Hoşgeldiniz; Bugün 20 Ocak 2017 Cuma
Milli Güvenlik ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi|11 Temmuz 2015 Cumartesi

ABD'nin Askeri Stratejilerinde Türkiye'nin Yeri

Cahit Armağan DİLEK tarafından yazıldı.

Suriye iç savaşı büyük bir hızla devam ediyor. Bu hıza rağmen sahada savaşan tarafların hiç birisinin diğer tarafı tamamen yenerek bütün Suriye’ye hakim olamayacağı ortaya çıktı. Bu duruma Suriye iç savaşı muhtemelen savaşan tarafı destekleyen dış güçlerin masa başında sağlayacağı uzlaşma ile sona erecek. Ancak masa başında mutabakat sağlanmadan önce dış güçler, destekledikleri tarafların savaş alanında en geniş yayılma alanına ulaşmasını bekliyor ve bunun içinde destekledikleri tarafa olan yardımlarını sürdürüyorlar. 1991’den buyana bir kriz sürecinden geçen Türk-Amerikan ilişkileri de Suriye iç savaşı sürecinde kısa süren bir uzlaşma döneminden sonra ağır bir kriz içine girdi. Bir süre iki tarafında kontrol altında tutmaya çalıştığı ve yokmuş gibi davrandığı kriz, özellikle Ayn El Arap’ta Amerikan Hava Kuvvetleri’nin PKK/PYD’ye vermeye başladığı destek sonrasında tamamen kontrol dışına çıktı.PKK/PYD ile ABD arasındaki askeri ilişkiler, bir PKK temsilcisinin ABD’nin Erbil’deki askeri koordinasyon merkezinde temsilci olarak bulunmasına kadar tırmandı. PKK/PYD güçlerinin Cerablus’a doğru ilerlemesi sürecinde Amerikan-PKK ittifakı daha da gelişti. AKP Hükümetinden IŞİD’e karşı istediği desteği bulamayan Washington, bu desteği PKK/PYD’den aldığını ve bunun için taktik bir işbirliği yaptığını ileri sürüyor. Ankara ise bu işbirliğinin ileride kurulması hedeflenen büyük Kürdistan’ı Akdeniz’e ulaştırmak için açılan bir “Kürt koridoru” olduğunu düşünüyor. Temmuz 2015 başında AKP Hükümeti, ABD’nin bu politikasını durdurmak amacı ile Washington’a IŞİD’e karşı daha yakın bir işbirliği için yeni önerilerde bulundu. Bu aşamada Amerikan askeri belgelerinde Türkiye’nin konumunu incelemek ikili ilişkilerin geleceğini okumak açısından faydalı olacaktır.    

Türk-Amerikan İlişkilerindeki İniş-Çıkışlara Özet Bakış

2. Dünya Savaşı sonrasında Türk-Amerikan ilişkilerini temel olarak iki dönemde ele alabiliriz. Birincisi; Soğuk Savaş dönemi, İkincisi; Soğuk Savaş sonrası dönem. Her iki dönemde de ilişkilerde kırılganlık yaratan olaylar yaşanmıştır. Türkiye'nin Kore Harbine iştiraki ve sonrasında gelen NATO üyeliği Türkiye ile ABD'nin ilişkilerini geliştirmiş, önemli bir temel ve çerçeve oluşturmuştur. Bunlara paralel olarak İncirlik'te ABD'ye üs imkanı tanınması ve devamında SEİA anlaşmasının yürürlüğe girmesi yine bu dönemde gerçekleşmiştir. Bununla birlikte Kıbrıs'taki olaylar nedeniyle ABD Başkanı Johnson'un gönderdiği mektup, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı nedeniyle ABD'nin aynı ittifak içindeki müttefiki Türkiye'ye silah ambargosu uygulaması ilk dönemin belli başlı olaylarıdır. Bunun yanında bu ilk dönemde gerçekleşen askeri darbeler sonrasında ABD'nin Türkiye'deki yönetimlere desteğini sürdürmesi dikkat çeken olaylardır.

Soğuk Savaş döneminde Sovyet ve Komünizm tehdidine karşı kanat ülkesi olarak konumlandırılan ve büyük ordusuyla bu tehditlere set çekmekle görevlendirilen Türkiye, ABD ve genelde Batı bloğu tarafından önemli / kritik bir ülke olarak görülmüştür. Soğuk Savaş sonrası değişen güvenlik ortamı ve yeni tehditler (terörizm, Ortadoğu kaynaklı artan aşırılık, köktendincilik vs) nedeniyle bu sefer Türkiye'yi Batı bloğunun bir cephe ülkesi olarak ortaya çıkarmıştır. Ancak buna rağmen Türkiye’nin ABD’den Soğuk Savaş’ın cephe ülkesi gibi yardım ve destek alamadığını söylemek lazım. Ağustos 1990'da Irak'ın Kuveyt'i işgali ile başlayan, Haziran 2014'te IŞİD terör örgütünün Musul'u işgali ve sonrasında IŞİD'in Suriye'de Irak'ın önemli bir bölümünü işgaline dönüşen süreçte Türkiye cephe ülkesi olmasının bütün sıcaklığını ve zorluğunu yaşamış, yaşamaya da devam etmektedir.

Türkiye bir cephe ülkesi pozisyonunda olduğu Ortadoğu'daki sorunlara yönelik olarak hem Soğuk Savaş hem de sonrası dönemde tarafsız, arabulucu, güvenilir bir rol üstlenmiştir.  AKP'nin iktidara gelmesiyle özellikle 2006 sonrasında bu rolün değiştiğini Türkiye'nin Ortadoğu'ya dar (mezhep ağırlıklı) çerçevede bakmaya başladığı görülmüştür. AKP tarafından yönetilen Türkiye’nin sorunları çözmekten ziyade sorunların tarafı olan bir görüntüye bürünmüştür. Artık Türk Dış Politikasında ağırlıklı bir yer alan Ortadoğu politikasının da iflas  ettiğini, dolayısıyla genelde dış politikada yolun sonuna gelindiğini görüyoruz. (Konuyla ilgili güncel bir yazı 21.YÜZYIL dergisinin Temmuz 2015 sayısında "AKP'nın Dış Politikasında Yolun Sonu: Ortadoğu'da Fiyasko ve İflas" başlığıyla yayımlanmıştır.)

Türkiye'yi bu noktaya getiren süreçte 01 Mart 2003'te ABD'nin Türkiye üzerinden Irak'a girmesini öngören Irak Tezkeresinin TBMM'de onaylanmaması ve 04 Temmuz 2003'te Süleymaniye/Irak'ta yaşanan çuval olayı (Amerikan askerlerinin (Peşmergelerle birlikte) bölgede görevli Türk askerlerine operasyon yaparak başlarına çuval geçirmesi) yaşanmış ve Türk-Amerikan ilişkileri adeta dip yapmıştır.  1999'da PKK terör örgütünün lideri Öcalan'ın paketlenip Türkiye'ye teslim edilmesini sağlayan ABD, 2003'te Irak'ı işgal ettikten sonra Türkiye'nin beklentilerinin aksine TSK'nın Irak'ta PKK'ya müdahalesine engeller çıkarmıştır.  Artan terör saldırıları ve çuval olayının da etkisiyle kamuoyu tepkisini minimize etmek üzere Kasım 2007'den itibaren istihbarat paylaşımı adı altında kontrollü olarak TSK'nın Irak'ın kuzeyine sınırlı hava operasyonlarına göz yummuştur. Bu aslında hem çuvalla birlikte dip yapan askeri ilişkileri geliştirme için bir mekanizma olarak düşünülmüştür.

ABD'nin ilişkileri düzeltme ve yeni bir yükseliş yaratma girişimi

ABD, Türkiye ile ilişkilerini büyük ölçüde güvenlik ve askeri alanlardaki ilişkiler üzerine inşa etmiştir. ABD, Türkiye'nin çevresindeki kriz bölgelerine müdahalede bir atlama taşı olarak kullanmayı hedeflemiştir. Washington, çevre jeopolitikteki krizlerde Türkiye'nin yumuşak gücünden faydalanmak amacıyla, 2003'te tezkere ve sonrasındaki çuval kriziyle dip yapan ilişkilerde yeni bir yükseliş/çıkışla Türk-Amerikan ilişkilerini yönetilebilir hale getirmek için 2007'de başlayan istihbarat paylaşım mekanizmasının yarattığı yumuşama ortamını da kullanarak 2008 sonrasında yeni bazı girişimler başlattığını görüyoruz.

Bu kapsamda ABD, Obama'nın 2009'da Başkan olarak ilk ziyaretini Türkiye'ye yapmasını sağlayarak Türkiye'nin gönlünü almak istemiş, iktidardaki AKP hükümetine de içte ve dıştaki politikalarınızın arkanızdayız mesajını vermiştir. Nitekim Obama'nın ziyareti esansında seslendirdiği "model ortaklık" söylemi her ne kadar geçen 6-7 senede altı doldurulamasa da AKP hükümetine önemli bir manivela olmuştur. O tarihlerde Türkiye'de askeri vesayeti kaldırmak iddiası ile TSK üzerine baskıların arttığı, kumpas davalarının başlatıldığını, AKP hükümetinin  PKK açılımını başlattığı, Ermeni açılımı hazırlıklarının yürüdüğü, Kıbrıs'ta tavizler verilebileceğinin emarelerinin ortaya çıktığı bir dönemdir. İşte bütün bu iniş-çıkışlı ilişkiler ABD'nin güvenlik ve askeri stratejilerindeki yerini de derinden etkilemiştir.

ABD'nin  2010 ve 2015 Ulusal Güvenlik Stratejilerinde Türkiye'nin Yeri

ABD'nin Obama imzalı Mayıs 2010 tarihli ulusal güvenlik stratejisinde Türkiye ifadesi, Balkanlar’da istikrar ve demokrasinin geliştirilmesi, Kafkaslar ve Kıbrıs’ta sorunların çözülmesine yönelik girişimlere ABD’nin bağlı kalacağını belirten cümleden sonraki “geniş bir yelpazedeki ortak çıkarlar bağlamında ve özellikle bölgesinde istikrarın sağlanması konusunda Türkiye ile angajmanlara girileceği” ifadesinin içinde yer almıştı. Bu paragraf içinde Ortadoğu'nun yer almaması dikkat çekiciydi.

Obama'nın Şubat 2015 tarihli son ulusla güvenlik strateji dokümanında adı geçen sınırlı sayıdaki ülkeler arasında yer alan Türkiye ile ilgili dikkat çekici bir ifade var. Dokümanda "Avrupa ile Sürekli İttifakımızı Güçlendirme" başlığı altındaki paragrafta geçen o ifadelerin tercümesi şu şekildedir:  ......Türkiye ile ilişkilerimizi dönüştürmeye (transform) devam edeceğiz.......

Bunların yanında Obama'nın hem eski (Mayıs 2010) hem de yeni (Şubat 2015) ulusal güvenlik stratejisinde adı geçen diğer ülkeler “yakın müttefik, özel ilişkili, stratejik ortak, ortak” şeklinde tanımlanırken Türkiye için bu tip bir ilave tanımlama yapılmamış olması dikkat çekmektedir. Ayrıca ABD Başkanı Obama’nın 2009'da Türkiye’ye yaptığı ziyarette gündeme gelen “model ortaklık” veya özellikle Türkiye’de her seviyedeki yöneticiler tarafından sıklıkla telaffuz edilen “stratejik ortaklık” ifadesi Türkiye için her iki strateji metninde de yer almamıştır. Bunun yanında ulusal güvenlik strateji dokümanlarında 2010 yılında bazı konularda Türkiye ile çalışabileceğinden bahsedilirken 2015'e geldiğimizde bunun da yer almadığını görüyoruz. Anlaşılan o ki Amerikan yönetimi Türkiye ile ortak çalışma konusunda sıkıntılar yaşamakta, ilişkilerin iyi durumda olmadığını ortaya koymakta ve bunu yeni bir şekle sokmaya, başka bir kalıba sokmaya çalışmaktadır.

Tabi burada ikili ilişkilerin niteliğine bakmak gerekir. Pratikte bir ABD-Türkiye ilişkisinden bahsetmek zor gözüküyor. Türkiye'nin iç ve dış politikasında önce Başbakan şimdi Cumhurbaşkanı olarak Erdoğan'ın üstlendiği tek belirleyici üslubu Türkiye-ABD ilişkilerini de etkilemiş, ABD-Türkiye ilişkileri “ABD-Erdoğan ilişkisine” dönüşmüştür. Dolayısıyla 2009'larda ifade edilen ve kurumsal bir yapıyı gerektiren model ortaklık ya da stratejik ortaklık gibi bir ilişkiler modeli gerçekleşmemiştir. Kişisellik ağır bastıkça anlaşılan o ki ABD bundan rahatsız olmuş, ilişkilerin yürütülmesinde sıkıntılar yaşamıştır. Ve ilişkileri dönüştürmeye karar vermiştir.

Her ne kadar Şubat 2015 tarihli son güvenlik stratejisinde ikili ilişkiler ile ilgili yer alan "dönüştürme (transform)" kelimesinin olumlu bir anlamı olsa da dönüşecek ilişki yapısının nasıl olacağı ya da ABD'nin öngördüğü şeklin ne olduğunu, ortaya çıkacak şeklin Türkiye'nin beklentileri ve politikalarıyla ne derecede uyumlu olacağını ya da Türkiye bu dönüşümü şekillendirmede ne kadar etkili olabileceğini zamanla göreceğiz. Aslında bunun için de çok bekleyeme gerek yok. Çünkü ABD'nin ulusal güvenlik stratejisinin sahadaki uygulamasının nasıl olacağını gösteren askeri stratejilerinde bunun işaretlerini görmek mümkün.

 

ABD'nin  2011 Askeri Stratejisinde Türkiye'nin Yeri (Var mış gibi!)

Önce bir hatırlatma yapalım. ABD'nin stratejiler hiyerarşisinde en üstte olan Ulusal Güvenlik Stratejisi önce yayımlanır, bilahare diğer kurumların stratejileri bu strateji esas alınarak güncellenip yayımlanır. Askeri Strateji de bunlardan biridir.

Bu bağlamda ABD'nin Mayıs 2010 tarihli ulusal güvenlik stratejisinden sonra Şubat 2011'de yayımlanan Amerikan Askeri Stratejisine baktığımızda güvenlik stratejisine paralel şekilde Türkiye'nin adının yer aldığını ve Türkiye ile ilişkilerde bir yükseliş yakalamayı ima edecek şekilde ifadeler yazıldığını görüyoruz. Uluslararası ve Bölgesel Güvenliğin Güçlendirilmesi başlığı altındaki Avrupa paragrafında Türkiye'nin adının geçtiği paragraf aynen şöyledir: NATO üyeleri Ortadoğu'dan Levant'a, Kuzey Afrika'ya, Balkanlara ve Kafkaslara kadar olan bölgede bir istikrara unsuru olarak hareket edebilir. Türkiye bu bağlamda kritik bir rol oynayabilir.  Bu ifade bir askeri strateji dokümanında geçiyor olmasına rağmen Türkiye'nin sert gücü yani askeri gücüne bir rol biçmekten ziyade Türkiye'nin bu bölgelerle olan tarihi, kültürel bağlarından istifadeyle yumuşak gücünü kullanılabileceğinin kast edildiğini söylemeliyiz.

 

ABD'nin 2015 Askeri Stratejisinde Türkiye'nin Yeri (Yok!)

Arap Baharı ve özellikle Suriye kriziyle birlikte ABD ve Türkiye'nin politikaları arasında makasın iyice açıldığını, hatta 180 derece ters istikametlere yöneldiğini görüyoruz. Bu durumun ABD'nin Şubat 2015 tarihli ulusal güvenlik stratejisine de yansıdığını ve ABD'deki kurumsal yaklaşıma karşılık Türkiye'de tek kişiye bağlı olan politikalar nedeniyle ABD'nin Türkiye ile nasıl bir ilişki düzeni kuracağı arayışına girdiğini yukarıda ifade etmiştik. Aslında bu artık ortak bir politika ve strateji içinde yer alınamadığının da ifadesiydi Ve bunun böyle olduğunu Haziran 2015'te yayımlanan ABD Askeri Stratejisi dokümanı da teyit ediyordu.

Strateji dokümanın tamamı incelendiğinde ve Türkiye'nin adının geçebileceği Müttefik ve Ortaklarımızla Küresel Ağımızın Güçlendirilmesi başlığı altındaki paragraflara baktığımızda ABD'nin bütün müttefik ve ortaklarının adı geçerken Türkiye'nin adının dokümanda yer almadığını görüyoruz. Söz konusu paragraflarda Avrupa'da NATO'nun rolünden bahsederken Rusya'nın doğu Avrupa ve Baltık bölgesindeki NATO üyelerine karşı saldırgan tutumuna yönelik alınan NATO rolünden bahsedilmektedir ki bu bağlamda NATO çerçevesinde Türkiye'ye düşen bir rol yoktur.

Ortadoğu bağlamında ise şu ifadeler yer alıyor: ABD, Ortadoğu'da İsrail'in güvenliğinin ve ileri askeri yetkinliğinin korunmasına yönelik taahhütlerine tam olarak bağlıdır. Ayrıca bölgedeki kritik ortaklarımızın (Ürdün, Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar, Bahreyn, Mısır, Pakistan)savunmalarının artırılmasına destek oluyoruz.

 

Bölgedeki askeri stratejilerde artık Türkiye'ye rol yok!

Haziran 2015 tarihli Amerikan Askeri Stratejisinde Ortadoğu'da kritik ortaklar listesi Türkiye'nin adının geçmemesinin tabi ki anlamı ve de Türkiye'ye mesajı vardır. Sadece Amerikan güvenlik ve askeri strateji dokümanlarında giderek azalan şekilde Türkiye'den bahsedilmesine ve en sonunda hiç bahsedilmemesine dayanıp Türkiye'nin artık hem ABD'nin hem de uluslararası askeri stratejilerde rolünün olmayacağının söylenmesinin doğru olmayacağını belirterek karşı çıkacaklara sahada gelişen güncel olaylar üzerinden şu açıklamayı yapabiliriz.

Haziran 2014'te IŞİD tehdidinin ortaya çıkmasıyla birlikte Türkiye'yi IŞİD koalisyonuna katılmaya çağıran ABD aynı zamanda Türkiye'nin görevini de belirtmiştir; Suriye sınırlarının güvenliğini sağla, yabancı teröristlerin sınırdan giriş çıkışına izin verme, IŞİD'in Türkiye üzerinden lojistik destek almasını engelle. Hiçbir zaman Türkiye'ye “IŞİD'e karşı hava operasyonlarına fiilen katıl”, “soydaşların olan Türkmenleri korumak için Irak ve Suriye'deki Türkmen bölgelerine asker gönder” dememiş, güvenlikli bölge-tampon bölge-uçuşa yasak saha tesis etmesine sıcak bakmamış, Musul'da kaçırılan diplomatların kurtarılmasına yönelik bir operasyona yol açacak istihbarat desteği sağlamayarak muhtemel bir operasyona izin vermemiş yani sınır ötesinde askeri faaliyet öngören hiçbir şeye izin vermemiştir. Bunun tek istisnası Şah Fırat operasyonudur ki Süleyman Şah Türbesinin taşınması öngören bu operasyon sınır ötesi yapılan bir harekat değil aksine sınırlara doğru bir çekilmedir ki ABD'nin stratejisine uygundur. 

Son günlerde Suriye'nin kuzeyinde Kürt koridoru oluşması bahanesiyle ama IŞİD kontrolündeki bölgeye Türkiye'nin sınır ötesi harekat yaparak güvenli bölge oluşturacakmış gibi sınır bölgesine yığınak yapması karşısında ABD böyle bir harekatın zorluğu ve imkansızlığını gündeme getirmiş, IŞİD'le mücadele edeceksen önce sınır güvenliğini sağla mealinde mesajlar vermiştir. Nitekim Türkiye'nin girmesi an meselesi denilen o günlerde bu alternatifin birden bire gündemden düştüğünü görüyoruz. (Bu gelişmenin arkasında içeriği ve yapıldığı açıklanmayana ancak sadece Hürriyet gazetesinde Tolga Tanış'ın köşe yazsında yer alan ve yalanlanmayan ABD Başkan Yardımcısının Cumhurbaşkanına ettiği telefonun olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır). Bu örnekler bir üst akıl tarafından TSK'ya sınır ötesinde askeri rol düşülmediğinin göstergeleri olduğunu söylemek abartı olmayacaktır.

Türkiye'ye sınır ötesi rol düşünmeyenlerin Türkiye'nin topraklarını başka ülkelerin askeri operasyonlarına açması için bastırmaları da Türkiye'nin içine düşürüldüğü ayrı bir açmazdır. Kobani operasyonları esansında bir gece yarısı telefonuyla PKK/PYD'ye havadan desteğin önünün açılması ve Peşmergenin Türk toprakları üzerinden Kobani'ye geçerek PKK/PYD'ye destek vermesinin sağlanması bunun en net örnekleridir. Şimdilerde de İncirlik'in ABD'nin hava operasyonları için kullanılması gündemdedir ki İncirlik'teki Amerika İHA'larının silahlı uçuşa başladığının ortaya çıkmış olması, Türkiye hiçbir aktif askeri faaliyet yapmadan dahi savaşa dahil edilmekte olduğunun en can alıcı örneğidir.

Türkiye'ye sınırlarının ötesinde askeri rol öngörülmediğini gösteren bu örneklerin yanısıra bir ki gündür Amerikan medyasında TSK'nın sınır ötesinde operasyon yapıp yapamayacağının tartışmaya açan haberler çıkmasını da ilginç bir tesadüf olarak not edelim.

Sonuç olarak,

Özellikle 2007 sonrasında AKP hükümetinin dışarıda izlediği politikalar Türkiye'nin güvenilir, tarafsız, arabulucu dış politikalarını bitirmiş, Türkiye'nin sınırlarının içine çekilmesine yol açmış, pazarlığa açık yaklaşımı nedeniyle caydırıcılığını azaltmıştır. İçeride de özellikle askeri vesayetin kaldırılması söylemiyle başlatılan uygulamalar, kumpas davaları TSK'ya darbe vurulmasına ve özellikle de önemli bir harp prensibi olan moralin TSK'de düşmesine neden olmuştur.

TSK sınır ötesi harekat yaparsa bir daha o bölgelerden çıkmaz korkusunu bir türlü üzerinden atamayan ABD açısından bu durum istenen bir gelişmedir ve muhtemelen Amerikan güvenlik ve askeri stratejilerinde Türkiye'ye ve dolayısıyla TSK'ya yer verilmemesine, rol biçilmemesine (ki zaten başta ABD olmak üzere Batı bloğu bunu hiç istememiştir) de yol açmıştır. Bu korku ve öngörüyle IŞİD bahanesiyle bölgede yeni müttefik arayışlarına giren ABD önce Irak'ta Peşmergeyi sonra Suriye'de PKK/PYD'yi öne çıkarmış aslında baştan yaratmıştır. ABD'nin PKK/PYD'yi "etkin ortak" tanımlaması yapması, sınır güvenliğini sağlayan IŞİD'le mücadele etsin söylemini kullanması TSK ile PYD'nin etkinliklerinin mukayesesi yapılıyor anlamına da gelmektedir ki Amerikan askeri stratejisinde Türkiye'ye yer verilmemesini bu bağlamda ele almak mümkündür. Bu durum aslında 2003'te dip yaptığı söylenen Türk Amerikan ilişkilerinin askeri alanda 2015'lerde halen diplerde olduğunun da bir ifadesidir.

2003'teki Irak işgali döneminde 01 Mart tezkeresi ve 04 Temmuz çuval olayıyla dip yapan askeri ilişkiler döneminde ABD'nin başkentinde "TSK Irak'a müdahale eder mi? Müdahale ne zaman nasıl olur?" sorularına cevap aranmaktadır, yani 2003'te Türkiye ve TSK ülkenin çıkarları gerektirdiğinde tek başına ve kimseye sormadan sınır ötesinde askeri harekat yapabilecek güçte ve pozisyondadır. 2015'e gelindiğinde ise Türkiye artık Amerikan askeri stratejilerinde müttefik ve ortak olarak bile yer alamamakta, TSK'nın sınır ötesi operasyon yeteneği var mı yok mu tartışmaları yapılabilmekte, Türk topraklarının ve TSK'nın sadece üslerinin atlama taşı ya da lojistik/ileri üs gibi kullanılması gündeme gelebilmektedir.

Bütün bu gelişmeleri elbette TSK'nın gücünü yitirdiği, harekat yeteneklerini kaybettiği, zayıf düştüğü şeklinde yorumlamak mümkün değildir. TSK binlerce yıllık kurumsal kültürüyle, kazanmış olduğu disiplinle, harekat imkan ve kabiliyetleriyle bölgesinin en güçlü ordusu konumundadır, dünyanın sayılı güçlü ordularından biridir. Bununla birlikte TSK açısından belki de en zayıf halka üstünde güçlü bir siyasi iradenin bulunmamasıdır. Dolayısıyla yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen TSK’nın arkasında sağlam ve kararlı siyasi bir duruş oldukça kendisine verilecek görevleri başarıyla yapabilecek güçtedir. 

Bu yazı 7524 defa okundu.
  • Yorumlar0
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı