Hoşgeldiniz; Bugün 23 Şubat 2017 Perşembe
Milli Güvenlik ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi|10 Temmuz 2016 Pazar

Varşova’daki NATO Zirvesinin Stratejik Sonuçları ve Türkiye’ye Etkileri

Cahit Armağan Dilek tarafından yazıldı.

08-09 Temmuz 2016 tarihlerinde Polonya’nın başkenti Varşova önemli bir NATO Zirvesine ev sahipliği yapıyor. Küresel ve bölgesel gelişmeler, stratejik dengelerdeki kaymalar nedeniyle alınacak kararlar NATO zirvesini çok kritik hale getiriyor.

Varşova’daki bu zirve, Doğu Bloku (Varşova Paktı) ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Soğuk Savaşın sona erdiğinin teyit edildiği 1991 yılında Roma’da yapılan NATO Zirvesi’nden sonraki en önemli zirve olacaktır. Çünkü 1991 Roma Zirvesinde NATO ittifakının kurulmasına yol açan Sovyet-Rus tehdidinin ortadan kalkmasıyla birlikte NATO varlığını sürdürebilme bağlamında kendine yeni tehdit olarak terörizmi seçmişti. Böylece 1991 Roma Zirvesinde NATO’nun klasik amacının dışında yeni hedeflere ve alan dışı görevlere yönelmesinin de önü açılmış oluyordu.

Soğuk Savaş sonrasında ABD tek süper güç olarak dünya politikasını yönlendirirken Varşova Paktı’nın dağılmasından yaklaşık çeyrek asır sonra 2016’ya gelindiğinde ABD dolayısıyla NATO yeniden yeni bir Rus tehdidini dillendirmeye başladığını görüyoruz. Gürcistan Savaşı ve özellikle 2014’te Ukrayna kriziyle birlikte Kırım’ın Rusya tarafından ilhak edilmesi ve Suriye’deki savaşa Rusya’nın da askeri olarak müdahil olması, Türkiye-Romanya-Polonya’da faal hale getirilme çalışmaları devam eden NATO Füze Kalkanı projesi, ABD’nin Karadeniz’de sürekli askeri varlık bulundurma baskısı ABD/NATO ile Rusya’nın karşı karşıya geldiği alanları ve sorunları artırdı.

İşte yaklaşık 25 yıl önce dağılmış Sovyetler (Rus) liderliğindeki ittifaka (Varşova Paktı) adını veren Varşova’da yapılacak NATO Zirvesinde bir süredir dillendirilen Rus tehdidi yani Rusya’nın Doğu ve Kuzey Avrupa’ya ve Karadeniz’e yönelik politikasının saldırgan olduğu iddiaları ele alınacak, bunlara karşı önlemler belirlenecektir. Zirve öncesinde yansıyan bilgilere göre alınacak kararlar göstermektedir ki artık Rusya yeniden NATO’nun tehdit listesinin en üstünde yer alacaktır. Dolayısıyla zirveden çıkacak belki de en somut sonuçlardan biri Rusya ile Avrupa’da yeni bir Soğuk Savaş dönemine girilmiş olduğunu gösteren kararlar olacaktır.

Bu durum Türkiye açısından hiç de olumlu değildir. Çünkü Türkiye yeni sorun/çatışma alanı olarak görülen Karadeniz üzerinden kuzeyde komşumuz olan Rusya ile iç savaşın devem ettiği Suriye krizi nedeniyle güneyimizden de komşu durumdadır. Yani ABD/NATO’nun Rusya ile yaşadığı iki kriz alanının arasına sıkışmış bir Türkiye’den bahsediyoruz. Aslında Türkiye yeni dönemde Rusya’ya karşı hem cephe hem de merkez ülke durumundadır. Bu durumda yaşanacak gerginlik ve çatışmalardan en fazla etkilenecek olan ülke Türkiye olacaktır. Dolayısıyla Rusya ile yaşanmaya başlanacağı anlaşılan yeni Soğuk Savaş ve gerginlik Türkiye’nin menfaatine ve güvenliğine hizmet etmemektedir.

Zirve ile birlikte Türkiye’yi sıkıntıya sokacak durumlardan birinin Karadeniz’de yaşanacağını söylemeliyiz. Bunun temelinde de ABD’nin NATO’yu kullanarak Karadeniz’de deniz kuvvetleri varlığını artırmak, dolayısıyla Karadeniz’de denizdeki kontrolü ele geçirmek istemesi var. Dünya genelinde sadece Karadeniz’de sürekli varlık gösteremediğini düşünen ABD bunu hem bir gurur meselesi yapıyor hem de Rusya’yı çevreleme bağlamında gerekli bir adım olarak ele alıyor. Genişletilmiş Karadeniz kavramıyla bölgeye bakan ABD zaten Karadeniz’in kara bölgelerinde (Romanya, Bulgaristan, Gürcistan) hatırı sayılır hava ve kara gücü bulundurmaktadır. Ayrıca Füze Kalkanı Projesi kapsamında radar ve füze sistemleri de yerleştirmiştir. Ayrıca Baltık ülkeleri için yaptıklarına benzer bir hava polisi uygulamasını Karadeniz (ve Türkiye-Suriye sınırında) üzerinde hayata geçirmeye çalışmaktadır. ABD/NATO AWACS’ları ve karakol uçakları halihazırda Karadeniz üzerinde uçmaktadır. Özellikle Kırım’ın ilhakından sonra hem NATO gemileri hem de ayrıca ABD savaş gemileri daha sık Karadeniz’de bayrak göstermektedir. Şimdi de NATO Daimi Deniz gücü adı altında sürekli bir NATO varlığının Karadeniz’de bulunması planlanmaktadır.

ABD bu süreci Romanya üzerinde NATO zirvesinde hayata geçirmeyi planlamıştır. Romanya 2004’te NATO üyesi olmasıyla birlikte topraklarının kapılarını ardına kadar ABD varlığına açmıştır. NATO Daimi Deniz Gücü bağlamında Bulgaristan’dan karşı tutum sergileyen bir açıklama gelmiştir ama iç politikayla ilintili olan bu açıklamanın NATO’da karar alınmasını etkilemesi beklenmemelidir.

Türkiye ise CB Erdoğan’ın ağzından bu konuya destek vereceklerini resmen açıklamasa da ima etmiştir. CB Erdoğan Karadeniz’in bir Rus gölü olduğunu iddia ederek ABD ve NATO’yu Karadeniz’de daha fazla bulunmaya davet etmiştir. Aslında Rusya’nın en kuvvetli olduğu dönemlerde ve Soğuk Savaş döneminde bile Karadeniz hiçbir zaman Rus gölü olmamıştır. Şuanda Türkiye haricinde Bulgaristan, Romanya’nın NATO üyesi olduğu, Ukrayna ve Gürcistan’ın Batı’nın yanında yer aldığı düşünüldüğünde Karadeniz’in Rus gölü olduğu söylemek gerçeği yansıtmamaktadır. Bu ABD’nin çıkarlarına hizmet eden bir söylemdir. Bu açıklama aslında Türkiye’nin yıllardır sürdürdüğü Karadeniz politikasıyla taban tabana zıttır, Dışişleri ve Genelkurmay’ın görüşünü yansıtmamaktadır. Mayıs ayındaki bu açıklama Türkiye’nin dış politikada geri dönüşleri yani İsrail ve Rusya ile yeniden barışma girişimine de terstir. Rusya’nın Karadeniz’de kıyıdaş ülkeler haricindekilerin sürekli varlık göstermesine karşı olduğu bilinmektedir. Bu nedenle Bulgaristan ve Türkiye’nin özellikle Rusya ile ilişkileri yeniden düzeltme girişimlerini başlattığı bu günlerde Karadeniz’de NATO Daimi Deniz Gücü oluşturmasına yönelik böyle bir kararı engelleyemeyeceklerini söyleyebiliriz.

Rusya’nın Karadeniz ve çevresindeki bütün bu ABD ve NATO askeri yığınaklanmasına karşılık vermekte olduğu ve artırarak da vermeye devam edeceği görünüyor. Nitekim Rusya Karadeniz Filosunu modernize etmekte yeni gemilerle takviye etmektedir. Nitekim Kalibr tipi seyir füzeleriyle donatılmış savaş gemileri ve denizaltılar Karadeniz’de üslenmeye başlamıştır. Rusya ayrıca Kırım merkezli olarak savaş uçaklarını, bombardıman uçaklarını, denizaltıları, radar sistemlerini, füze savunma sistemlerini konuşlandırmaktadır.  Sivastapol/Kırım, buraya konuşlandırılan askeri sistemler ve kuvvetler yanında mevki mesafe itibariyle Karadeniz’i tam olarak kontrol edebilen, izleyebilen bir yerdir. Bu anlamda Rusya coğrafi bir avantaja sahiptir. Karadeniz’de istediği noktaya müdahale edebilme kapasitesine sahiptir. Rusya Kuzey Avrupa’dan Suriye’ye kadar olan hattaki askeri konuşlanmasıyla şimdilik üç ana noktada A2/AD (Bölge Tutma/Geçit Vermeme) stratejisini çok başarılı bir şekilde uygulamıştır. Bu durum Amerikalı yetkililerce bir mağlubiyet gibi algılanmaktadır.

Bütün bunlar şunu göstermektedir ki , Karadeniz belki de tarihinde hiç olmadığı kadar askerileşmiştir. Askerileşmek barışa değil çatışamaya daha yakın olmak demektir. Yani ABD ve NATO’nun söylediği gibi Karadeniz barış denizi değil çatışma denizi olmaya çok yakındır. Diğer taraftan ABD ve NATO Karadeniz’e ne kadar çok girerse bu giriş aynı zamanda Türkiye ile Rusya’nın arasına girmek, yani Rusya ile Türkiye’nin uzaklaşması demektir. Ayrıca Karadeniz’de NATO Daimi Deniz Gücü oluşturulması demek Rusya ile Karadeniz’de bu anlamda bir işbirliği yapamamak, Rusya ile iletişimin koparılması, ayrılığın keskinleştirilmesi demektir. Bu aynı zamanda geçmiş on yılda Türkiye’nin yoğun çabalarıyla oluşturulmuş ve bütün kıyıdaş ülkeleri içine almış BLACKSEFOR (Karadeniz Deniz İşbirliği Görev Kuvveti, Karadeniz Uyum Harekatı ve Sahil Güvenlik birimleri arasındaki işbirliği mekanizmalarının da yok sayılması, lağvedilmesi anlamına gelecektir.

Nitekim CB Erdoğan’ın özür mektubundan sonra Rusya’nın, Türkiye’de beklendiği ya da hükümet tarafından yansıtıldığı gibi, hızlı bir gelişmeye yanaşmamasının arkasında da NATO zirvesinden çıkacak bu tür kararlar olduğunu söyleyebiliriz. Rusya’nın Türkiye ile ilişkilerini geliştirme bağlamında beklediği başka konular da vardır. Bunlardan birisi de Suriye’deki durumla ilgilidir ve NATO zirvesinden çıkacak kararlara yakından bağlıdır.  Bunun en başında da Suriye’de terörle mücadele bağlamında özellikle Esad’a karşı savaşan El Nusra ve diğer cihatçı gruplara karşı Türkiye ve NATO’nun alacağı tavırdır. Bu alanda alınacak kararların ve uygulamaların Rusya ile Türkiye arasında yeni bir gerginlik konusu olması da muhtemeldir.

Suriye bağlamında NATO zirvesinde alınacak kararlardan biri de NATO’nun IŞİD’le mücadelede daha aktif ve fiilen mücadelenin içinde yer almasını öngörecek kararlardır. Böylece, Karadeniz’den sonra Suriye’de de Rusya’ya karşı artan bir NATO yapılanması söz konusu olacaktır ki bu durum da Rusya’nın istediği bir durum değildir. Çünkü, zirveden alınacak kararla NATO’nun fiilen IŞİD’le mücadelede yer alması, bu kapsamda ilk etapta Türkiye’de konuşlanacak AWACS’larla Suriye’deki savaşa gireceği, bu operasyonların aynı zamanda Rusya/Suriye’nin faaliyetlerini de takip etmeye yönelik olacağını söyleyebiliriz. Bu şekilde, terörle mücadele bahanesiyle bölgenin yeniden yapılanmasına yönelik NATO müdahalesi, Rusya tarafından önünün kesildiği, Rusya’nın Suriye’den dışlanacağı gibi algılanacaktır ki, Rusya’nın bu gelişmelere sıcak bakması ve tepkisiz kalması mümkün olmayacaktır.

ABD ve ittifakın Avrupalı üyelerinin dünya siyasetini kontrol etmekte merkezi ve kritik bir jeopolitik ve jeostratejik konuma sahip olan Türkiye ve çevre coğrafyasına (kalpgah) yerleşme girişimlerinde NATO’yu kullandıkları açık olarak ortaya çıkmaktadır. ABD’nin durumunu yukarıda kısaca ifade ettik. Benzer şekilde Almanya da bölgede dengeler kurulurken askeri olarak orada bulunması gerektiğini düşündüğünden IŞİD’le mücadele ediyormuş ve Rusya’ya karşı ittifak politikasını hayata geçiriyormuş görüntüsüyle Türkiye’de savaş uçakları ve AWACS konuşlandırmak istediğini, bunun için de İncirlik’te geçici de olsa üs kolaylığı istediğini görüyoruz. Ancak Almanya’nın bu askeri konuşlanmasını sanki sadece Türkiye’nin güvenliğinin sağlanmasına yönelik bir yardımmış gibi sunarak İncirlik’e Alman siyasetçilerin ziyaretine izin verilmemesi halinde Almanya’nın asker ve uçakların çekmekle tehdit etmesi aslında iki yüzlü politikalarının deşifre edilmesinden ve NATO’yu bir manivela olarak kullandıklarının görülmesinden başka bir şey değildir. Yani NATO, NATO’nun tehdit algılamalarına (Rusya, terörizm) karşı kullanılıyor algısı yaratılarak ittifakın bir üyesine yani Türkiye’ye karşı bir yaptırım aracı olarak kullanılmaktadır.

Varşova zirvesinde Türkiye’yi yakından ilgilendiren bir karar da NATO’nun Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan Avrupa’ya yönelik mülteci akınını önleme bağlamında Ege Denizi’nde icra etmekte olduğu görevin sorumluluk sahasını Orta Akdeniz’e kadar genişletmesi olacaktır. Halihazırda Ege’de NATO gemilerinin Türk karasuları ve hava sahasını kullanarak yaptıkları görevin sorumluluk sahasının genişlemesi NATO’nun bu bölgede yani Ege’de Türk karasuları ve hava sahasında, Türkiye-Suriye sınırında Türk hava sahasında uçamaya kontrolü ellerinde bulundurmaya devam edecekleri anlamına gelmektedir.

Halbuki Türk Deniz Kuvvetleri Ege Denizi’ndeki mülteci akının yok denecek seviyede olduğunu, kendilerinin Sahil Güvenlik vasıtalarıyla birlikte bu işi yapabileceklerini söylemesine rağmen ABD’nin Ege’de NATO görevine gemi tahsis etmesi NATO’nun buralarda uzun vadeli kalış planları yapmakta olduğunu göstermektedir. Büyüyen ve güçlenen Rus Karadeniz Filosunun görev alanının Akdeniz’i de kapsadığı düşüldüğünde aslında NATO’nun özellikle Doğu Akdeniz’deki Rus deniz kuvveti varlığına karşı NATO askeri varlığını artırmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Bu haliyle sadece Karadeniz değil Ege ve Doğu Akdeniz de hızla potansiyel NATO-Rusya sorun ve çatışma alanına dönüşmektedir.

NATO zirvesinde Türkiye’yi tabi ki ilgilendiren ancak mevcut durumda şimdilik sanki ilgilendirmiyormuş gibi sunulan başka kararlar (Doğu ve kuzey Avrupa’daki NATO konuşlanmaları, savunma harcamaları, siber savaş vs) da alınacaktır. Ancak yukarıda Türkiye’yi anında yakından etkileyecek karar ve gelişmeler olarak öne çıkardığımız hususlara bakıldığında, hükümetin bugünkü yaklaşımlarında köklü bir değişiklik yapmayacağı varsayımıyla, son söz olarak şunları söyleyebiliriz:

–1991’de Roma Zirvesiyle veda edilen Soğuk Savaş 2016’da Varşova Zirvesiyle yeniden Avrupa’ya (Kuzey ve Doğu Avrupa-Karadeniz-Doğu Akdeniz hattında) dönmüştür.

–Türkiye-Rusya yakınlaşması hiç de beklenildiği gibi kolay ve çabuk olmayacaktır. NATO Zirvesi kararları ve sonrasındaki uygulamalar bunu engellemektedir.

–ABD ve ittifakın Almanya, İngiltere, Fransa gibi önde gelen üyeleri NATO’yu içinde Türkiye’nin de olduğu dünyanın merkez bölgesine yerleşerek yeni dengelerde söz sahibi olma yönünde bir manivela olarak, Türkiye’ye karşı da bir yaptırım aracı olarak kullanmaktadır.

–Zirvede Karadeniz ve Suriye bağlamında alınacak kararlar Türkiye’yi NATO-Rusya gerginliğinin ve muhtemel çatışmasının arasında bırakmaktadır. Karadeniz hızla barış denizi olmaktan uzaklaşıp sıcak çatışmaların yaşanacağı bir savaş alanına dönüşecektir.

–Türkiye’yi çevreleyen denizlerde ve bölgelerde olduğu gibi Türk toprakları üzerindeki NATO varlığı da gereğinden fazla artmaktadır. Bu durum ittifakın bir üyesinin güvenlik ihtiyacının sağlamasından çok ileri bir düzeydedir ve örtülü bir çevreleme ve işgal görüntüsü vermektedir.

–Türkiye’nin en ufak güvenlik sorununu (terör saldırılarını, hava sahası ihlallerini) NATO’ya taşıması, ABD ve NATO’nun Türkiye çevresinde ve Türkiye’de yığınaklanmasının önünü açmaktadır. Bu durum Türkiye’nin savunma ve güvenlik sorunlarının çözümüne yönelik savunma ve güvenlik stratejilerinin ana dayanağı olarak kendi silahlı kuvvetlerine değil NATO’ya güvenme, sorunu yabancılara havale etme, onların inisiyatifine bırakmayı kabullendiğini göstermektedir ki bu bağımsızlık ilkesine aykırıdır.

–Görünen o ki böyle bir ortamda Türkiye’yi çevreleyen ve Türkiye’ye yerleşen yabancı güçler, üyesi olduğumuz NATO’nun mensubu da olsa, hiç de geldikleri gibi gitme niyetleri yoktur.

–NATO’nun bu konuşlanmasına ve yapılanmasına karşılık veren Rusya’nın Doğu Akdeniz, Suriye, Ermenistan, Karadeniz’deki askeri konuşlanması ve yapılanması Türkiye’nin ikinci bir kuşakla da çevrelendiğini göstermektedir ki bu çifte çevrelenmenin sonucu hayra alamet değildir. Çünkü bu çevrelenme Türkiye’nin hareket serbestisinin olmaması, milli güç unsurlarının başında gelen askeri gücünü kullanamaması demektir. Bu dış politikada caydırıcılığın ve söz sahibi olunamayacağının işaretidir. Çünkü arkasında askeri güç kullanma tehdit kabiliyeti olmayan hiçbir dış politikanın başarıya ulaşması, etkili olması, sonuç alması mümkün değildir.

–Dış politikadaki bu başarısızlık, etkisizlik ve caydırıcılığı olmayan yaklaşımlar Suriye’nin kuzeyindeki durumla bağlantılı hale getirilen Türkiye içindeki terörle mücadeleyi de olumsuz etkileyecek, PKK ve IŞİD’ten sonra El Nusra’nın da katılacağı terör cephesiyle Türkiye’nin maruz kalacağı terör sarmalı da büyüyecektir.

Bu yazı 3630 defa okundu.
  • Yorumlar2
  • Onay Bekleyenler1

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı