Hoşgeldiniz; Bugün 24 Mayıs 2017 Çarşamba
Milli Güvenlik ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi|14 Kasım 2014 Cuma

“Saygon’daki Son Helikopter” ve Çözüm Süreci

Ergüder Toptaş tarafından yazıldı.

Vietnam’da savaşan Amerikalıların yenilgisini anlatan önemli bir metafordur: Saygon’daki son helikopter. “ Saygon’daki Amerikan elçiliğinin çatısındaki son helikopter havalanmadan çok önce acıklı yenilgi belliydi ”[1] tespiti Creveld’e aittir. Mücadele eden güçlerin nadiren kaçınabildikleri apaçık bir tuzaktır. Sonucu, birçok kimse çeşitli vesilelerle görmesine rağmen; bilinen yol, usul ve araçlarda mütemadiyen ısrar etmek. Bu düşünce ve tutumu benimsemiş hasım ve/veya rakiplerin tuzağa düşürülmelerine gerek yoktur, nasıl olsa göz göre göre düşeceklerdir. Neden başkaları değil,hep kendileridir.Clausewitz’in bu kadim ve kadit ilişkiye getirdiği aşağıdaki yorum çok güçlü ve açık olmasına rağmen, anlaşılmasının hâlâ problemli bir alan teşkil etmesi sorgulanmaya değerdir.

“ Devlet adamının ve komutanın ilk vereceği, en önemli ve kesin sonucu en çok etkileyici hüküm, giriştiği harbi bu ilişkiler içerisinde iyi tanımak, onu olduğundan başka türlü değerlendirmemek ya da hâl ve şartların müsaade etmeyeceği bir şekle sokmaya çalışmamaktır. Bütün stratejik sorunların birincisi ve en geniş kapsamlısı budur. ”[2]

Mücadelenin yöntem, düzey ve modelleri her ne olursa olsun bu stratejik gerçeklik görmezlikten gelindiğinde veya savsaklandığında kaybedilmiştir. Gerek konvansiyonel gerekse onun dışında kalan her türlü mücadelede bunun sayısız örnekleri vardır. Bunlardan en önemlisi ve anlamlısı hiç şüphesiz ki Vietnam Harbi’dir. Vietnam denilince akla ilk olarak Amerika’nın 1965-73 yılları arasındaki klasikleşen yenilgisi gelse de, Fransızları unutmamak gerekir.1945-54 arasındaki toplam sekiz yıl süren savaşta Fransa’nın mücadele azim ve iradesini felç edici psikolojik darbe Dien Bien Phu’da vurulmuştur. Toplam gücünün sadece yüzde 3’ünü kaybeden Fransa, teorik olarak savaşı sürdürebilirdi. Ne var ki, ruhunu kaybeden orduları neyle ve nasıl desteklerseniz destekleyin savaştıramazsınız, teoremi bir kez daha doğruluğunu bu harpte teyit etmiş oldu. 1953’e gelinceye kadar yürütülen mücadelenin maliyeti ve kullanılan kuvvetler dikkate alındığında, hava karardığında Saygon’un birkaç kilometre dışında bile emniyet sağlayamayan Fransa’dan on yıl sonra Amerikalıların da aynı tuzağa düşme yanılgısından kurtulamamaları hiç de şaşırtıcı değildir.[3]

Fransızlardan sonra 1965’de Saygon’a gelen Amerikalılar, Vietkong’a karşı yürütülen mücadelede benzer şekilde bir dirençle karşılaştılar. Vietkong’un 1968’de baskın şeklinde gelen Ted saldırısının Amerikan ordusu ve halkı üzerinde olumsuz etkisi oldu ve savaşın gidişatını değiştirdi. Askerî olarak Ted’i Amerikalılar kazandı, fakat çelişkili bir şekilde savaşma azim ve iradesini kaybettiler.[4] Çünkü Ted saldırısını paha biçilmez bir propaganda savaşına dönüştüren karşı taraf oldu ve de kazanmadan kazandılar. Ne yazık ki, Amerikan siyasi ve askerî liderliği son helikopter Saygon’dan ayrılıncaya kadar ne gidişatı değiştirebildiler ne de kaybettiklerini öngörebildiler.Tarihi yanılgıları, Konvansiyonel olmayan bir itilafta konvansiyonel strateji uygulamadaki ısrarlarında uzun süre direnmeleriydi. Hem Fransa hem de Amerika’nın gerilla harbinin doğasını anlamamaları ve de politik bir harbin karakterini çözümlemedeki entelektüel kapasitelerinin yetersizliği hezimetin temel nedenlerinden birisidir.

Türkiye’nin iç ve dış gündemini uzunca bir süredir meşgul eden çözüm sürecini mücadeleden ayrı bir merhale olarak değerlendirmek stratejik bir yanılgıdır. Ne barışın ne de savaşın alternatifidir. Mücadelenin özünde ve de onun etkili enstrümanlarından birisidir. Açıkçası, burada gerçek manada bir mücadele vardır ki o da, hem PKK hem de Hükûmetin stratejilerinin birbirlerine karşı amansız bir tesirleşmesidir. Gerçek bir stratejiler savaşı devrededir, etkileri de stratejik olacaktır. Bu tür mücadelede kazançlarda kayıplarda mutlaktır. Berabere kalma seçeneği maalesef yoktur. Siyasi bir ara hedef gibi değerlendirerek veya belirli amaçların tahakkuku için araç olarak kullanıp sonrada başa dönmeye kalkışmak veya kalınan yerden yürümeye devam etmek gibi bir şans da yoktur.PKK ile yürütülen mücadelenin adına ister “ Terörle – Terörizmle Mücadele “ ister, “ Düşük Yoğunluklu Çatışma "isterse,“Gerilla Harbi “ isterse de “ Gayrinizami Harp “ densin,değişmeyen bir şey vardır ki o da stratejiler – karşı stratejiler bağlamında doğasını ve karakterini anlama ve gerçekçi çözümleme zorunluluğudur.

Bu yönlü stratejik düşünce ve tutum analizi yapılmadan atılan veya atılacak adımlar cüretkâr bir meydan okumadan öteye gidemez. Ancak, bunun stratejide yeri yoktur.Stratejisi olanların bu enstrümanları kullanmadan önce dünün kuramları ve olaylarından da istifade ederek akıllarını güncellemeleri ve tersine mühendisliği görmeleri kaçınılmazdır. Çözüm süreci olarak başlatılan ve bir başarı hikâyesi olarak sunulan bu proje; akamete uğrasa da uğramasa da Türkiye Cumhuriyeti üzerinde Dien Bien Phu ve/veya Ted etkisi/sendromu yaratma potansiyeli oldukça yüksektir.

Bir defa altı önemle çizilmesi gereken bir konu vardır ki o da, Türk ordusunun 1984’den bu yana, PKK’ya karşı sürdürdüğü mücadelede başarılı olduğu gerçeğidir. Bunu da ispatına gerek duyulmayacak şekilde özellikle 1992/99 yılları arasındaki süreç de göstermiştir. Eğer ki bir büyük strateji olmuş olsaydı, bugün yapılmaya çalışılanlar o gün Türk Devletinin inisiyatifiyle ve millî bir ajandanın sınırları dâhilinde yürütülebilirdi. Ancak yürütülmedi veya Cumhurbaşkanı’nın, 26 Ekim 2014 tarihinde, Estonya dönüşü Kobani olayları ile ilgili olarak yaptığı açıklamada vurguladığı gibi,“ daha üst bir akıl ”[5]ın o zaman da devrede olmuş olması nedeniyle yürütülemedi. Üst akıl ve/veya tuzak-tezgâh kuranlar bölgede ve dünyada büyük oyunu senaryolaştıranların stratejileridir. Kendi çıkarlarının korunması ve geliştirilmesinden başka hiçbir değerin esamisinin okunmadığı bugünün dünyasında güçlü olmaktan başka bir yol yoktur. Asıl zorluk da, bu yoldaki engel, tuzak ve tezgâhları kuranların da ortadan kaldırmaya yarayacak araçların da büyük ölçüde bu üst akılın kontrolünde olmasıdır.

Çözüm süreci ile birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’nin mücadeleyi kaybetme ihtimalinin her zaman var olduğunu düşünülerek, karşı/dönüşüm stratejilerin gerçekçi varsayımlara dayanılarak Clausewitz’i esas alan bir bakış açısı ile hazırlanması yaşamsal değerdedir. Askerî alanda ezilmiş ve her zamanda yenilme potansiyeli taşıyan, ancak siyasi yönden şımartılmış, arsızlaşmış, çok başlı ve önemli istihbarat örgütlerinin ipini tuttuğu kukla terör şebekesi ile gelecek aramanın maliyeti çok yüksek olacaktır. Bu konuda Türkiye’nin seçeneklerinin sınırlı olmadığını, sonsuz ve güçlü stratejilerle her zorluğun aşılmasının kuvvetle muhtemel olduğunu da unutmamak gerekir.



[1]Creveld, Martin von, The Transformation of War: The Most Radical Reinterpretation of Armed Conflict Since Clausewitz,  Free Press, New York, 1991, s. 23.

[2]Clausewitz,Carl von, Harp Üzerine, Cilt I, çev. H. Fahri Çeliker, Gnkur. Basımevi, Ankara, 1984, s. 36-7.

[3]Boot Max, Görünmeyen Ordular-Gerilla Tarihi, çev. Fethi Aytuna, İnkılâp Yayınları, İstanbul, 2014, s. 311-25.

[4]Solmaztürk, E. Haldun, Vietnam ve Ted Saldırısı: Çelişen Değerlerin Mücadelesi, Millî Güvenlik ve Askerî Bilimler Dergisi, Yaz 2014,Cilt:1, Sayı: 3, s. 87-112.

[5]Bölgede bir tür tuzak kurulduğunu vurgulayan Cumhurbaşkanı, ''Şunun üzerinde iyi düşünmemiz lazım: Bu tuzağı veya bu tezgâhı kuran muhtemelen başka bir mantık var. Yani şu anda PYD’nin mantalitesinin bu kadar güçlü olduğunu ben düşünmüyorum. Muhtemelen daha üst bir akıl var. Onu artık siz düşüneceksiniz.'' 

Bu yazı 4013 defa okundu.
google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı