Hoşgeldiniz; Bugün 19 Kasım 2017 Pazar
Milli Güvenlik ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi|17 Eylül 2015 Perşembe

“Çözü[l)m(e) Süreci”: Tek Taraflı ve Şiddete Bağımlı Bir Aşkın Anatomisi

Bülent Şener tarafından yazıldı.

AKP iktidarı tarafından 2009 yılının ortalarında önce “Kürt Açılımı”[1] adıyla topluma sunulan, daha sonra toplumdaki hassasiyetler göz önüne alınarak AKP iktidarının kamuoyunu biçimlendirmede sıklıkla uyguladığı “algı yönetimi” ve “bilinç yapılandırması” uygulamaları temelinde adı “Demokratik Açılım”[2] olarak değiştirilen, bu değişikliğin yeterli olmadığı görülünce romantizmle harmanlanarak adı “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi”[3] olarak tekrar değiştirilen, bir ara MİT ile PKK terör örgütünün lideri Abdullah Öcalan arasındaki görüşme trafiğinden dolayı “İmralı (Diyalog) Süreci”[4] olarak da kamuoyuna lanse edilen ve nihayet Erdoğan’ın son isim tercihiyle adı “Çözüm Süreci”[5] olarak adlandırılan ve her seferinde PKK’nın yeni tehditleri ve eylemleriyle hayat buldurulan ve seçim dönemlerinde AKP için bir manivela vasıtası olan olgu ya da süreç bugün gelinen durum itibariyle çok keskin bir açmaza girerek, 1990’lı yılların çok ötesinde bir yapıdaki PKK terörü dalgasının başlaması sonucunu doğurarak Türkiye Cumhuriyeti devletini kaosa sürükleyecek bir noktaya doğru evrilmeye başlamıştır.

Çözüm sürecinin gerek yöntemi, gerek ele alınış ve yaklaşım biçimi, gerek üzerine inşa edildiği zemini, gerekse süreci tasarlayan ve yürüten kadronun donanımsızlığı, deneyimsizliği ve hatta laubaliliği[6] gibi faktörlerin yanında, söz konusu sürecin aktörleri standart bir demokratikleşmeyi hedeflememişlerdir. Çözüm süreci Türkiye Cumhuriyeti devletinin varoluş temellerini yok edecek nitelikte yapısal bir dönüşümü içeren siyasal ve hukuksal tasavvurlarının ve eylemlerinin “eşyanın tabiatı gereği” hayaller ve gerçekler arasında sıkışması gibi nedenlerle aslında en başından beri sakat ya da zehirli doğan bir süreç olmuştur.

Bazı müştereklerde buluşmalarına rağmen Türkiye’de otoriterlik ve post-modern bir tek adam rejimi inşa etme kavgası veren Recep Tayyip Erdoğan ve AKP grubu ile post-modern bir etno-feodalizm kavgası veren Abdullah Öcalan, PKK, Kandil, KCK, HDP grubu arasındaki köprülerin 22 Mart 2015 itibariyle (yani Dolmabahçe’deki Başbakanlık Ofisi’nde terörist Abdullah Öcalan’ın mutabık kalınan 10 maddelik metninin AKP heyetinin nezdinde HDP heyeti tarafından okunduğu toplantıdan 20 gün sonra)[7] atılması sonucu mukadder olan tıkanmayı yaşayarak, 7 Haziran 2015 seçimlerine giden süreçte ve sonrasında oluşan siyasal atmosferde sürecin aktörlerini tam anlamıyla zehirlemiştir.

Söz konusu süreç, “Arap Baharı” sürecinde iflas etmiş olan Türk dış politikasının bir semptomu ya da patolojik bir belirtisi olarak 20 Temmuz 2015’te Suruç’ta meydana gelen intihar saldırısı ve patlama sonrasında tam anlamıyla sonra ererek yerini inisiyatifin PKK’da olduğu yeni ve farklı bir çatışma sarmalına bırakmıştır.

Hâlihazırda, AKP iktidarı ne kadar reddetse de Türkiye’nin güneydoğu ve doğu illerinde giderek ağırlaşan bir çatışma tablosu, birçok ilinde de PKK ve HDP’ye karşı öfke patlaması yaşayan grupların şiddete varan eylemleriyle yaşanmakta olan Türk-Kürt gerginliği, bir noktadan sonra Türkiye açısından iç çatışma riskinin de ihtimal dahilinde olduğu yeni bir siyasal ve toplumsal fazı işaret etmektedir.

 

İhmaller, İtiraflar ve Gayrimeşruluklar

Şüphesiz bu tablonun bu denli ağırlaşmasında –cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden Recep Tayyip Erdoğan’ın da itiraf ettiği gibi (ve aslında bir suç duyurusu ve kendini ihbar niteliği taşıyan)– PKK’nın taktik olarak baktığı “Çözü(l)m(e) Süreci”nde “güneydoğuda ve doğuda silah stoklaması”nın[8] ve AKP iktidarının gaflet, dalalet ve basiretsizlik içinde bu durumu görmezden gelmiş olmasının[9] payı yadsınamayacak kadar büyüktür. Hatta buna “Arap Baharı” sürecinde dış politikada yapılan yanlış ve tutarsız hamlelerin payını da[10] katmak gerekir. Böylesi bir durum, normal işleyen bir demokrasi ve hukuk devletinde, bir siyasal iktidar için olabilecek en büyük zül olduğu gibi, istifa etmek zorunda kalmanın yanında “görevi ihmal” ve “vatana ihanet” suçları iddiasıyla yargılanma sebebidir. Fakat, bizzat Erdoğan’ın yine kendi ağzından ifade ettiği gibi Türkiye’nin yönetim sisteminin fiilen değiştirilmiş olması[11] ve parlamenter sistemin bekleme odasına alınmış olması[12] gibi durumlarla birlikte, “17-25 Aralık Süreci”nde anayasanın da askıya alınarak yargının vesayet altına alınmış olması gibi durumlar neticesinde Türkiye’de devlet ve hukuk kendi mecrası dışına çıkarılmış olduğundan dolayı, bugün için ne istifa ne de yargılanma söz konusu olamamaktadır. Tabloya bu yönüyle de bakıldığında, Türkiye’nin devlet güvenliğine ve bütünlüğüne yönelmiş tehdidin sadece PKK terörü olmadığını, Türkiye’nin aynı zamanda rejiminin de, demokrasisinin de, hukuk devletinin de tehdit ve tehlike altında olduğu rahatlıkla söylenebilir. Erdoğan’ın şahsında bütünleşen, temsil edilen ve devletleşen AKP iktidarının elinde Türkiye’nin demokrasi tayfı –fizik bilimi terimleriyle söylersek Doppler etkisiyle her geçen gün kırmızıya doğru kayarak–  demokrasiden uzaklaşmakta ve otoriterleşmeye doğru yol almaktadır. Bütün bu tablo dahilinde, 1 Kasım 2015 erken seçimlerinin Türkiye için hem bir fırsat hem de mevcut riskleri arttıracak ve ülkeyi büsbütün kaosa sürükleyecek yeni bir siyasal fazın habercisi olduğu artık ortadır. Bunlardan hangisinin gerçekleşeceği şüphesiz Türk milletinin oylarıyla ortaya çıkaracağı siyasal iradeye ve onun niteliğine bağlı olacaktır.

 

Türkiye Kırılgan Bir Devlet Olma Yolunda (mı?)

 

Belli bir toprak parçası üzerinde bağımsızlığa ve münhasır bir egemenliğe sahip olmak, devlet olmanın temel koşullarından biridir. Diğer taraftan, devlet olmak, sınırları içerisinde yaşayan bireylerin temel ihtiyaçlarını (eğitim, sağlık, barınma, adalet vb.) karşılayabilmeyi, huzur ve asayişi sağlayabilmeyi ve gerek sınırlar içinden gerekse sınırlar dışından yönelebilecek her türlü tehdit ve saldırıyı ve muhtemel zararlarını minimum düzeye çekebilmeyi gerektirmektedir. Bunları tam olarak sağlayamayan devletler genellikle “kırılgan devlet” (fragile state) olarak adlandırılmaktadır. OECD’nin genel kabul gören tanımına göre “kırılganlık” devletin güvenlik, eğitim, sağlık, adalet gibi temel kamu hizmetleri sunmakta acziyet içinde olması durumudur.[13] Bunun bir adım ötesi ise “başarısız devlet”tir ki (failed state), bu noktada kontrol, idare ve eylem yeteneklerini çekirdek alanlarda kaybetmiş ve toplumsal sözleşmesi bozulmuş çökmekte olan bir devlet vardır artık (Bkz. Tablo 1).

 

1990’lı yıllarla birlikte birçok akademik kuruluşun ve uluslararası örgütün, devletlerin kırılganlığına ilişkin endeksler oluşturmaya başladığı görülmektedir. Bunlardan biri de ABD merkezli “Fund For Peace” (FFP) adlı düşünce kuruluşu ile “Foreign Policy Dergisi”nin işbirliğiyle 2005 yılından bu yana yayınlanan “Başarısız Devletler Endeksi”dir ki (Failed States Index), Haziran 2014’te onuncusu yayınlanan ve adı “Kırılgan Devletler Endeksi” (Fragile States Index)[14] olarak güncellenen bugün için son endeks Türkiye’nin kırılganlığı açısından oldukça olumsuz bir veri setini ortaya koymaktadır. Türkiye, söz konusu endekste 178 ülke arasında 74,1 puanla (puan ne kadar yüksekse kırılganlık o kadar fazladır)[15] 94. sırada yer alarak yüksek riskli (high warning) ülkeler arasında yer almaktadır ki (bkz. Tablo 2), bu durum tüm AB ve OECD üyesi ülkeleri içinde Türkiye’yi kırılganlık açısından 1. sıraya taşımaktadır.

 

Endekste, Türkiye’nin en yüksek puan aldığı, yani en büyük kırılganlık sergilediği alanlar “etnik/dini gruplar arası çatışma” göstergesi ve “güvenlik aygıtı” göstergesidir. Söz konusu göstergelerin birincisinde Türkiye’nin 2014 puanı 9,0 iken, ikincisinde ise 7,4’tür (Bu iki göstergenin 2007-2014 arasında izlemiş olduğu trendlerin ortalaması ise sırasıyla 8,2 puan ve 7,3 puandır). Gerek “etnik/dini gruplar arası çatışma” göstergesi gerekse “güvenlik aygıtı” göstergesi her iki alanda da Türkiye’nin taşımakta olduğu aşırı risk potansiyelini ortaya koymaktadır (Bkz. Tablo 3). Dolayısıyla endeksin de ortaya koyduğu gibi, bugün Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı ağır tablo hatırlandığında, bunun bir kehanet olmadığı hem “Çözüm Süreci”nde, hem 2014’te hem de Türkiye’nin AKP iktidarı eliyle öngörüsüz, tutarsız, basiretsiz ve ideolojik bir dış politikayla “ulusal çıkarlar”ın ötesinde bir fonksiyon üstlendiği “Arap Baharı” sürecinde yaşananlardan ve halen yaşanmakta olanlardan da zaten belliydi.

 

Diğer taraftan, endekste yer alan “güvenlik aygıtı” göstergesinin yüksekliğinin de (7,4 puan; 2007-2014 ortalaması 7,3 puan) ortaya koyduğu gibi, devletin ülke sınırları içerisinde belli bir bölgede güvenliği meşru kuvvetleri aracılığıyla sağlayamadığı, yani söz konusu bölgede devlet dışı gayrimeşru bir silahlı grubun faal olduğu gerçeği (bayrak indirme, yol kesme, yol kapatma, kimlik kontrolü yapma, haraç alma, vergi toplama, mahkeme kurma, öz savunma güçleri oluşturma, özerk yönetim ilan etme, vb.) “Çözüm Süreci”nin “barışa mı savaşa mı hizmet ettiği” sorusunu akıllara getirmektedir. Devletin otoritesine ciddi bir tehdit olarak kabul edilmesi gereken böylesi bir durumun AKP iktidarı tarafından oldukça uzun bir süre görmezden gelinmiş olması, bu konudaki istihbarat ve güvenlik raporlarının gereğinin yapılmaması, hatta bu tür raporların bürokrasiye baskı yapılarak değiştirtilmesinin acı sonucu Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde PKK adeta devletmiş gibi hareket ederek ikili bir iktidar yapısı oluşturması, siyasal meşruiyet kazanması ve bazı yerlerde devlet otoritesinin kaybedilmiş olmasıdır. Bugün Türkiye Cumhuriyeti devletinin güvenlik güçlerinin yaşadığı kayıplar AKP’nin bu basiretsiz tutumunun yarattığı dezavantajlara rağmen bölgede kaybedilen devlet otoritesinin geri alınması çabasından başka bir şey değildir. Bu başarılamadığı taktirde AKP iktidarının öngörüsüzlüğü ve basiretsizliği sayesinde artık Suriye’de de bir devlet kurmuş olan PKK’nın 1990’lı yılların çok daha ötesinde bir siyasal, toplumsal ve askeri faza geçmiş olduğu ya da olacağı gözlerden kaçırılmamalıdır. Terör örgütü, tarihinde bir türlü başlatamadığı “devrimci halk savaşı”nı başlatabileceği ortamı ve zamanı elde etmeye kendini çok daha yakın hissetmektedir.

 

Türkiye’nin Geldiği Yeni Faz

 

Türkiye’de AKP iktidarının ülkeyi getirdiği noktada siyasal bazda etnik ya da dini temelde kutuplaşmanın had safhaya ulaştığı, grup temelli çatışma riskinin ise kuvvetle muhtemel olduğu günlerden geçmediğimizi herhalde kimse iddia edemez. Bu göstergeyi daha da kaygı verici hale getiren husus ise, bu trendin 2006’dan bu yana hiç aşağı yönde olmamasıdır. Ayrıca, 2009’da başlatılan ve bugün “Çözüm Süreci” adı altında yürütülen politikaların, vatandaşlar arasında milli birliği sağlamakta olumlu etkisinin olmadığı ve bu trendi aşağıya çekmekte başarılı olmadığı da ortaya çıkmaktadır. Bilakis, gruplar arası çatışma ihtimalinin 2009’dan sonra ciddi derecede arttığı görülmektedir. Hal böyleyken, Türkiye’yi oluşturan farklı etnik ya da dini grupları odak noktasına alıp diğer grupların ve toplumun bütününün aleyhine olacak şekilde “açılım politikaları” yürütmenin milli aidiyet ve milli birlik ülküsüne zarar verdiği anlaşılmaktadır.[16]

Hatırlanacağı gibi, 30 Eylül 2013’te AKP iktidarının açıkladığı “demokratikleşme paketi”[17] çerçevesinde, özel okullarda anadilde eğitim yasallaşmış, Kürtlerin ayrımcılık yapıldığını hissettiği öğrenci andı kaldırılmış, ülke çapında en az yüzde 3 oy alan siyasi partilere devlet yardımı verilmesi kararlaştırılmış, Türkçe dışındaki dillerde seçim propagandası yasağını kaldırılmış, çoğunluğu Kürtçe olmak üzere köy ve kasabalara eski isimlerinin geri verilmesini sağlanmış, siyasi partiler için iki eş başkan olabilmesi resmiyete kavuşturulmuştu. Ne var ki, ister seçime yönelik olarak atılmış adımlar olsun ister samimi bir çabanın eseri olsun, bu paket PKK açısından kendi taleplerine bir yanıt olarak görülmemiştir. Sürecin başından beri PKK muğlak bir kavram olarak kullandığı “demokratik özerklik” talebini gündemde tutarak, taktik ve dönemsel manevralarla iç ve dış şartların önce özerk, sonra da bağımsız ve pan-Kürtçü bir yapıya (devlet) kapı aralayacağı zaman için zemin oluşturmaya çalışmaktadır ve bunda da son on yıllık dönem bazında önemli ölçüde başarılı olmuştur. Esasında “demokratik özerklik”, Türkiye’yi sosyo-ekonomik seviyelerine ve kültürel yakınlıklarına göre 25 bölgeye ayıran ve dış ilişkiler, savunma ve kısmen de adalet yetkileri dışındaki tüm yetkileri bölgesel makamlara devreden federatif bir model olarak lanse edilse de, ne PKK ne de Kürtlerin önemli bir bölümü açısından gerçeklik bununla örtüşmemektedir. Kürt hegemonyasının denge durumunda ve/veya yükselişte olduğu politik Kürt bölgesinin kapsadığı bütün iller açısından “demokratik özerklik” tam anlamıyla etnik ve feodal bir temel üzerinde yükselen (etno-feodalizm) ve idari yetkilerden çok siyasi yetkilerle donatılmış federatif eyaletlere tekabül etmektedir. Öngörülen bu “demokratik özerklik”[ğ]in niteliği ve nihai amacı PKK/KCK liderlerinden terörist Sabri Ok tarafından şöyle ifade edilmektedir: “Dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi Kürt halkı da kendi kendilerini yönetme hakkına sahip olmalıdır. Kürt halkının kimliği tanınmalıdır. Anadillerinde eğitim alabilmelidirler. Yüzde 10 olan seçim barajının ve terörle mücadele yasasının kaldırılması, nihai bir çözüme izin verecek gelişmeler olacaktır, fakat bizim için bunlar, nihai amaçlar değildir. Bizim için nihai amaç, Kürt halkının bir halk olmaktan kaynaklanan haklarını tam olarak kullanabilmeleridir.”[18]Burada kastedilen bağımsız devlettir.

PKK, böylesi bir hedefe ulaşmak için şiddeti işlevsel bir araç olarak meşru görüp gerekli gördüğünde kullanırken, AKP iktidarının toplumun bireyleri arasında hiçbir fark gözetmeksizin temel insan hakları ve demokrasi açısından eşitliğe ve hukukun üstünlüğüne odaklanmak yerine, sadece taktik ateşkeslerle zaman kazanan, silahını hiçbir zaman bırakmamış, etnik temelli bir “özerk yönetim” ve becerebilirse “devlet” kurma peşinde olan PKK’yla adeta bir pembe dizi kuşağını ve tek taraflı bir aşkı andıran tarzda müzakereler yürütmesi daha en başından başarısızlığa mahkûmdu. AKP iktidarının bu süreçte seçimleri kazanmak odaklı hareket ederek belli bir etnik gruba standart bir demokrasinin olmazsa olmazı olmayan türde siyasal temelde bazı imtiyazlar, istisnalar ve siyasal haklar tanımaya yönelik adımlar atması, bu yönde beklentiler oluşturması, milli kimliğin alt-kimlikler tarafından örselenmesine müsaade etmesi hatta teşvik edici olması, alt-kimlikleri milli kimliğe alternatifmiş gibi sunması, bütün bunlara karşı tepki ve eleştiri ortaya koyan toplumun diğer kesimlerini de bastırması, aşağılaması ve hakir görmesinin bugün sorunu çözmediği gibi, daha da büyüttüğü ortadır. Bu sorunla birlikte, toplumda kâh seçim zamanlarında kâh güçlü iktidar hezeyanlarıyla derece derece arttırılan gerilim ve siyasal kutuplaşmanın nihai bir hesaplaşmaya evrilmeyeceğinin bugün artık garantisi yoktur.

 

Politik Kürt Hegemonyasının Yükselişi

 

Bu yeni fazın, Kürt hegemonyasının yükselişte olduğu politik Kürt bölgesinde (Bkz. Şekil 1) ve PKK’nın aktivitesinin yoğunlaştığı/başarılı olduğu alanlarda yaratacağı toplumsal ve siyasal fay hattı kırılmaları düşünüldüğünde, Türkiye’nin öncekinden çok daha farklılaşmış ve şiddetlenmiş çok ciddi bir ayrılıkçı etnik problemle karşı karşıya olduğu gerçeği bir kez daha karşımıza çıkmaktadır (Bu konuda Kasım 2014’te kaleme aldığım “Kürt Hegemonyasının Yükselişi ve Türkiye’nin Araf’taki Son Tangosu başlıklı yazıma bakılabilir.)   

Özellikle “kırılgan” ya da “başarısız” devletlerin siyasal ve sosyal yaşamında, ulusal nüfusa oranla sayıca azınlık durumunda olan bir etnik grubun, kendi bölgesi içinde hegemonyaya gidecek kadar politik bir çoğunluk oluşturması ve belli bir alan üzerinde denetim kurmuş olması, özerklik ya da ayrılıkçılığa yönelik duygu ve isteklerin artması sonucunu doğurabilmektedir ki bu bir devlet için olabilecek en kötü durumdur. Bu noktada, Türkiye’nin yakın zamanda yitirdiği ve ne yazık ki değeri yeterince anlaşılmayan en önemli entelektüel ve Türk milliyetçisi şahıslarından Durmuş Hocaoğlu’nun da tespit ettiği gibi, belirli bir etnik nüfus, şayet, toplam nüfusun %10’una –ki bu oran eşik değerdir– yaklaşmış ya da geçmiş ise, bu, ciddi bir etnik problemin en azından potansiyel olarak mevcudiyetinin göstergesidir.[19]

İkinci olarak, bu nüfus ülkenin tamamına homojene yakın bir şekilde dağılmış olmayıp, belirli bir alanda konsantre olmuş ise risk bir kat daha artmış olmaktadır. Üçüncü olarak, bu konsantre olmuş bölge ülkenin daha rahat kontrol edilebilen iç bölgelerinde veya düz ovalık bölgelerinde değil de uç bölgelerinde ise ve fiziki açıdan da çetin şartlara sahip bir coğrafyaya tekabül ediyorsa, risk faktörü daha da büyümektedir. Dördüncü olarak, bu bölge tam sınırda ise ve sınır da kontrol edilemiyorsa risk bir kez daha artmaktadır. Beşinci, sınırın diğer tarafında aynı etnisiteye dayanan bir devlet ya da bir devlet oluşumu var ise işler iyice karmaşıklaşmaktadır. Altıncı olarak, söz konusu etnik grup feodal alışkanlıklara sahip ve otantik ise hâkim unsura “işgalci” gözüyle bakmaktadır.[20] Yedinci  ve son olarak, söz konusu bu etnik grup ve ülke büyük güçlerin ilgi alanı içerisindeyse ve buna karşı etkili, kararlı ve tutarlı politikalar geliştirilemiyorsa özerklik ya da ayrılıkçılığa yönelmiş bir silahlı güce de sahip söz konusu etnik grubu demokrasi ve hukuk devleti sınırları içerisinde üretilebilecek siyasal, sosyal ve ekonomik almaşıklarla üniter bir yapı içerisinde tutabilmek oldukça zorlaşmaktadır.

 

Sonuç: Cennet’i Hayal Ederken Araf’ta Tutunabilmek…

 

Bütün bu gerçekliği daha da ağırlaştıran “Çözü(l)m(e) Süreci”, 1990’lı yılların sonunda askeri olarak önemli ölçüde geriletilen, lideri ele geçirilen, alan hâkimiyeti kırılan, derin bir sarsıntı yaşayarak Kandil’e çekilmek zorunda bırakılan, eylemsizlik ve bocalama süreci yaşayan PKK’ya adeta can suyu vererek daha güçlü bir şekilde hayat bulmasını sağlamıştır. AKP iktidarının da oluşmasına Türkiye aleyhinde katkıda bulunduğu yeni Ortadoğu’nun hayalet jeopolitiğinden faydalanmak konusunda PKK oldukça kararlı görünmektedir. AKP’nin izlediği dış politika sonucu, Tahran, Bağdat ve Şam arasında 2011’den beri süregelen gerilimler ve çelişkiler, terör örgütünün bu başkentlerle olan bağlantısını yenilemesinin yolunu açmıştır. Dahası, sorun hiç olmadığı kadar uluslararasılaşmış, yeni Kürt milliyetçiliğini oldukça reaksiyoner bir yapıya taşıyarak etnik kimliğe dayalı ulusal bir kimlik inşasında PKK’nın varlığının ve şiddetinin kavranması/kavratılması gibi faktörler daha fazla kabul görmeye başlamıştır. Dolayısıyla, sorunun dinamikleri artık 1990’lı yılların çok ötesinde farklılaşmış durumdadır ve üstelik bölgesel gelişmeler (2003’ten beri Irak’ın durumu, 2010’dan beri Suriye’nin durumu) ve küresel güçler Kürtlere devlet ve millet olma yolunda 21. yüzyılda bir daha ele geçirilemeyecek bir fırsat sunmaktadır.

AKP iktidarı şeytanla yaptığı bu pazarlıkta “Çözü(l)m(e) Süreci” sonunda belki “Cennet”i hayal etmişti ama bugün Türkiye’yi getirdiği noktada “Araf”ta bile tutunmak giderek zorlaşmaktadır ve bu zor yükü tek başına Türkiye’yi yönetmeyi sürdürmek isteyen AKP iktidarı değil kumpaslarla yıpratıldığı halde yine Türk Silahlı Kuvvetleri göğüslemektedir. Allah, sadece PKK ile yürütülen teslimiyetçi müzakere sürecinin değil,  yanlış Ortadoğu/Suriye politikasının yükünü taşımak zorunda kalan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Jandarma Genel Müdürlüğü’nün ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün yâr ve yardımcısı olsun…  


[1]“Kürt Açılımı Netleşti”, http://www.sabah.com.tr/siyaset/2009/05/12/kurt_acilimi_netlesti, 12 Mayıs 2009.

[2]“İşte Hükümetin Demokratik Açılım Raporu”, http://www.cnnturk.com/2009/turkiye/10/03/iste.hukumetin.demokratik.acilim.raporu/545796.0/, 3 Ekim 2009.

[3]“Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi Bir Hedeftir”, http://www.milliyet.com.tr/basbakan-erdogan--milli-birlik-projesi-bir-hedeftir/siyaset/siyasetdetay/15.11.2009/1162249/default.htm, 15 Kasım 2009.

[4]“Bakandan İmralı Açıklaması”, http://www.sabah.com.tr/gundem/2013/02/10/bakandan-imrali-aciklamasi, 10 Şubat 2013.

[5]“Erdoğan: İmralı Değil, Çözüm Süreci”, http://www.haber7.com/partiler/haber/990380-erdogan-imrali-degil-cozum-sureci, 15 Şubat 2013.

[6]“Yalçın Akdoğan: HDP Bundan Sonra Çözüm Sürecinin Ancak Filmini Yapar”, http://www.hurriyet.com.tr/gundem/29227700.asp, 08 Haziran 2015.

[7]“Erdoğan Dolmabahçe’yi de 10 Maddeyi de Eleştirdi”, http://www.aljazeera.com.tr/haber/erdogan-dolmabahceyi-de-10-maddeyi-de-elestirdi, 22 Mart 2015.

[8]“Erdoğan’dan Çarpıcı Sözler: Terör Örgütü Çözüm Sürecinde Silah Stokladı”, http://www.hurriyet.com.tr/gundem/30005171.asp, 7 Eylül 2015.

[9]“Bülent Arınç’tan PKK İtirafı: Her Şeyden Haberimiz Vardı”, http://www.zaman.com.tr/gundem_bulent-arinctan-pkk-itirafi-her-seyden-haberimiz-vardi_2308854.html, 4 Ağustos 2015.

[10]“Genelkurmay İstihbarat Dairesi Eski Başkanı’ndan Şok İddia!”, http://www.haberdar.com/gundem/genelkurmay-istihbarat-dairesi-eski-baskani-ndan-sok-iddia-h4056213.html, 10 Eylül 2015.

[11]“Türkiye’nin Yönetim Sistemi Fiilen Değişmiştir”, http://www.hurriyet.com.tr/gundem/29815380.asp, 15 Ağustos 2015.

[12]“Erdoğan’ın ‘Parlamenter Sistem Bekleme Odasında’ Sözüne Suç Duyurusu”, http://www.cnnturk.com/haber/turkiye/erdoganin-parlamenter-sistem-bekleme-odasinda-sozune-suc-duyurusu, 24 Mart 2015.

[13]Bkz. OECD, “Principles for Good International Engagement in Fragile States & Situations: Principles”, April 2007, http://www.oecd.org/development/incaf/38368714.pdf.

[14]“Kırılgan Devletler Endeksi”nde devletler, 12 ayrı sosyal, ekonomik, siyasi ve askeri göstergeye dayanılarak, her bir gösterge için (0 ile 10 arasında bir rakamla (toplam 120 puan üzerinden) değerlendirilmekte, en yüksek puanı olan devletin en kırılgan olduğu tespiti yapılmaktadır. 178 ülkenin sıralandığı 2014 endeksinde en kırılgan devletlerin Afrika ve Ortadoğu bölgesinde, en az kırılgan devletlerin ise Kuzey Avrupa’da yer aldığı görülmektedir. Bkz. Fund for Peace, Fragile States Index 2014, Washington D. C., 2014, http://library.fundforpeace.org/library/cfsir1423-fragilestatesindex2014-06d.pdf

[15]Endeksin kriterleri konusunda daha geniş bilgi için bkz. Konur Alp Koçak, “Türkiye Ne Kadar Kırılgan”, 2023 Dergisi, Sayı: 160 (Ağustos 2014), ss. 58-64, http://tasav.org/usr_img/2023_dergisi_160._sayi_konur_alp_koCak.pdf

[16]Koçak, “Türkiye Ne Kadar Kırılgan”, s. 63.

[17]Bkz. T. C. Başbakanlık Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı, Demokratikleşme Paketi, 30 Eylül 2013, http://www.kdgm.gov.tr/snetix/solutions/KDGM/resources/uploads/files/kitabcik.pdf

[18]International Crisis Group, “PKK/KCK liderlerinde Sabri Ok’la Yapılan Mülakat, Kandil, Irak, Temmuz 2014”, Türkiye ve PKK: Barış Sürecini Kurtarmak, Avrupa Raporu No: 234, Brüksel, 6 Kasım 2014.

[19]Durmuş Hocaoğlu, “2023 Senesinde Türkiye Mevcut Olmayabilir” (Mülakat), 2023 Dergisi, Sayı: 101 (Eylül 2009), s. 41.

[20]Hocaoğlu, “2023 Senesinde Türkiye Mevcut Olmayabilir” (Mülakat), s. 41.

Bu yazı 3197 defa okundu.
  • Yorumlar0
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı