Hoşgeldiniz; Bugün 20 Eylül 2017 Çarşamba
Milli Güvenlik ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi|20 Kasım 2014 Perşembe

Türkiye’nin “Elit” İhtiyacı

Sait Yılmaz tarafından yazıldı.

Giriş

Gerçekte elit teorileri, devlet otonomisine karşı çoğulculuğu savunan demokrasi ütopyasının sonucudur. Elit ile kastettiğimiz şey, ülkenin ulusal çıkarları çerçevesinde iç ve dış politikalarının yürütülmesinde koordineli bir şekilde öne çıkmış; siyasi, ekonomik, güvenlik, savunma, istihbarat, araştırma ve teknoloji yapılanmalarının içinde dağılmış, pozisyon değiştirebilen, çok yüzlü ve operatif, entelektüel ve akıllı insanlar topluluğudur.Bu elit, siyasiler ile birlikte hem ülkenin ekonomik ve sosyal kalkınmasında öncü rol oynar hem de ülkenin dış politikasının yürütülmesinde tüm sektörlerin ülke çıkarları çerçevesinde uyumlu çalışarak, diğer ülkeler üzerinde bir etki mekanizması oluşturulması işlevi görürler. Stratejik elit tabaka içinde olanlar, sadece bir sosyal işleve sahip değildir, onları özel ve farklı kılan pek çok alanda çeşitli fonksiyonlara sahiptirler. Stratejik elitler faaliyet alanlarının çeşitliliği ve sürdürülebilirliği için özel yöntemlerle eğitilir[1]. Stratejik elit dört ayrı tip içinde ortaya çıkar[2]; (1) Belirli bir amaca hizmet eden siyasi elit, (2) Ekonomik, askeri, diplomatik ve bilimsel elit (adapte edilmiş elit), (3) Moral değerleri aşılayan (filozof, din adamı, eğitimci vb.) elit, (4) Duygusal ve psikolojik olarak toplumu bir arada tutan elit (yazarlar, sanatçılar, film yıldızları, eğlence ve spordünyasının önde gelenleri). Daha genel bir tanım ise (iktidar) elitini; sahip olduğu zenginlik ya da imtiyazlar nedeni ile karar verme süreçlerinde belirli bir kontrol gücü olan ve daha çok siyasi, askeri ve ekonomik yapı içinden çıkanların oluşturduğu küçük bir grup olarak tanımlamaktadır[3]. İngiliz eliti, geleneksel olarak kan bağı ile gelen aristokrat ve kilise vasıtası ile etki sağlayan dini elitlere de yer vermektedir.

İngiliz eliti, 20. yüzyılın başında imparatorluk jeopolitiği, 1950’lerde refah devleti, 1960’larda İngiliz etki sahasının modernize edilmesi, 1970’lerde Avrupalılaşma üzerine söylemler geliştirdi. 1980’lerden bugüne ise girişimcilik, yaratıcılık, rekabet ve inovasyon üzerine pek çok zırva ürettiler[4]. Son yıllarda emekli savunma bakanları şirketlerin yönetim kurullarında yer bulurken, Anglo-Amerikan sanayi kompleksi Ortadoğu’da yapılan operasyonlar için emekli subayları işe aldı.Amerikan modeli elit, İngilizler gibi doğuştan gelen mavi kanlı aristokrasiden değil, para aristokrasisinden oluşur. Buna 1970’lerdeki iki petrol şokundan sonra üretmek yerine emlak edinerek 2008 krizini hazırlayan yeni bir toprak aristokrasisi dâhil oldu.ABD’nin ülke içi güç oluşumuna karar verilirken şu prensipler temel olmuştu[5]; Kim faydalanacak? Kim yönetecek? Kim kazanacak? Bu sistem belirli sınırlar dâhilinde Amerikan halkına hizmet edecek, Amerikan eliti tarafından yönetilecek ama nihayetinde kazanan zenginler olacaktı. Aslında Amerikan bürokrasisine hizmet eden, ülkenin çıkarlarına ve politikalarına, daha özelde savaşlarına ve düşmanlarına karar veren bu zengin kesim olageldi. Amerikan eliti; iş/şirket dünyası, akademisyenler, politikacılar, medya editörleri, askerler ve üst düzey gazeteciler arasından çıkmıştır ve seçilmişlerin dışında karar verme süreçlerine etki eden bir ağ içinde etki sağlarlar. Bu ağa giremeyenler karşı-eliti oluşturur ve mesele iki elit kesim arasında bir çalışma ortamı yaratmanın zorluğudur.

Şekil 1: Amerikan Elitinin Oluşumu

Kaynak: G. William Domhoff, Who Rules America Power, Politics and Social Change,University of California, Santa Cruz, McGraw Hill, 2005, Figure 4.3, p.105.

Türkiye’nin en temel sorunlarından biri, belki de en başında geleni insan yetiştirme düzenimizin yetersizliği, elit yetiştirememek, elit gözükenlerin de dışarıdan yönlendirilmesidir. Ülkeyi ileriye taşıyacak devlet adamları, teknoloji öncüsü bilim adamları ve iş adamlarının yetişmesi buna uygun bir eğitim düzeni kadar, yabancıların bu sistemden uzak tutulmasını yani “tam bağımsız” bir ülke olmayı zorunlu kılar. Bugün siyasetimizden ekonomimize, istihbaratımızdan medyamıza, milli eğitimimizden teknoloji kurumlarımıza kadar hemen her yerimizde köşe başları yabancı adreslerin yetiştirdiği kişiler tarafından tutulmuştur. Türkiye gibi siyasi homojenliğini ve ekonomik gelişmesini tamamlamadan dışa açılan, ulusal devlet yapısı geçirgen ve hassas, ulusal güç unsurları sürekli dezenformasyona uğratılmaya çalışılan, örtülü faaliyetler ve propaganda ile güvenliği ve bütünlüğü istikrarsızlık unsuru haline getirilen devletlerin uluslararası alandaki güvenlik rolü, halklarını saldırı ve iç savaşlar karşısında sosyal ve fiziksel olarak koruma ve ulusal kimliği muhafaza ile sınırlı kalmaktadır. Türkiye’nin bütün bu denklemler içerisinde kendi ulusal çıkarlarını gözeten bir perspektif yakalaması ise donanımlı ve güçlü bir devlet adamlığı, yetişmiş kadrolar ve entelektüel bir alt yapı gerektirmektedir.Türkiye’nin bugün siyasilerden, ekonomi, istihbarat ve üniversitelerine çok iyi yetişmiş kişilerden meydana gelmiş, yabancılara değil ülke çıkarlarına hizmet etmek için koordine edilmiş, bir elit yapılanmasına ihtiyacı vardır. Bu elitin en gelişmiş örneği ABD’de, en köklüsü İngiltere’de, daha çok defansif olarak gelişmiş olanı Rusya’da görüldüğünden bu makalede, önce bu ülkelerdeki örneklerine bakarak Türkiye’de ulusal bir elitin oluşum ihtiyacı üzerinde duracağız.

Amerikan Elitinin Oluşumu

Amerikan elit tabakasının ortaya çıkması, geçen 50 yılı aşkın bir süredir var olan Amerikan gücünün büyümesinin doğal bir sonucudur.Amerikan dış politikasında İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeni bir ABD dış politikası oluşturan “Akıllı Adamlar” (Dean Acheson, George Kennan, Averell Harriman ve John Mccoy vb.) veya 1960’larda Vietnam Savaşını yürüten “En İyi ve En Parlak Grubu (The Best and Brightest)” (Kennedy, Robert McNamara, Bundy ve Rostow gibi) isimler yönetime gelmeden önce akademik hayat ile meşguldüler. Doğal olarak Cambridge, Massachusetts ve Harvard gibi üniversiteler bunların arka bahçesi olarak kaldılar[6]. Akıllı Adamlar, 1940’lı yıllarda tehdit alınan bulunan Avrupa devletlerinde demokratik sistemlerin ve serbest piyasa şartlarının kurulup yerleştirilmesi üzerine yoğunlaşmışlardı. Fakat bu işlerin üstesinden gelecek hukuk ve iş deneyimlerine sahip değillerdi. Kennedy’nin, “En İyi ve En Parlak Grubu” ise akademik tecrübelerine dayanarak, Asya ve Afrika’daki üçüncü dünya ülkelerinde yayılmaya başlayan komünizm tehlikesine karşı liberal dünyanın etkisini yaymaya çalıştılar. ABD, Soğuk Savaş sırasında ve sonrasında uzak küresel görevlerini yerine getirirken ve getirdikten sonra, yürütme organı tarafından idare edilen siyasi-askeri bir ağ, Amerika’nın giderek artan dünya üzerindeki rolünün üstesinden gelmek için adım adım ortaya çıkmaya başladı. Zaman geçtikçe dev bir diplomatik ilişkiler aracı, askeri sevkiyatlar, istihbarat toplama sistemleri ve bürokratik çıkarlar Amerika’nın kapsamlı küresel işlerini halletmek için bir araya geldi.

Tablo 1: Amerikan Eliti Güç Paylaşımı

 

En Etkin 50 İçinde

Tüm Etkin Kurumlar

Sayı

%

Sayı

%

İş Dünyası

32

64

100

47.8

Hayırsever Kuruluşları

6

12

47

22.5

Vakıflar

4

8

50

23.9

Politika-Planlama

8

16

12

5.7

Toplam

50

100

209

99.9

 

Kaynak:Gwen Moore, Sarah Sobieraj, Towson University Sarah Sobieraj,J. Allen Whitt, University of Louisville J. Allen Whitt, Olga Mayorova, University of ArizonaOlga Mayorova Daniel Beaulieu, University at Albany, State University of New York Daniel Beaulieu, “Elite Interlocks in Three U.S. Sectors, Non-Profit, Corporate, and Government”, Social Science Qurterly, Volume 83, Number 3, September 2002, Table 3, p.737.

Soğuk Savaş’ın ve bunu takip eden yılların hegemonya sorumlulukları, dış anahtar güvenlik ülkelerine vali olarak atanan birçok Amerikan subayının gücü ve statüsü ile yurtdışında görev yapan dev Amerikan profesyonel bürokrasisinin sembolize ettiği bu tarz bir elit tabakanın Amerikan versiyonlarını ortaya çıkarmıştır.ABD’nin Soğuk Savaş döneminde kurduğu yasal ve yasa dışı örgütlenmelerle işleyen ağ şimdi yenilenmiş, değişen derinliklere uydurulmuştur. Birden çok örgütte yöneticilik, danışmanlık yapan kişilerle birbirine bağlanan ağ, büyük bir şebekeye dönüşmüştür. Derinliğin bir özelliği de, örgüt yönetimlerinin sürekli değişmesidir. Devletin tepesinde görev yapan bir görevli, birdenbire örgütlerin başında görünmektedir. Aynı biçimde örgütlerin yönetimindeki eski senatörler, eski istihbaratçılar, birdenbire bakanlık ya da bakan vekilliği görevine gelebilmektedir. Her örgüt, yöneticileri, ortak eylem alanları, finans kaynakları, ilişkili şirketleri, dinsel kuruluş bağları, istihbarat örgütleriyle derin ilişkileri birbirine dolaşmış, algılanamayacak denli karmaşık bir yumak oluşturmaktadır. Örtülü operasyon ustası istihbaratçılar, eski askerler, din misyonerleri birbirlerine kenetlenmektedir.Amerikan diplomasisinin idaresini, ordunun organizasyonunu ve önceliklerini, istihbarat servisinin operasyonlarını denetleyen Kongre komisyonları yürütme organında kısmen engeller yaratmış olsa da geniş bir uzman kadrosu, bilgiye erişim ve yurtdışındaki çıkarlar ağı açık bir şekilde siyasi-askeri gücün elindedir. Bu, izlenecek siyasi tercihe göre güçlü bir deneyim, gerçekler ve ikna kombinasyonunu herhangi bir noktada destekleyebilen elit ve çok yüzlü bir topluluk yaratmaktadır[7].

ABD inisiyatifindeki demokrasi ve kalkınma projeleri ile kurulan ağlar, Batı değerlerini yaymaya çalışan kültürel kodlu yöntemler sonunda hem ABD ve Avrupa’da, hem de hedef aldığı ülkelerde sözde insanlık adına bir ülkü imiş gibi çıkar ortaklığı taşıyan ve aynı entelektüel anlayışa sahip küresel bir elit tabakanın ortaya çıkmasına neden oldu. ABD’nin yönetim sistemi, bürokrasisi, araştırma ve teknoloji merkezleri, vakıfları, ordusu ve istihbaratı içinde bu zenginlerin amaçlarına hizmet eden bir elit tarafından korunan bir “plütokrasi” yani zenginler rejimidir. Güçlü bir bilgi, çıkar, güç ve sorumluluk duygusuyla harekete geçmiş devlet bürokratları, kendilerini karmaşık ve tehlikeli bir dünyada Amerika’nın izleyeceği yolları tespit etmek üzere iyi bir şekilde donatılmış olarak görmektedirler.20. yüzyılın “Amerikan yüzyılı” hale gelmesinde ve hegemon gücünün yükselmesinde Amerikan vakıfları merkezi bir rol oynadılar. 2011 yılı rakamlarına göre ABD’de yardım yapan 73.764 vakıf bulunmakta idi. Eylül 2013 rakamlarına göre hayırseverlik (filantropi), ABD’de en büyük 67 özel vakfın 1 milyar doları yönettiği büyük bir sektör olarak tanımlanabilir. 20. yüzyıldaki en önemli filantropistler, Rockefeller ve Ford aileleri oldu. Hayırseverlik amacı ile kurulmuş vakıflar, vergiden muaftır ve böylece zenginler vergi vermek yerine bir kısım parasını -Benim param diyerek, istediği her (eğitim, din, bilim, kültür vb.) alanda kendine göre projeler için kullanmaktadır. Bu yöntem, süper zengin biri için vakıf aracılığı ile yeni emlak ve gelir elde etme yolu olarak da kullanılmaktadır[8]. Örneğin Gates, gelirlerinin çoğunu Microsoft’dan değil bu tür işlerden elde etmektedir[9]. Hayırseverlik için ayrılan paraların çoğu insanların yiyecek gibi temel ihtiyaçlarına değil, geri dönüşü olan vakıf üniversitelerine, hastanelere ve zenginlerin ideolojilerine hizmet eden kültürel kurumlara gitmektedir[10].

Tablo 2: Amerikan Elitinin Yer Aldığı En Etkili 10Kuruluş

Kuruluş

Sektör

Ekonomik Kalkınma Komitesi

Politika-planlama

Bell Atlantic

businessİş

Sara Lee Corp.

businessİş

Brookings Enstitüsü

Politika-planlama

General Motors

İş

JP Morgan

İş

Procter ve Gamble

Citicorp

İş

CFR (Dış İlişkiler Konseyi)

Politika-planlama

Minnesota Mining and Manufacturing

Kaynak:Gwen Moore vd., Age, Sarah Sobieraj, Towson UnivTable 4, p.737.

Tablo 2’de yer alan politika oluşturma ve iş dünyası kuruluşlarının hemen hemen tamamı David Rockefeller’in parası ile kurulmuştur ve öncelikle küresel sermayeye hizmet eder. Küresel sermaye, ulus devletleri ve dünya halklarını yeni yönetmelerle sömürüp daha da zenginleşme yolunda elit kişiler tarafından oluşturulan, dünyamızı kuşatma ve ona tümüyle egemen olma yolunda emperyalist bir kuşatma ağıdır.İkisi de Yahudi kökenli olan İsviçre-Basel’deki Rothschild ailesi ile ABD’deki Rockefeller ailesi küresel sermayenin iki ana koludur. Küresel sermayenin yapısını üç halka biçiminde özetleyebiliriz. Bunlardan birincisi en içte çekirdeği oluşturan ABD ve Avrupa’daki aileler ve onların yer aldığı CFR, Chatham House gibi yapılardır. İkinci halka (birinci halkanın örtüsünü sağlayan) çeşitli popüler devlet adamları, iş adamları, akademisyenler, şarkıcılar, film sanatçılarını bir araya getiren Bilderberg, Davos gibi platformlardır. Üçüncü halka ise küresel sermayenin at oynattığı üçüncü ülkelerde işbirliği yaptığı iş adamları, basın ve diğer küresel sermaye uzantılarıdır. İşte Türkiye’nin iş dünyasının önde gelen isimleri de bu üçüncü halkada küresel sermayenin (franchising) bayileridir. C.P. Morgan’ın 1921’de kurduğu ABD Dış İlişkiler Konseyi (CFR) ve ana çatıyı oluşturmaktadır. CFR'nin bugün finans, iletişim, akademi, istihbarat, teknoloji alanlarında en etkin konumlarda bulunan 3500 civarında üyesinin olduğu tahmin edilmektedir[11]. Amerika’yı yöneten 500 kişinin 440’ı CFR üyesidir. Küresel elit tabaka, sivil toplum uygulamalarının öne çıkması ve neo-liberal düzen peşinde çeşitli şirket çıkarlarının ulusal çıkarlarının önüne geçmesiyle daha da genişledi ve kenetlendi.

            İngiliz Modeli Elit

İngiltere’de 17. yüzyıldan beri süregelen ulus-devlet konseptine dayalı düşünce ve kurumlar büyük ölçüde devam etmekte[12]; İngiliz istihbaratı çok yüzlü ülke elitinin omurgasını oluşturmaktadır. İngiliz istihbaratı, ajanlardan veri temin eden geleneksel bir servis olmak yerine bankacılık, gemicilik, sanayi ve ülkenin diğer güçlerini bir araya getiren masonluk benzeri bir ağ işlevi gördü. Bu ağ 1846’da başlayan serbest ticaret çağında, hiçbir şeyden kuşkulanmayan yabancı ekonomiler üzerinde müthiş bir etki yaratıyordu[13]. Oxford ve Cambridge üniversitelerinden mezun olan bir grup İngiliz eliti 1890’lardan itibaren yarım yüzyıl boyunca İngiliz politikalarını yönetti. İçlerinde Dışişleri Bakanı Lord Albert Grey, Checil Rhoedes, tarihçi ve istihbaratçı Arnold Toynbee, jeopolitikçi Halford J. Mackinder gibi isimlerin olduğu bu grup 1910’da Round Table’ı (Yuvarlak Masa) kurdu. Bu ekip, 1919’da Versay koridorlarında Uluslararası İlişkiler Kraliyet Enstitüsü’ne (RIIA[14], sonraki Chatham House) dönüştü. Bu grubun amacı, Güney Afrika’dan Mısır ve Hindistan’a İngiltere’nin sömürge mülklerini birbirine bağlamaktı[15]. Rhodes ve Lord Milner tarafından kurulan gizli cemiyetler bugünün Yuvarlak Masa grupları olan ABD’deki CFR, Trilateral Komisyon, Bilderberg Grubu, İngiliz Milletler Topluluğu’nda Milner’s Kindergarden, Chatham House gibi kuruluşlarda devam ediyor. CFR’a paralel gruplar Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Afrika ve Hindistan’da oluşturuldu. Rhodes fonları ile Oxford Üniversitesi’ne getirilen binlerce genç insana dünya hükümetinin önemi öğretildi.

1919-1920 yıllarında Londra’da teşkil edilen RIIA’nın kuruluş amacı; İngiliz hâkimiyetinin tüm dünyaya yayılmasıdır. Bu kuruluş, o dönemin en büyük emperyalist gücü İngiltere’nin yeni gelişen emperyalist güç Amerika’nın işbirliği ile yeni bir Anglo-Amerikan emperyalist güç odağının temellerini attı. RIIA, 1 Eylül 2004’de Chatham House ismini aldı. Chatham House Anglo-Amerikan işbirliğinde küresel sermayenin dünyayı nasıl ele geçirebileceğinin plan ve projelerini geliştiren bir kuruluştur. RIIA’dan bahsedilirken genellikle Chatham House ismi kullanılsa da, RIIA monarşinin dış politika uygulama koludur. Toplantılara yalnız davet edilen üyeler katılabilir, konuşulanlar ve yapılan planlar halk çıkarları için değil bir avuç küresel sermaye çıkarları için olduğundan, konuşmalar gizli tutulur, kesinlikle dışarı sızdırılmaz. Buna ‘Chatham House Kuralları’ denir. Chatham House ve önde gelen kişileri sadece Uzak Doğu’daki uyuşturucu trafiğini değil, yeryüzündeki her kirli para işini kontrol ediyorlar[16]. Bugün tüm küresel iş dünyasını, bankacılığı, siyasi sistemini ve Vatikan’ı kontrol etmektedir. CFR, Bilderberg, Trilateral gibi birçok düşünce kuruluşu Chatham House prensiplerini örnek alarak kurulmuştur. Bu kuruluşlar bir nevi hâlihazırda ve ileride önemli yerlere gelebilecek devlet adamları için gizli bir onay ve destek verme kuruluşu gibi de çalışırlar.İngiltere içinde Chatham House kadar takip edilmesi gereken diğer bir kuruluş ise Birleşik Krallık Hizmetler Enstitüsü’dür (RUSI). 1831 yılında bu kurulan bu araştırma merkezi, uluslararası şubeleri ile ABD’nin CIA uzantısı RAND araştırma merkezinin işlevlerine sahiptir.

İngiliz ajanları daha çok Dışişleri Bakanlığı içinde diplomat kisvesi içinde kamufle olmuşlardı. Örneğin Gertrude Bell, 1. Dünya Savaşı sonrası Irak’ı kurmuş, sınırlarını cetvelle kendisi çizmiş ve yarattığı Irak’ın kralını bile bizzat kendisi tayin etmiş bir İngiliz ajanıdır[17]. Gertrude Bell ve Thomas Edward Lawrence’ın (Arabistanlı Lawrance) İngiltere’nin menfaatleri için birlikte üzerinde çalıştıkları önemli konu, Osmanlı’nın parçalanması ve Ortadoğu’da İngiliz hâkimiyetinin kurulması idi. Özellikle Türkiye hattında büyük başarı gösteren İngiliz istihbarat örgütü bu dönemde evrim geçirerek sanayiciler, bankerler, bakanlar ile karmaşık bir ağ ördü. Örneğin 1928’den 1963’teki ölümüne kadar İngiltere Merkez Bankası’nda müdür olarak görev yapan ve Londra Finans Merkezi’nden Sir Charles Jocelyn Hambro, savaş zamanındaki ilk prototipinden (OSS[18]) başlayarak savaş sonrasında da CIA’nın tüm lider kadrosunu eğiten İngiliz istihbaratı Özel Harekât Yönetimi’nin de başındaydı. CIA, ABD halkının değil 300’ler Komitesi’nin bir vasıtası olarak kuruldu[19]. Mİ6, bugünkü yapısına 1911’de geçmiştir. Diğer gizli servislerin aksine elemanlarını üniversiteler ve diğer özel yetenek isteyen okullardan almaktadır. Mİ6 ve Tavistock, ıslak işlerin (suikastlar gibi kanlı operasyonlara istihbarat dünyasında verilen isim) aktörüdür[20]. İngiliz Kraliçesinin gizli işlerdeki kolu olan Mİ6’dan Sir William Stephenson, 1951 yılında MOSSAD’ı kurdu. ABD Ulusal Keşif Ofisi’nin (NRO) kurulması da 300’ler Komitesi sayesinde oldu. Raporlarını rutin olarak komiteye gönderen NRO’nun bütçesi ABD Kongresi’ndeki birkaç üye dışında bilinmemektedir.

İngiliz Kraliçesi’nin başında olduğu 300’ler Komitesi; vergi ödemeyen şirketler ve onların kurduğu düşünce kuruluşları ve vakıflar ağı ile günlük yaşamamızda bilmemiz gerekenleri yönetmeye devam etmektedir. İç içe geçmiş şirketler, sigorta kurumları, bankalar, finans kuruluşları, büyük petrol şirketleri, gazeteler, dergiler, radyo ve televizyon kuruluşları bu sistemin birer parçası olan büyük bir ağ içindedir ve kimse onların kontrolünden kaçamaz.Bugün, 300’ler Komitesi; ABD Federal Rezerv Banka Sistemi, küresel sigorta kuruluşları, şirketler, vakıflar ve iletişim ağlarına sahip olmak isteyen aristokrat kesimdir. Bu dokunulmaz yönetici sınıf İngiltere, Hollanda ve Danimarka kraliçeleri ile Avrupa’nın kraliyet ailelerini içeriyor. Adalar Kulübü (Club of the Isles), Londra City’de bir Avrupa kartelidir. Windsor hanedanının başı olduğu kulüp, küresel ekonomiyi bankalar, sigorta, ilaç, ham madde, ulaştırma, fabrikalar, ana perakende grupları, borsa ve ticari pazar gibi her yönüyle kontrol eder. Bunlara siyasiler, hükümetler, medya, istihbarat servisleri, uyuşturucu kaçakçılığı ve organize suçları da eklemeliyiz[21].

Şekil 2: 300’ler Komitesi ve Bağlantıları

Kaynak: John Coleman,The Committee of 300, The Conspirator's Hierarchy, World Intelligence Review,2006, p.23.

İngiliz monarşisi 200 yıllık tecrübesi ile Uzak Doğu’ya yönelik uyuşturucu trafiğini yönetmektedir. Anglo-Dutch (İngiliz-Hollanda) kıyı bankacılığı sistemi ve ilgili değerli metal ve mücevher ticareti kara para üzerine dizayn edilmişken, dünya uyuşturucu trafiği baştan aşağıya İngiliz ve müttefiki monarşilerin kontrolü altında çalışır[22].Bugünün İngiliz eliti içinde siyasiler finans ve iş dünyası ile iç içedir ve adı demokrasi olsa da İngiliz yönetimi de bir plütokrasidir. Siyasi elit, gücünün London City’den alan ekonomik elit karşısında çökmüş durumdadır. Ekonomik elit, İngiliz toplumun %6’sını oluşturan yüksek sermaye ve finans sektöründe çalışanlar arasından çıkar. Ancak, İngiliz imalat sektörü gittikçe daha az üretirken finans sektörünün ne kadar daha ayakta kalacağı belirsizdir.2008 krizinde de bankalar sisteminin likidite sorunu büyük ölçüde uyuşturucu ve diğer illegal faaliyetlerden sağlanan para ile karşılandı[23]. İllegal yollardan kazanılan paranın sonunda gittiği yer New York ve London City’deki merkezleridir[24]. Uyuşturucu trafiğinde yer alma ve kara para temizleme konusunda adı çıkmış büyük bankalar şunlardır; Bank of England, Federal Rezerve Bankaları, BIS, Dünya Bankası, HSBC, American Express. American Express Bankası’nın Seyahat Çekleri, uyuşturucu dolarlarının taşınmasında kullanılan bir yöntemdir. Yukarıdaki bankaların altında ve kontrolünde dünya genelinde binlerce büyük ve küçük banka da kara para trafiğinin içindedir.

Rus Eliti (Silivoki)

Bugünkü Rus elitinin oluşumunu anlamak için 1990’larda ülkenin yaşadıkları ile işe başlamalıyız. Yeltsin döneminde küresel sermaye Sovyetler Birliği’ni kontrol altına almıştı; “180 milyar dolar civarında bir parayla tek kurşun atmadan Rusya’yı ele geçirdik[25]” diyorlardı.Rusya’nın ilk zenginleri 1990’ların özelleştirmeleri ile hukuka uygun olmayan yollardan ve rüşvet ile servet edinmişlerdi[26]. 1990’larda Rusya ekonomisinin %50’sinden fazlasını kontrol eden 7 oligarktan 6’sı Yahudi idi; Boris Berezovsky, Vladimir Gusinsky, Alexander Smolensky, Mikhail Khodorkovsky, Mikhail Friedman ve Vitaly Malkin.Çokuluslu şirketler ülke sanayisi için çok önemli olan Rusya’nın petrol, doğal gaz ve madenlerine el koymuştu. Bağlantıları dışarıda olan bu soyguncu baronların başında da Mikhail Khodorkovsky geliyordu. Yeltsin dönemi reformlarının mimarları Yegor Gaidar ve Anatoly Chubais, ülkenin en değerli kaynaklarını ve kuruluşlarını çok az ya da yok pahasına, yeni ortaya çıkmakta olan oligarklara sattılar. Boris Yeltsin döneminde (1992-2000), Rus varlıklarının %85’i çalındı ve milyarlarca dolar parası Batı bankalarına taşındı. Yeni Rus zenginleri, hükümet yetkilileri ile yakın ilişki kurarak ülkenin tüm enerji ve mineral kaynaklarına el koymaya başladılar. Bu süreç 2000 yılında Putin iktidara gelene kadar böyle devam etti. Putin iktidara gelince siyasi sistemi bir düzene sokmak için oligarklara karşı savaş açtı. Putin’in oligarkları tasfiye etme nedeni mevcut olan kapitalist düzeni değiştirip, onun yerine komünist bir rejim kurmak değildi. Sorun sistemle ilgili değil, kişiler ilgili idi. Bu parayı elinde tutan insanları tasfiye etti.Bunlardan en zengini olan Mikhail Khodorkovsky, 1994 yılında özelleştirilen büyük bir suni gübre fabrikası ile ilgili dolandırıcılık ve hırsızlık suçlaması ile hapistedir.

Putin’i iktidara getiren KGB, polis ve ordudan sonraki kanun ve düzen sağlayıcı elit olan Siloviki’ye göre Rusya için en büyük tehdit Khodorkovsky’nin metotları idi. Khodorkovsky’nin kurduğu ve Soros’un vakfına simetrik olan Açık Rusya Vakfı, Rusya içinde eğitim ve kültür projeleri düzenliyor, Henry Kissinger, Lord Rothschild ve önceki ABD Rusya büyükelçisi Arthur Hartman gibi isimler yönetim kurullarında yer alıyordu. Bir kez milyarder olunca diğer Amerikalı soyguncular gibi oyunu kuralına göre oynamak için vakıf ve yardım işlerine girmişti. ABD, bugün de Rusya’yı içeriden yıkmak için ulus-devlet yapısına sızmaya çalışmaktadır. NED, demokrasi geliştirme adına pek çok Rus kuruluşunu desteklemektedir[27]. Rusya, kendi milli karakterine uygun bir demokrasi ve yönetim inşasını öncelikle ulus-devlet yapısı dokularını güçlendirerek aşmakta, bu gücün kaynağını ise Rus milliyetçiliğinde bulmaktadır.  Yeni Rus milliyetçiliğinin temelinde ulusal egemenliğin korunması, ulus-devlet yapısının güçlü tutulması, bunun için de ulus-devlet yapısını tehdit eden yabancı ağlar ile mücadele yatmaktadır. Bunun için geliştirilen “egemen demokrasi” konseptinin birkaç fonksiyonu bulunmaktaydı. Her şeyden önce yenikurumlar içinde otoriteyi koruyordu. İkinci olarak Batının renkli devrim ihraçlarının mekanizmasını sağlayan NGO’ların önünü kesecek şekilde insan hakları ve demokrasi yeni kalıplara sokuldu. Bu işte Rus Kilisesi de görev aldı. Batının NGO modeli yerine Rusya fikirlerin kurumsal dolaşımı için kendi alt yapı sistemini kurma yolunu seçti. Batının isteklerinin bölücülerle pazarlık yapmak olduğunu ve bunun ülkenin diğer yerlerinde de bölünmeye yol açacağını ifade eden elit kesim, Rusya’nın bölünemeyecek kadar büyük bir coğrafyaya sahip olduğunu ve Rusya için tek çözümün devlet gücünün merkezileşmesi olduğunu düşünmektedir.

Rus politikalarının temelinde yatan düşüncelerden ilki güçlü bir Rusya yaratmaktır[28]. Bu amaçla devlet merkezi ya da gizli süreçler her şeyi kontrol etme arayışı içindedir. Devletin medya üzerindeki hâkimiyeti yanında doğal kaynak endüstrisi üzerinde doğrudan ya da dolaylı (elit) kontrolün sağlanması son on yılda Rusya’nın en önemli motifi oldu. Putin ve güvenlik güçlerine ya da askerlere yakın kimseler (Siloviki) ülkede merkezi yönetimi, devlet denetimli kapitalizmi genişleterek sürdürmeyi planlıyorlar. Ancak Siloviki, önceki KGB gibi ülkede hâkim bir ağa sahip değildir. Siyasi ve ekonomik çıkarları nedeni ile kendi aralarında da bölünmüş durumdadırlar. Rusya’da diğer etkili güçler ise iş dünyası, bürokrasi, ordu ve Rus Ortodoks Kilisesi’dir. Siloviki, Birleşik Rusya Partisi dahilinde bürokratlardan bir ittifak oluşturdu.Putin, Siloviki’yi hem ülkenin kontrolünde hem de halkın desteğini kazanmak için kullanmaktadır. Rusya’nın enerji gelirleri hem popülist tedbirler almalarını, hem yaşam standartlarını yükseltmeyi kolaylaştırmaktadır. Siloviki’nin asıl sırrı yaygın ve etkin bir şekilde “yumuşak güç” kullanması, böylece halkın rızasını kazanmasıdır. Bir yandan sistematik bir şekilde liberal değerlerini standartların, kurumların ayarını düşürmekte veya değiştirmektedirler. Bu bir şekilde “karşı devrim” olarak görülmekte; devlet televizyon ağı, Kremlin yanlısı entelektüeller, Rus Ortodoks Kilisesi ve gerçekte bağımsız olmayan sivil toplum örgütleri ve gençlik grubu bu devrime yardım etmektedir. Halkın devlet güvenliğine bağlılığını yani “chekist” olmayı sürdürmesi için yüzlerce film, dizi, belgesel ve haber programı yapılmıştır. Rusya’nın enerji gelirleri pek çok filmin finanse edilmesinde kullanıldı. KGB’yi taklit eden FSB (Rus Güvenlik Servisi) 2006 yılında görsel sanatlar, sinema, edebiyat ve gazetecilik alanında kendi ulusal ödüllerini oluşturdu. Buna basınla kitapların kontrolü de eklenmelidir. Bütün bu gayretler, Putin’in popülaritesine katkıda bulunmakta, kariyer vaat ederek gençlerin chekist olmasını sağlamaktadır. FSB ana eğitim akademisindeki her bir kadro için 10 başvuru olduğu söylenmektedir.

Kültürel karşı devrimde Siloviki’nin en etkili müttefiklerinden olan Rus Ortodoks Kilisesi, Putin döneminde ideolojik bir rol edindi. Bu ideoloji demokrasi ve insan hakları konusunda Rusya versiyonunu savunmakta, özgürlük ve demokrasiden daha yüksek değerler olduğunu söylemektedir. Kilisenin en büyük başarılarından biri yurt dışında Rus Ortodoks Kilise’nin birleşmesi oldu. 1918-23 yılları Rus iç savaşından beri ayrılmış olan kiliselerin barışmasında Putin de şahsen aktif rol oynadı. Kilisenin diğer bir başarısı 4 Kasım gününün “Halkın Birliği Günü” adı ile resmi ulusal tatil haline getirilmesi oldu. Bu, 7 Kasım 1917 Devrimi’nin Komünist gününün yerini aldı. 4 Kasım artık iç çekişme ve dış müdahaleye karşı milli birliğin zaferini temsil etmektedir. Siloviki, kilisenin gücünü devlet hakimiyetinin güçlendirilmesinde hem de 1000 yıllık monarşi geleneğinin restore edilmesinde kullanmaktadır. Mevcut Rus otoritesine ideolojik temel oluşturmak için entelektüel bir mekanizma oluşturuldu. Bu mekanizma Batılı standartlarda “akıllı otoritercilik” diye nitelenebilecek bir yönetim stratejisi anlayışı olarak tanımlanmaktadır. Putin, Rus milliyetçi filozofların etkisi altında KGB’yi kendi dünya görüşüne göre teşkil etti. Putin sempatizanı elitler güvenlik servisleri, silahlı kuvvetler, askeri endüstri, devlet şirketleri ve iş dünyasında üst mevkilerdedir. Bunlar devletçi, emperyalist ve milliyetçilerin bir karışımı olup, eski emperyal ve Ortodoks kökleri ile bir Rusya istemektedir. Nitekim Putin, Avrasya Birliği yaratarak eski Sovyet ülkeleri ile ilişkilerini resmi bir boyuta taşıyacağını açıkladı.

Türkiye’deki Elit Sorunu

Atatürk bir elit oluşumuna önem vermiş, Osmanlı’nın en büyük mirası olan devlet bürokrasisi ile ulus-devlet yapımızın oluşturulması ve modernleşme, çağdaş bir toplum yaratma konusunda elindeki yetişmiş insan gücünden azami istifade etmişti. Sonraki dönemlerde de bu amaçla çeşit kadro hareketleri ortaya çıktı. Böylece, çağdaş Türkiye yaratmak için Cumhuriyetin ilanı ile başlayıp 1950’lere kadar olan dönemde Türkiye’nin bağlantısız duruşu ve laik duruşun tavizsiz bir şekilde korunması devam etti. Her şey İkinci Dünya Savaşı’nın sonu ve Türkiye’nin ABD güdümüne girişi ile birlikte değişti.Küresel sermaye ülkemize altı koldan (siyasi, ekonomik, savunma, istihbarat, eğitim, medya) sızdı ve Türkiye o dönemden beri ABD’nin bölgesel stratejilerine uygun olarak dönüşüme tabi tutulurken, bu stratejilere uygun kurumsal yapılanmalar ve elit yetiştirildi. İngiltere gibi klasik sömürgeci olmayan ABD, bundan sonra çeşitli ülkelerde kendi hegemonyasını kurgulamanın yollarını geliştirecekti. Amerikan Kalkınma Örgütü (AID) teşkilatı bu dönemde ülkemize yerleşti. Eğitimden istihbarata tüm kilit mevkileri Amerikalı uzmanlar ele geçirdi[29]. 1949 yılında yapılan ikili anlaşma ile Türk milli eğitimi ABD güdümüne sokuldu[30]. Bugün de her yıl onlarca Türk fulbright bursları ile geleceğin lideri olmak üzere ABD’ye gitmektedir. Türkiye’deki elit görünümlü kişilerin adresi daha çok iş dünyası içindedir ve yabancılarla sıkı temas kurarak, hem onların siyasi gücünden faydalanır hem de onların pazarlarında yer edinirler. Küresel sermaye için ticaretin önündeki bütün yollar açık olmalı diğer bir deyişle engeller kaldırılmalıdır. Türkiye’de sermayenin paylaşımı için de bir kontrol mekanizması vardır. Bankacılık, maden arama gibi ruhsatlar bu mekanizma tarafından kontrol edilir. Küresel sermaye, alternatifi olmayan bir kolektif istihbarat ve akılla yönetilir. Bu ortak aklın içinde bulunan çok sayıda Türk de vardır. Organize ya da hiyerarşik bir sistemi yoktur. Kemal Derviş, Koç topluluğu ve Sabancı ailesi bu ortak aklın bir şekilde içinde olan tanıdığımız isimlerdendir.

Küresel sermayenin Türkiye’deki uzantıları içinde TESEV ve TÜSİAD öne çıkmaktadır. Koç ve Sabancı’nın hâkim olduğu Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD); Amerikan yönetimi, Kongre, iş çevreleri, düşünce kuruluşları ve çeşitli Türk-Amerikan dernekleri ile işbirliği içindedir[31]. Ayrıca Brookings Institution, German Marshall Fund, CFR gibi önde gelen görünüşte düşünce merkezi olan istihbarat teşkilleri ile Türkiye programları oluşturmaktadır. TESEV, daha çok siyasi ve sosyal boyutta ABD’deki NDI’nın istekleri doğrultusunda hükümeti etkilemek için rapor hazırlamakta, araştırma yaptırmakta ve fon almaktadır. AKP ise kendi 'organik burjuvazisini' yaratmak için uğraşmakta ve TOKİ ihaleleri, yerel yönetimler gibi kanallar aracılığıyla bu grubu beslemektedir. Bununla birlikte, AKP'nin neo-liberal politikalarından TÜSİAD çevre­sindeki büyük sermaye de nemalanmaya devam etmektedir. Türkiye ekonomisinde büyük sermaye gruplarının belirgin ağırlığı devam etmektedir.Yakın zamanda Ekonomi Bakanlığı’na bağlanan DEİK’in yeni Yönetim Kurulu’nda TÜSİAD, TÜMSİAD ve MÜSİAD arasında bir denge kuruldu. Bunlardan TÜMSİAD’ta halen Türkiye’de sağlık sektörünün %80’ini kontrol eden Recep Akdağ’ın Adıyaman Menzil Grubu hâkimdir. Hükümete yakın yeşil sermaye ise MÜSİAD içindedir. İşin acı yanı TÜSİAD gibi DEİK içinde de hala milli düşünecek, iş dünyasını ülke stratejisi çerçevesinde yönlendirecek birimlerin olmaması, ortalığın gene sadece kendi şirket ve hesabına çalıştığı devlet, tarikat adına çalışacak kişilere bırakılmasıdır.

Türkiye’de elit kelimesi genellikle aydın ve yönetici olmakla karıştırılmış, ülkemizde elit ve halk olmak üzere iki kesim olduğu savunulmuştur. Zaman içinde devrimci, Beyaz Türk, Anadolu kaplanları gibi tanımlamalar da elit kesim içinde düşünülmüştür. Aslında Türk halkı elite değil, lidere odaklı olmuş, onu dinlemiş, ona oy vermiş, varoş kültürü iktidar olmuştur. Alev Alatlı’nın dediği gibi filozofu olmayan bu ülkede bugün “paçozluk, ağız dalaşı ve küstahlık” zirve yapmıştır. Bürokraside liyakat yerine, lidere sadakat ve özel ilişkiler terfiye esas olduğu için; vasıfsız kişiler çok kısa sürede kendilerine üst makamlarda yer bulabilmiş, özellikle inşaat ve medya iktidarın nimetlerinden yararlanma sektörleri olmuştur. Alatlı da Türkiye’de gerçek anlamı ile elit bir kesim olmadığını kabul etmekte ve “İyi okullarda okumanın avantajı oluyor tabii ama yerleşik elit bir kesimden söz edemezsiniz. Lordlar Kamarası'nı düşünün. Asiller aynı zamanda yargıç görevi yaparlar. Türkiye'de bu bağlamda elit bir zümre yoktur[32]” demektedir. Özetle üniversite mezunu, yönetici ve devlet meseleleri ile ilgili herkesi elit görmek saplantımız süregelmiştir.Türkiye’yi 2000’lere kadar Mülkiyeliler, Harbiyeliler ve Tıbbiyeliler yönetmişti. Bugün, bu kesimler ülkenin başına geçen ve rejim ile sorunu olan iktidar partisi tarafından ötelenmiş, horlanmış ve susturulmuştur. Türkiye’deki iktidar sahipleri sanıldığı gibi camilerden değil, sokaktan gelmişlerdir ve varoş kültürü ile tüm dünyaya kafa tuttuklarını sanmaktadırlar. Türkiye’de siyasi ya da politika yapıcılık alanında elit bir tabaka yetişmemektedir, buna uygun bir sistem de yoktur. Türkiye’de politika ve strateji oluşturma tekniğini bilen; vizyon, konsept, doktrin kelimelerinin anlamından haberi olan devlet adamları olmadığı gibi ülkenin çıkarları doğrultusunda geri planda çalışan, yukarıda örneklerini verdiğimiz bir elit yapılanması da yoktur. 1990’ların ASAM’ı gibi gerçek araştırma merkezleri ise AKP iktidarı döneminde gerekli finansal desteği bulamadıkları için sönmüşlerdir.

İktidar, kendi güdümünde ve onun politikalarının kamuoyuna aktarılmasında ve maniple edilmesinde bir vasıta olarak son on yılda kendi elitini oluşturmaya çalışmaktadır. Öncelikle 1980’lerden sonra İslamcı gazetelerde yetişmeye başlayan yeşil yazarlara sarılan iktidar üniversitelerde taban bulamamıştı. Kısa sürede akademik paye kazandırılan kişilere devlet desteği ile hükümet güdümlü araştırma merkezleri, Dışişleri Bakanlığı ve MİT gibi resmi devlet kurumlar ve medyanın kapıları açıldı. Türk bürokrasisi, istihbarat ve kolluk güçleri içindeki kişiler ise devlet memuru olma zihniyetini aşamadı ama biat etti.Son 10 yılda Türk bürokrasisi devlet adamlarının politikalarına değil, içeride ve dışarıda işlediği suçlarına ortak oldu. Bu konuda AKP Milletvekili Şamil Tayyar’ın özeleştirisi örnek verilebilir; “Bir ülkede iktidarı, bir şekilde elde tutan bir güç, bir yapı bir kurum bir ideoloji, bunlar zaman zaman farklılıkta gösterebilirler, ama bu iktidarı devam ettirebilmek için zaman içinde kendine bu ideolojiye, bu yapıya inanan ekipler üretir, o ekiplere ve yapılara bakıldığında onların çok samimi olduğunu, buna bakışın kişisel olmadığını görürsünüz, anlarsınız. Bu yaptıkları vatanı korumaktır, ülkenin birliğini sağlamaktır, devleti korumaktır, bekayı sağlamaktır. Ama yukarıya doğru çıkıldıkça aslında bunun belli bir gücün iktidarını sağlamak olduğunu görürsünüz. Dolayısıyla kullandıkları araçlar insanlar da olabilir, kurumlarda, ne yaptıklarının pek farkında olmayabilirler, bu anlamda da samimi olabilirler ama onları kullanan gücün iktidarını devam ettirme kaygısından başka bir kaygısının olduğunu, zannetmiyorum[33].”

Bugün Türkiye’de iktidarın kadroları içinde büyük projeler hazırlayacak ve kurgulayacak yeterli kişiler olmadığı için uyuşturucuya karşı zorunlu din eğitimi çare gösterilmektedir. Ülkenin politikaları belirli bir elit kadronun değil, devlet otoritesinin en üstünde sayılı birkaç kişinin etrafındaki kendilerine sadık kişilerin danışmanlığı ve el yordamı ile oluşturulmakta, ana güvenlik konularında yabancıların verdiği yol haritaları izlenmektedir. İş dünyası ile birlikte, kendi şahsi çıkarları peşine düşmüş bu kişilerin Türkiye’de oluşturduğu sistem “kleptokrasi” yani hırsızlar rejimidir. Türkiye’ye dayatılan politikaların arkasında ABD’nin çıkarları, dönüşüm politikaları ve bunu bize telkin eden sinsice örülmüş bir kurgu vardır.Küresel sermaye ve ülkemizdeki uzantıları kurdukları ya da destekledikleri birçok örgütlenme ile Türkiye'deki birçok Sivil Toplum Kuruluşu'nu ele geçirmiş, devletten üniversite içlerine kadar her kesimde köşe başlarını tutmuştur. Öte yandan, her gün pek çok medya organında yüzlerce yazar makale yazıyor, ama ertesi gün hiçbirini hatırlamıyoruz. Türkiye’de Yusuf Akçura’nın 1904 yılında yayınladığı ve Türkçülüğün Manifestosu olan “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesi dışında düşünce hayatımıza yön veren tek bir kitap ya da makale yayınlanmamıştır. Ama Türk halkının en çok okuduğu üç kitap sıralamasında “Şifalı Bitkiler”, “Rüya Tabirleri” ve “Kuran-ı Kerim”in yeri uzun zamandır değişmemiştir. Üniversitelerin eğitim sistemine sokulan Bologna Süreci ile Avrupa ile entegrasyon sağlama görüntüsü altında içi boş bir eğitim ile Türk gençlerinin küresel sermayeye ancak ara eleman sağlaması hedeflenmektedir. Hiçbir zaman öğrenilemeyen bir İngilizce ile yapılan eğitim ise öğrencilerin mesleki eğitim alacakları lisans seviyesinde pek çok konuyu öğrenmeden sınıf geçmelerine neden olmaktadır. Sonuç olarak Türk eğitim sistemi ülkeye yön verecek elit kişilerin ortaya çıkması büyük tesadüflere kalırken, ortaya elit olarak sunulan kişiler ise ancak yabancı merkezlerin eğitiminden geçtikten sonra ve onlar tarafından önü açılarak bir konuma gelmekte ve geldikleri yere hizmet etmektedirler.

Sonuç

Amerikan elit sistemi küresel sermayenin, İngiliz elit sistemi ise Kraliyet monarşisinin kesin yönetimi altında İngiltere’nin küresel çıkarlarının savunulması için oluşturulmuştur.1991 yılından beri “Yeni Rusya” illüzyonu altında ülke kaynaklarını yağmalayan, çoğu dış bağlantılı Rus yeni zenginlerini tasfiye eden Rus elit yapısı ise yabancıların ülke içindeki etkilerinin yok edilmesi ve ülke çıkarları için pragmatik sonuçlar alınması için Putin tarafından kurulmuştur.Türkiye ile Rusya Federasyonu’nun Batı ile ilişkilerinde pek çok ortak özelliği bulunmaktadır. Bugün için iki ülke arasındaki fark Türkiye’nin henüz Yeltsin benzeri dönemden çıkamamış olmasıdır. Rusya gibi Türkiye’nin de bu süreçte ulusal egemenliğinin kayan parametrelerini yeniden düzenlemeye, ulus-devlet yapısının dokularını yeniden güçlendirmeye ve nihayet Batılı sivil müdahale sistemi ile mücadelede koruyucu bir mekanizmaya ihtiyacı vardır. Yeni güç politikalarının savaşçıları; sivil toplum örgütleri, hükümet dışı örgütler, şirketler, etkinlik sağlanan uluslararası örgütler gibi yapısal ve kurumsal unsur ve süreçler olacaktır. Ulusal çıkarlar doğrultusunda yapısal ve kurumsal güç unsurlarını bir araya getirecek bir sistem oluşturulmalıdır. Eğitim kuruluşları, vakıflar, araştırma merkezleri, enstitüler, NGO’lar gibi örgütlenmeler aracılığı ile bir yandan dış politikayı destekleyecek örtülü istihbarat fonksiyonları ile birlikte kurgulanmalıdır. Bu kurgunun düşünsel temellerinin geliştirilmesi, ülke çıkarları çerçevesinde sonuç alacak çalışması ve ülkenin geleceğine yön vermesi için çok yüzlü bir elit tabakanın oluşturulması ve bunun için bir özel eğitim süreci gereklidir. Birçok büyük ülkede bu tür motor yapılar içinde devletin güvenlik ve istihbarat birimleri ile milli stratejinin düşünsel tabanı olan akademisyenler bulunur.Asıl sorunumuz şu; “Kime söylüyoruz, kim anlayacak?”



[1]Raymond Aron, Social Structure and the Ruling Class. British Journal of Sociology, 1:1–16, 1950, p.126–143.

[2]Thomas B. Bottomore,Elites and Society. Watts, London, 1964, p.45.

[3]C. Wright Mills, The Power Elite, Oxford University Press New York, 2000, p.12.

[4]Hywell Williams, Britain's Ruling Elites Now Exercise Power with a Shameless Rapacity, Guardian, (11 April 2006).

[5]G.William Domhoff, Who Rules America Today, Power & Politics, McGraw Hill, 2000, p.17.

[6]James Mann,Şahinlerin Yükselişi (Rice of the Vulcans) Bush’un Savaş Kabinesinin Gerçek Hikayesi, İlk Yayınları, (İstanbul, 2004), s.16.

[7]Zbigniew Brzezinski, Tercih, Çev. Cem KÜÇÜK, İnkıkap Kitapevi, İstanbul, 2004, s.246.

[8]Joanne Barkan, Plutocrats at Work: How Big Philanthropy Undermines Democracy, A Quarterly of Politics and Culture, Dissent Magazine, Fall 2013.

[9]Hürriyet, Traktörden 10 Milyar Dolar Kazandı, (18 Eylül 2013).

[10]Stephanie Strom, Big Gifts, Tax Breaks and a Debate on Charity, New York Times, (September 6, 2007).

[11] Ross, Age, (1996), p.122.

[12] John M. Bryson, “Strategic Planning for Public and Nonprofit Organisations, C. Hurst & Co Publishers, London, 2007, p.212.

[13]William Engdahl, Petrol Para İktidar, Anglo Amerikan Politikası ve Yeni Dünya Düzeni, Alfa Yayınları, İstanbul, 2008, s.11.

[14] RIIA: Royal Insitite of International Studies (Kraliyet Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü).

[15]Engdahl, Age, s.65.

[16]Executive Intelligence Review, The International DrugCartel, Money-Laundering, and State Power, Dope Inc., (1992). http://www.thirdworldtraveler.com/Drug_War/DOPE_INC_part2.html

[17]Janet Wallach,Çöl Kraliçesi, Can Yayınları, 2004, s.4. Daha geniş bilgi için: Fehmi Dinçer: Gertrude Bell'in Günlüğünden Niğde Seyahati, Ankara, 2007.

[18] Office of Strategic Studies: Stratejik Çalışmalar Bürosu.

[19]John Coleman,The Committee of 300, The Conspirator's Hierarchy, World in Review, 2006, p.388.

[20]Coleman, Age,(2006), p.379.

[21]Joan Veon, Who Runs The World And Controls The Value Of Assets? Executive Intelligence Review, (1995).

[22]Konstandinos Kalimtgis&David Goldman & Jeffrey Steinberg, Dope Inc. Britain’s Opium War Againts the U.S.,  Part II: How the Drug Empire Works, (April 24, 2008). www.bibliotecapleyades.net

[23]Guardian,Drug Money Saved Banks in Global Crisis, Claims UN Advisor, (December 13, 2009). http://www.theguardian.com/global/2009/dec/13/drug-money-banks-saved-un-cfief-claims

[24]Ed Vulliamy, How a Big US Bank Laundered Billions from Mexico's Murderous Drug Gangs,Observer, (April 3, 2011).

[25]Burak Turna, Mahir Kaynak ile Yeni Dünya'nın Savaşı, Esquire, (Ocak 6, 2010).

[26]Paul Klebnikov,The Golden Hundred,Special ReportThe 100 Richest Russians, Forbes, (July 23, 2004).

[27]Michael Bohm,Why Russia’s democrats need West’s support, Democracy Digest,(21 Oct 2011).

[28]Josh Calder,Challenging The Assumptions About Russia's Future, Radio Free Europe/Radio Liberty, (Washington D.C., (January 02, 2009).

[29] Tevfik Çavdar,Türkiye'nin Demokrasi Tarihi, 1950'den Günümüze, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara, 2008, s.61.

[30]Akif Mücek, Asimetrik Savaş ve Provokasyon Süreci, Gökkuşağı Yayınları, İstanbul, 2010, s.91.

[31]Füsun Türkmen, Kırılgan İttifaktan “Model Ortaklığa” Türkiye ABD İlişkileri, Timaş Yayınları, İstanbul, 2012, s.222.

[32]Alev Alatlı. Beyaz Türkler Küstüler, Everest Yayınları, İstanbul, 2013, s.112.

[33]Şamil Tayyar ile Röportaj, (26.02.2010). Aktaran: Eray Göç, Türk İstihbaratının Tarihsel Gelişimi, Çankırı Karatekin Üniversitesiİktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Y.2013, Cilt 3, Sayı 2, ss.96.

Bu yazı 5644 defa okundu.
  • Yorumlar6
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı