Hoşgeldiniz; Bugün 22 Şubat 2017 Çarşamba
Milli Güvenlik ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi|28 Temmuz 2016 Perşembe

Kesnizani Tarikatı: Irak’ın FETÖ’sü

Ümit Özdağ tarafından yazıldı.

(Irak siyasetinde ve ordusunda önemli roller oynayan Kesnizani Tarikatı acaba Türkiye’de FETÖ tarafından yapılmak istenen darbenin anlaşılması için bir araç olabilir mi? 25.02.2015 tarihinde www.21yyte.org’da yayınlanan bu makale 15 Temmuz 2016 sonrasında Türkiye’deki gelişmeleri anlamak açısından çok önemli olabilir. Bundan dolayı Kesnizani tarikatını tekrar gündeme getirmeyi uygun gördük.)

Türkiye’de tarikat-cemaat-siyaset tartışmaları devam ederken aslında bu görünümün sadece Türkiye ile sınırlı olmadığını anlaşılmaktadır. Bunlardan biri olan Irak’taki Kesnizani tarikatı çok ilgi çekicidir. Kesnizani tarikatı Kadiriliğin bir kolu olarak gelişmesine rağmen daha sonra büyük bir dönüşüm geçirerek Kadirilikten kopmuştur. Süleymaniye’de Şeyh Abdülkerim Kesnizani tarafından kurulan tarikattaki dönüşüm oğlu Muhammed Kesnizani’nin ölen babasının yerine geçmesi ile gerçekleşmiştir.

 Bağdat İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi mezunu olan Muhammed Kesnizani, tarikat şeyhliğini üstlendikten sonra Kesnizani tarikatı gerek hahamlardan alınan derslerle Yahudi-Kabala geleneğini, gerek ise Cerrahi tarikatının müritlerinin kılıç, şiş vs. şeyleri vücutlarına batırmalarını içeren törenlerini Kesnizani tarikatının bünyesine almıştır. Kesnizani tarikatı Saddam Hüseyin döneminde usul usul çok etkili bir şekilde Irak devlet sistematiğine sızmıştır.  Özellikle Saddam Hüseyin’e yakın istihbarat ve ordu istihbaratına sızdığı anlaşılmaktadır. Tarikatın bu aşamada CIA ve MOSSAD ile ilişki kurduğu ileri sürülmektedir. Saddam Hüseyin 2003 başında ordusu ve istihbaratına yapılan bu sızmayı anlamış ise de çok geç kalmıştır.

Aksiyon dergisinin kurucu isimlerinden olan gazeteci Ahmet Dinç’in (Halen Akşam gazetesinde yazıyor) Irak savaşını anlattığı “Babil’de Amerikan Tangosu-Saddam’ı Deviren Güdümlü Tarikat Kesnizani” adlı Selis Kitaplar adlı yayınevinin 2004’de yayınladığı kitabının 16-40. Sayfalarında Kesnizani tarikatı ve ABD-Irak savaşında Irak Ordusu’nun çözülmesine katkıda bulunduğu konusunda bilgi vermektedir. Neden ise bu çok ilginç ve önemli kitap sadece bir baskı yapmış ve bir daha basılmamıştır. Benim de bu tarikat ile ilk karşılaşmam Ahmet Dinç’in kitabını okuyunca oldu.

Kesnizani tarikatı ile ikinci karşılaşmam “Telafer-Bir Türkmen Kentinin Amerikan Ordusu ve Peşmergeler ile Savaşı” adı ile ilgili kitabımı yazarken oldu. Kesnizani tarikatının Telafer’deki ilk faaliyetleri 1960’lı yılların sonunda Telafer’in 2 kilometre kuzeyinde olan Faka köyünde kurulan tekkede başlamıştır. 1970’lerde Telafer’de Hasanköy semtinde Abdülkerim Kesnizani’nin Telafer halifesi olarak atanan Dennun Haydar adlı Telaferli bir tekke açmıştır. Özellikle yaşlıların katıldığı tekkeye 1970’lerde genç bir fizik öğrencisi olan Fazıl Karabaşta katılmıştır. 1978’de babası Abdülkerim’in yerine geçen Muhammed Kesnizani, Dennun Haydar’ı tarikattan kovmuştur. Bu aşamada Muhammed Kesnizani, Efendievi aşireti ağası olan Abdulaziz Efendiye ve Fadıl Karabaş’a Telafer’de halifeliğini vermiştir.

Tekkesini Hasanköy semtinde El Nahva caddesinde ki evinde kuran Abdulaziz Efendi Telafer’de orta ve yaşlı nesillere hitap ederken, 7 Nisan semtinde Cadde başında tekke kuran Fadıl Karabaş ise genç nesillere yönelmiştir. Bu aşamada Abdulaziz Efendi’nin 30, Fazıl Karabaş’ın ise 60 civarında müridi vardır. 1986’da tarikatın Musul-Telafer genel halifesi Hacı Ahmet Peygamberli adlı zat olurken, tarikat Hasanköy El Nahva Caddesinde büyük bir tekke inşa etmiştir. 1986’dan 1990’a kadar tarikat Telafer’de gelişmiştir. Ancak tarikatın zeminini en alt sınıfların mensupları oluşturmaktadır.

1990’lı yıllarda tarikat içinde çıkan ihtilaflardan dolayı Telafer'de çözülmeye geçmiştir. Abdülaziz Efendi tarikattan ayrılmış,   Hacı Ahmet Peygamberli ise Şeyh Muhammed Kesnizani tarafından 1993’de tarikattan kovulmuştur. 1993’de Ali Şaban adlı ailesi Musul’dan Telafer’e göçen ve bir aşiret ile bağı olmayan bir zat Kesnizani tarikatının Telafer’de halifesi olmuştur. 1995’de Fadıl Karabaş da tarikatı terk etmiştir. Böylece 2003 senesine girildiğinde Kesnizani tarikatı, Ali Şaban ve etrafındaki 15 gençten oluşmaktadır.

2002 senesi sonunda Kesnizani tarikatının Telafer temsilcisi Ali Şaban bir pikap satın almış ve silah satın alarak toplamaya başlamıştır. Ali Şaban bu faaliyetlerini yaklaşan Amerikan işgaline karşı direniş ile izah etmiştir. Ancak, Kesnizani tarikatına karşı 2003 başında Bağdat’ta tutuklamalar başlayınca Ali Şaban da ortadan kaybolmuştur. Ali Şaban, Nisan 2003’de, elinde Amerikan istihbaratının dağıttığı bir uydu telefon Telafer’e dönmüştür. Ali Şaban, Süleymaniye’de savaş öncesinde istihbarat kursları gördüğünü ve Amerikan Ordusuna yardımcı olduklarını anlatmıştır.

Kısa bir süre sonra Ali Şaban Şeyh Muhammed Kesnizani tarafından kurulan “Tecemmu El Vahde El Vataniye” adlı partinin Telafer temsilcisi olmuştur. Ancak tarikat halifeliği ile parti temsilciliğinin uzlaşmayacağı konusunda tarikat içinde tartışma çıkınca Ali Ferhatlı adlı Irak Ordusu’nda füze bataryası komutanı olan emekli bir albay Tecemmu El Vahde El Vataniye’nin Telafer temsilcisi olurken, Ali Şaban tarikat halifeliği görevinde kalmıştır.

Ancak Ali Ferhatlı iki ay sonra Tecemmu El Vahde El Vataniye’nin Musul temsilciliğine atanmıştır. Yerine ise tarikat ve parti ile ilgisi olmayan ancak Ali Ferhatlı gibi Irak Ordusu’nda füze bataryası komutanı olan emekli bir albay olan Muhammed Reşit’i getirmiştir.

Kesnizani tarikatının Amerikan işgalinin ilk günlerinde Telafer’deki en önemli hedefi Irak Türkmen Cephesi olmuştur. Irak Türkmen Cephesine sızmaya çalışan Kesnizani tarikatı taraftarları,  özellikle Türkiye’den Telafer’e dönen Irak Türkmen Cephesi mensubu Türkmenlere karşı karalama kampanyası başlatmıştır. Kesnizani tarikatı, bu Türkmenlerle ilgili olarak, Barzani’ye “Bunlar MİT’in adamı” duyurusunda bulunurken, Telafer’de de bu insanlarla ilgili olarak “İsrail ajanı” suçlaması yapmıştır. Kesnizani tarikatının 2014’de özellikle Kerkük’te etkin olduğunu görüyoruz.  Cemal Şen ile Irak Milli Türkmen Partisi’nden birlikte çalışıyorlar. Ancak Kesnizani tarikatı ile ilgili sürekli bilgi akışı sağlamak çok zor oluyor. Bundan dolayı bu tarikat ile ilgili yeni bilgiler elde etmek çok zor oluyor. Ancak burada ekte okuyucunun ulaşma imkanı olmadığı Ahmet Dinç’in “Babil’de Amerikan Tangosu-Saddam’ı Deviren Amerikan Tangosu” adlı kitabının 16-40 sayfaları arasını aktararak, Kesnizani tarikatının kuruluşundan 2004’e kadar olan gelişmesini okuma imkanı vermek istiyorum.

 

Saddam’ı Deviren Güdümlü Tarikat: Kesnizani

 

İhtilaller bile yıkamadı fakat bir tarikat çıktı ve…

BABİL diyarında iktidarı elinde tutanlara karşı ihtilaller hazırlamak, suikastlar, muhtelif tertipler düzenlemek bin yılların değişmeyen geleneğiydi. Saddam zamanında da bu gelenek değişmemiş. Ona karşı birçok suikast ve devrime teşebbüs olmuş, ancak acımasız diktatör 33 yıllık iktidarı boyunca bunların hepsini atlatıp, faillerini de kanla bastırmayı başarmıştı. Fakat Saddam’ın çevresinde 1990’lı yıllardan itibaren başlayan ve 2000’lere girildiğinde hızlanan, öylesine beklemediği ve alışmadığı bir ağ örülmeye başlanmıştı ki…

Irak’ta birçok çarpıcı gerçekle karşılaşmıştık. Ancak bunların hiçbiri bizi, etrafında adeta bir efsane örülmüş, hakkında ne kadar çok şey bilinirse bilinsin daima flu bir perdenin arkasında duran gizemli Kesnizani tarikatı hakkında anlatılanlar etkilememiş, ilgilendirmemişti. Aslında Saddam gibi tarihe geçen bir diktatörün, Mezopotamya gibi gizemli, her köşesi mistisizm dolu bir diyarda bu havadan pay almaması biraz zor oldu. Saddam’ın 10 Nisan’da ‘’sır olmasıyla’’ birlikte işsiz kalan El Muhaberat’ın elemanları, subaylar ve askerler başta Bağdat olmak üzere Irak’ın büyük şehirlerinde işportacılık, taksicilik gibi işler yapmaya başlamış, bir anda düşen toplumsal statülerinin getirdiği şoku yaşıyorlardı.

Sadece Bağdat’ta işportacılık ve taksicilik yapan 70 bin eski asker ve istihbaratçı vardı. Bir bölümü ise özellikle Türkmen asker ve istihbaratçılar Telafer,  Kerkük,  Musul ve çevre yörelerde bulunan evlerine geri dönmeyi, işsizliğin ‘’tadını’’ çıkarmayı tercih etmişlerdi. Biraz samimiyet kurduğunuzda, içine düştüğü ezikliğinde etkisiyle, aslında büyük adamlar olduklarını ve birçok şey bildiklerini söyleyerek mukaddimeyi yaptıktan sonra anlatmaya başlıyorlardı.

Artık kaybedecek bir ve devlet görevi kaygıları kalmadığından yaşadıkları, şahit oldukları hemen her şeyi ifşa ediyorlardı. Anlattıkları birçok çarpıca Irak gerçeğinden (veya iddiadan) biri de, adını ilk kez orada duyduğumuz Kesnizani tarikatı ve bu tarikatın Saddam’ı nasıl ‘’devirdiği’’ ile ilgiliydi.

Kadiri tarikatının bir koluydu…

Bir bakıma, Saddam’ın kader örgüleri, iktidara tek başına geldiği 1970’lerin bidayetinden itibaren örülmeye/ dizilmeye başlanmıştı. Hem kan ve şiddet üzerine kurduğu diktatörlük düzeni, hem de onun sonunu getirecek organizasyon aynı anda sürmüştü. Saddam’ın en yakınındakileri kendine ‘’mürit’’ yapan bu tarikat, diktatörün her hareketini ve işini an be an tarikat şeyhinin oğlu Nehru’ya ulaştırmış, oradan da bilgiler MOSSAD ve CIA’ ya akmıştı...

Kesnizani tarikatı, aslında vaktiyle Kadiri tarikatının bir kolu idi. Kesnizani, Süleymaniye civarında bir Kürt aşiretiydi. Aşiretin lideri olan kişi aynı zamanda Kadiri’nin bu kolunun da başında bulunuyor, halife statüsü taşıyordu. Kürt kökenli Şeyh Abdülkerim Kesnizani Kadiri şeyhinden el almış mütevazı ve tekke halife/şeyhi olarak Süleymaniye civarındaki üssünde son nefesini verince, yerine oğlu Muhammed geçmişti. Kadiri tarikatının bir kolu olan Kesnizani tekkesinin ve beklide Irak’ın kaderi posttaki işte bu değişiklikten sonra başlamıştı. Tıpkı yakın bir bölgede, Erdebil’de yüzyıllar önce Safevi tarikatının başında Şeyh/Şah Cüneyt’in geçmesiyle, müritlerin tesbihi bırakıp, rahlenin başından kalkıp kılıç ve kalkan tutmaya başlamaları gibi.

Safeviler’den Kesnizanilere…

Kesnizani tarikatını, Safevi devletini kuran ünlü Safeviyye tarikatına benzetmek mümkündü. Nakşibendi Tarikatı’nın Erdebil kolu olan, Şeyh Safiyüddin Erdebili tarafından kurulan ve Şeyh/Şah Cüneyt’e gelene kadar ehli sünnet bir çizgide bulunan bu tarikat İran, Osmanlı, Ortadoğu hatta dünya tarihini değiştirecek etki yapmıştı.

Temel dış politikasını ‘’batının fethi’’ üzerine kurmuş olan Osmanlı, Fatih’in tahta oturduğu sıralarda tarikatın başına geçen Şeyh/Şah Cüneyt’in doğuda epeyce ‘’baş ağrıtmaya’’ başlamasıyla birlikte, mecburen geriye dönmüş, Çaldıran’la başlayan ‘’ doğuda oyalanma süreci’’ bir asırdan fazla (Kasr-ı Şirin’e kadar) sürmüş, Avrupa’nın belki de tamamen fethi böylece ihtimal / olanak dışı kalmıştı. Cüneyt’in başa geçmesiyle tesbihi ve Kur’an’ı bırakıp kılıç ve kalkanı ellerine alan Safevi müritleri, ‘’Şah’ın ‘’ kılavuzluğunda ilginç bir Sünnilikten Şiiliğe dönüş süreci yaşamıştı. Siyasallaşan ve Şii Safevi devletini kuran bu tarikat, Şia mezhebinin de dönüm noktası olmuş, belki de mezhebi Haricilik gibi yok olmaktan kurtarmıştı.

Şeyh Kesnizani’nin Kitabında Kabala Öğretileri!

Kadiri tarikatının bir kolu olan Kesnizanilerin başına Şeyh Abdülkerim’in Şeyh Muhammed Kesnizani’nin  geçmesi  Safevi  vakasına benzer neticeler doğurup Irak’ta bir Kürt Yahudi devletinin kurulmasıyla ve Osmanlı-İran savaşları gibi asırlık mücadelelere kapı aralar mı bilinmezdi. Ancak oğul Şeyh’in tarikata ‘’bazı dönüşümler’’ gerçekleştirdiği ve İsrail / MOSSAD/ CIA gibi ilginç bağlantılara sahip olduğu biliniyordu.

Şeyh Muhammed o kadar giz(em)li  biriydi ki basında çıkmış fotoğrafı bile yoktu. Hakkında bilinenler ise birkaç satırlık malumattan ibaretti. Kerkük’e bağlı Çamçamal kazasında doğmuştu. Saddam düşerken, Şeyh 60’lı yıllarını sürüyordu ama kesin yaşını bilende yoktu. Bağdat üniversitesi idare ve iktisat fakültesini okumuştu. Tarikat, baba Şeyh Abdülkadir zamanında Şeyh Muhammed’in ilk zamanlarında BAAS rejimine ve Saddam’a bağlılık görüntüsü taşıyor, hatta rejime eleman ve silah temininde rol oynuyordu. Muhtemelen Muhammed Kesnizani’nin ülkedeki etkinliğini ve kontrolden çıkma belirtileri göstermesini hesaba katan Saddam, 1980’li yıllarda Şeyh’e içişleri bakanlığını teklif etmiş, fakat o reddetmişti. Kesnizani’nin Gandi ve Nehru adında iki oğlu vardı. Muhtemelen Hindistan özgürlük hareketinin efsanevi liderlerinden etkilenmişti. Büyük oğlu Gandi, meçhul ve karanlık bir cinayete kurban gitmişti 1980’lerde.

 

MOSSAD & CIA devrede

Tarikatın Kadri’nin bünyesinden tam olarak ayrılması, MOSSAD / CIA ilişkilerinin kurulması, müritlere hahamların ders vermesi, Şeyh’in yazdığı kabala gibi mistik Yahudi kaynaklarından alıntıların yer bulması gibi ‘’dönüşüm’’ işaretleri 1990’ların başında daha kesin ve keskin şekilde fark edilmeye başlanmıştı.

Tarikatını kurduktan sonra erkanını da belirleyen Şeyh Muhammed Abdülkerim Kesnizani  (bu kelime Kürtçe de ben hiçbir şey bilmiyorum anlamına geliyor), sadece Kürtlerden değil, Türkmenler dahil Irak’ın bütün İslami renklerinden kendine müritler edinmeye başlamıştı. Kadiri geleneğinde kanlı bıçaklı cezbe halleri ve gösteriler kesinlikle hoş karşılanmazken, Şeyh Muhammed yıllar yılı savaşların, kan ve şiddet içinde var olmaya çalışan Irak’ın atmosferine uyacak bir tören biçimi geliştirmiş, Cerrahi tarikatını andıran hatta onları çok geride bırakacak boyutlara ulaşan kanlı gösteriler ihdas etmişti. Olgunlaşma ve erme ancak kan ve acıya dayanmakla mümkündü.

Törenlerde müritler karınlarına, başlarına ve vücudunun daha başka yerlerine kılıç, hançer, kama, satır saplıyor, hatta kurşun atıyor boğazlarını kesiyorlar; Şeyh veya halifelerinden biri ya da  (töreni yöneten kişi) yaralı yere tükürüğüyle sıvazladıktan sonra mürit hiçbir şey olmamış gibi davranıyor, dahası, yaradan kanda akmıyordu. Fakat bu gösterilerde ölen mürit sayısı da azımsanacak gibi değildi. Şeyh buna da bir açıklama bulmuş, yeterli cezbe haline ulaşmadan saplanan silahların zarar verdiğine hükmetmişti.

 

Saddam’ın Paşalarını Mürit Yaptı

Tarikatın bu kanlı gösterileri ülkede önce ve herkesten ziyade askerlerin ilgisini çekti. Zira erinden generaline kadar ırak askeri yıllardır kanın ölümün içinde idi. Kafasına kama saplanıp, böğrüne kılıç girip, kurşun değip ölmeyen müritlerin durumu askerleri haliyle tarikatın müdavimi, müridi yapmıştı. ‘’Cephede bana bir şey olursa ölmemem için bunlara katılayım.’’ Diye düşünen birçok general dâhil askerler tarikata katılmıştı. Askerler arasında Kesnizanilik öylesine yaygınlaştı ki, Genelkurmay başkanı Mareşal Ayat Fetih El-Ravi, Hava kuvvetleri komutanı Mareşal Hamid Şaban, umumi askeri istihbarat başkanı Mareşal Vefik El-Samarayi de Şeyh Muhammed Kesnizani’nin ayağını öpüp mürit olmuşlardı. Devletin emniyet biriminin ve istihbarat birimi El Muhaberat’ın elemanları da aynı güzergâhı izleyip Şeyh’e hizmet etmeye başlamışlardı.

Şeyh Muhammed Kesnizani’den Irak’ta;  ‘’ Saddam’ı yıkan adam.’’ Diye bahsediliyordu ve göründüğü kadarıyla bu boşuna değildi. Sadece askerleri ve bürokratik kadroyu kendisine mürit yapmakla kalmayan Şeyh Kesnizani, Saddam’ın en yakınındaki isimleri de bağlamayı başarmıştı.

Bunlar arasında Saddam’ın iki kardeşi Vatban ve Barzan, karısı Sacide Hayrullah, oğlu Uday vardı.

Belki bunlardan önemlisi, Saddam’dan sonra devletin ikinci adamı konumundaki İbrahim İzzet El- Dur inin Şeyh ‘e bağlanmış olmasıydı. Duri’nin özelliği (belki ona gücünü veren de oydu), terör Örgütleriyle, tarikatlarla ve her türlü karanlık, çetrefil işler yapan çevrelerle ilişkiden sorumlu olması, Saddam’ın bütün bu yapılanmalarla ilişkisini kurup yürütmesiydi.

İsrail, Birinci Körfez Savaşı’ndan hemen sonra Kesnizanilerle irtibata geçip ilişkiyi geliştirdi ve ilerleyen dönemde birçok konuda sınırsız destek vermeye başlamıştı. Öyle ki devletin kritik bir noktasında bulunan ve tarikata girmek istemeyen kimseler, İsrail’in tarikata akıttığı paralarla ikna ediliyordu. Doğal yolların yanı sıra parayla da mürit satın alınıyordu.  ‘’Destekler’’ tabiki karşılıklı olacaktı; Şeyh Muhammed de istihbaratçı müritlerinden, gerekse Saddam’ın yakın çevresinden, devletin üst katlarından aldığı bilgileri oğlu Nehru aracılığıyla MOSSAD’a iletiyordu. Nehru tarikatın İsrail ve Amerika’yla ilişkilerden sorumlu veliahdıydı. Tanıyanların söylediğine göre Nehru'nun dinle, diyanetle pek ilgisi olduğu da söylenemezdi aslında.

Saddam Fark Etti Fakat Çok Geç Kalmıştı

Denilen o ki, Saddam, etrafında örülen ağın fakına ancak saltanatın son bir -iki ayı içinde varmıştı. Bunun üzerine karısı dâhil birçok kimseyi çevresinden uzaklaştırmış veya cezalandırmaya karar vermişti. Fakat her şey için çok geç kalmıştı. Zira gerek Saddam’ın çevresinde, gerekse devlete ne olup bittiği, Kesnizani Şeyhi aracılığıyla an be an MOSSAD ve CIA ‘ya gidiyor, Saddam’ın yaptıkları söyledikleri izleniyordu.

Savaşta özellikle Bağdat ve çevresinde Amerikan güçlerine hiç direniş gösterilmeyişini de, Şeyh’in emrindeki generallere bağlayanlar vardı. Güneyde, Basra civarında yoğun direniş gösterilmesi ise, bölgenin Şii olması dolayısıyla tarikatın oradaki halka ve askerlere nüfuz edemeyişi gerekçesine dayandırılıyordu.

 

Yeni Irak Kurulurken de Tarikat Başrolde

Şeyh Muhammed, tarikatını siyasetin ve devletin tam orta yerine getirmişti. Devlet yapılanmasındaki hemen bütün kurumlarda Kesnizani müridi birçok kişi vardı. Ziyaretimize denk gelen Irak Polis Teşkilatı’nın ve askeriyenin yeniden teşkili çalışmalarında başaktör yine söz konusu tarikattı. Yeni Irak’ın polis teşkilatı kurulurken, örneğin Kerkük’teki bütün karakollarda en az 5 Kesnizani müridi polis bulunacak şekilde atamaların ayarlanmasını bizzat Şeyh istemiş, isteği yerine getirilmişti. Kerkük’te onlarca karakol bulunduğu ve Şey’in aynı yöntemi ülkenin diğer kentlerinde de uygulandığını bilmek için fazla delile ihtiyaç yoktu.

Böylece, tarikatın sadece polis teşkilatındaki müthiş gücü hemen anlaşılabilirdi. Saddam’ın askeri teşkilatına ilerleyen aşamada alternatif olması niyetiyle kurulan El-Difa El-Medeni (Sivil Savunma) kurumu, Kesnizani üyesi askerlerin adeta istilasına uğramıştı; gerek Talabani ve Barzani, gerekse işgal güçlerinin hoşgörü ve desteği arkasına alan tarikata üye bütün subaylar hemen yeni teşkilata aktarılmıştı.

Bu gizemli ve karanlık tarikatın bütün Irak genelinde 3 milyona yakın mensubu bulunuyordu. Sadece Kürtlerden değil Türkmen ve Araplardan da birçok kişi Şeyh Kesnizani’nin müridi idi. Kerkük, Telafer, Erbil, Musul, Tuzhurmatu, Çamçamal (Şeyh’in doğum yeri) Türkmenleri yoğun şekilde tarikata girmişti ve giriyordu.

Sadece Telafer’deki Kesnizaniye tarikatı müridi sayısı 10 bini aşıyordu ve kentte 6 tane tekkesi vardı. Tarikat, kentteki en güçlü teşkilat olan Irak Türkmen Cephesi’ni bile büyük oranda kontrol altına almış, oradaki sekiz ITC bürosunun yarıdan çoğunu ele geçirmiş, istediği doğrultuda yönlendirmekteydi. Tarikatın tesiri altına giren ITC büroları, Türkmen davası için Türkiye’den giden yurtsever Türkmenleri karalayıp gözden düşürmek için çevredeki her güç odağı nezdinde ayrı bir senaryo uyguluyordu:

Bu kişilerin Türkmen davası için yeterince çalışmadıkları hatta davaya ihanet ettikleri gerekçesiyle tutuklanmaları veya geri çağırılmaları için Türkiye makamlarına ulaşan Barzani yönetimine gidip aynı kişilerin MİT ajanı olduklarını ve tutuklanmaları gerektiği, işgal yöntemi nezdinde de onların bölgeyi karıştırmak için görevli ajanlar olduğu yollu ihbarlarda bulunmuşlardı.

Bu yurtseverlerin gözden düşmesi için Türkmen taban üzerinde en fazla etkiyi bırakacak yöntemi seçmiş, onların İsrail ajanı olduklarını yaymaya çalışıyorlardı. Babil coğrafyasına ait ‘’normal’’ çelişkilerden biride şuydu ki, Türkmen yurtseverleri İsrail ajanı ve hain olmakla suçlayan bu tarikat mensubu Türkmenler aynı sıralarda bölgede Yahudilerin ve Kürtlerin toprak almasına yardımcı olmaktaydılar.

Amerika’nın Sevgili Tarikatı!

 

Amerikan güçlerinin Kerkük’e girişine, çeşitli lojistik ve hatta cephe destekleriyle yardımcı olmuştu; tarikat mensubu asker ve siviller. İşgal yönetimi, Şeyh’e vefa borcunu ödemekle gecikmemiş Kerkük il meclisi oluşturulurken, meclise tarikata mensup üç üyenin alınmasında ısrar etmişti. Fakat ilginçtir, KDP ve KYB Amerika’nın bu aleni isteğine yine aynı şekilde direnmişler, sonuçta il meclisine bir tane Kesnizani bilmişti. Onun adı DA Molla Mustafa idi. Ayrıca Kerkük Polis Teşkilatı’nda müdür yardımcısı olan Adnan ismindeki olan Türkmen’in Şeyh’in müridi olduğu söylenmişti.

Tarikat Amerikalıların gözünde o kadar makbul hale gelmişti ki, işgalin yöneticileri Bağdat veya başka yerlerdeki toplantılar da sık sık Kesnizanileri övmekteydi. Hatta öyle ki, Amerikalılar bu tarikata maddi yardımda bulunduklarını, ihalelerde ayrıcalık sağladıklarını gizleme gereği dâhil duymuyordu.

Kesnizaniye tarikatı, daha ziyade ülkenin kuzey orta kesimlerinde yaygındı. Tarikat her ne kadar kapılarını Türkmenlere ve Araplara açmış olsa da, inisiyatif Kürtlerin elindeydi; Şeyh’in müritlerinin sayısı ve konumları göz önüne alındığında, ülkedeki nüfus tabanını, sivil toplum yapısını kontrol edebilme imkânı tarikatın ve dolayısıyla İsrail’in eline geçiyordu.

Şililer itikadi yönden uzaktı tarikata. Şeyh Muhammed, Şii diyarlarında da yerleşmek için, Hz. Ali ve 12 İmam’ın adlarını ihtiva eden dualar, Kerbela terennümlü bazı yöntemler geliştirmiş, ancak yine de Şii çoğunluktan yüz bulamamıştı. Bağdat’ın nüfus ekseriyeti Şiilerde olduğu için, bu çok fazla aleyhte sayılmıyordu.

Ülkedeki bazı Şii grupların törenlerdeki ritüeller ve insanları etkilemek için kullandıkları yöntemlere oldukça benzeyen kanlı gösteriler Kesnizani’ye tarafından da kullanılmaya başlanmıştı. İlk orta çağ çıktığı andan itibaren Şiiler Şeyh’e ve tarikatına kesin bir tavır almış oldukları da göz önüne alınırsa, Kesnizaniye’nin ortaya çıkış amaçlarından birinin Irak Şiiliğini dengeleme amaçlı olduğu da varsayıla bilirdi. Hele de Saddam ve BAAS adına Şeyh’le ilişkiyi kuran kişi birçok Şii katliamını da planlanmasında veya uygulanmasında adı geçen İzzet Duri idiyse. Tarikat, sanki ırak toplumsal tabanının kontrol ve İnisiyatifini Şiilerin elinden almak veya dengelemek için ortaya çıkmış gibiydi de. Şii tarikatlara gidecek / gitme eğilimli kişileri Kesnizani müritlerini engellemek için uğraştıkları da biliniyordu.

Şeyh’in bütün tabana da yansıyan ve benimsenen bütün tarikatlara bakış politikası, rakip görme ve küçümseme esasına dayanıyordu. Bu da Müslümanlar arasında ayrımı ve parçalanmayı, daha da ötesine çatışmayı içinde barındıran bir durumdu. Zaten öyle de olmuş, hem birçok tarikat Kesnizanilere husumet beslemeye başlamış, hem de onların itikadi yaklaşım, güncel olaylara bakış gibi konulardaki tutumları diğer tarikatlar arasında ihtilaf da oluşturmuştu.

 

Türkmen Cephesi Kesnizanilerin Hedefi!

 

Tarikatın genel politikası, küçük bir köy dahi olsa yerleşim birimine en az bir tane tekke açmak, başına da bir tane halife (temsilci) koymaktı. Kerkük’ten Tuzhurmatu’ya giden yolun altıncı kilometresinde yeni inşa edilen büyük bir bina Kompleksinin ne olduğunu sorduğumuzda, alacağımız cevabın, ‘’Kesnizani tarikatının merkezi, içinde her şey var’’ olacağını doğrusu, tahmin edememiştik.

Müritler Şeyh’e öyle derin duygularla ve bağlarla bağlanıyordu ki, verilen her görev itirazsız yerine getirildiği gibi, müritler ellerinde avuçlarında neleri varsa gönüllü olarak getirip tarikata bağışlayabiliyordu.

Irak Türkmen Cephesi Vahhabi-Selefiler, Hizb-i İslami, El Kaide gibi tarikat ve örgütlerin yanı sıra, Kesnizanilerin de hedefiydi. Şeyh’in tarikatı ITC’ye sızmaya, kontrol altına almaya çalışıyordu. Bu çerçevede Şeyh Muhammed, bazı ITC ileri gelenlerini / temsilcilerini kendisine mürit yapmayı başarmıştı. Hatta Telafer’deki 7 ITC temsilciliğinin birinin başında bulunan bir Türkmen’in, Şeyh’e mürit olmakla kalmayıp, tarikata 150 bin dinar bağışladığı konuşuluyordu. Şeyh’in Musul halifesi Seyyid Nedim, Telafer Halifesi ise Hasan Seccah adın da bir Türkmendi.

Telafer’de 2003 Ekim’inin son günlerinde yapılan kaymakamlık seçimi. Kesnizaniye dâhil Irak’ta etkinlik kurmaya çalışan pek çok tarikat ve örgütün yarıştığı ilginç bir koşuydu. Vahabiler, El Kaide, Hizb-ül İslami, Kesnizani tarikat ve örgütleri kendi kaymakamlarını çıkartmış, yoğun bir propaganda çalışması yapmışlardı. Özellikle Şeyh Muhammed’in tarikatının ve Vahhabi- Selefilerin Telafer’de oldukça ağırlığı bulunuyordu; kaymakam adayı 15 kişinin hepsi de Türkmen olmasına rağmen, 12’si bu iki gruptan hem çekindikleri, hem de tesirlerini oya tahvil etmeyi amaçladıkları için, adaylık başvurusunda kendilerini ‘’ Arap Kökenli yazdırmışlardı. Sonuçta seçimi bir ‘’Arap’2 kazanmıştı.

Öte yandan, Saddam’ın Birinci Körfez yenilgisinin acısını çıkardığı Vahhabi – Selefiler, onun gidişini izleyen aylarda tekrar toparlanmış, Irak’ın hemen bütün yörelerinde beklenenden daha kolay etkinlik yaymaya başlamışlardı. Kesnizaniye ile hem itikadi anlaşmazlığı, hem de yapılacak bir ‘’Rövanşı’’ bulunan Vahhabiler, Şeyh Muhammed’in ve İsrail’in Irak’ta önünü kesmek isteyen güçler için bulunmaz bir malzeme teşkil edebilirdi. Kim bilir, belki bunu daha önce bir güç, mesela Almanlar bunu hesap etmiş, Vahhabileri desteklemeye başlamış olabilirdi.

Şeyh Muhammed’in tarikatını zikir toplantılarından kaldırıp parti mitingine götürecek derecede siyasetin içine sokmuş, Saddam’ın ardından hemen siyasi partisini kurmuştu: Tecemmu El- Vahde El – vataniye El – Irakkıye- Hareket-ü Tahrir’ül Irak (Irak Özgürleştirme Hareketi). Merkezi Bağdat’ta bulunan partinin, ülkenin hemen köşesinde bürosu mevcuttu. Şeyh, tarikatın merkezini de Bağdat’a taşımıştı. Tarikatın merkezi daha önce, Şeyh’in anlaştığı bazı konularda birlikte hareket ettikleri Talabani’nin merkezi Süleymaniye’deydi.        

Vahhabi- Kesnizani Kavgası… Ölümüne!

 

1980’lerin sonu 1990’lı yılların başında yaşayan Vahhabi Kesnizani ‘’itikat kavgası’’, tarikatın tarihindeki enteresan olaylardan ve dönüm noktalarından biriydi. Vahhabi- Selefiler Kur’an ve sünnet yoluna gitmedikleri gerekçesiyle Kesnizanilere ‘’damardan’’ saldırmış, gerek mürit sayısı, gerekse etkinlik bakımından yok olma noktasına gelmişti. Kesnizaniler tam anlamıyla sinmişti. Vahhabilerin Irak’taki lideri İdris Davut adında biriydi. Davut Kesnizanilerle mücadeleye Kuzey Irak’tan başlamıştı; önce, katıksız bir Türkmen yurdu olan Telafer’i de içine alan Musul ile Rabia (Suriye sınırında Arap Gerger Kürtleri ve Yezidi ağırlıklı bir ilçe) bölgede bulunan çöl Arapları üzerinde etkili olup Kesnizanlardan temizlemiş ardından güneye Ramadi, Tikrit, hatta Basra’ya doğru tabanını yaymıştı.

Fakat bu sırada acayip bir gelişme yaşanmış, Saddam ülkedeki Vahhabilere saldırmaya, kırmaya başlamış, bu defa da onları zayıflatmış, yok olma noktasına getirmişti. Bu baskıyı birinci Körfez Savaşı’ndan sonra Saddam’ın Suudi Arabistan’a duyduğu hınca intikam alma duygusuna bağlayanlar da vardı. Saddam Vahhabileri zayıflatınca, bazı itikadi zaafları ve önü alınmaz yükselişi, İsrail’in de desteğiyle başlamıştı.

 

''İsrail, Kesnizaniler Aracılığıyla İslam'ı Kontrol Etmek İstiyor

 

Iraklı Türkmen gazeteci Muhammed Muhtar'ın Kesnizani İsrail-Amerika ilişkisine dikkat çekici bir yaklaşım vardı. Saddam Telafer ve El- Beşir adlı haftalık gazeteler ile Külli Türkmen adlı aylık bir derginin sahibi olan Muhtar, ''İsrail ve Yahudilik, kendi eksenindeki İslam'ı Kesnizaniler yoluyla etki alanına almaya çalışıyor. Para ve mal verdi İsrail bunlara. MOSSAD 70'lerden itibaren bu tarikatı kontrolünde tutuyor. Kadiri'nin bir koluydu. Sonra İsrail para zoruyla ele geçirdi. Bunlar Saddam zamanın da ve şimdi Irak yönetiminde o kadar etkili ki, bir kişi idama mahkûm olsa bile onu idamdan kurtarabilir, yani Saddam'ın elinden alabilirlerdi.

Şimdi de alırlar'' diyordu.

Amerika'nın arananlar listesinin ilk sıralarında ki ikinci adam İzzet Duri, Irak gezilerimiz boyunca ve bu kitabın yazıldığı süreç içinde hala yakalanamamıştı. Duri'nin Şeyh'e büyük hizmetleri geçmişti. Bunun mukabilinde de Tikrit, Beyci, Diyala ve Kerkük'teki onlarca Kesnizan tekkesi Duri'nin kontrolüne verilmişti.

 

Savaşı ''Erken'' Bitiren de mi Kesnizaniler?

 

İzzet Duri, Saddam'ın yakın çevresinde ki en karanlık, en gizemli şahsiyetlerden biriydi. Saddam'ın da onu yıkmaya çalışan Şeyh'in de (dolayısıyla MOSSAD ve CIA'nın) Saddam, Bağdat'ı da içine alan ülkenin orta bölgesini oğlu Kusay'a güneyi ise Ali Hasan Mecid'e vermişti. Adeta ülkeyi bu üçü arasında paylaştırmıştı. Amerikan işgali başlayınca Mecid güneyde 19 gün büyük bir direniş göstermiş, gücünün son raddesine kadar savaşmıştır. Zaten savaşta 20 gün sürmüştü. İzzet Duri ise kuzeyde emrindeki''efsane'' BAAS Askerlerine emir verip evlerine göndermiş, tek silah attırmadan bölgeyi teslim etmişti. Kusay ise Bağdat'ın savunmasında Duri'den gelecek takviye güçlere umut bağlamıştı; beklediği yardım bir türlü gelmemiş ve Bağdat düşmüştü.

Savaşın ''yeni başlıyor'' dendiği sırada birdenbire bitmesinin sebeplerinden biri olarak ordu içindeki ''gizli muhalif'' paşalar gösteriliyordu. CIA'nın hizmetinde ki Ayad Allavi gibi isimlerin uzun zamandır bu paşalar ve subaylar üzerinde çalıştığı birçoğuyla 1995'lerden itibaren irtibatta olduğu söyleniyordu.                                                                                                       

Irak gezilerimiz boyunca en çok Saddam'ın ve Duri'nin nerelerde saklanabileceğine dair nabız yoklamıştık. Duri ile ilgili enteresan söylentiler/iddialar dolaşıyordu. Kaçamadığı, işgal güçlerinin elinde olduğu ve İsrail ile Amerika'nın onu Irak'a başkan yapmayı planladıkları yollu uçuk iddialara kadar varıyordu bunların ucu.

Tekkede Büyü ve Kabbalizm!

 

Kesnizani müritlerinin bir kısmının tuttuğu yola Irak'ta ''mübaşir yolu'' deniyordu. Aslında bir ''yol'' daha vardı tarikat içinde.  ''Dervişlik veya Tekke yolu'', hariçten kimselerin pek görebildiği; girebildiği ve malumu olduğu bir yol değildi. Tekke yolunda büyü ve Kabbalizm dâhil karışık inançlardan ve eğilimlerden kurulu ilginç bir eğitim veriliyordu. Ayrıca Tekke yolu müritlerinin en belirgin özelliği kanlı gösteriler yapmalarıydı. Bu yönüne de bakılacak olursa Tarikat aslında iki farklı ekole ayrılmış gibi görünüyordu. Mübaşirler eski geleneği; daha İslami olanı savunuyor, tekkecilerin yaptıklarını onaylamıyordu. Kanlı gösterilere ve kabala öğretilerine rağbet etmeyen mübaşir yolundakiler, Dervişane kılık- kıyafet ve davranışlar sergiliyor, halkın yaptığı yardımlarla karınlarını doyuruyordu.

Tarikata ilk kez mürit olan kişi şeyh Kesnizani'nin ayağını öperdi. Birazda ilerleyip yükselenler Şeyh'in elini öper, daha da yükselen kişilerse mertebesinin göstergesi olarak (halifeler ve bölge sorumluları bu gruba giriyordu.) Şeyh'in omzunu öperdi.

Kesnizani'ye de Muhammed'den itibaren tarikat Ritüelleri arasına bazı büyü uygulamalarının da girdiği söyleniyordu. Hatta bu yargıyı/ iddiayı ileri götürüp, ''Tarikat aslında sihirler bütününden ibaret'' diyen eski istihbaratçılara da rastlamıştık.  Alıntılara göre, tarikat meclislerinde büyü/sihir muhtevalı bazı metinler okunuyordu.    İlginç olansa özellikle tekke yolu mensupları, tarikatta işlerin sihirle yürüdüğüne inanıyor olmalarıydı. Şeyh'in büyülerle ilgili ''formülleri'' kadim Yahudi kaynaklarından aldığı, törenlerde Tevrat'tan alıntılar yaptırdığı /okuttuğu konuşuluyordu. Bu durumda ortaya İslam'la Musevilik arasında bir yerlerde duran veya İslam'dan Museviliğe dönüşme süreci yaşayan bir dini organizasyon çıkmış oluyordu. Bu durumun, Şeyh'in hayatıyla sınırlı olduğu da varsayılabilirdi.  Ancak, oğlu Nehru'nun MOSSAD ve İsrail'le ilişkileri kuran, bilgi aktarımı ve her türlü karşılıklı yardımlaşmayı koordine eden kişi olduğu göz önüne alındığında, Şeyh'ten sonra da ''ilginin ‘’ devam edeceği düşünülebilirdi.

 

Askerleri Cezbeden, Kanlı Gösterilerdi

 

Törenlerde müritler, çalan Daf eşliğinde, zikir ve dinsel şarkılarla yoğunlaştıktan sonra sadece vücutlarına kesici / delici silahlar sokmakla kalmıyor, yeni katılanları etkilemek için jilet ve cam gibi şeyler yiyorlardı. Müritlere salık verilen bazı kitaplar vardı, her tarikatta olduğu gibi. İlmihal, örneğin...  Kamuoyuna açık,  görünürdeki kitaplarına bakanlar,  bu yolda Her hangi bir anormallik göremezdi. Fakat bir de, sadece törenlerde veya sadık müritlere gizlice okutulan, bizzat Şeyh'in yazdığı bir kitap vardı ki, söylenene göre sihir yöntemleriyle, Tevrat'tan yapılan alıntılarla doluydu. Kabala ve geçmişte bazı Müslümanların yazdığı Büyü/Sihir kitaplarından da alıntılar mevcuttu.

Şeyh Kesnizani Kürt idi ve bir dönem Süleymaniye'de üs kurmuştu ama ne Barzani'ye ne Talabani'ye yakındı. Kürtler içinde ayrı ve dini bir ekol sayılabilirdi. Kürt siyasi çevrelerinden daha çok İsrail ve Amerika'ya yakınlığıyla tanınıyordu. İsrail,  Irak'taki birçok işini bu tarikat üzerine yürütüyordu. Bu çerçeveden bakıldığında,  İsrail'in Irak'ta siyaseten olduğu kadar( belki daha fazla) dinen de çok tesirli olduğu sonucuna varılabilirdi. İsrail böylece, Yahudi tarihindeki dönüm noktası vakalarda hep merkezi yerler işgal etmiş olan Mezopotamya 'ya ilgisini sınırlı yöntemler üzerinden değil,  çok yönlü olarak sürdürüyordu. İsrail, tarihte Nabukatnezar'dan Selehaddin Eyyübi'ye oradan Saddam'a dek Yahudiler için hep bir esareti, yıkımı tehlikeyi getirmiş olan ırak Coğrafyasını artık bir tehlike olmaktan çıkartmak, kontrol altında tutmak, belki bunu sağlamanın en iyi yolu olarak ülkeyi üçe bölmek istiyordu.

 

İşgal Askerlerine Saldıranlar Kimler?

 

Irak'taki en flu meselelerden biri, işgal güçlerine kimlerin saldırdığıydı. Yarım düzine kadar değişik alternatif/iddia vardı, bu sorunun yanıtına ilişkin. Bunlardan biri ve belki de en başka geleni, Saddam'ın yeraltına çektiği BAAS rejimi kalıntılarının saldırıların failleri olduğu şeklindeydi. BAAS iddiası, galiba manzaranın tamamını açıklamaya kâfi gelmiyordu. Saldıranlar arasında mutlaka Sünni temele/azınlığa dayanan BAAS kalıntıları ve Saddam yanlıları vardı. Zira işgalcilere yönelik saldırılar, BAAS rejimini sırtını dayadığı orta Irak'ta Sünnilerin bölgesine yoğunlaşıyordu. En azından ilk bakışta böyleydi.

Fakat olayların ''Sünni Üçgeni'' ile sınırlı kalmaması, bu görüşü zayıflatan en önemli unsurlardan biri haline geliyordu. Zira yüzde 60’ından daha fazlası Şia'ya mensup olduğu söylenen Bağdat, saldırıların en yoğun yaşandığı şehirdi. BAAS ve Saddam kalıntıları, saldırıların arkasındaki adreslerden sadece biriydi, o kadar. Dahası, Amerikan işgal sözcüklerinin uzun zaman dillerine doladıkları, '' saldırıların organizatörü Saddam olduğu'' iddiası vardı ki, o yakalandıktan sonra da saldırılar eski hızından hiç bir şey kaybetmemişti. Bu durum da belki Saddam'dan daha fazla saldırıların arkasında başkalarını aramak gerekiyordu.

 

Lejyoner-Mücahitler, Aşiretler ve İstihbarat Servisleri

 

''Küfre karşı cihat'' fikri, radikal Müslüman’lar da 80'li yıllarla birlikte başlamış ve Saddam'ın düştüğü zamanlara gelindiğinde ''Mücahitlik'' adeta kurumsallaşmış, eski çağların Lejyonerliği haline dönmüştü. Bir farkla ki, lejyonerleri harekete geçiren dinamik para kazanma ve macera tutkusu iken, mücahitler, ''küfre'' karşı cihat ve Allah rızasını kazanma saikiyle hareket ediyordu. Afganistan'da Çeçenistan'da Bosna'da Kosova'da hatta Filipinlerde savaşıp epey tecrübe kazanmış mücahitlerin yeni makamının Irak olduğuna şüphe yoktu. İlginçtir, Amerikan işgalinin ufukta göründüğü günlerde mücahitler Irak'a girmeye başlamakla birlikte, asıl organize ''lejyoner-mücahit'' akını 10 Nisan'ı izleyen günlerde başlayıp haftalarca sürmüştü. Dikkate değer bir iddia/söylenti Irak üst düzey yönetiminde bulunan şahısların ağzında dolaşıyordu. Mücahitlerin önemli bir kısmı Almanya üzerinden veya bağlantılı bir şekilde geliyordu Irak'a.  Bu durumda hem coğrafyayı tanımayan, hem de üstün Amerikan silahlarına rağmen saldırılarına devam edip hemen, hemen hiç yakalanmayan mücahitlerin Irak'taki hareket ve saldırılarını koordine eden bazı güçlerin varlığından söz edilebilirdi. Bu güçler şüphesiz, Ortadoğu'da öteden beri etkinlik kurmaya uğraşan Rusya, Almanya, Fransa, Ürdün ( ki, Irak'ı da içine alan büyük Haşimi Krallığı hayali bu ülkenin Irak'ta büyük bir istihbarat ağı kuma çabasını tetikleyen etken olmuştu), Çin hatta Türkiye olabilirdi. Almanya'nın ki başta olmak üzere bazı istihbarat servislerinin, işgal güçlerine karşı yapılan saldırıları organize ettiği, en azından destek verdiği konuşuluyordu. Saldırıların arkasındaki bir başka adres ülkede adeta birer derebeylik titanlık gibi hareket eden aşiretlerdi.

Irak'ta yüzlerce yıllık bir geçmişin şekillendirdiği, tesis ettiği bir aşiret - hâkim düzeninin varlığını kimse imse inkâr edemezdi. Rejimler diktatörler, devletler gelmiş geçmiş, değişmiş, fakat aşiretlerin ağırlığı, hâkimiyeti hiç yok olmamıştı. O coğrafyadaki aşiretlerinin üzerine gelen devletler hep tek adam yönetimi benimsemişti. Buda aşiretlerin işine gelmiş, hatta güçlendirmişti. Irak'ı işgal eden Amerika, aşiretlerin ilk kez muhatap olduğu bir söylem kullanmaya, ülkede demokratik düzeni edeceğini dillendirmeye başlamıştı.

Demokratik sistemin, yüzyıllardır süren hâkimiyetlerine son vereceğinden endişe eden aşiretler, işgalin ilk günlerindeki iyimserliklerini ve pastadan beklentilerini terk edip, Amerikalılara saldıranlar kervanına katılmışlardı. Yani saldırılar aslında tek kaynaktan çıkıp yönetilmiyor, birden fazla faktörün hesaplarıyla gerçekleştirdikleri fakat tek adrese yönelen bir yoğunlaşma halinde geliyordu.

 

Kimsesiz İşgal Askerleri Toplu Mezarlara mı Gömülüyor?

Bu arada yeri gelmişken belirtelim; saldırılara maruz kalanların kimliğine ve cesetlerin ne yapıldığına ilişkin Irak halkının geneline yayılmış; doğru mu yoksa savaş efsaneleri kabilin ‘denmi olduğunu ayırt etmenin gerçekten güçleştiği tespit ve söylentilerle karşılaştık. Bunlardan birine göre, aslında işgal güçleriyle saldırganlar arasında zımni bir anlaşma noktasına kadar iyi işleyen bir saldırı düzeneği vardı; saldırganlar Amerika'nın çok değer verdiği '' öz - askerlerine '' yönelik değil, ''üveylere'' yönelik yoğunlaşıyordu. Amerika Irak'a götürecek asker Arake, çeşitli özel kuruluşlar vasıtasıyla (Orduya asker temininden, kadın teminine kadar her alanda faaliyet gösteren ve her savaş zamanında çok iyi para kazanan, belki de savaşların tek galibi haline dönüşen şirketler geleneği ta a Amerika'daki kuzey-güney savaşlarında ortaya çıkmıştı.) Çok düşük bir ücretle orduya yazılan macera arayan, en önemlisi de Amerikan doğumlu olmayan askerler riskli görev yerlerine gönderiliyor, çoğunlukla da saldırıya maruz kalıyorlardı.  Irak halkının ''murtaza'' olarak adlandırdığı bu maceracı ve ağzı kokan tipler öldüğünde, Bush yönetiminin asıl muhatap aldığı, hesap sormasından korktuğu Amerikan kamuoyundan pek ses yükselmeyecek, savaş ve işgal karşıtı odaklar güçsüz kalacaktı. Iraklı gazeteci Muhammed Muhtar, saldırılarla öldürülen bazı Amerikan askerlerinin çölde toplu mezarlara gömüldüğüne, ırmağa veya baraja atıldığına dair Irak basınında haber ve resimler çıktığını anlatıyordu. Muhtar'la sohbetimizde konu, Irak'ın birliğine geldiğinde tecrübeli gazeteci, ''Ben bir gazeteci olarak Irak'ın birlik sağlamasını artık çok zor olacağını düşünüyorum. Amerika'nın Irak'la ilgili en şekillenmiş planı bu ülkeyi üç ila beş arasında parçaya bölmektir. Çünkü bölününce İsrail için tehdit olmayacak. Burada hemen bütün düzenlemeler İsrail'in güvenliği esas alınarak yapılacaktır. Bundan emin olun. Bakın, Saddam gittikten sonra HAMAS'a buradan akan destek kesildi ve artık HAMAS İsrail'i vuramıyor.

Etkili olması da gitgide azalıyor.'' demişti.

Bu yazı 7662 defa okundu.
  • Yorumlar2
  • Onay Bekleyenler1

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı