nın desteklenmesinde, ülkenin bekasının sağlanmasında ve güncel olarak terörle mücadelede büyük sıkıntılar yaratacaktır.

 

TSK’nın konumu ne olacak?

Bir diğer darbe önleme tedbiri de TSK üzerinden uygulanmaya çalışılıyor. O da Genelkurmay ve Kuvvet Komutanlıklarının nereye nasıl bağlanacağı konusu. Nitekim CB Erdoğan “MİT ve Genelkurmay Başkanlığı Cumhurbaşkanlığı’na, Kuvvet komutanlıkları ise Milli Savunma Bakanlığı’na bağlansın istiyoruz” dedi. Jandarma ve Sahil Güvenlik’in İçişleri Bakanlığı’na tam olarak bağlanmasından sonra gelen bu tür önerileri ve alınacak kararlar konusunda çok daha dikkatli olmak gerekiyor. Özellikle yukarıda Jandarmanın konumunu açıkladıktan sonra daha dikkatli olmak gerekiyor. Bir ordu düşünün en tepe noktasını ayırmış başka bir makama, geri kalan gövdesini başka bir makama bağlamışsınız. Böyle bir teşkilatlanma bırakın askeri bir yapıda sivil bir yapıda bile olmaz. Bu durumu tarif et deseniz başı koparılmış gibi ortalıkta dolaşan tavuk gibi derim.

Bu durum emir komuta birliğini, zincirini koparmak demektir. Yani harp prensiplerinden biri olan emir-komuta birliğinin yok sayılmasıdır. Yine, Jandarma ve SG’yi de birlikte ele aldığımızda CB’nın önerdiği şekilde yapılacak bir değişiklikle Ordu’nun organizasyon ve teşkilat yapısı harp prensiplerinden biri olan “Sadelik”i de ihlal edecek, karmaşık bir yapı ortaya çıkacaktır. Bu durum TSK bünyesinde diğer Harp prensiplerinin de peşpeşe etkisiz hale gelmesi demektir. Harp prensiplerinden biri de Moral’dir. Kumpas davalarıyla başlayan süreç ile birlikte son 15 Temmuz darbe girişimi TSK’nın moralini zaten alt üst etmiştir. Bu çok kısa özetin anlamı şudur. İktidarın öngördüğü yeni TSK yapılanması bu haliyle gerçekleşirse TSK’nın harp prensiplerinden tamamen uzaklaşması haline dönüşecektir. TSK bir daha darbe yapamaz hale getirilsin diye yapılan düzenlemeler TSK’yı savaşamaz hale getirecektir. Bu da 15 Temmuz darbe girişiminin neden başarısızlık üzerine kurulup etki odaklı harekat olarak icra edildiğini göstermektedir. TSK üzerindeki bu tür hesapsız, uzun vadeli öngörülerden yoksun kararlardan uzak durulmalıdır. Çünkü 15 Temmuz tam da bu tür kararlar alınmasına zorlamak için yapılmıştır.

Bu yazıda sadece TSK kime nasıl bağlanacak konusunu ana hatlarıyla ele aldık. Askeri Liseler ve Harp Okullarının konumu da TSK’nın gücü açısında çok önemli. Harp Okullarını ve hatta Harp Akademilerini bile kapatacak kadar uçuk fikirlerin ortalıkta dolaştığını görüyoruz. Dediğimiz gibi 15 Temmuz’un etki odaklı harekat uygulaması maalesef bu uçuk fikirlerin benimsenmesi tehlikesini içermektedir. Bu uçuk fikirler benimsenirse TSK’nın sonu hazırlanmış olunur.

 

Daha önce de söyledik. Bu tür önemli kararlar sadece iktidarın siyasi öncelikleri ve dar bir bürokrasi kadrosuyla verilecek kararlar değildir. Konunun uzmanı sivil ve askeri (emekliler dahil) uzmanların katılımıyla çalıştay ve arama konferanslarıyla bu sorun incelenmelidir. Ani reaksiyonel kararlardan uygulamalardan sakınılmalıdır.

 

TSK’yı kıymayalım!

İşte bütün tespitlerden sonra şunu hatırlamakta fayda var. Kendi ordusu ve kendi güvenlik güçleriyle karşılaştığı tehditlerle mücadele edemeyen ülkelerin (Afganistan, Irak ve Suriye örneği) dış güçlerden yardım istemek zorunda kalacağı unutulmasın. Böyle bir durumda Türkiye’nin müracaat edeceği yer mevcut konjonktürde, mevcut güvenlik ittifakları yapısı içinde ABD-NATO’dur. ABD-NATO’nun 15 Temmuz darbe girişimindeki yaklaşımları ise hiç de iç açıcı değildir. ABD Merkez Kuvvetler Komutanının ve ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Clapper’ın darbecileri müttefikleri ya da Türkiye’deki muhatapları olarak nitelemeleri çok düşündürücüdür. Her iki açıklamadan anlaşılan şu ki ABD Türkiye ile ilişkilerinde kurumsal değil kişisel ilişkiler üzerinden planlarını yürütmeye çalışmış. Bu ikili ilişkiler açısından çok tehlikelidir. Ayrıca İngiliz gazetelerinde çıkan haberlerde İngiltere’nin Türkiye’de ikinci bir darbe girişimi ve iç savaş beklentisiyle Türkiye’deki vatandaşlarını tahliye maksadıyla büyük bir tahliye-işgal operasyonu planladığı haberlerine de bu bağlamda dikkat çekmek gerekir. Bütün bunlar ortadayken, Türkiye’nin içine düşeceği bir güvenlik-savunma tehdidine karşı ABD-NATO kanadından gelecek desteğin yardımın neye yarayacağı, neye hizmet edeceği şüphelidir.

Bugünlerde Batı medyasında TSK bölük pörçük duruma geldi, zayıfladı yorumları yapılmaktadır. Maalesef bu değerlendirmeler belli oranda doğrudur. 15 Temmuz FETÖCÜ terörist darbe girişimi yarattığı etkiyle ve sonuçlarıyla TSK’yı hedef almıştır. İşte yukarıda özetlediğimiz bütün bu tespit, öngörü ve önerileri dikkate alarak FETÖ en küçük izi kalamayacak şekilde başta TSK olmak üzere tüm kurumlardan silinmeli, yok edilmelidir. Ancak hedefin TSK’nın belinini kırılarak aslında Türkiye’nin diz çöktürülmesi olduğu farkında olarak TSK’nın zayıflatılmasına, etkisizleştirilmesine, savaşmaz hale getirilmesine strateji ve harp prensiplerinin aksine yapılanmalar içine sokulmasına izin verilmemelidir. Yani TSK’ya kıyılmamalıdır, TSK’ya kıymak Türkiye’yi her türlü iç ve tehdide yem etmek anlamına gelir. Dış politikasının arkasında askeri güç desteği olmayan Türkiye’nin sınırlarının hemen dışındaki dış politika konularında söz sahibi olamaması, sonuç alamaması demektir. Bunun için de TSK’yı bir milli ordu kimliğinden uzaklaştıracak askeri kimliğini zedeleyecek, geçmişinden koparacak, kendi içinde güveni zedeleyecek, harp prensiplerinden uzaklaştıracak, ordu-millet bağını kesecek, askere karşı polisi öne çıkaracak yaklaşımlardan, uygulamalardan, kararlardan uzak durulmalıdır. Dolayısıyla, evet FETÖ’yü mutlaka yok edelim ama TSK’ya kıymayalım…

Bu yazı 3495 defa okundu.
  • Yorumlar3
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı