Hoşgeldiniz; Bugün 24 Mayıs 2017 Çarşamba
Milli Güvenlik ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi|11 Haziran 2014 Çarşamba

Diyarbakır’da Asker Neden Ateş Etmedi? “Yaşatılan” Çaresizlik

Mustafa Güler tarafından yazıldı.

08 Haziran 2014 tarihinde Diyarbakır'da konuşlu 2'nci Hava Kuvvet Komutanlığı Kışlasında tel örgüden atlayan bir şahsın bayrak direğine tırmanıp bayrağı gönderden indirmesi ve olay anında bu duruma gerekli tepkinin verilmemiş olması bir anda herkesin kendisine şu soruyu sormasına sebep oldu: "Nereye gidiyoruz?"

Soru haklıdır. Türkiye, bir askeri kışlasında, bağımsızlığının sembolü olan bayrağını koruyamaz duruma gelmiştir. İçeride ve dışarıda bunca yakıcı mesele ile yüz yüze olan bir devletin, bu aciz haliyle topraklarını koruyabileceği konusunda endişelenmekten daha doğal hiçbir şey olamaz.

Güney sınırımız yangın yeri gibidir. Suriye'de iç savaş tüm şiddetiyle devam etmekte, kasabalar her gün savaşın tarafları arasında el değiştirmektedir. Üstelik bu savaşa Türkiye'nin inisiyatifleri de sebep olmuş, Hükümet öngörüsüz politikalarıyla  güney sınırımızda yangın çıkarmıştır.

Irak'ta bir günde, sadece bir şehirde, Musul’da 200 insanın ölmesi ve Musul’un İŞİD adlı terör örgütünün eline geçmesi sıradan bir haber olabilmektedir. Barzani merkezi hükümeti tanımayacağını ilân etmekte, Irak merkezi hükümeti, Barzani ile petrol antlaşması yapan Türkiye'yi uluslararası hukuku çiğnemekle suçlamaktadır.

Her iki ülkenin Türkiye'ye komşu sınır bölgeleri aşırı dinci silahlı örgütler ve silahlı Kürt gruplarının hakimiyeti altındadır.

Doğu'da İran ile Batı dünyası arasındaki meseleler henüz halledilmiş değildir. Türkiye ve İran'ın Suriye konusunda politikaları taban tabana zıttır ve bu farklılık iki ülke arasında çatışma riski taşımaktadır. Ortadoğu'da mezhep eksenli bir savaş riski mevcuttur.

Ermenistan ile Türkiye arasındaki sorunlar 2015 yaklaştıkça daha da kızışacaktır. Gürcistan Ordusu, ülkesinin bazı bölgelerine girememektedir.

Kuzey'de Rusya, Kırım'ı Ukrayna'dan çalmıştır. Çatışmalar, Ukrayna'nın doğusuna kaymış bulunmaktadır.

Ege'de, Yunanistan ile Türkiye arasında adacık ve kayacıklar konusunda hakimiyet mücadelesi vardır ve maalesef Türk Donanmasına yargı eliyle vurulan darbe sebebiyle Türkiye’nin menfaatlerini korumak konusunda çok ciddi bir sıkıntı çekebilir.  

Kıbrıs meselesi, Yeni Annancılık diyebileceğimiz bir anlayışla, tavizci bir şekilde  ABD'ye havale edilmiştir. Ada'nın çevresinde mevcut olan doğal gaz rezervlerindeki hakkımız ciddi bir şekilde söz konusu bile edilmemektedir.

Yakın komşularımız dışında uzak komşularımızla da sorunlarımız mevcuttur. Mısır, İsrail, Ürdün ile ilişkiler kangren durumdadır. Öte yandan, AB Ülkeleri, AKP Hükümetinin otoriter tavrını her gün her dakika eleştiri konusu yapmakta, bu durum ikili ve çok taraflı ilişkilerde gerginlik sebebi olmaktadır.

Memleketin bir bölümünde devlet otoritesi yok olmuştur, yollara eşkıya hâkim vaziyettedir. Bölgede terör örgütü vergi toplamakta, yargılama yapmakta, okullarda eğitim vermekte, gençleri silah altına almakta, şehirlerde asayiş ve güvenliği sağladığı iddiasını sürdürmektedir.

Tüm bunlar acıdır, ama gerçektir. Bununla birlikte ülkenin hemen hemen her şehrinde sokak olayları yaşanmakta, hükümet barışçı ve hukuka uygun gösterileri dahi orantısız güç kullanarak  bastırmaya çalışmaktadır. Bu uygulamalar, halk ile güvenlik güçleri arasındaki güven duygusunu zayıflatmaktadır. Bizzat Hükümet tarafından ifade edildiği üzere yargı ve polis üzerinde paralel bir devlet yapılanmasının etkinliği mevcuttur. Devlet kurumları, ülkenin meselelerine yoğunlaşacağına bürokraside güç savaşlarıyla meşguldür.

Kısacası, Türkiye, içeride ve dışarıda risk ve tehlikelerle boğuşmak ve baş etmek zorundadır. Ülkenin şu an en kritik meselesi bir devletin varlık sebebi olan güvenlik meselesidir. Üstelik, bu kritik dönemde bir cumhurbaşkanlığı, bir de genel seçim süreci de yaşanacaktır. Seçim süreci, siyasi kutuplaşmayı pekiştirmektedir. Sorunların çözümünde birlik-beraberlik ve halk desteğini sağlamak çok zorlaşmıştır.

İşte tam bu noktada, bir askeri kışlada, Türk bayrağına yapılan bu alçakça saldırının cevapsız kalması, işin tuzu biberi olmuştur. "Bir musibet bin nasihatten evladır." Bu olay, en azından yazının başında değindiğimiz gibi; "nereye gidiyoruz" sorusunun sorulmasına sebep olmuştur. Öte yandan, bu sorunun cevabını bulmak sorunların çözümünü sağlamayacaktır. Sorunları çözmek için başka bir soru daha sormak gerekmektedir: "Neden ve nasıl bu hale geldik?"

AKP iktidarı ve orduya saldırmayı demokratlık sanan bir kısımsözde İslamcı-cemaatçi-tarikatçi-liberal çevreler, adını ılımlı islamın mucidi CIA yöneticisi Graham Fuller’in aynı adlı kitabında koyduğu "Yeni Türkiye"yi kurmayı amaçlıyordu. Yeni Türkiye dendiğine bakmayın, aslında söz konusu olan Türk Milleti gerçeğini tasfiye edecek ve aydınlanma öncesi eski dönemi hedefleyen etnikleştirme ve siyasal ümmetleştirme planı idi.  

“Vesayet odaklarını temizliyoruz” diyerek milli ve üniter devlet yapısını tasfiye planının önünde engel görülen Türk Silahlı Kuvvetlerinin komuta kademesinin esir alınması, subay heyetine alçakça komplolar kurulması, milliyetçi aydınların, üniversitelerin, özgür basının sindirilmesi ve buna karşı duracakların zindana kapatılması gerekiyordu. İktidara bu planın uygulanmasında yardımcı olacak bir paralel yapı lazımdı. Aynı istikamete giden birbirine paralel iki çizgi, AKP ve Cemaat, buamaçla işbirliği yaptılar. İktidar gerekli kanunları (CMK 250, askerlerin sivil yargıda yargılanması, gizli tanık, iletişimin izlenmesi ve kaydı vb.) çıkaracak, Cemaat polis marifetiyle önce kumpası kuracak, sonra savcı ve hâkimler eliyle soruşturma ve kovuşturmayı yapacaktı. Muhakeme sonunda verilecek cezalar baştan belliydi, mahkumiyet.

Bu kumpas davaları aslında yargılanan subayların iddia ettiği gibi kumpasla oluşturulmuş sanal bir darbe girişimi davası değildi. Gerçek ve gerçekleşmiş bir ihtilâlın yargılanmasıydı. Ergenekon, Balyoz, casusluk, ve benzeri davalarda yargılanan subaylar aslında Mustafa Kemal vearkadaşlarının 1919-1923 yılları arasında gerçekleştirdiği İstiklal Harbi ve Anadolu İhtilâli suçundan yargılanıyorlar. TSK’ya karşı yürütülen psikolojik savaş ve sürdürülen subay yargılamaları ile Mustafa Kemal'den ve Cumhuriyet'ten intikam alınmayaçalışılmaktadır. Yaşasaydı, Mustafa Kemal Atatürk’te bu mahkemede sanık olurdu mutlaka. Belki casus olarak yargılanırdı. Bugün, yüzlerce subaya casus diyenler, Atatürk'e de 80 yıldır İngiliz casusu demiyor muydu? Ergenekon Davası iddianamesinde Atatürk gizli sanık olarak gösterilmiyor muydu? Nutuk, suç delili olarak adli emanete alınmamış mıydı?

Evet, davalar görüldü. Plan neredeyse gerçekleştirilmiş durumda. Türk Ordusu, üniversiteleri, basını esir edildi. Ve bayrak indirilirken asker, bütün bunlardan dolayı ateş etmedi.

Bugün, tutsak olan, cezaevlerinde yatan subaylar değil aslında. Onların bedenleri cezaevinde ama ruhları ve beyinleri özgürdür. Asıl tutsak olanlar; bedeni özgür, ruhu ve beyni tutsak edilmiş olan biz dışarıdakileriz. Biz tutsak edilmemiş olsak bugün Diyarbakır'ı Bingöl'e bağlayan devlet karayolu 12 gün boyunca PKK tarafından kapatılabilir ve asker bu duruma sadece seyirci kalır mıydı? Kışla içinde gönderden bayrak indirilebilir ve Genelkurmay Başkanlığının bu olaya tepkisi; "bayrağı indirenlerin yakalanmasının takipçisi olacağız" demekle mi kalırdı? Oysa TSK İç Hizmet Kanununun 80'inci maddesi böyle bir durumda askere yakalama yetkisi vermektedir. Sonuç olarak, TSK çaresiz kalmamıştır. TSK’ya AKP Hükümeti çaresizliği yaşatmaktadır.

Bu yazı 3390 defa okundu.
  • Yorumlar0
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı